Kaybolan Sihir – Bir Orlando Magic Analizi

Haziran 5, 2010, 8:00 am | Blog, Boston Celtics, Hayat, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Aylardır yazamadık Magic ile ilgili tek satır. Takip edenler bilir hayatımdaki büyük değişiklikler ve yoğun iş temposu nedeniyle kendi blogumdan da NBAKolik’ten de uzak kaldım. Ama bu sezon başında söylediğim şeylerin gerçekleşmesine pek engel olmadı. Finallerde Orlando Magic’i göremeyeceğiz demiştim göremedik, Bu takım geçen sezonki dereceyi geçemez dedim geçemedi, gerçi aynı dereceyi yaptı ama her maçı kazanmak için oynadılar geçen sene son 5 maçın hangi atmosferde oynandığını hatırlarsınız. Eğer Atlanta ve Boston sezon içinde o kadar dalgalanma yaşamasalardı Orlando hem grupta hem konferansta koltuğunu kaptıracak ve 4. sıraya kadar düşecekti play-off sıralamasında. O noktada Van Gundy’nin basketbol bilgisi hatta dehası diyelim devreye girdi ve adeta maç seçerek hazırladı takımı. Hedef maçlarını hep kazandı Orlando, rakibi kaybederken kazanmaları ise onları 2.liğe kadar taşımayı başardı. Şimdi beni senelerdir okuyanlar yine diyeceklerdir ki “Ne yaptın ettin lafı yine SVG’ye getirdin. Bu kadar mı kötü bu takım?”. Takım kötü demiyorum, oyuncular kötü demiyorum, ama maalesef bu takımın bu sene IQ’su önemli derecede düştü. Özellikle Hidayet ve Lee geçen sene bu takıma mental anlamda çok şeyler katmış, paylaşmayı bilen adamlardı. Peki bu sene ne oldu? Orlando paylaşmayı beceremedi. Sadece bu bile en yükseğe çıkamamak için önemli bir sebep.
Oyuncuları tek tek değerlendirmek istemiyorum ama hiç sevmesem de istatistiklere bakmak zorunda kalıyoruz. Vince Carter’ın gelişini, hem de gelirken onun için Hidayet’in ve Lee’nin feda edilişini bir türlü anlayamamış ve bu hamleyi ciddi şekilde eleştirmiştim. Carter’dan savunma yapmasını, topu paylaşmasını, takımı oynatmasını bekleyemezsiniz. 5-6 sene önceki Carter’dan ancak takımı spektaküler hareketleri ve hızıyla şaha kaldırmasını beklersiniz ki bu adam 35’ine doğru gelmiş artık. Ne eskisi gibi zıplayabiliyor, ne bileğini ne omzunu sağlam tutabiliyor sezon boyu. Ciddi rakiplere karşı çoğunlukla kayıpken, sıradan takımlara aslan kesiliyor. Bu Carter Magic’i 1 adım ileri götüremezdi, götüremedi. Hele bir Ocak ayı var ki yaşadığı Carter’dan cacık olmaz diye yazı yazdırmışlığı var bana. Neyse konuya dönelim. Carter’ın gelişi takım içi dengeleri bozar demiştik. Ne oldu? Bozdu! Şimdi bu Orlando Magic takımının en pahalı oyuncusu ve en büyük yıldızı kabul edilen adamı kim? Rashard Lewis. Bu adama 118 milyon Dolar bağlamış Magic. İlk 2 sezonunda fena oynamadı ama geçen seneki finalden sonra artık bu sene patlar denilen adama ne oldu? Başına Carter düştü! Lewis’in kullandığı top 3, sayı ortalaması, 3.5, asisti 1 küsür, ribaundu yaklaşık 1.5 azaldı. Keyiften mi bunlar? Hayır. Çünkü artık takımda topu paylaşmayan bir yıldız eskisi vardı ve ha bire dağdan taştan üçlük sallayıp duruyordu, Lewis’in atması gereken üçlükleri. Lewis ne oldu? Pert oldu. 
Peki takımın diğer büyük yıldızı kim? Tabii ki Child Man Dwight Howard. Carter’ın takıma gelmesi ona da hiç yaramadı. Onun da şutu ve sayısı yaklaşık 2.5 düşerken ribaunt ortalaması da azaldı ve geçen seneki Howard’ı gözler arasa da bulamadı. Basın önünde arkadaşlarıyla atıştı, hocasına laf soktu, sempatik adam olmaktan çıkıp tepki toplayan adam haline geldi. 
Bu takımın saha içi liderinin kim olması gerek? Jameer Nelson, yedeği kim peki? Basketbola yeniden dönen J-Will. Bu iki adamın olduğu PG rotasyonu size sabırlı, sakin ve akılcı oyunu mu yoksa hızlı, düşünmeden ve spektaküler hareketlerin fazlasıyla bulunduğu ama rakip PG’lere karşı her daim savunmada parkenin öpüldüğü bir manzara mı hatırlatıyor? Ben daha ikisi sahaya çıkmadan Anthony Johnson – Rafer Alston ikilisine razıydım, düşünün artık. Ne yaptı peki bu spektaküler adamlar? Nelson geçen senenin çoooook gerilerinde kalırken birlikte yaptıkları maç başı toplam asist sadece 9 (yazıyla dokuz)! Böylesine şuta dayalı ve artık pivotunu daha az kullanan bu takımın oyun kurucularının toplam asist sayısı 9! Bu inanılacak bir sayı değil. Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Demek ki bu takım oyun kurucusu olmadan oynuyormuş. Hele ki bu 2 adamın toplam sayı ortalamasının 16.5 olduğunu düşününce şampiyonluğa oynayan bir takımın PG rotasyonu bu mudur diye sormak zorunda kalıyor insan. Bu mudur gerçekten ya! 
Hadi onları da geçtik. Bu takımda bir de 35 milyona 5 senelik anlaşma yenilenen Polonyalı pivotumuz vardı değil mi? 13 dakika 24 saniye ortalama süre alıp 3.6 sayı, 4.2 ribaunt, 0.2 asist ve 0.9 blokla oynayan 35 milyonluk bir adam. Yetmedi yanında neredeyse bütün bir sezon oturan 18 milyonluk kontratı ile hem alınan hem beğenilmeyen Brandon Bass gibi bir 4 numara. 2 kontratı toplayınca yapan meblağ ise maalesef Hidayet’in Toronto’ya imza attığı para. Veteran minimumla piyasadan 13 dakika oynayacak o kadar adam bulma şansı varken 50 küsür milyon vermemk için gönderilen takımın zekası ve o paraya yedek sırasında pas tutturulan 2 adam. 
Orlando için en ilginç olanı ise J.J. Redick denilen istenmeyen adam ilan edilmiş gencin bir çok maçta takımın kurtarıcılığına soyunmuş olması. Hem de bunu yaparken Carter’ı oturtması. Pietrus, Barnes ve Anderson’ın iyi niyetli katkıları ise ancak tamamlayıcı nitelikte sezon boyu. Hiç biri asla takımı tek başına sürükleyecek adam olamadılar, zaten olamazlar da, ki onlardan bunu beklemek hem onlara hem basketbola yapılan çok büyük bir ayıp olurdu. 
Otis Smith’in şaheser transferi Carter ise sezonu 16.6 sayı 3.9 ribaunt 3.1 asist % 36.5 üçlük % 43 şut yüzdesi gibi muazzam istatistikler ile kapatarak çok önemli katkıda bulundu takıma. 
Sorulacak soru şudur: Bunları yapıp kurulu düzeni bozmaya değer miydi? Hem şampiyonluk yakalama ihtimali olan o güzelim Orlando kadrosuna hem Hidayet’e hem Courtney Lee’ye yazık oldu. O kadro ve o ruhun tekrar bir araya gelmesi geçen sefer ki gibi 15 sene sürerse çok ama çok yazık olur vefakâr, cefakâr Orlando taraftarına. 
Görüldüğü üzere oyun planı şöyleydi, şu maçın şu dakikasında şu yanlış yapıldı, bu maçta şu şut seçimi yanlıştı gibi bir şey yazacak durumum, halim hem de alışkanlığım yok. Ayıp olmasın Boston serisinin kaybedilmesinden bahsedelim. Tek sebebi Pierce. Onu sinirlendirecek, sindirecek, savunacak ve aynı anda Orlando için sayı atacak şu kadroda tek adam yoktu. Rondo Nelson’a, Garnett Lewis’e ağır gelirken Allen Carter kafa kafaya desek Howard Perkins’e ağır basmakta. Dengeleri sağlayacak, sarsacak ve en sonunda Orlando lehine bozacak tek eşleşme Pierce – Orlando 3 numarası eşleşmesi olacaktı. Barnes Pierce’a çok hafif geldi. Mental olarak buraları fazla yaşamamış bir isim olan Barnes adeta kayboldu Pierce’a karşı. Geçen seneki Hidayet performansı ve Garnett2in olmayışını eklediğimizde Orlando’nun Boston’u geçebilmesindeki nüanslar daha iyi anlaşılıyor. Pota altında Wallace eklentili bir Boston’la Orlando’nun başa çıkması şu kadro yapısıyla imkansızdı zaten. Nelson defalarca kez paspas olurken, Carter amaçsızca bitmiş maçlarda sayı yapmaya çalışır, Howard top alamadıkça çıldırır ve Van Gundy ceketini yerken ben ta sezon başında olacağını bildiğim şeyin gerçekleşmesine hiç ama hiç üzülemedim. Kendi düşen ağlamaz Mr. Smith. 
Bu duygularını yitirmiş, kendini bir şey sanan adamlar topluğu görünümündeki takım olamayan takımın bütün sezon tek bir süper yıldızı vardı, onun adı da Stan Van Gundy. Bu malzemeden bu hamuru çıkarması bile büyük işti, hocalığını yine gösterdi. Umarım gelecek sezon için akıllı hamleler yapılmasını sağlar ve Smith’in akıl tutulmalarının önüne geçebilir. 
Bu yazı benim NBAKolik için yazdığım son yazı oluyor maalesef. Çok büyük bir heyecanla ilk kez 2005’te başladığım Orlando Magic yazarlığım sitenin de kapanıyor olması nedeniyle sona eriyor. Çoban Salata’da illaki Orlando yazmaya devam edeceğiz ama NBAKolik günlerinin yerini asla tutmayacağı kesin. Harika bir ortamda çok güzel dostluklar kurdum burada. En başta Sevgili Mehmet İstanbullu olmak üzere emeği olan tüm arkadaşlara sonsuz teşekkürler. 2 defa en iyi yazarı seçildiğim, çok nitelikli ve çok özel bir sitenin kapanması beni fazlasıyla derinden etkiliyor. Çok şey söylemek istiyor ama uygun kelime bulamıyorum. Çok özleyeceğim bu işi yapmayı, bu keyfi tekrar yaşamayı. Hayatımda her geçen gün yeni güzellikler yaşarken bu çok ciddi bir kayıp oldu benim için. Hiç unutulmayacak NBAKolik günlerim ve sevgili dostlarım…

Sebepler ve Felsefe

Ocak 8, 2010, 11:17 am | Blog, Hayat, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Çoban Salata’yı takip edenler uzun süredir neredeyse hiç buralarda olmadığımızı (şükür ki birkaç gündür volkanbk3 geri dönmüş gibi), hem benim hem ozhano’nun yazamadığını fark ettiler ve bir kısmı da sağolsunlar maille, mesajla ulaşıp sordular yokluğumuzun nedenini. Geride kalan 2 ayı aşkın sürede çok ciddi ailevi ve sağlık problemleri yaşadık hayatımızda. Ben yalnız ve yepyeni bir hayata başladım sonunda, o başladığım hayata çok kuvvetli sarılıp kariyerimi bir adım öteye götürmek için her şeyden soyutlanıp çalıştım da çalıştım. Sonunda Çarşamba günü itibariyle amacıma ulaştım, bu ay sonuna kadar da çabam resmi olarak karşılığını alacak her şey yolunda giderse. ozhano’nun yaşadıkları ise genelde sağlık üzerine oldu. Böyle şeylerin insan hayatında üst üste, amansızca geldiği dönemler olur, ne yaparsan yap, ne kadar uğraşırsan uğraş yine de önüne geçemezsin. Ben yaklaşık 10 sene önce yaşamıştım böylesi bir dönemi, sıra ozhano’nun sınavında. Çoğunu geçti azı kaldı. Notu hepsinde 100 desem anlarsınız ne kadar sabırlı ne kadar güzel bir insan olduğunu. Sonuç olarak ben döndüm hayata, vicdanım rahat, alnım ak çıktım sınavlarımdan, Yaradan’ın izniyle ozhano da en kısa sürede, huzurla dönecek.

Ben o çok önemli adımı attıktan sonra toparlanmaya, herşeyi düzene koyup, arşivleme çalışması yapmaya başladığım sırada eski belgeler arasında yazdığım Orlando yazılarından birini buldum. Bilen biliyor aynı zamanda NBAKolik.com’da 2005’ten beri yazarlık yapıyorum. Oraya 18 Nisan 2008’de yazdığım bir yazıyı buldum. O yazı tam anlamıyla bir denemeydi benim için. Hem hayat felsefemi anlatmış hem de bunu Orlando’nun o zamanki durumuyla ilişkilendirmiştim. İlginç bir yazı olmuştu, farklı tepkiler almıştı. Neyse, o yazıdan Orlando kısmını çıkarınca nasıl olup da son 2 ayda yaşadığım çok ağır olaylardan hayırlısıyla sıyrıldığımı bir kez daha anladım. Nasıl başarabiliyorsun diyenlere de bir nevi cevap. Kötü şeyler olmasın diye benliğinin elverdiğince çabalayıp yine de engelleyemeyen biri olarak bu felsefe benim hayatımı ve benliğimi kurtardı desem yalan olmaz sanırım. Ne eskiyle ne de eskide kalan insanlarla işim var artık. Çok faydasını gördüm, görmeye de devam ediyorum bu felsefenin, çözüm arayana ukalalık olarak addedilmezse tavsiyedir.

