Ahları Çıkıyor İşte Aheste Aheste

Eylül 30, 2010, 3:48 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

Bir televizyon dizisi vardı adını tam olarak hatırlayamıyorum: Adam eskiden çok kötüymüş, ona buna zarar vermiş, hapse falan girmiş daha sonra çıkınca da zarar verdiği insanları teker teker bulup helallik istiyordu. Artık bu sakatlık belasından 3-4 yıldır kurtulamayınca takım oyuncuları ben de kulüp için bir “Ah Edenlerden Helalik İsteme Listesi” oluşturmak istedim. Bu iş başka türlü olmayacak gibi gelmeye başladı. Biyonik adam denilen Linderoth’un’dan tutun da oynadığı takımlarda hep 30 maçı devirmiş Cana’ya kadar takımdaki bütün oyuncular minimum 3 haftadan başlayan sakatlıklara tutuluyorlar. Hatta bu durum böyle devam ederse Galatasaray’ın isminin “Lanetli Takım”a dönüşeceğini ve transfer olaylarında da bu söylentinin görüşmeleri başlamadan bitireceğine kadar ilerleyen ilginç düşüncelerim var.

O zaman bakalım aklımıza kimler gelecek takıma ah atmiş olduğunu düşünüp helalik istememiz gereken:

1. Hakan Şükür: İlk sıraya başka bir isim düşünülemezdi herhalde. Adam futbolu bıraktığında vücudunda hasar gören ve tedavi edilen kemik ve kas bölgeleri ile ilgili bir foto yayımlamıştı gazetenin birisi. Bildiğin göğüs bölgesi hariç her bir yanı hasarlı görünüyordu. Pili bitti dendi kapı önüne kondu.

2. Ümit Davala: Futbolcu olarak değil ama yeni başlamış teknik direktörlük kariyeri Milli Takım’da güzel güzel devam ederken Adnan Polat’ın tek bir lafıyla Skibbe’nin yardımcısı olarak Galatasaray’a geri döndü. Sonra Skibbe gitti,kulüp onu da gönderdi. Ama artık teknik direktörlük yolları onun için daha bir engebeli olacaktır. Ah etmeye hakkı olanlardan olduğunu düşünüyorum.

3. Bülent Korkmaz: Futbolculuğu zamanında sahaya koyduğu yüreğin üçte birini şu anda formayı giyenler ortaya koysalar bu takımın elinden ne uçan ne kaçan kurtulur. Kırık kolunu, yarılmış kafasını düşünmeden sadece Galatasaray için, kazanmak için oynayan yalnız bir savaşçıydı. Futbolu bırakınca yapma etme dedik ama Polat O’nun da teknik direktörlük serüvenini Galatasaray’ın başına getirerek bitirdi. Hatta ASY’de kendisine edilen küfürlerden sonra yıkıldı. Ah etmesin mi şimdi O da!

4. Okan Buruk: Futbolu bırakıyorum dedi, mesaj attı belki de kulübe, halen daha bir jubile teklifi yapılmamıştır. Yapılırsa şaşırırım zaten. Şu anda Ümit Milli Takım’da Raşit Hoca’nın yardımcısı. İnşallah O, Ümit Davala olayından ders alır da öyle bir durumda iyi ölçüp tartar yapılan teklifi. Bu takımın yolunda ayağı kırılan çalışıp didinen ve şu andaki en iyi oyuncular dediklerimize baktığım da kendi mevkisinde O’nun eline su dökebilecek çok az futbolcu var.

Bu bataklıktan çıkmanın başka yolu yok artık benim gözümde. Gerrçekten inanıyorum böyle bir musibetin takım üzerinden dolandığından. Bu yukarıda saydıklarım oyuncular ah ettilerse de hiç yadırgamam açıkçası. Gerçi mazlum falan değiller, maddi ve popülerite olarak Galatasaray sayesinde bir yerlere geldiler ama yine de külüpten onlar ve onlar gibi ismini saymadığım çok oyuncunun ahı yavaş yavaş çıkıyor.

Özlemeyeniniz Var mı?