Unut yaşananları ve devam et, öğrendiklerini unutmadan…


Dostlar Atamızın çok güzel bir sözü var, eminim farklı versiyonlarını ya da orijinalini birçok kez duymuşsunuzdur “Geçmişine bakarak yaşayan uluslar yok olmaya mahkûmdurlar.” Ben hayat felsefemin çok önemli bir yerine oturttum bu sözü, hayatımı bu doğrultuda şekillendirdim. Yaşadığım iyi veya kötü her ne olursa olsun birçok şeyi, gerekli dersleri aldıktan sonra hep arkamda bıraktım. İyilerin bir kısmını ayırdım kütüphanemin raflarına dizdim, ama onların da çoğu kendimle ilgili değil hep sevdiklerimle alakalı olanlar. Ömür boyu benim  yaşadıklarımla baş etmekte zorlanacak birçok insan tanıdım, hatta yaşadıklarımı dinleyip de bugün hala nasıl benim ben olduğuma, normal kalabildiğime inanamayan birçok insan. Geçmişime hiç bakmam ben, öğreneceğimi öğrendikten sonra yaşananlardan, devam ederim yoluma. Yanlışlar da yaparım, ama öğrendikçe doğrusunu, onların da kaldığı yer bellidir. Belki bu sayede hala Cenk olarak kalabildim, belki biraz da ötesine geçebildim.

Zaman zaman saatlerce kimseyle konuşmadan, adeta hayattan koparak düşünürüm. İşte bu dakikalar beni geleceğe bağlar. Tıpkı bir ayçiçeği gibi hissediyorum bazen, güneşe dönüyorum yüzümü, geleceğime ve yaşanacaklar yaşandıkça düşünüyorum üzerine. Hava karardıkça biraz başım eğiliyor öne doğru ama düşürmeden yüzümü, umutla, inançla, yaşanan her ne olursa olsun mutlulukla ve gülerek. Yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadan yaşıyorum hayatımı, kırdıklarımdan, üzdüklerimden özür dilemesini bilerek, ama asla kimsenin karşısında küçülmeden. Her gün benim için, gelmek istediğim yere ulaşmak için ilk gün. İlk günkü gibi başlıyorum her güne, o zamana kadar yaşananlar altyapım. Her gün daha çok seviyorum hayatımı, sevdiklerimi ve nefretim, kızgınlığım azalıyor her kime karşıysa, çünkü şu güzelim hayatı harcayamam boş işlerle. Seviyorum insanları, ilerliyorum her engele karşı, gülüyorum, geçiyorum…


Her yeni günün yeni bir güzellik getirdiğine inanıyorum ben, en kötüsünün, bugünün olmasa bile yarının güzelliklerinin temeli olduğuna. Gülerek uyanıyorum sabahları, 10 dakikada siliyorum küskünlükleri ve haklı olsam bile, sarılıyorum, arayı açmadan. Sarılıyorum hayata, sarılıyorum umuda ve unutuyorum yaşadıklarımı dostlar, öğrendiklerimi, kimin ne olduğunu unutmadan. Mutluluklarımı ciltletip kütüphaneme yerleştiriyorum, arada dönüp bakmak, hatırlamak, tebessüm etmek için maziye, sırtımda taşımıyorum asla hiçbirini, altlarında ezilmiyorum. Yepyeni bir güne uyanırken yine bu sabah her şeye rağmen, “rağmen”leri unutup gülüyorum, o rağmenler zaten eridi gitti akşama kadar, kalan umut dolu tebessümler, kalan yine derin çizgiler, öğrenilenler… Yaşananlar kayboldu gitti zaman denizinde, insana sevgim, mutluluğum, umudum baki…

>Sebepler ve Felsefe

Ocak 8, 2010, 11:17 am | Blog, Hayat, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Çoban Salata’yı takip edenler uzun süredir neredeyse hiç buralarda olmadığımızı (şükür ki birkaç gündür volkanbk3 geri dönmüş gibi), hem benim hem ozhano’nun yazamadığını fark ettiler ve bir kısmı da sağolsunlar maille, mesajla ulaşıp sordular yokluğumuzun nedenini. Geride kalan 2 ayı aşkın sürede çok ciddi ailevi ve sağlık problemleri yaşadık hayatımızda. Ben yalnız ve yepyeni bir hayata başladım sonunda, o başladığım hayata çok kuvvetli sarılıp kariyerimi bir adım öteye götürmek için her şeyden soyutlanıp çalıştım da çalıştım. Sonunda Çarşamba günü itibariyle amacıma ulaştım, bu ay sonuna kadar da çabam resmi olarak karşılığını alacak her şey yolunda giderse. ozhano’nun yaşadıkları ise genelde sağlık üzerine oldu. Böyle şeylerin insan hayatında üst üste, amansızca geldiği dönemler olur, ne yaparsan yap, ne kadar uğraşırsan uğraş yine de önüne geçemezsin. Ben yaklaşık 10 sene önce yaşamıştım böylesi bir dönemi, sıra ozhano’nun sınavında. Çoğunu geçti azı kaldı. Notu hepsinde 100 desem anlarsınız ne kadar sabırlı ne kadar güzel bir insan olduğunu. Sonuç olarak ben döndüm hayata, vicdanım rahat, alnım ak çıktım sınavlarımdan, Yaradan’ın izniyle ozhano da en kısa sürede, huzurla dönecek.

Ben o çok önemli adımı attıktan sonra toparlanmaya, herşeyi düzene koyup, arşivleme çalışması yapmaya başladığım sırada eski belgeler arasında yazdığım Orlando yazılarından birini buldum. Bilen biliyor aynı zamanda NBAKolik.com’da 2005’ten beri yazarlık yapıyorum. Oraya 18 Nisan 2008’de yazdığım bir yazıyı buldum. O yazı tam anlamıyla bir denemeydi benim için. Hem hayat felsefemi anlatmış hem de bunu Orlando’nun o zamanki durumuyla ilişkilendirmiştim. İlginç bir yazı olmuştu, farklı tepkiler almıştı. Neyse, o yazıdan Orlando kısmını çıkarınca nasıl olup da son 2 ayda yaşadığım çok ağır olaylardan hayırlısıyla sıyrıldığımı bir kez daha anladım. Nasıl başarabiliyorsun diyenlere de bir nevi cevap. Kötü şeyler olmasın diye benliğinin elverdiğince çabalayıp yine de engelleyemeyen biri olarak bu felsefe benim hayatımı ve benliğimi kurtardı desem yalan olmaz sanırım. Ne eskiyle ne de eskide kalan insanlarla işim var artık. Çok faydasını gördüm, görmeye de devam ediyorum bu felsefenin, çözüm arayana ukalalık olarak addedilmezse tavsiyedir.

Unut yaşananları ve devam et, öğrendiklerini unutmadan…


Dostlar Atamızın çok güzel bir sözü var, eminim farklı versiyonlarını ya da orijinalini birçok kez duymuşsunuzdur “Geçmişine bakarak yaşayan uluslar yok olmaya mahkûmdurlar.” Ben hayat felsefemin çok önemli bir yerine oturttum bu sözü, hayatımı bu doğrultuda şekillendirdim. Yaşadığım iyi veya kötü her ne olursa olsun birçok şeyi, gerekli dersleri aldıktan sonra hep arkamda bıraktım. İyilerin bir kısmını ayırdım kütüphanemin raflarına dizdim, ama onların da çoğu kendimle ilgili değil hep sevdiklerimle alakalı olanlar. Ömür boyu benim  yaşadıklarımla baş etmekte zorlanacak birçok insan tanıdım, hatta yaşadıklarımı dinleyip de bugün hala nasıl benim ben olduğuma, normal kalabildiğime inanamayan birçok insan. Geçmişime hiç bakmam ben, öğreneceğimi öğrendikten sonra yaşananlardan, devam ederim yoluma. Yanlışlar da yaparım, ama öğrendikçe doğrusunu, onların da kaldığı yer bellidir. Belki bu sayede hala Cenk olarak kalabildim, belki biraz da ötesine geçebildim.

Zaman zaman saatlerce kimseyle konuşmadan, adeta hayattan koparak düşünürüm. İşte bu dakikalar beni geleceğe bağlar. Tıpkı bir ayçiçeği gibi hissediyorum bazen, güneşe dönüyorum yüzümü, geleceğime ve yaşanacaklar yaşandıkça düşünüyorum üzerine. Hava karardıkça biraz başım eğiliyor öne doğru ama düşürmeden yüzümü, umutla, inançla, yaşanan her ne olursa olsun mutlulukla ve gülerek. Yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadan yaşıyorum hayatımı, kırdıklarımdan, üzdüklerimden özür dilemesini bilerek, ama asla kimsenin karşısında küçülmeden. Her gün benim için, gelmek istediğim yere ulaşmak için ilk gün. İlk günkü gibi başlıyorum her güne, o zamana kadar yaşananlar altyapım. Her gün daha çok seviyorum hayatımı, sevdiklerimi ve nefretim, kızgınlığım azalıyor her kime karşıysa, çünkü şu güzelim hayatı harcayamam boş işlerle. Seviyorum insanları, ilerliyorum her engele karşı, gülüyorum, geçiyorum…


Her yeni günün yeni bir güzellik getirdiğine inanıyorum ben, en kötüsünün, bugünün olmasa bile yarının güzelliklerinin temeli olduğuna. Gülerek uyanıyorum sabahları, 10 dakikada siliyorum küskünlükleri ve haklı olsam bile, sarılıyorum, arayı açmadan. Sarılıyorum hayata, sarılıyorum umuda ve unutuyorum yaşadıklarımı dostlar, öğrendiklerimi, kimin ne olduğunu unutmadan. Mutluluklarımı ciltletip kütüphaneme yerleştiriyorum, arada dönüp bakmak, hatırlamak, tebessüm etmek için maziye, sırtımda taşımıyorum asla hiçbirini, altlarında ezilmiyorum. Yepyeni bir güne uyanırken yine bu sabah her şeye rağmen, “rağmen”leri unutup gülüyorum, o rağmenler zaten eridi gitti akşama kadar, kalan umut dolu tebessümler, kalan yine derin çizgiler, öğrenilenler… Yaşananlar kayboldu gitti zaman denizinde, insana sevgim, mutluluğum, umudum baki…

Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Kasım 5, 2009, 12:15 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Ön Uyarı:

Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.



Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.



2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.



Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.



Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.



Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.



“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.



2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.



Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.



Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;



Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard



Lewis geldiğinde;



Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard



Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.



Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.



SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!



Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.



Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;



1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte



Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!



Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…



Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

>Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Kasım 5, 2009, 12:15 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Ön Uyarı:

Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.



Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.



2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.



Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.



Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.



Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.



“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.



2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.



Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.



Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;



Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard



Lewis geldiğinde;



Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard



Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.



Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.



SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!



Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.



Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;



1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte



Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!



Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…



Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

NBAKolik’te Muazzam Tartışma

Şubat 4, 2009, 11:37 am | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

NBAKolik.com’um 3 seneden fazla süredir Orlando Magic yazarıyım. Özellikle Çoban Salata başladıktan sonra bir hayli boşlamıştım forumu ama şu Nelson’ın All-Star seçilmesi tekrar foruma akmama neden oldu. Şu aşağıdaki linkten erişilebilecek forum sayfasında en baştan itibaren girilen Nelson tartışması, Magic ekseninde içine Hidayet’i de alarak öylesine bir genişledi ki, muazzam bir hal aldı. Çok zevk alarak dahil olduğum, memleketimin gençlerinde ne basketbol ateşi varmış be arkadaş dediğim atışmalar yaşadık, yaşıyoruz. Basketbol ve NBA meraklısına tavsiye ederim. Buyrun bir bakın. Tartışma 15. sayfada başlıyor ve halen devam etmekte.

Muazzam Tartışma

>NBAKolik’te Muazzam Tartışma

Şubat 4, 2009, 11:37 am | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>NBAKolik.com’um 3 seneden fazla süredir Orlando Magic yazarıyım. Özellikle Çoban Salata başladıktan sonra bir hayli boşlamıştım forumu ama şu Nelson’ın All-Star seçilmesi tekrar foruma akmama neden oldu. Şu aşağıdaki linkten erişilebilecek forum sayfasında en baştan itibaren girilen Nelson tartışması, Magic ekseninde içine Hidayet’i de alarak öylesine bir genişledi ki, muazzam bir hal aldı. Çok zevk alarak dahil olduğum, memleketimin gençlerinde ne basketbol ateşi varmış be arkadaş dediğim atışmalar yaşadık, yaşıyoruz. Basketbol ve NBA meraklısına tavsiye ederim. Buyrun bir bakın. Tartışma 15. sayfada başlıyor ve halen devam etmekte.

Muazzam Tartışma

Takım Olmak

Ocak 6, 2009, 1:18 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Merhabalar Sevgili Orlando Magic Dostları…

Magic 26-8’lik derecesiyle şu anda Güneydoğu Grubu lideri Konferans 3.sü ve Lig 4.sü konumunda. Bulunulan nokta ve galibiyet – mağlubiyet oranı oldukça tatmin edici görünüyor. 34 maçta elde edilen %76,5 seviyesindeki bir oran 82 maç sonunda 63-19’a tekabül eder ki bu gerçekleşirse Orlando Magic tarihinin en büyük normal sezon başarısı olur. 20 senelik lig serüveninde Magic sadece 1 kez 60 galibiyete imza atabilmişti o da 95 senesindeki finallerin ardından yaşanan sezondu ve konferans yarı finallerinde Chicago’ya süpürülerek tamamlamıştık sonrasındaki play-off macerasını. Geçen sezon Van Gundy yönetiminde 12 sezon sonra ilk kez 50 galibiyet üzerine çıkan ve 52-30’luk derecesiyle konferans 3.sü olan Magic için 63 galibiyet hayal ve arzusu çok da ütopik değil. Her ne kadar ulu insan, örnek alınası basketbolcu Kevin Garnett’in geçenlerde söylediği gibi “Normal sezonda ne kadar muhteşem işlere imza atarsanız atın play-off’larda aynısını yapıp yapamayacağınız önemlidir.” Peki Magic hem normal sezonda tarihinin en büyük başarısını yakalayıp hem de normal sezondan sonra play-off defterinde önemli bir iz bırakabilir mi? Hep beraber bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

Kadro Yapısı

Bir takım için kadro yapısı dezavantaj da olabilir büyük bir avantaj da. Ancak Orlando Magic kadro yapısındaki dezavantajlarından avantajlar çıkarmasını bilen bir takım koçu sayesinde. Milyon kere övdüğüm Stan “The Man” Van Gundy için daha fazla methiyeler düzmeyeceğim. Sadece takımı yakından takip edenlere sormak istiyorum, şu kadro Brian Hill’in eline verilseydi Orlando’nun durumu nice olurdu? Derler ya “söylediklerinizi duyar gibiyim!”. Dışarıdan objektif bir gözle, takıma kağıt üzerinde bakıldığında oyun kurucu mevkisinde 2 dengesiz adam, 2 numarada biri belli kalıpların oyuncusu, biri önceki takımında hep istikrarsız süreler almış ancak kendi ülke milli takımının önemli güçlerinden (Arroyo da bu kalıbın oyuncusuydu), diğer ikisi NCAA’in saygı duyulan ama ligde biri 2 sene geçirmiş olmasına karşın hala çaylak sayılabilecek diğeri gerçekten çaylak olan 4 oyuncu, kısa forvette birkaç pozisyonu oynayabilen ve her ikisi de çok potansiyelli 2 yıldız, 4 numarada 1 seneyi aşkın süredir topa dokunmamış bir veteran ve 5 numarada ligin belki de dünyanın aktif oyuncular arasındaki en dominant pivotu ve arkasında biri kariyerinin sonunda biri başında iki düşük potansiyelli isim. Dengesiz ve ne yapacağı pek kestirilemeyen bir kadro. Ancak işini kendinden vererek yapan bir koçun elinde değer kazanacak bir yapı.

Bu tabloya bakarak geçen sezondan ayrılanları da düşününce 52 galibiyetin bile yakalanmayacağını düşünenler bir hayli çok oldu. Hatta büyük ihtimalle sezon sonunda opsiyonunu kullanarak serbest kalacak olan Hidayet’in, değeri hazır tavan yapmışken, yanına birkaç isim daha eklenerek takas edilmesinin şart olduğu, yerine iyi bir dört numara ve bir oyun kurucu almanın Allah’ın emri olduğu iddia edildi. Ancak bu kadar konuşulmasına rağmen GM Smith ve Van Gundy adeta takımın üçlü sacayağı konumundaki Howard – Lewis – Türkoğlu triosuna dokunmamayı tercih ettiler. NBA Live oynayanlar bilirler, sezon modunda takım kimyası diye bir değişken vardır ve takım bir arada oynadıkça, roller beli olup top paylaşıldıkça takım kimyası ibresi %100’lere doğru yaklaşır. Ciddi sakatlık ya da takım içi çok büyük bir kavga olmadıkça, bu üçlüye ister istemez eklenmiş olan Nelson da dahil olmak üzere, Orlando’da oturan ve her geçen gün bağları daha da sıkılaşan bir takım kimyası mevcut. Bazen organ nakillerinde, kan grubu ve dokular tutsa da vücut yeni organı reddeder, o zaman eski ve hasarlı organı tedavi etmek için uğraşmadığınıza pişman olursunuz, işte Smith ve Van Gundy bundan korkmuştur. Daha Lewis yeni girmişken bir başka nakli kaldıramayabilirdi bu vücut. Zaten Hidayet’i takas edin deyip de çok mantıklı bir öneriyle gelen de olmadı, ötesinde Hidayet hakkında tek bir senaryo bile üretilmedi. Bu gelişmeler ve düşünceler ışığında Magic’in hedefinin takımın kimyasını bozmadan bu sezon bir yerlere ulaşabilmek olduğunu anlamak çok da zor değildi açıkçası.

Daha subjektif ve Magic’i tanıyan bir gözle bakıldığında, aslında oyun şekline yatkın bir kadro yapısı olduğu, eksilerin de takım içi ufak yer değişiklikleri ile üzerinin örtülebileceğini düşünmek pek de yanlış olmasa gerek.

Peki Oyuncular?

Nelson’la bu yaz boyunca ciddi ciddi konuşulduğu, onun da kendini geliştirebilmek için senelerdir ilk kez çaba gösterdiği ve “NCAA’de yılın oyuncusu – büyük yıldız” formatından çıkarak takım oyuncusu olması gerektiğini anladığını görmeye başladık. Gerçi hala bana pek doğru gelmese de Nelson’a gösterilen aşırı güvenin, şu an için 2. bir seçeneğimiz yok, ve geçen sezon başında imzaladığı uzun süreli kontratın da Nelson’ın kafasını bir hayli rahatlattığını söylememiz gerek.

Lewis için geçen sezonun bir uyum devresi, vücuda intikal evresi olduğunu düşünüp bu sezon için kendisinden fazlaca umutlanmıştık. O da umutlarımızı boşa çıkarmadı, daha istikralı ve kendinden emin oyunuyla bu sezon iyice ağırlığını hissettirmeye başladı. %41,4’lük üçlük yüzdesiyle şu ana kadar tam 103 isabetli üçlük bularak bu alanda açık ara lig lideri haline geldi. Geçen sezona göre neredeyse tüm istatistiklerini yukarıya çeken Lewis artık takımın gerçekten 118 milyonluk oyuncusu konumunda. Daha fazla sorumluluk alıyor, gerektiğinde adeta galibiyet için kavga ediyor.

Hidayet geçen sezon takımdaki top kullanan oyuncu eksiliği nedeniyle ulaştığı yüksek skorları belki bu sene tekrarlayamıyor ama hala takımın yaması konumunda. Bütün sezonu aynı performansta oynamak mümkün değil. Bu sezon da birkaç maç çok kötü hücum performansları sergilemesine karşın Hidayet maçlardan kopmayarak, savunmaya yoğunlaşarak, arkadaşlarını oynatmaya çalışarak şut sokamadığı günlerde bile faydalı olmaya devam ediyor.

Howard ise son dönemde faul yüzdesini geliştirmeye çalışırken, şut atamamaya devam ediyor. Tüm basketbol kariyerini pota altında, milletin üzerinden smaç basarak geçirmiş bir adam için gerçekten çok zor bir süreç şut atması gerektiği bilincine ulaşmak. Ayak oyunlarında hızlandığını ve vücut hareketleri repertuarını geliştirdiğini gördük özellikle bu sezonda. Bu noktada Patrick Ewing’e ne kadar övgü sıralasak az gelir (Mustafa’ya selam olsun!).

Bogans’ın Pietrus geldikten sonra gerek sakatlıklar gerekse sürekli değişen rolü nedeniyle birçok açıdan katkısında düşme var. Son Toronto maçında Van Gundy ile yüksek sesle tartıştığına da şahit olunca bu sezonun onun için Orlando’daki son sezon olacağını iden iyiye düşünmeye başladım. Keza Pietrus önce parmağı, sonra da eli kırılana kadar çok tatmin edici hücum ve savunma performansları sergilemiş, Bogans iyice gözden düşmüştü. Pietrus kaybından sonra Van Gundy’nin özellikle Lee başta olmak üzere Redick’i de rotasyona katıp Bogans’ın süre ve sorumluluğunu kısması, kendisini hiç gülmeyen ve devamlı sinirli ifadelerle görmemize neden oldu. Dediğim gibi belki de Toronto maçı Bogans için patlama noktasıydı.

Pietrus’un çok faydalı olduğunu söyledik. Atletik yapısıyla 3 numarada da sırıtmaması ve hem hızlı hücuma koşabilmesi hem de set oyunlarında çabuk yer değiştirebilmesi Magic hücumlarına zenginli getirmiş oldu. Kuvveti ve takipçiliği ile de çoğu zaman savunmada büyük katkı verdi. Kısacası Pietrus önemli bir imza oldu Magic için.

Redick yine kendine güvenenleri pişman etti bu sezon. Sezon başı hazırlık kampında az da olsa savunmasında ilerleme ve hırsı vardı. Bogans ve Pietrus’un aynı anda sakat olduğu dönemde kariyerinde ilk kez ilk 5 çıkma şansı yakaladı ama hep hüsran oldu işin savunma yanı. Son Toronto maçında, 4. çeyrekte Toronto’nun maçı kopardığı dakikalarda yenilen sayıların neredeyse tamamı Redick’in eşleştiği adam üzerinden geldi. Hep back door açık kaldı yavaşlığı ve olmayan konsantrasyonu nedeniyle.Kısacası bu çocuğun bu takımda hatta belki de bu ligde var olması zor gözüküyor. Geçen yazıda da ısrarla söylediğim gibi bu ligde kendin için yapabileceğin en önemli şey sayı atmak değil savunma yapmak. Bugün süper yıldız mertebesine yükselmiş Bryant, Wade, James için kim kötü savunmacı diyebilir ki!

Çaylak Courtney Lee ise 2 numaradaki bunca hengame arasında, oynadıkça gelişen bir portre çizdi bize. Her şeyden önce Lee cesur ve kolay kolay morali bozulmayan bir yapıya sahip. Ayrıca sert de savunma yapıyor. Bu üç özellik onu hem Magic’te hem de ligde uzun seneler tutmaya yetecektir, keşke boyu biraz daha uzun olsaydı. Lee de ışık var ve Van Gundy onu boşuna seçmediğini yavaş yavaş göstermeye başladı, öyle ki çeyrek sonlarında son topu bazen ona kullandıracak kadar güveniyor Lee’ye.

Oyun Şekli

Yukarılarda bu kadro için, dezavantajlarından avantaj yaratan bir koça ve oyunculara sahip dedik. Bunun en önemli göstergesi kuşkusuz iki uçtaki oyun şekli. Howard, Battie ve Gortat’ı dışarı alırsak takımdaki herkes şutör. Howard ise ligin en dominant pivotlarından biri. İşte bu yapıda Magic çoğunlukla ya şut ağırlıklı ya da Howard’a indirilen toplar üzerinden oynuyor. Diğer oyun planları çok az gündeme geliyor. 3-4 hücum devamlı şut attıktan sonra bir anda pota altına inen toplar rakip savunmanın konsantrasyonunu ciddi şekilde etkilediği gibi, rakibi sık sık faul problemine de sokuyor. Bazı maçlar Howard’ın bazı maçlar Hidayet, Lewis ve Nelson’ın 25-30 sayılar civarında gezdiğini görmemiz bundan.

Rakiplerin eşleşme probleminden geçen sene birçok kez bahsetmiştik, takip edenler konuya vakıftır. Hem eşleşme sıkıntısı, hem rakibin ne yapacağını kestirememek ciddi savunma sorunları doğurur. Son Chicago maçından örnek verelim. Bugün kim Chicago ile oynarsa oynasın, nasıl oynayabileceğini tahmin edebilmekte. Rose veya Gordon’ın perdeler üzerinden içeri kayarak postun içinden kullandıkları şutlar, ya da önleri hala kapalıysa dışarıda bekleyen Nocioni gibi adamlara üçlük için çıkartılan toplar. Hiçbir şart altında Gray, Noah, Thomas ya herhangi bir uzun üzerinden hücum etmek ilk tercihleri olmuyor. Bu iki kanalı tıkadığınızda Chicago hücumu da tıkanıyor doğal olarak. Bu kanalları tıkayan Magic de ilk yarıda 30 sayı fark atıyor Chicago’ya. Golden State’i düşünelim, koş koş olmazsa şut şut basketbolunu. Golden State’e karşı set oyunu oynayıp geriye hızlı koştuğunuzda rakibin direnci kırılıyor. İlk yarı sadece 40 sayı üretebilen Golden State’in tabii ki maçı alması mümkün olmuyor. Verilen örneklerin aksine Orlando’nun şut atacağını biliyorsunuz, Howard’a top indireceğini de biliyorsunuz, hatta hızlı hücum oynayabilen karakteristiklerinin de farkındasınız, rakibi en düşük şut yüzdesinde tutma konusunda lig 3.sü olduklarını da biliyorsunuz da hangi beşle oynayacaksınız onlara karşı. İşte bu dengesiz kadronun yarattığı, özellikle tecrübesiz koçların kâbusu olan soru.