Eylül 29, 2010, 1:12 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sağlık kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

İlk olarak şunu demeliyim ki Burhan Uslu benim gözümde UEFA finalinde Bülent Korkmaz’ı kırık kolla, Capone’yi topal bacak ile oynatabilme yetkinliğine sahip olması sebebiyle Miyagisan’ın gerçek hayattaki eşdeğeri konumundadır. Aynı Miyagisan’ın bacağı kırılan Daniel’e yaptığı kürden sonra gidip rakibini yenmesi gibi Burhan Uslu’nun da ona benzer uhrevi güçlerinin olduğunu düşünüyorum. Eğer zamanın ve teknolojinin ilerlemesi ile tıpta sağlığa ulaşma süresi ters orantılı ise diyecek bir şeyim yok. Ancak ayağı milyonların ortasında ortadan ikiye bölünen Okan Buruk 6 ayda geri dönüp Buruk efsanesini jübilesine kadar devam ettirebilmişse burada, bugün yaşadığımız sağlıksal problemlerde, bu problemlerin halledilmesini sağlayan ekipte ya da takım içerisindeki oyuncularda veya antrenman programlarında bir sorun var demektir. Ne kadar zor görünüyor sorunu bulabilmek. Ama sağlık ekipleri, teknik ekip ile koordineli çalışan kulüplerde ki, Burhan Uslu ile Fatih Terim’in arasında o zamanlardaki iletişimin oldukça sağlıklı olduğu hatta antreman programlarıyla ilgili Terim’in Uslu’dan tavsiyeler aldığı ile ilgili haberleri yaygındır, bu sorunlar minimuma indirgenmiştir. Hiç görmedim ama Burha Uslu zamanlarında Florya’da medikal bir üssün olduğundan hep bahsedilmiştir. Fakat şu anda o üssü işletenler Uslu’nun yanında olmayı geçtim 10 mt. arkasında olabilecek bile kalibreye sahip değilller ki kulüpte yaşanılan sakatlık sorunlarının çözümünde ne kadar başarılı oldukları aşikar.

Diğer yandan takım içerisinde sakatlık bakımından bir çizelge olduğunu düşünmeye iyiden iyiye başladım. Takım rahat rahat üç maç tam kadro ile oynayacak duruma gelmedi. Ama şöyle de bir durum var ki, kulübün içerisinde sanırım “Sakatlanacaklar” diye bir çizelge mevcut. Mesela Arda sakatlandı, 3 hafta sonra iyileşecek, o zamana kadar sakat olan Baros iyileşiyor çat sahanın içinde; daha sonra tam Arda iyileşecek bu hafta onbirde falan lafları söyleniyor, ama bakıyorsun Baros 3 hafta gidik. Büyük ihtimalle Baros’un yaklaşmasına yakın Harry Kewell’dan bir sakatlık haberi bekliyorum ben ciddi olarak. Ya da Sabri’nin sakatlığı iyileşirken Serkan Kurtuluş’un ya da Balta’nın geri dönmesine yakın Insua’da aynı haberleri göreceğimizi düşünüyorum.

Son olarak en fazla takık olduğum sakatlık haberi, futbolcunun 3-4 hafta sonra geri dönecek olması. Geçen hafta halı almak için mağazaları geziyorum. Birine girdim ismi lazım değil, bir halı sordum anlattı anlattı halının özelliklerini fiyatı dedim 480. İyi, başka bir halı sordum yine anlattı anlattı durdu sonra fiyatı:480. Tesadüf dedim, bir tane daha sordun fiyatı ne kadardı? 480. Kaç halı sorduysam istisnasız akrilik, shaggy vs. hepsi 480. Tabi merak varya 480’den farklı bir fiyata sahip halı var mı diyince gösterdi bir halı 1000 tl. El halısıymış ta ondan pahalıymış. 480 olanların da aslında fiyatlarını bilmiyormuş, maksimum fiyat 480 imiş, ben 480 diyeyim de sonra sana …. olur diyerek müşteriyi mutlu hale getiriyorlarmış. Aynı yaşadığım bu olay gibi futbolcu sakatlanmalarında da herhalde bu doktorlar biz bir 3 -4hafta diyelim de erken iyileşirse herkes mutlu olur anlayışındalar sanırsam. Yoksa her sakatlık aynı iyileşme süresine sahip olamaz ki!

Neyse, aslında ne ektiysek onu biçiyoruz zamanında önceki oynadıkları takımlarında oynama sürelerine bakıp transferlei ona göre yapsaydı yöneticiler, bu anda böyle sorunların yaşanamayacağını düşünüyorum. Ama Harry gelince sevinmedim mi sevindim, Pino gelince Keita’nın yerini tutar en azından hızlı demedim mi dedim. Ama hepsini geçtim, Burhan Uslu’yu kulübe küstürenler kimse en büyük darbeyi vurmuşlardır Galatasaray’a.