Yani?

İşin yanisi şu ki bu takımın önü açık. Bogans’ın huzursuzluğunu bir tarafa koyarsak Orlando artık gerçekten bir takım. Deplasmanda korkmadan oynayan, seyircisi önünde rahat oynamayı öğrenmiş bir takım. Ligin en başarılı deplasman takımı. Eksileri var şüphesiz, kalburüstü bir dört numara, bekleneni veremeyen Anthony Johnson gibi, ama bu eksiklikler belki de takımın itici noktası oluyor. Açıkları kapatmak için fazladan ve yorulmadan çalışan bir koç ve ona inanan oyuncu topluluğu. İstatistikleri pek sevmediğimi biliyorsunuz, yer yer değindim ama beni saha içi ve genel hava daha çok ilgilendirir. Takım olmayı artık başarmış olan Orlando’da kim kaç sayı atmış, kim kaç asist yapmış pek önemi yok. Sadece birkaç sırıtan nokta var. “Kazanan” takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmek takım olmanın en önemli ayrıntılarından biridir. Bu sindirme mevzusu halledildiğinde rakibi küçümsemeden kazanma alışkanlığı, her maçı kazanmak için oynama arzusu yerleşir bünyeye. Lenflerle, damarlarla bütün vücuda yayılır. Van Gundy’nin takımına oturtmak istediği de budur. “Kazanan takım” olmak, takım olmaktan sonraki basamaktır. İşte kaybederken de kazanmak buradan gelir, her kayıpta daha bir takım olmak. Van Gundy bunu başarmak üzere, bu yüzden takım kimyası bu noktadan sonra bozulursa ortada ne takım kalır ne hedef. Belki bir protez takılabilir bu vücuda ama organ nakli kesinlikle öldürür.


Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

>Takım Olmak

Ocak 6, 2009, 1:18 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Merhabalar Sevgili Orlando Magic Dostları…

Magic 26-8’lik derecesiyle şu anda Güneydoğu Grubu lideri Konferans 3.sü ve Lig 4.sü konumunda. Bulunulan nokta ve galibiyet – mağlubiyet oranı oldukça tatmin edici görünüyor. 34 maçta elde edilen %76,5 seviyesindeki bir oran 82 maç sonunda 63-19’a tekabül eder ki bu gerçekleşirse Orlando Magic tarihinin en büyük normal sezon başarısı olur. 20 senelik lig serüveninde Magic sadece 1 kez 60 galibiyete imza atabilmişti o da 95 senesindeki finallerin ardından yaşanan sezondu ve konferans yarı finallerinde Chicago’ya süpürülerek tamamlamıştık sonrasındaki play-off macerasını. Geçen sezon Van Gundy yönetiminde 12 sezon sonra ilk kez 50 galibiyet üzerine çıkan ve 52-30’luk derecesiyle konferans 3.sü olan Magic için 63 galibiyet hayal ve arzusu çok da ütopik değil. Her ne kadar ulu insan, örnek alınası basketbolcu Kevin Garnett’in geçenlerde söylediği gibi “Normal sezonda ne kadar muhteşem işlere imza atarsanız atın play-off’larda aynısını yapıp yapamayacağınız önemlidir.” Peki Magic hem normal sezonda tarihinin en büyük başarısını yakalayıp hem de normal sezondan sonra play-off defterinde önemli bir iz bırakabilir mi? Hep beraber bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

Kadro Yapısı

Bir takım için kadro yapısı dezavantaj da olabilir büyük bir avantaj da. Ancak Orlando Magic kadro yapısındaki dezavantajlarından avantajlar çıkarmasını bilen bir takım koçu sayesinde. Milyon kere övdüğüm Stan “The Man” Van Gundy için daha fazla methiyeler düzmeyeceğim. Sadece takımı yakından takip edenlere sormak istiyorum, şu kadro Brian Hill’in eline verilseydi Orlando’nun durumu nice olurdu? Derler ya “söylediklerinizi duyar gibiyim!”. Dışarıdan objektif bir gözle, takıma kağıt üzerinde bakıldığında oyun kurucu mevkisinde 2 dengesiz adam, 2 numarada biri belli kalıpların oyuncusu, biri önceki takımında hep istikrarsız süreler almış ancak kendi ülke milli takımının önemli güçlerinden (Arroyo da bu kalıbın oyuncusuydu), diğer ikisi NCAA’in saygı duyulan ama ligde biri 2 sene geçirmiş olmasına karşın hala çaylak sayılabilecek diğeri gerçekten çaylak olan 4 oyuncu, kısa forvette birkaç pozisyonu oynayabilen ve her ikisi de çok potansiyelli 2 yıldız, 4 numarada 1 seneyi aşkın süredir topa dokunmamış bir veteran ve 5 numarada ligin belki de dünyanın aktif oyuncular arasındaki en dominant pivotu ve arkasında biri kariyerinin sonunda biri başında iki düşük potansiyelli isim. Dengesiz ve ne yapacağı pek kestirilemeyen bir kadro. Ancak işini kendinden vererek yapan bir koçun elinde değer kazanacak bir yapı.

Bu tabloya bakarak geçen sezondan ayrılanları da düşününce 52 galibiyetin bile yakalanmayacağını düşünenler bir hayli çok oldu. Hatta büyük ihtimalle sezon sonunda opsiyonunu kullanarak serbest kalacak olan Hidayet’in, değeri hazır tavan yapmışken, yanına birkaç isim daha eklenerek takas edilmesinin şart olduğu, yerine iyi bir dört numara ve bir oyun kurucu almanın Allah’ın emri olduğu iddia edildi. Ancak bu kadar konuşulmasına rağmen GM Smith ve Van Gundy adeta takımın üçlü sacayağı konumundaki Howard – Lewis – Türkoğlu triosuna dokunmamayı tercih ettiler. NBA Live oynayanlar bilirler, sezon modunda takım kimyası diye bir değişken vardır ve takım bir arada oynadıkça, roller beli olup top paylaşıldıkça takım kimyası ibresi %100’lere doğru yaklaşır. Ciddi sakatlık ya da takım içi çok büyük bir kavga olmadıkça, bu üçlüye ister istemez eklenmiş olan Nelson da dahil olmak üzere, Orlando’da oturan ve her geçen gün bağları daha da sıkılaşan bir takım kimyası mevcut. Bazen organ nakillerinde, kan grubu ve dokular tutsa da vücut yeni organı reddeder, o zaman eski ve hasarlı organı tedavi etmek için uğraşmadığınıza pişman olursunuz, işte Smith ve Van Gundy bundan korkmuştur. Daha Lewis yeni girmişken bir başka nakli kaldıramayabilirdi bu vücut. Zaten Hidayet’i takas edin deyip de çok mantıklı bir öneriyle gelen de olmadı, ötesinde Hidayet hakkında tek bir senaryo bile üretilmedi. Bu gelişmeler ve düşünceler ışığında Magic’in hedefinin takımın kimyasını bozmadan bu sezon bir yerlere ulaşabilmek olduğunu anlamak çok da zor değildi açıkçası.

Daha subjektif ve Magic’i tanıyan bir gözle bakıldığında, aslında oyun şekline yatkın bir kadro yapısı olduğu, eksilerin de takım içi ufak yer değişiklikleri ile üzerinin örtülebileceğini düşünmek pek de yanlış olmasa gerek.

Peki Oyuncular?

Nelson’la bu yaz boyunca ciddi ciddi konuşulduğu, onun da kendini geliştirebilmek için senelerdir ilk kez çaba gösterdiği ve “NCAA’de yılın oyuncusu – büyük yıldız” formatından çıkarak takım oyuncusu olması gerektiğini anladığını görmeye başladık. Gerçi hala bana pek doğru gelmese de Nelson’a gösterilen aşırı güvenin, şu an için 2. bir seçeneğimiz yok, ve geçen sezon başında imzaladığı uzun süreli kontratın da Nelson’ın kafasını bir hayli rahatlattığını söylememiz gerek.

Lewis için geçen sezonun bir uyum devresi, vücuda intikal evresi olduğunu düşünüp bu sezon için kendisinden fazlaca umutlanmıştık. O da umutlarımızı boşa çıkarmadı, daha istikralı ve kendinden emin oyunuyla bu sezon iyice ağırlığını hissettirmeye başladı. %41,4’lük üçlük yüzdesiyle şu ana kadar tam 103 isabetli üçlük bularak bu alanda açık ara lig lideri haline geldi. Geçen sezona göre neredeyse tüm istatistiklerini yukarıya çeken Lewis artık takımın gerçekten 118 milyonluk oyuncusu konumunda. Daha fazla sorumluluk alıyor, gerektiğinde adeta galibiyet için kavga ediyor.

Hidayet geçen sezon takımdaki top kullanan oyuncu eksiliği nedeniyle ulaştığı yüksek skorları belki bu sene tekrarlayamıyor ama hala takımın yaması konumunda. Bütün sezonu aynı performansta oynamak mümkün değil. Bu sezon da birkaç maç çok kötü hücum performansları sergilemesine karşın Hidayet maçlardan kopmayarak, savunmaya yoğunlaşarak, arkadaşlarını oynatmaya çalışarak şut sokamadığı günlerde bile faydalı olmaya devam ediyor.

Howard ise son dönemde faul yüzdesini geliştirmeye çalışırken, şut atamamaya devam ediyor. Tüm basketbol kariyerini pota altında, milletin üzerinden smaç basarak geçirmiş bir adam için gerçekten çok zor bir süreç şut atması gerektiği bilincine ulaşmak. Ayak oyunlarında hızlandığını ve vücut hareketleri repertuarını geliştirdiğini gördük özellikle bu sezonda. Bu noktada Patrick Ewing’e ne kadar övgü sıralasak az gelir (Mustafa’ya selam olsun!).

Bogans’ın Pietrus geldikten sonra gerek sakatlıklar gerekse sürekli değişen rolü nedeniyle birçok açıdan katkısında düşme var. Son Toronto maçında Van Gundy ile yüksek sesle tartıştığına da şahit olunca bu sezonun onun için Orlando’daki son sezon olacağını iden iyiye düşünmeye başladım. Keza Pietrus önce parmağı, sonra da eli kırılana kadar çok tatmin edici hücum ve savunma performansları sergilemiş, Bogans iyice gözden düşmüştü. Pietrus kaybından sonra Van Gundy’nin özellikle Lee başta olmak üzere Redick’i de rotasyona katıp Bogans’ın süre ve sorumluluğunu kısması, kendisini hiç gülmeyen ve devamlı sinirli ifadelerle görmemize neden oldu. Dediğim gibi belki de Toronto maçı Bogans için patlama noktasıydı.

Pietrus’un çok faydalı olduğunu söyledik. Atletik yapısıyla 3 numarada da sırıtmaması ve hem hızlı hücuma koşabilmesi hem de set oyunlarında çabuk yer değiştirebilmesi Magic hücumlarına zenginli getirmiş oldu. Kuvveti ve takipçiliği ile de çoğu zaman savunmada büyük katkı verdi. Kısacası Pietrus önemli bir imza oldu Magic için.

Redick yine kendine güvenenleri pişman etti bu sezon. Sezon başı hazırlık kampında az da olsa savunmasında ilerleme ve hırsı vardı. Bogans ve Pietrus’un aynı anda sakat olduğu dönemde kariyerinde ilk kez ilk 5 çıkma şansı yakaladı ama hep hüsran oldu işin savunma yanı. Son Toronto maçında, 4. çeyrekte Toronto’nun maçı kopardığı dakikalarda yenilen sayıların neredeyse tamamı Redick’in eşleştiği adam üzerinden geldi. Hep back door açık kaldı yavaşlığı ve olmayan konsantrasyonu nedeniyle.Kısacası bu çocuğun bu takımda hatta belki de bu ligde var olması zor gözüküyor. Geçen yazıda da ısrarla söylediğim gibi bu ligde kendin için yapabileceğin en önemli şey sayı atmak değil savunma yapmak. Bugün süper yıldız mertebesine yükselmiş Bryant, Wade, James için kim kötü savunmacı diyebilir ki!

Çaylak Courtney Lee ise 2 numaradaki bunca hengame arasında, oynadıkça gelişen bir portre çizdi bize. Her şeyden önce Lee cesur ve kolay kolay morali bozulmayan bir yapıya sahip. Ayrıca sert de savunma yapıyor. Bu üç özellik onu hem Magic’te hem de ligde uzun seneler tutmaya yetecektir, keşke boyu biraz daha uzun olsaydı. Lee de ışık var ve Van Gundy onu boşuna seçmediğini yavaş yavaş göstermeye başladı, öyle ki çeyrek sonlarında son topu bazen ona kullandıracak kadar güveniyor Lee’ye.

Oyun Şekli

Yukarılarda bu kadro için, dezavantajlarından avantaj yaratan bir koça ve oyunculara sahip dedik. Bunun en önemli göstergesi kuşkusuz iki uçtaki oyun şekli. Howard, Battie ve Gortat’ı dışarı alırsak takımdaki herkes şutör. Howard ise ligin en dominant pivotlarından biri. İşte bu yapıda Magic çoğunlukla ya şut ağırlıklı ya da Howard’a indirilen toplar üzerinden oynuyor. Diğer oyun planları çok az gündeme geliyor. 3-4 hücum devamlı şut attıktan sonra bir anda pota altına inen toplar rakip savunmanın konsantrasyonunu ciddi şekilde etkilediği gibi, rakibi sık sık faul problemine de sokuyor. Bazı maçlar Howard’ın bazı maçlar Hidayet, Lewis ve Nelson’ın 25-30 sayılar civarında gezdiğini görmemiz bundan.

Rakiplerin eşleşme probleminden geçen sene birçok kez bahsetmiştik, takip edenler konuya vakıftır. Hem eşleşme sıkıntısı, hem rakibin ne yapacağını kestirememek ciddi savunma sorunları doğurur. Son Chicago maçından örnek verelim. Bugün kim Chicago ile oynarsa oynasın, nasıl oynayabileceğini tahmin edebilmekte. Rose veya Gordon’ın perdeler üzerinden içeri kayarak postun içinden kullandıkları şutlar, ya da önleri hala kapalıysa dışarıda bekleyen Nocioni gibi adamlara üçlük için çıkartılan toplar. Hiçbir şart altında Gray, Noah, Thomas ya herhangi bir uzun üzerinden hücum etmek ilk tercihleri olmuyor. Bu iki kanalı tıkadığınızda Chicago hücumu da tıkanıyor doğal olarak. Bu kanalları tıkayan Magic de ilk yarıda 30 sayı fark atıyor Chicago’ya. Golden State’i düşünelim, koş koş olmazsa şut şut basketbolunu. Golden State’e karşı set oyunu oynayıp geriye hızlı koştuğunuzda rakibin direnci kırılıyor. İlk yarı sadece 40 sayı üretebilen Golden State’in tabii ki maçı alması mümkün olmuyor. Verilen örneklerin aksine Orlando’nun şut atacağını biliyorsunuz, Howard’a top indireceğini de biliyorsunuz, hatta hızlı hücum oynayabilen karakteristiklerinin de farkındasınız, rakibi en düşük şut yüzdesinde tutma konusunda lig 3.sü olduklarını da biliyorsunuz da hangi beşle oynayacaksınız onlara karşı. İşte bu dengesiz kadronun yarattığı, özellikle tecrübesiz koçların kâbusu olan soru.

Yani?

İşin yanisi şu ki bu takımın önü açık. Bogans’ın huzursuzluğunu bir tarafa koyarsak Orlando artık gerçekten bir takım. Deplasmanda korkmadan oynayan, seyircisi önünde rahat oynamayı öğrenmiş bir takım. Ligin en başarılı deplasman takımı. Eksileri var şüphesiz, kalburüstü bir dört numara, bekleneni veremeyen Anthony Johnson gibi, ama bu eksiklikler belki de takımın itici noktası oluyor. Açıkları kapatmak için fazladan ve yorulmadan çalışan bir koç ve ona inanan oyuncu topluluğu. İstatistikleri pek sevmediğimi biliyorsunuz, yer yer değindim ama beni saha içi ve genel hava daha çok ilgilendirir. Takım olmayı artık başarmış olan Orlando’da kim kaç sayı atmış, kim kaç asist yapmış pek önemi yok. Sadece birkaç sırıtan nokta var. “Kazanan” takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmek takım olmanın en önemli ayrıntılarından biridir. Bu sindirme mevzusu halledildiğinde rakibi küçümsemeden kazanma alışkanlığı, her maçı kazanmak için oynama arzusu yerleşir bünyeye. Lenflerle, damarlarla bütün vücuda yayılır. Van Gundy’nin takımına oturtmak istediği de budur. “Kazanan takım” olmak, takım olmaktan sonraki basamaktır. İşte kaybederken de kazanmak buradan gelir, her kayıpta daha bir takım olmak. Van Gundy bunu başarmak üzere, bu yüzden takım kimyası bu noktadan sonra bozulursa ortada ne takım kalır ne hedef. Belki bir protez takılabilir bu vücuda ama organ nakli kesinlikle öldürür.


Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

Basketbola Aç, Ortaya Karışık Orlando

Ekim 25, 2008, 11:54 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Acıktık basketbola, ben de yazmaya haliyle, çok hareketli bir yaz oldu benim için, basketbol yazmaya gerçekten çok açım, hele hele konu Magic ise her şey yalan. İşte ilk cümleler! Geçen sezon yaşananlar çoğuna göre bir rüyaydı, belki de kabustan uyanmak, ya da kim bilir birilerini kabusa yatırmak. Senelerin özlemiyle adeta o eski Final ruhunu yakaladığımız bir dönem, ama en önemlisi seneler sonra play-offlarda tur geçmenin keyfi. Unutabilseydik neler başarabildiğimiz ve anlayabilseydik kötü çocuklardan çok daha kötü (!) olabileceğimizi, bu kadar kötü olmazdı elenme şeklimiz. Tecrübe denilen meretin, kendine güven ve heyecan denilen iki baş ağrısıyla birleşimi alıkoydu bizi, belalısı olduğumuz Keltlerle final oynamaktan. Ama bu sene farklı, bu sene geçen sene estetik operasyona adama benzeyen yüzümüzde birkaç derin çizgi daha var, bu sene daha çok sakalımız var, bu sene toy çocuk büyüdü, bu sene illüzyonun ötesine geçiyoruz, sihir yapıyoruz.

Geçen seneki kadromuza baktığımızda sıkıntı yaşamadığımız yegane bölgenin kısa forvet pozisyonu olduğunu görüyoruz. Hidayet ve Lewis’in bu pozisyonu muhteşem paylaştığını ve bu paylaşımın her iki oyuncuya da çok ciddi hücum opsiyonları kazandırdığını defalarca kez konuştuk. Hidayet’in MIP olmasında Lewis’le maç içinde birlikte ve ayrı ayrı top kullanıyor olmasının çok büyük etkisi mevcut. Lewis oyunda iken Hidayet’i pasör ve ribauntçu, Lewis dışarıda iken lider ve skorer olarak izledik hep. Sezon boyu alınan sürelerin oyun içindeki kronolojik paylaşımını incelediğimizde Van Gundy’nin sihirli değneğinin etkilerini fark ediyoruz hemen. Lewis ve Hidayet sezon boyu maç başına sadece 24 dakika birlikte oynamışlar. Bu her iki oyuncuya da önemli artılar katmış. İlk devrelerin etkin ismi ve daha fazla sahada kalanı Lewis 2. devrelerin adamı Hidayet olmuş hep.

Bu sezon takımda değişmeyeceği aşikar olan konuların başında şüphesiz en önde geleni bu. Takıma öl sezonda herhangi bir uzun forvet eklemesi yapılmaması bunun en büyük ispatı. Dört numaradan bahsederken Battie ve ölü sezon hamlelerine girmemek olmaz. İşte tam burası o kapıdan girdiğimiz yer.

Geçen sezonun en büyük kaybı Milicic’in de ayrıldığı bir ortamda Tony Battie’yi omuz sakatlığına kurban vermekti. Telaşla Adonal Foyle ve Gortat’ı takımda tutma hamlelerine sarıldı Smith ve Van Gundy. “E salmasaydınız Milicic’i niye saldınız ki?” sorusunun cevabı da, sevgili Burak’a selamlarımla, “biz Memphis kadar zengin(!) takım değiliz kardeşim”dir. (Bu zenginliğin cebe değil akla yönelik bir anlam taşıdığını okur okumaz anlamamış olan okuyucularımıza yazının bundan sonrasını okumamalarını tavsiye ederim, keza yazının burasına kadar zaten ilk paragrafı hiç anlamamış olarak gelmişsiniz demektir.) Battie’nin eksikliğinin Magic’i yeni arayışlara sürüklemiş olduğu fırtınalı denizdeki tek küçük adacık ise mucizevi bir şekilde suların çekilmesiyle Florida sahillerinden daha muhteşem plajlara sahip bir cennet bahçesine dönüverdi. Neden oldukları baş ağrıtan eşleşme sorunu ve yüksek şut kabiliyetleri ile 2. paragrafta ziyadesiyle anlatılan iki sezona damasını vurdu. Vurdu da bu hali hazırda mevcut sorunumuzun ortadan kalkmasını tam anlamıyla sağlamazken, kokusu 2. play-off turunda çıktı. Uzun forvet ve boyalı alan oyuncusu tabirlerine tek başına “Benim” diyebilecek, çok büyük oyuncu olmasa da çok faydalı bir adam Battie. O’nun dönüşü, geçen senenin kalın yanaklı stepnesi Foyle’un takımda tutulması ve Boksör babanın daha da tecrübelenmiş korkutucu oğlu Gortat’ın yedek sırasında oturacak adamlardan olması, geçen seneki seçeneklerimize göre bu sene elimizin daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Ancak ve ancak sezon başı hazırlık kampında hazırlık maçlarında, maç öncesi ısınmaları hariç, neredeyse hiç gözükmeyen ve 1,5 sene o kahverengi ve derin çizgili Spalding deri topa resmi bir maçta dokunmamış olan bu adam bize ne verim sağlayabilecek? Sezonumuzu şekillendirecek cevap bu sorunun cevabıdır. Sezon sonu ahlar ve oflar olursa (ki ilk paragrafı okuyanlar ciddi şekilde fark etmiştir ben bu kanaatte değilim), bu sorunun cevabı yüzündendir. Ölü sezondaki uzun forvet ya da pivot hareketlerine baktığımda serbest oyuncusu piyasasında çok da bize hitap eden adamlar olmadığını görmek de en azından yanlış bir hamle yapmadığımız düşüncesiyle beni fazlasıyla rahatlatmakta da işte o an sabaha kadar kan çanağı haline gelmiş gözlerle ve “Lütfen bir uzun!” umuduyla takip ettiğim oyuncu seçimleri aklıma düşmekte. Yeni paragraf, bu fazla uzadı.

22. sıradan seçtik Courtney Lee denilen oldukça potansiyelli olduğu ortak görüş halindeki şutör gard kısa forvet kırmamızı. Lee’nin seçildiği gece dedim ya “uzun” duasındayken, aslında workoutlar ve açıklamalar sonucunda az çok belliydi ya, Lee yerine 22’den sonra giden Koufos ve Arthur’a göz dikmiştim. Şu an iyi ki olmamış diyorum. Hazırlık maçlarında gördüğümüz Koufos fazla yumuşak. Çaylak oyuncular oryantasyon kapında marihuana içerken yakalanan Arthur da biraz fazla fırlama. Her işte bir hayır vardır tipik yaklaşımı ile yola devam.Western Kentucky mamulü, takımının NCAA’de sayı yükünü taşıyan, %40 üçlük yüzdesi 20 sayı 5 ribaunt 2 asist 2 top çalma mertebesinde bir isim Lee, çok genç değil 23 yaşında geliyor lige ve 3 senedir üst seviyede basketbol oynuyor, bunlar artıları. Eksileri ise ondan kaynaklanmıyor Lee’nin. Geldiği mevkide 5 senelik anlaşma imzalanmış Pietrus, görev adamı Bogans ve artık bu sene patlaması beklenen Redick var. Üzerine uzun süreli yatırım yapılacağını yaşı nedeniyle pek sanmadığım Lee’nin takıma katılma sebebi yeni şekliyle takımın eksiklerinin sezon içi bir takasla giderilmesi çabasında, gönderilmesi kuvvetle muhtemel Bogans, Redick ve Orlando’da kalmamaya karar verirse Hidayet’in dahil olacağı paketler sonrasında, eldeki kıymet olarak devreye sokulması olabilir.

Çok değişkenli bu komplo teorisinden de sıyrılarak yola az evvel kısaca girdiğimiz takıma yeni katılan isimlerle devam edelim, hatta araya ayrılanları da serpiştirerek çoban salata kıvamı verelim konuya.

Oyun kurucu pozisyonunda bu sezon tekrar Otis Smith’in GM kariyerine bir kara leke olarak yazılmış olan, çabukluğu dışında hiçbir katkı sağlamayan, ligin bütün iyi oyun kurucularından dayak yeme manyağı olan, Jameer Nelson’a mahkumuz. Zorunluluktan oyun kurucu olan ve Nelson’a göre bir çok maçta daha fazla fayda veren Dooling, sezon sonu bütçe durumu ve Hidayet’in biten kontratı da düşünülerek takımda tutulmadı. Detroit’ten geldiğinden beri bir türlü Utah’taki ve Porto Riko Milli Takımındaki oyununu sergileyemeyen Arroyo’da bileti kesilenlerden oldu. Nelson’a yedek olarak, kariyerinin bazı dönemlerinde olumlu patlamalar yaşamış, özellikle Indiana döneminde, Anthony Johnson takıma dahil edildi. Ölü sezonun en başarılı hamlesi, saf bir oyun kurucu, yedek olmayı sorun etmeyecek önemli bir profesyonel Johnson.

2-3 numara rotasyonunun çok faydalı bir katkı yapanıydı yine bu sezon ayrılıp Hawks’a geçen Evans. Geçen seneki Ariza takası hem O’na hem bize inanılmaz iyi geldi. Savunmamız sertleşirken dış şut tehdidimiz iyice arttı, Evans değerine değer kattı. Tabii ki sözleşmesinin sona ermesiyle istediği para, kariyerinin belki de son uzun – iyi kontratı olacağı için, Dooling’in istediği para ile birleşince 9 milyonları bulunca kendilerine teşekkür edildi. İşte bu noktada oyuncu seçimlerinden Lee ve Golden State’den Pietrus’un katılı 2-3 numara yedekli rotasyonunu oturtmuş oldu. Pietrus Golden State’de bir türlü hak ettiği değeri bulamamış, istediği süreleri alamamış bir oyuncu. Geçen sene özellikle S-Jax’in arkasında kalması hem istatistiklerini hem etkisini düşürdü. İyi bir savunmacı ve bildiğimiz bir çok Fransız gibi atletik yapısıyla eşleşmelerinde kendisine bir adım avantaj sağlayabilecek bir isim Pietrus. Sözün özü geçen seneden pek farkı olmayacak 2 numaranın, küçük bir sürpriz hariç.