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire

Eylül 28, 2010, 12:23 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan’ın Almanya’da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri’nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor’da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

150.000 – TEŞEKKÜRLER

Eylül 26, 2010, 10:30 am | Blog, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

150.000 tekil ziyaretçi, 210.000’i geçkin sayfa görüntülemesi, 1746 tane yazılmış yazı ve 2500-3000 yorum. Vay be! Cenky blogu kurarken bu sayılara ulaşacağını düşünüyor muydu bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki bu blog dünyasına beni soktuğu için teşekkür etmem gerek kendisine. Blogun 30.000-40.000 tekil ziyaretçiye ulaştığı zamanları hatırlıyorum da o zamanlar bile Cenky inanamıyordu o rakamlara. Şimdi ise 150.000, en güzeli de bu sayının üstüne bir de bu sayfa sayesinde kazanılmış onlarca güzel dostluklar. Desportivo’ya, Aceto’ya, Chao Grey’e, Sportif Cümleler’e, Erbos’a, Lambuja’ya, Futbol Dili ve Edebiyatı’na, Man Behind Ball’a, FEHM’e, Eraysözen’e, Vermante’ye, Su’dan Sayfalar’a, Minyatürkalemaç’a, Il Capitano’ya, Tırtılkurabiye’ye, Stereo Cipollo’ya, Catenaccio’ya, Sporingen’e, Tanrı’nın Sopası’na ve adını unuttuğum blogunu bırakmayan, yazılar yazarak bizim de kendi blogumuzda yazmamıza vesile olan tüm yazar arkadaşlarımıza teşekkürler. Ve tabiki en önemlisi, bizi şu ana kadar destekleyen, seven ya da sevmeyen ama okuyan, zor anlarımızda moralimizi yüksek tutmamıza yardımcı olan, bırakıyoruz dediğimiz anlarda bırakamazsınız diyen tüm dostlarımıza teşekkürler. 150.000 postunu Ağrı’da vatani görevine devam eden Cenky’nin sözüyle bitireyim: Yaşasın Saf ve Salt Blog Kardeşliği. (…and the Oscar Goes To…)

Biraz maziye gidip Cenky’nin blogun açılışını yaptığı yazıyı koymak istiyorum.

Start Verildi ve Koşu Başladı

İlk Gün…
Bugün uzun zamandır aklımda olan ilk gün…

Yarın Kürek Büyükler Türkiye Şampiyonası’ndayım, Sapanca Gölü’nün tam ortasında…
Akşama burada…

Yaşadıklarım, düşündüklerim, ağzıma kadar gelip de söylenecek adam bulunamamış her söz artık burada…

Teşekkürler Aceto, ama en başta beni Aceto’yla tanıştıran Mehmet Demirkol’a binlercesi. Hiç tanımadığım, sesini, yüzünü bilmediğim bir dost daha kazandırdı bana…

Start Verildi ve Koşu Başladı! (29.05.2008)

Edit Cenky: Ağrı’dan, çarşı izninden gözleri dolu dolu, Ozhano gibi bir dosta sahip olduğuna, bu yazıyı okuduğuna, bu sayıyı gördüğüne, bu blogu açtığına ve daha bir çok şeye sonsuz kereler şükreden bir adam olarak selam olsun herkese.

Hepiniz sağolun var olun, bir askeri çok mutlu ettiniz. Allah da sizi mutlu etsin, güldürsün.

Dualarınızı eksik etmeyin. 

Sabri Ugan-Ertem Şener-Ali Ece

Eylül 25, 2010, 8:26 pm | Futbol, ozhano, Yorumcu, İngiltere Premier Ligi kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