J.J. Redick büyük umutların küçük adamı. Önemli hedeflerin hedef tahtasına uzaktan yakından isabet etmeyen oyuncusu. Önce Hill görmezden geldi sonra Van Gundy. Ağlamaklı oldu gitmek için, izin alamadı. NCAA’in atmak, sayı, şut konularında gelmiş geçmiş en büyük efsanelerinden biri olmak NBA’de oynamak için kafi gelmiyor keza. Bu ligde savunma yapmak gerek. Sonunda 3. senesinde kafasına sokmayı başardı Van Gundy, savunma sadece takım için değil senin için de var olmanın en önemli yolu. Hazırlık maçlarında bir hayli süre aldı Redick, ciddi savunma da yaptı, sayı da attı, özellikle 3’lüklerine geri dönüş yaptı yeniden. Bu sezon Magic cephesindeki en tatlı sürpriz olabilir Redick. 11. sıranın hiçbir verim alınamadan kayıp gitmesi insanın elinden çok acı olurdu, bir kere yaşadık Vasquez’le umalım da bir daha olmasın. Augustine’den hiç bahsetmiyorum, geçen sene kadroda sadece Battie’nin hatırına tutulmuştu, yeri en fazla Alman Ligi orta sıra takımı olacak bir adam.

Takımın hazırlık kampı kadrosuna alınan Wilks ciddi şekilde sakatlanıp daha kontrat falan hak etmeden sezonu kapattı. Yukarıda anlattığımız uzun forvet acabalarının arkasından denemeye alınan Dwayne Jones’da salıverildi. Aynı sebeple takıma katılan Jeremy Richardson’da sadece 2 hazırlık maçında toplam 6 sayı 2 ribauntla oynadı ve takımda geleceğinin olduğunu sanmıyorum, yakındır salınabilir. Tutulursa antrenmanlar için kalır kadroda.

Eskilerden Cook geçen seneki sakatlığını atlatıp geri döndü, standardı olan, uzun forvet pozisyonu için biraz kısa kalsa da çoğu rakibine karşı bunu mücadelesiyle kapatan değerli bir seçenek. Battie’nin dönüşü süresini olumsuz etkileyecektir ama hem Lakers’ta hem Magic’te gördüğümüz çok iyi bir profesyonel olduğu. Gortat ve Foyle sıra geldiğinde kapasiteleri doğrultusunda en fazlasını verecek, vermek için çok çalışacak oyuncular, takımın emekçileri olacaklar yine bu sene.

Takımda değişiklikler ve eklemeler sonunda rotasyon şu şekilde oluştu:

PG: Nelson – Johnson
SG: Pietrus – Bogans – Redick
SF: Türkoğlu – Lee
PF: Lewis – Cook – Gortat
C: Howard – Battie – Foyle

Takımla ilgili takas dedikoduları bitmiyor geçen sezon sonundan beri. Hidayet’in çok para istemesi durumunda Şubat döneminde takas edileceği, Redick’in Nelson’lı bir paketle iyi bir oyun kurucu için veya gidecek olan Hidayet’le iyi bir uzun forvet için paketleneceği en çok konuşulan konular.

Öte yandan takip edenler görmüştür takımın satılması konusu gündeme gelmiş durumda. Shaq ve Grant Hill gibi Lig’in gelmiş geçmiş en iyi isimlerinden olan, Magic geçmişine sahip ve basketbol oynamadıkları zamanlarda Orlando’da yaşayan 2 oyuncusu ortaklaşa talip olduklarını söylemişler takıma. En azından birkaç sene için bu fikri ütopya olarak görüyorum. Yeni salon inşa ediliyor, buradan ciddi sponsorluk ve faaliyet gelirleri gelecekken DeVos neden satsın takımı. Üstelik dünyada yaşanan şu ekonomik kriz ortamında mutlaka değerinin altına gidecektir Magic. DeVos satmayı düşünüyorsa bile en iyi tercih ortalık durula kadar beklemek. Bu da en az 1 sene demek, bu da yeni salon demek, işte bu da para demek. Demek ki Sahaq ve Hill avuçlarını bir müddet daha yalamak durumunda.

Bu sezon en az 55 galibiyet alacağımızı, 60 sınırını zorlayacağımızı, Güneydoğu grubunu tepede, Doğu Konferansı’nı en kötü 3. sırada, ama bence 2. sırada, bitireceğimizi hissiyatla karışık düşünüyorum. Takas edilmezse kontrat senesinde Hidayet yine Magic’in suikastçisi olacak, Lewis ve Howard ile ligin en önemli “Big Three”sini oluşturacaktır. Unutmamak gerekir ki, her gün gelişen ve şut atmayı da becermeye başlayan sadece 22 yaşındaki Howard öğrenmeye ve ilerlemeye devam ediyor.

Van Gundy için elinde sihirli değneği olan adam demiştim önceleri, artık elindeki sihrin ta kendisi. Bu sezon Orlando deplasmanları çok daha zor olacak.

Sevgi, sağlık ve umutla kalın….

* Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır

>Basketbola Aç, Ortaya Karışık Orlando

Ekim 25, 2008, 11:54 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Acıktık basketbola, ben de yazmaya haliyle, çok hareketli bir yaz oldu benim için, basketbol yazmaya gerçekten çok açım, hele hele konu Magic ise her şey yalan. İşte ilk cümleler! Geçen sezon yaşananlar çoğuna göre bir rüyaydı, belki de kabustan uyanmak, ya da kim bilir birilerini kabusa yatırmak. Senelerin özlemiyle adeta o eski Final ruhunu yakaladığımız bir dönem, ama en önemlisi seneler sonra play-offlarda tur geçmenin keyfi. Unutabilseydik neler başarabildiğimiz ve anlayabilseydik kötü çocuklardan çok daha kötü (!) olabileceğimizi, bu kadar kötü olmazdı elenme şeklimiz. Tecrübe denilen meretin, kendine güven ve heyecan denilen iki baş ağrısıyla birleşimi alıkoydu bizi, belalısı olduğumuz Keltlerle final oynamaktan. Ama bu sene farklı, bu sene geçen sene estetik operasyona adama benzeyen yüzümüzde birkaç derin çizgi daha var, bu sene daha çok sakalımız var, bu sene toy çocuk büyüdü, bu sene illüzyonun ötesine geçiyoruz, sihir yapıyoruz.

Geçen seneki kadromuza baktığımızda sıkıntı yaşamadığımız yegane bölgenin kısa forvet pozisyonu olduğunu görüyoruz. Hidayet ve Lewis’in bu pozisyonu muhteşem paylaştığını ve bu paylaşımın her iki oyuncuya da çok ciddi hücum opsiyonları kazandırdığını defalarca kez konuştuk. Hidayet’in MIP olmasında Lewis’le maç içinde birlikte ve ayrı ayrı top kullanıyor olmasının çok büyük etkisi mevcut. Lewis oyunda iken Hidayet’i pasör ve ribauntçu, Lewis dışarıda iken lider ve skorer olarak izledik hep. Sezon boyu alınan sürelerin oyun içindeki kronolojik paylaşımını incelediğimizde Van Gundy’nin sihirli değneğinin etkilerini fark ediyoruz hemen. Lewis ve Hidayet sezon boyu maç başına sadece 24 dakika birlikte oynamışlar. Bu her iki oyuncuya da önemli artılar katmış. İlk devrelerin etkin ismi ve daha fazla sahada kalanı Lewis 2. devrelerin adamı Hidayet olmuş hep.

Bu sezon takımda değişmeyeceği aşikar olan konuların başında şüphesiz en önde geleni bu. Takıma öl sezonda herhangi bir uzun forvet eklemesi yapılmaması bunun en büyük ispatı. Dört numaradan bahsederken Battie ve ölü sezon hamlelerine girmemek olmaz. İşte tam burası o kapıdan girdiğimiz yer.

Geçen sezonun en büyük kaybı Milicic’in de ayrıldığı bir ortamda Tony Battie’yi omuz sakatlığına kurban vermekti. Telaşla Adonal Foyle ve Gortat’ı takımda tutma hamlelerine sarıldı Smith ve Van Gundy. “E salmasaydınız Milicic’i niye saldınız ki?” sorusunun cevabı da, sevgili Burak’a selamlarımla, “biz Memphis kadar zengin(!) takım değiliz kardeşim”dir. (Bu zenginliğin cebe değil akla yönelik bir anlam taşıdığını okur okumaz anlamamış olan okuyucularımıza yazının bundan sonrasını okumamalarını tavsiye ederim, keza yazının burasına kadar zaten ilk paragrafı hiç anlamamış olarak gelmişsiniz demektir.) Battie’nin eksikliğinin Magic’i yeni arayışlara sürüklemiş olduğu fırtınalı denizdeki tek küçük adacık ise mucizevi bir şekilde suların çekilmesiyle Florida sahillerinden daha muhteşem plajlara sahip bir cennet bahçesine dönüverdi. Neden oldukları baş ağrıtan eşleşme sorunu ve yüksek şut kabiliyetleri ile 2. paragrafta ziyadesiyle anlatılan iki sezona damasını vurdu. Vurdu da bu hali hazırda mevcut sorunumuzun ortadan kalkmasını tam anlamıyla sağlamazken, kokusu 2. play-off turunda çıktı. Uzun forvet ve boyalı alan oyuncusu tabirlerine tek başına “Benim” diyebilecek, çok büyük oyuncu olmasa da çok faydalı bir adam Battie. O’nun dönüşü, geçen senenin kalın yanaklı stepnesi Foyle’un takımda tutulması ve Boksör babanın daha da tecrübelenmiş korkutucu oğlu Gortat’ın yedek sırasında oturacak adamlardan olması, geçen seneki seçeneklerimize göre bu sene elimizin daha kuvvetli olduğunu gösteriyor. Ancak ve ancak sezon başı hazırlık kampında hazırlık maçlarında, maç öncesi ısınmaları hariç, neredeyse hiç gözükmeyen ve 1,5 sene o kahverengi ve derin çizgili Spalding deri topa resmi bir maçta dokunmamış olan bu adam bize ne verim sağlayabilecek? Sezonumuzu şekillendirecek cevap bu sorunun cevabıdır. Sezon sonu ahlar ve oflar olursa (ki ilk paragrafı okuyanlar ciddi şekilde fark etmiştir ben bu kanaatte değilim), bu sorunun cevabı yüzündendir. Ölü sezondaki uzun forvet ya da pivot hareketlerine baktığımda serbest oyuncusu piyasasında çok da bize hitap eden adamlar olmadığını görmek de en azından yanlış bir hamle yapmadığımız düşüncesiyle beni fazlasıyla rahatlatmakta da işte o an sabaha kadar kan çanağı haline gelmiş gözlerle ve “Lütfen bir uzun!” umuduyla takip ettiğim oyuncu seçimleri aklıma düşmekte. Yeni paragraf, bu fazla uzadı.

22. sıradan seçtik Courtney Lee denilen oldukça potansiyelli olduğu ortak görüş halindeki şutör gard kısa forvet kırmamızı. Lee’nin seçildiği gece dedim ya “uzun” duasındayken, aslında workoutlar ve açıklamalar sonucunda az çok belliydi ya, Lee yerine 22’den sonra giden Koufos ve Arthur’a göz dikmiştim. Şu an iyi ki olmamış diyorum. Hazırlık maçlarında gördüğümüz Koufos fazla yumuşak. Çaylak oyuncular oryantasyon kapında marihuana içerken yakalanan Arthur da biraz fazla fırlama. Her işte bir hayır vardır tipik yaklaşımı ile yola devam.Western Kentucky mamulü, takımının NCAA’de sayı yükünü taşıyan, %40 üçlük yüzdesi 20 sayı 5 ribaunt 2 asist 2 top çalma mertebesinde bir isim Lee, çok genç değil 23 yaşında geliyor lige ve 3 senedir üst seviyede basketbol oynuyor, bunlar artıları. Eksileri ise ondan kaynaklanmıyor Lee’nin. Geldiği mevkide 5 senelik anlaşma imzalanmış Pietrus, görev adamı Bogans ve artık bu sene patlaması beklenen Redick var. Üzerine uzun süreli yatırım yapılacağını yaşı nedeniyle pek sanmadığım Lee’nin takıma katılma sebebi yeni şekliyle takımın eksiklerinin sezon içi bir takasla giderilmesi çabasında, gönderilmesi kuvvetle muhtemel Bogans, Redick ve Orlando’da kalmamaya karar verirse Hidayet’in dahil olacağı paketler sonrasında, eldeki kıymet olarak devreye sokulması olabilir.

Çok değişkenli bu komplo teorisinden de sıyrılarak yola az evvel kısaca girdiğimiz takıma yeni katılan isimlerle devam edelim, hatta araya ayrılanları da serpiştirerek çoban salata kıvamı verelim konuya.

Oyun kurucu pozisyonunda bu sezon tekrar Otis Smith’in GM kariyerine bir kara leke olarak yazılmış olan, çabukluğu dışında hiçbir katkı sağlamayan, ligin bütün iyi oyun kurucularından dayak yeme manyağı olan, Jameer Nelson’a mahkumuz. Zorunluluktan oyun kurucu olan ve Nelson’a göre bir çok maçta daha fazla fayda veren Dooling, sezon sonu bütçe durumu ve Hidayet’in biten kontratı da düşünülerek takımda tutulmadı. Detroit’ten geldiğinden beri bir türlü Utah’taki ve Porto Riko Milli Takımındaki oyununu sergileyemeyen Arroyo’da bileti kesilenlerden oldu. Nelson’a yedek olarak, kariyerinin bazı dönemlerinde olumlu patlamalar yaşamış, özellikle Indiana döneminde, Anthony Johnson takıma dahil edildi. Ölü sezonun en başarılı hamlesi, saf bir oyun kurucu, yedek olmayı sorun etmeyecek önemli bir profesyonel Johnson.

2-3 numara rotasyonunun çok faydalı bir katkı yapanıydı yine bu sezon ayrılıp Hawks’a geçen Evans. Geçen seneki Ariza takası hem O’na hem bize inanılmaz iyi geldi. Savunmamız sertleşirken dış şut tehdidimiz iyice arttı, Evans değerine değer kattı. Tabii ki sözleşmesinin sona ermesiyle istediği para, kariyerinin belki de son uzun – iyi kontratı olacağı için, Dooling’in istediği para ile birleşince 9 milyonları bulunca kendilerine teşekkür edildi. İşte bu noktada oyuncu seçimlerinden Lee ve Golden State’den Pietrus’un katılı 2-3 numara yedekli rotasyonunu oturtmuş oldu. Pietrus Golden State’de bir türlü hak ettiği değeri bulamamış, istediği süreleri alamamış bir oyuncu. Geçen sene özellikle S-Jax’in arkasında kalması hem istatistiklerini hem etkisini düşürdü. İyi bir savunmacı ve bildiğimiz bir çok Fransız gibi atletik yapısıyla eşleşmelerinde kendisine bir adım avantaj sağlayabilecek bir isim Pietrus. Sözün özü geçen seneden pek farkı olmayacak 2 numaranın, küçük bir sürpriz hariç.

J.J. Redick büyük umutların küçük adamı. Önemli hedeflerin hedef tahtasına uzaktan yakından isabet etmeyen oyuncusu. Önce Hill görmezden geldi sonra Van Gundy. Ağlamaklı oldu gitmek için, izin alamadı. NCAA’in atmak, sayı, şut konularında gelmiş geçmiş en büyük efsanelerinden biri olmak NBA’de oynamak için kafi gelmiyor keza. Bu ligde savunma yapmak gerek. Sonunda 3. senesinde kafasına sokmayı başardı Van Gundy, savunma sadece takım için değil senin için de var olmanın en önemli yolu. Hazırlık maçlarında bir hayli süre aldı Redick, ciddi savunma da yaptı, sayı da attı, özellikle 3’lüklerine geri dönüş yaptı yeniden. Bu sezon Magic cephesindeki en tatlı sürpriz olabilir Redick. 11. sıranın hiçbir verim alınamadan kayıp gitmesi insanın elinden çok acı olurdu, bir kere yaşadık Vasquez’le umalım da bir daha olmasın. Augustine’den hiç bahsetmiyorum, geçen sene kadroda sadece Battie’nin hatırına tutulmuştu, yeri en fazla Alman Ligi orta sıra takımı olacak bir adam.

Takımın hazırlık kampı kadrosuna alınan Wilks ciddi şekilde sakatlanıp daha kontrat falan hak etmeden sezonu kapattı. Yukarıda anlattığımız uzun forvet acabalarının arkasından denemeye alınan Dwayne Jones’da salıverildi. Aynı sebeple takıma katılan Jeremy Richardson’da sadece 2 hazırlık maçında toplam 6 sayı 2 ribauntla oynadı ve takımda geleceğinin olduğunu sanmıyorum, yakındır salınabilir. Tutulursa antrenmanlar için kalır kadroda.

Eskilerden Cook geçen seneki sakatlığını atlatıp geri döndü, standardı olan, uzun forvet pozisyonu için biraz kısa kalsa da çoğu rakibine karşı bunu mücadelesiyle kapatan değerli bir seçenek. Battie’nin dönüşü süresini olumsuz etkileyecektir ama hem Lakers’ta hem Magic’te gördüğümüz çok iyi bir profesyonel olduğu. Gortat ve Foyle sıra geldiğinde kapasiteleri doğrultusunda en fazlasını verecek, vermek için çok çalışacak oyuncular, takımın emekçileri olacaklar yine bu sene.

Takımda değişiklikler ve eklemeler sonunda rotasyon şu şekilde oluştu:

PG: Nelson – Johnson
SG: Pietrus – Bogans – Redick
SF: Türkoğlu – Lee
PF: Lewis – Cook – Gortat
C: Howard – Battie – Foyle

Takımla ilgili takas dedikoduları bitmiyor geçen sezon sonundan beri. Hidayet’in çok para istemesi durumunda Şubat döneminde takas edileceği, Redick’in Nelson’lı bir paketle iyi bir oyun kurucu için veya gidecek olan Hidayet’le iyi bir uzun forvet için paketleneceği en çok konuşulan konular.

Öte yandan takip edenler görmüştür takımın satılması konusu gündeme gelmiş durumda. Shaq ve Grant Hill gibi Lig’in gelmiş geçmiş en iyi isimlerinden olan, Magic geçmişine sahip ve basketbol oynamadıkları zamanlarda Orlando’da yaşayan 2 oyuncusu ortaklaşa talip olduklarını söylemişler takıma. En azından birkaç sene için bu fikri ütopya olarak görüyorum. Yeni salon inşa ediliyor, buradan ciddi sponsorluk ve faaliyet gelirleri gelecekken DeVos neden satsın takımı. Üstelik dünyada yaşanan şu ekonomik kriz ortamında mutlaka değerinin altına gidecektir Magic. DeVos satmayı düşünüyorsa bile en iyi tercih ortalık durula kadar beklemek. Bu da en az 1 sene demek, bu da yeni salon demek, işte bu da para demek. Demek ki Sahaq ve Hill avuçlarını bir müddet daha yalamak durumunda.

Bu sezon en az 55 galibiyet alacağımızı, 60 sınırını zorlayacağımızı, Güneydoğu grubunu tepede, Doğu Konferansı’nı en kötü 3. sırada, ama bence 2. sırada, bitireceğimizi hissiyatla karışık düşünüyorum. Takas edilmezse kontrat senesinde Hidayet yine Magic’in suikastçisi olacak, Lewis ve Howard ile ligin en önemli “Big Three”sini oluşturacaktır. Unutmamak gerekir ki, her gün gelişen ve şut atmayı da becermeye başlayan sadece 22 yaşındaki Howard öğrenmeye ve ilerlemeye devam ediyor.

Van Gundy için elinde sihirli değneği olan adam demiştim önceleri, artık elindeki sihrin ta kendisi. Bu sezon Orlando deplasmanları çok daha zor olacak.

Sevgi, sağlık ve umutla kalın….

* Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır

>NBA Draft 2008

Haziran 25, 2008, 10:22 am | Draft, NBA, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Yarın gece yapılacak bu senenin oyuncu seçimleri. Geçen senelere göre çok daha potansiyelli bir jenerasyon gözükmekte listede. Chris Paul ve Deron Williams’tan sonra ilk kez patlayıcı ve lider bir oyun kurucu geliyor örneğin, Derrick Rose. Her iki forvet pozisyonunu da çok iyi oynayabilen Micheal Beasley, sorunlu ama çok ciddi bir skorer O.J.Mayo, pota altını karartan Lopez ikizleri, uluslararası yıldızlar Gallinari, Batum, Koufos ve ligimizin temsilcileri Ömer Aşık ile Semih Erden.

1 numaranın kim olacağı konusunda hala bir çok fikir dolaşmakta. Bulls bile ilk sıradan kimi seçeceğine karar veremedi. Rose’u seçerlerse Hinrich’li takaslara girmeleri muhtemel, Beasley’de karar kılarlarsa Deng belki de topun ağzında olacak. Benim düşüncem Rose’u seçecekleri. Ayrıca geçen sezonu hayal kırıklığı ile bitiren takımlardan Indiana, Phoenix, Miami oyuncu seçimleri gecesi enteresan takaslara imza atabilirler. Aşağıda lotarya seçim sıralaması, daha detaylı sıralama ve oyuncu analizleri için şu kapıdan Nbakolik’e.

  1. Chicago Bulls
  2. Miami Heat
  3. Minnesota Timberwolves
  4. Seattle Supersonics
  5. Memphis Grizzlies
  6. New York Knicks
  7. Los Angeles Clippers
  8. Milwaukee Bucks
  9. Charlotte Bobcats
  10. New Jersey Nets
  11. IndianaPacers
  12. Sacramento Kings
  13. Portland Trail Blazers
  14. Golden State Warriors

NBA Draft 2008

Haziran 25, 2008, 10:22 am | Draft, NBA, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Yarın gece yapılacak bu senenin oyuncu seçimleri. Geçen senelere göre çok daha potansiyelli bir jenerasyon gözükmekte listede. Chris Paul ve Deron Williams’tan sonra ilk kez patlayıcı ve lider bir oyun kurucu geliyor örneğin, Derrick Rose. Her iki forvet pozisyonunu da çok iyi oynayabilen Micheal Beasley, sorunlu ama çok ciddi bir skorer O.J.Mayo, pota altını karartan Lopez ikizleri, uluslararası yıldızlar Gallinari, Batum, Koufos ve ligimizin temsilcileri Ömer Aşık ile Semih Erden.

1 numaranın kim olacağı konusunda hala bir çok fikir dolaşmakta. Bulls bile ilk sıradan kimi seçeceğine karar veremedi. Rose’u seçerlerse Hinrich’li takaslara girmeleri muhtemel, Beasley’de karar kılarlarsa Deng belki de topun ağzında olacak. Benim düşüncem Rose’u seçecekleri. Ayrıca geçen sezonu hayal kırıklığı ile bitiren takımlardan Indiana, Phoenix, Miami oyuncu seçimleri gecesi enteresan takaslara imza atabilirler. Aşağıda lotarya seçim sıralaması, daha detaylı sıralama ve oyuncu analizleri için şu kapıdan Nbakolik’e.

  1. Chicago Bulls
  2. Miami Heat
  3. Minnesota Timberwolves
  4. Seattle Supersonics
  5. Memphis Grizzlies
  6. New York Knicks
  7. Los Angeles Clippers
  8. Milwaukee Bucks
  9. Charlotte Bobcats
  10. New Jersey Nets
  11. IndianaPacers
  12. Sacramento Kings
  13. Portland Trail Blazers
  14. Golden State Warriors

Yeşil Yeniden Anlamlı

Haziran 19, 2008, 12:31 pm | Boston Celtics, NBA, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Keltlerin geri dönüş senesi olacağı belliydi. Ainge elinden geleni ardına koymadı oyuncu seçimleri gününden beri. Ray Allen’ı alarak başladı. Kevin Garnett’i getirdi Boston’a, tek bir takasta tarihin 1 oyuncuya karşılık verilen en çok oyuncu sayısıyla. Sezon sonu rest çeken Pierce takımda ancak böyle tutulabilirdi. Bir şampiyonluk ancak böyle kazanılabilirdi.

Geçmiş senelerden bir örnek aklımıza gelmedi değil aslında. Lakers Kobe’nin yanına Shaq da takımdayken, Karl Malone ve Gary Payton’ı eklemiş, mahşerin dört atlısıyla çıkmıştı yola. Üstelik başlarında P-Jax vardı ama finallerde rakip Pistons’tı. Yamulup kaldılar. Yüzük sevdaları kursaklarında kaldı. Malone dizini sakatladı, finallerin son maçına çıkamadı, ertesi sene de parkelere veda etti zaten. Payton Miami de denedi şansını, Shaq’la ve Riley’le o çok aradığı yüzüğü buldu, sonra bir daha da eskisi gibi veremedi kendini basketbola. Tıpkı Shaq’ın son dominant senesinin o sene olduğu gibi, o da kayboldu gitti.

Bir taraftan akıllarda çok yeni Lakers örneği, diğer taraftan önlenemez şampiyonluk hasreti. Dile kolay, 22 sene! Hem de toplamda 16 şampiyonluğa sahip bir takım için 22 sene, bu bir ömür demek! 1986’da doğan çocuklar, genç oldular üniversitelerini bitirmek üzereler. Efsane tenisçiler Navratilova ve Ivan Lendl kortların tozunu atıyordu 1986’da. Ronald Reagan Amerikan Başkanıydı. Martin Luther King günü ilk kez o sene kutlanıyordu. Mike Tyson ağır sıklette ilk şampiyonluğuna yine 1986’da uzanıyordu. Bense 1. sınıfı yeni bitirmiştim şampiyonluk yazında.

Çok sular aktı köprülerin altından. En sonunda geçen sezon ligin dibindeydi Keltler. Amaç oyuncu seçimleri kurasından iyi bir yer kapmaktı, kapamasalar da Ray Allen’ı kapmayı başardılar. Senelerdir hasretini çektikleri nokta şutör. Garnett takasından sonra ellerinde 3 süper yıldız ama toplamda 8 kişilik bir oyuncu kadrosuyla kala kaldılar. Ainge hiç panik yapmadı, sıradan isimleri kadroya katacağı konuşuldu, yanlış tercihler yapabileceği. Ama o Koç Rivers ile kafa kafaya verdi ve yap bozun eksik parçalarını bulmayı başardı. İyi bir savunmacı ve başarılı bir ceza atıcısı James Posey, soğuk veya sıcak ne zaman sahaya sürerseniz sürün karşı potada sizi pişman etmeyecek Eddie House, tam bir idman savaşçısı Scot Pollard, sezonun sonlarına doğru takıma ekledikleri yaşlı kurtlar Sam Cassell ve P.J.Brown.

Özellikle P.J. Brown’ın takıma nasıl katıldığını ciddi şekilde irdelemek gerek. All-Star hafta sonu etkinliklerini takip ettiği sırada Pierce ve Allen’ın Brown’ı tuvalette sıkıştırıp, kendisini isteyen Hornets ya da Spurs yerine Celtics’e gelmesi yönünde ikna ettikleri çok konuşulmuştu. Belki de bu hareket aslında Celtics’in nasıl şampiyon olduğunu bize en iyi gösteren örnek. Lakers’ın Malone-Payton katkılı sezonunda top paylaşımı ve liderliğin sorun olduğunu, 4 yıldızın bir türlü bütünleşemediğini hatırladığımızda, Allen ve Pierce’ın bu birlikteliği, takımın önemli bir kimya yakaladığının apaçık ispatı. Tuvalette ikna edilen Brown’ın da Celtics için ne kadar doğru bir seçim olduğu konferans yarı finali son maçında gösterdiği ekstra performanstan anlaşıldı zaten.

Garnett ve Allen geldikleri ilk günden itibaren Pierce’ın takımın lideri olduğunu kabul ederek hem diğer arkadaşlarına örnek oldular hem de cümle aleme ne kadar kuvvetli karaktere sahip olduklarını gösterdiler. Son senelerde daha ziyade kaprisleriyle tanıdığımız Cassell’in bile sınırlı rolünü kabullenip sessizce işini yapması, üç yıldızın takımda ne derece bir aile havası yarattığının göstergesi. Bu havaya kendini kaptıran ve hiçbir lafı ikiletmeden işlerini yapan Perkins, Powe, yeri geldiğinde Davis ve tabii ki beklenenin üzerinde gelişme gösteren Rondo adını saydığımız diğer oyuncular gibi önemli katkı sağladılar şampiyonluk yolunda.

Doc Rivers 4 küsür yıl yürüttüğü Magic koçluğu süresince 3 defa play-off yapmış, 2000’de yılın koçu seçilmiş ve toplamda % 50,4’lük bir galibiyet yüzdesi yakalamıştı. Ancak kovulduğu sezon 19 maçlık mağlubiyet serisi ile Magic tarihinin en unutulmak istenen rekorunu kırarak Orlandolular’ın zihinlerine kazınmıştı. 1 sezon ABC’de yorumculuk yaptıktan sonra Celtics’in başına geçtiğinde onu kimse ne Magic’e yaptırdığı play-off’larla ne de oyunculuk kariyeriyle hatırlıyordu. Akıllarda hep 19 maçlık mağlubiyet serisi vardı. İlk sezonunda Atlantik grubunu kazanarak takımını play-offa taşıması endişeleri ertelese de, ertesi 2 sezonda play-off yapamaması hele hele geçen sezonu 24-58 gibi Celtics tarihinin 2. en kötü derecesiyle kapaması Boston’da kendisine inanan kimsenin kalmamasına neden oldu, Danny Ainge’den başka. Ainge, Pierce’ı bu kadar iyi tanıyan, Boston’un ihtiyacını bu derece iliklerinde hisseden başka bir koç bulamayacağını düşünerek Rivers’ın arkasında durdu ve eline 3 süper yıldızlı kadroyu vererek son şansını kullanmasını istedi.

Bu yalnız Rivers’ın değil, aynı zamanda Ainge’in de son şansıydı. Bazen cebinizdeki son parayla fırından ekmek alacağınız yerde, fırının yanındaki piyango bayiinden bir bilet ya da kazı kazan alırsınız. Ya aç kalırsınız ya da zengin olursunuz birden bire. İşte size Danny Ainge’in hikayesi. Keltlerin şampiyon kadrolarındaki önemli bir görev adamıydı. En son Phoenix formasıyla gördük O’nu parkelerde. Bu sene başına kadar yaptığı ve yapmadığı her şey eleştirildi Boston’da. Hatta “Yeni Layden” diyenler bile oldu. Son şansıydı bu, aldığı bilete büyük ikramiye vurdu! Yaptığı takım hem tarihin en büyük geri dönüşüne imza attı hem de 22 sene sonra şampiyon olmayı başardı. Üstelik en ufak sorunda topun ağzındaki ilk isim olacak Ainge, Yılın Yöneticisi ödülünü de almayı başardı.

Ne 75 milyonluk ellerini kollarını bağlayan bütçeleri, ne biten kontratları ne de gelecek sezonları düşünme zamanı Keltler için. Çünkü onlar 22 sene sonra gerçekten hak ettiler, 22 sene sonra hem de ezeli rakiplerine karşı kupayı kaldırdılar, 22 sene sonra ilk kez Boston Garden’da sevinç gözyaşlarını sel gibi akıttılar, 22 sene sonra yeşil renge yeniden anlam kazandırdılar. Belki de Red onlarla oradaydı…

“Şampiyonlukları isimler ve istatistikler değil, ancak ve ancak adanmış yürekler kazanır.”

>Yeşil Yeniden Anlamlı

Haziran 19, 2008, 12:31 pm | Boston Celtics, NBA, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Keltlerin geri dönüş senesi olacağı belliydi. Ainge elinden geleni ardına koymadı oyuncu seçimleri gününden beri. Ray Allen’ı alarak başladı. Kevin Garnett’i getirdi Boston’a, tek bir takasta tarihin 1 oyuncuya karşılık verilen en çok oyuncu sayısıyla. Sezon sonu rest çeken Pierce takımda ancak böyle tutulabilirdi. Bir şampiyonluk ancak böyle kazanılabilirdi.

Geçmiş senelerden bir örnek aklımıza gelmedi değil aslında. Lakers Kobe’nin yanına Shaq da takımdayken, Karl Malone ve Gary Payton’ı eklemiş, mahşerin dört atlısıyla çıkmıştı yola. Üstelik başlarında P-Jax vardı ama finallerde rakip Pistons’tı. Yamulup kaldılar. Yüzük sevdaları kursaklarında kaldı. Malone dizini sakatladı, finallerin son maçına çıkamadı, ertesi sene de parkelere veda etti zaten. Payton Miami de denedi şansını, Shaq’la ve Riley’le o çok aradığı yüzüğü buldu, sonra bir daha da eskisi gibi veremedi kendini basketbola. Tıpkı Shaq’ın son dominant senesinin o sene olduğu gibi, o da kayboldu gitti.

Bir taraftan akıllarda çok yeni Lakers örneği, diğer taraftan önlenemez şampiyonluk hasreti. Dile kolay, 22 sene! Hem de toplamda 16 şampiyonluğa sahip bir takım için 22 sene, bu bir ömür demek! 1986’da doğan çocuklar, genç oldular üniversitelerini bitirmek üzereler. Efsane tenisçiler Navratilova ve Ivan Lendl kortların tozunu atıyordu 1986’da. Ronald Reagan Amerikan Başkanıydı. Martin Luther King günü ilk kez o sene kutlanıyordu. Mike Tyson ağır sıklette ilk şampiyonluğuna yine 1986’da uzanıyordu. Bense 1. sınıfı yeni bitirmiştim şampiyonluk yazında.

Çok sular aktı köprülerin altından. En sonunda geçen sezon ligin dibindeydi Keltler. Amaç oyuncu seçimleri kurasından iyi bir yer kapmaktı, kapamasalar da Ray Allen’ı kapmayı başardılar. Senelerdir hasretini çektikleri nokta şutör. Garnett takasından sonra ellerinde 3 süper yıldız ama toplamda 8 kişilik bir oyuncu kadrosuyla kala kaldılar. Ainge hiç panik yapmadı, sıradan isimleri kadroya katacağı konuşuldu, yanlış tercihler yapabileceği. Ama o Koç Rivers ile kafa kafaya verdi ve yap bozun eksik parçalarını bulmayı başardı. İyi bir savunmacı ve başarılı bir ceza atıcısı James Posey, soğuk veya sıcak ne zaman sahaya sürerseniz sürün karşı potada sizi pişman etmeyecek Eddie House, tam bir idman savaşçısı Scot Pollard, sezonun sonlarına doğru takıma ekledikleri yaşlı kurtlar Sam Cassell ve P.J.Brown.

Özellikle P.J. Brown’ın takıma nasıl katıldığını ciddi şekilde irdelemek gerek. All-Star hafta sonu etkinliklerini takip ettiği sırada Pierce ve Allen’ın Brown’ı tuvalette sıkıştırıp, kendisini isteyen Hornets ya da Spurs yerine Celtics’e gelmesi yönünde ikna ettikleri çok konuşulmuştu. Belki de bu hareket aslında Celtics’in nasıl şampiyon olduğunu bize en iyi gösteren örnek. Lakers’ın Malone-Payton katkılı sezonunda top paylaşımı ve liderliğin sorun olduğunu, 4 yıldızın bir türlü bütünleşemediğini hatırladığımızda, Allen ve Pierce’ın bu birlikteliği, takımın önemli bir kimya yakaladığının apaçık ispatı. Tuvalette ikna edilen Brown’ın da Celtics için ne kadar doğru bir seçim olduğu konferans yarı finali son maçında gösterdiği ekstra performanstan anlaşıldı zaten.

Garnett ve Allen geldikleri ilk günden itibaren Pierce’ın takımın lideri olduğunu kabul ederek hem diğer arkadaşlarına örnek oldular hem de cümle aleme ne kadar kuvvetli karaktere sahip olduklarını gösterdiler. Son senelerde daha ziyade kaprisleriyle tanıdığımız Cassell’in bile sınırlı rolünü kabullenip sessizce işini yapması, üç yıldızın takımda ne derece bir aile havası yarattığının göstergesi. Bu havaya kendini kaptıran ve hiçbir lafı ikiletmeden işlerini yapan Perkins, Powe, yeri geldiğinde Davis ve tabii ki beklenenin üzerinde gelişme gösteren Rondo adını saydığımız diğer oyuncular gibi önemli katkı sağladılar şampiyonluk yolunda.

Doc Rivers 4 küsür yıl yürüttüğü Magic koçluğu süresince 3 defa play-off yapmış, 2000’de yılın koçu seçilmiş ve toplamda % 50,4’lük bir galibiyet yüzdesi yakalamıştı. Ancak kovulduğu sezon 19 maçlık mağlubiyet serisi ile Magic tarihinin en unutulmak istenen rekorunu kırarak Orlandolular’ın zihinlerine kazınmıştı. 1 sezon ABC’de yorumculuk yaptıktan sonra Celtics’in başına geçtiğinde onu kimse ne Magic’e yaptırdığı play-off’larla ne de oyunculuk kariyeriyle hatırlıyordu. Akıllarda hep 19 maçlık mağlubiyet serisi vardı. İlk sezonunda Atlantik grubunu kazanarak takımını play-offa taşıması endişeleri ertelese de, ertesi 2 sezonda play-off yapamaması hele hele geçen sezonu 24-58 gibi Celtics tarihinin 2. en kötü derecesiyle kapaması Boston’da kendisine inanan kimsenin kalmamasına neden oldu, Danny Ainge’den başka. Ainge, Pierce’ı bu kadar iyi tanıyan, Boston’un ihtiyacını bu derece iliklerinde hisseden başka bir koç bulamayacağını düşünerek Rivers’ın arkasında durdu ve eline 3 süper yıldızlı kadroyu vererek son şansını kullanmasını istedi.

Bu yalnız Rivers’ın değil, aynı zamanda Ainge’in de son şansıydı. Bazen cebinizdeki son parayla fırından ekmek alacağınız yerde, fırının yanındaki piyango bayiinden bir bilet ya da kazı kazan alırsınız. Ya aç kalırsınız ya da zengin olursunuz birden bire. İşte size Danny Ainge’in hikayesi. Keltlerin şampiyon kadrolarındaki önemli bir görev adamıydı. En son Phoenix formasıyla gördük O’nu parkelerde. Bu sene başına kadar yaptığı ve yapmadığı her şey eleştirildi Boston’da. Hatta “Yeni Layden” diyenler bile oldu. Son şansıydı bu, aldığı bilete büyük ikramiye vurdu! Yaptığı takım hem tarihin en büyük geri dönüşüne imza attı hem de 22 sene sonra şampiyon olmayı başardı. Üstelik en ufak sorunda topun ağzındaki ilk isim olacak Ainge, Yılın Yöneticisi ödülünü de almayı başardı.

Ne 75 milyonluk ellerini kollarını bağlayan bütçeleri, ne biten kontratları ne de gelecek sezonları düşünme zamanı Keltler için. Çünkü onlar 22 sene sonra gerçekten hak ettiler, 22 sene sonra hem de ezeli rakiplerine karşı kupayı kaldırdılar, 22 sene sonra ilk kez Boston Garden’da sevinç gözyaşlarını sel gibi akıttılar, 22 sene sonra yeşil renge yeniden anlam kazandırdılar. Belki de Red onlarla oradaydı…

“Şampiyonlukları isimler ve istatistikler değil, ancak ve ancak adanmış yürekler kazanır.”

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.