İzlediğim futbol karşılaşmalarında spikerlerin ya da yorumcuların gerek sahadaki takımların tarihsel değişim ve gelişimleri ile ilgili gerekse futbolcuların hayatları ile ilgili ilginç olayların maç anlatımının arasına serpiştirmelerini destekliyor ve güzel buluyorum. Bunu ilk olarak Şampiyonlar Ligi maçlarını anlatırken topun oyunda olmadığı anlarda Sabri Ugan’dan duymuştum. İlk önce tabi ki her yeniliğin reddedilmesine uygun olacak şekilde “Yahu sen maçını anlatsana, sana ne adamın bilmem nesinden” desem de daha sonra o anların gelmesini daha çok bekler oldum. Ancak harareti yüksek maçlarda bu tip bilgilendirmelerden dolayı çok da küfür yediğinden eminim. Bu furyaya daha sonra Ertem Şener de katıldı. Şener, bu yeniliği bir adım daha ileriye götürdü ve hem maçı anlatıp yorumlarken hem de futbolcunun ya da teknik direktörlerin ebelerine dedelerine kadar inmeye başladı. Tabi bu abartı zaman zaman “işin b.kunu çıkarmak” derecesine ulaştı ama yine de maçlardan önce bu bilgilerin hazırlanması sırasında verilen emeğe saygı göstermemek ayıp olacaktır. Aslında Ömer Üründül, Rıdvan Dilmen vs. gibi işin 4-4-3 ünde 3-5-2’sinde olup kafayı sayılarla ya da taktik bilgilerle sıyırmaktansa bu tip bilgilerin verilmesi insanın hem kafasını yormuyor, hem de stresli zamanlarda tebessümlere sebep olabiliyor izleyicinin yüzünde.
Bu iki önemli isimden bugün izlediğim Man. City-Chelsea maçında yorumcu olarak görev alan Ali Ece’ye gelmek istiyorum. Öncelikle şunu belirteyim ki bugün ilk defa Ali Ece’nin de katılımının olduğu bir maç izledim. Ece zaten duruşundan kıyafetlerine, konuşmasından ilgi alanlarına kadar bilinen futbol yorumcularından farklı bir alanda yer alıyor. Bu yorum olayında da son noktayı o koydu bana göre. Yorumcu dedim ama Ece maç boyunca oyun ile ilgili tek bir yorum bile yapmadı neredeyse. Olaya Mancini-Ancelotti’nin geçmişlerinden girdi, oradan City of Manchester Stadı’nın ve Man. City taraftarının geçmişteki görünümlerinden devam etti, yetmedi Premier Lig’in geçmiş oyuncuları ile bugün sahadaki oyuncuları karşılaştırdı, oradan menejerlik oyunlarına geçti; Football manager ve Championship manager oyunlarından bahsetti. Hatta bir ara kendisi de yaptığının farkına vardı ki gülerek “Oyun hakkında da hiç konuşmuyoruz ama oynuyorlar işte…” diyerek rahatlığını da gösterdi ve sahadaki muazzam mücadeleyi bir kalemde bitirdi. Yani anlayacağınız maç yorumcusu maç haricinde herşeyi anlattı. Sanki eleştiriyormuşum gibi gelmiştir ama tam tersi Ali Ece’nin bu şekilde yayına katılımına bayıldım. Çünkü gerçekten futbol tarihi bilgisi hakkında Türkiye’deki en iyi isimlerden biri O, belki de en iyisi ve hal buyken O’ndan başka birşey beklemek hata olurdu ve diğer yorumcular gibi taktik teknik olaylara girseydi, takımlara teknik direktörlük yapsaydı, bir oyuncuya 2 dakika önce sahanın en kötüsü derken gol atınca bunu yapacağı belliydi türünden yorumculara benzeseydi çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaktım. İyi ki o toplara girmedi ya da teğet geçti de kendi kuvvetli olduğu yanı ortaya koydu Ali Ece. İnşallah O da televizyondan sanal menejerlik yapan diğer yorumculara benzemez.

Son olarak Digiturk’ün yeni yayın döneminde futbol programları bakımından çok çok zayıflamış olduğunu düşünsem de iki isim var ki bir nebze olsun maçlar haricinde verdiğim paranın karşılığını bana veriyorlar: Ali Ece ve Önder Açıkbaş.

Olimpiyat Stadı Nadasa mı Bırakıldı?

Eylül 20, 2010, 5:44 pm | Futbol, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Ligde 5. haftada;
Tarih: 26.09.2010 Maç: Galatasaray-İstanbul B.B.Spor Stad: Ali Sami Yen
Tarih: 27.09.2010 Maç: Kasımpaşa-Fenerbahçe Stad: Ali Sami Yen (Kasımpaşa Stadı’nda yenileme çalışmaları olduğu için.)

İstanbul B.B.Spor, Galatasaray ile maç yapacağı için Atatürk Olimpiyat Stadı müsait. TFF Birinci Ligde de aynı şekilde herhangi bir maç Olimpiyat Stadı’nda oynanmayacak. 27 Eylül’de biletix’ten kontrol ettiğim kadarıyla Olimpiyat Stadı’nda herhangi bir konser vs. de olmayacak. O zaman neden 27 Eylül’de oynanacak Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanmıyor da bir gün önce maç yapılacak saha tekrar bu maça evsahipliği yapıyor? Büyüklükse büyüklük, saha zeminiyse o da mükemmel. O kadar para harcandı o stad için, ne var ki kimse oraya gitmek istemiyor. Galatasaraylı yöneticilerin de sağolsunlar bu konuda sesi soluğu çıkmıyor aman yeni stad bitsin de ne yaparlarsa yapsınlar mantığı ağır basıyor büyük ihtimalle. Kısacası ne olduysa, nasıl olduysa Kasımpaşa- Fenerbahçe maçı Olimpiyat Stadı bomboş dururken bir akşam önce maç yapılacak Ali Sami Yen’de oynanacak. Belki de Olimpiyat Stadı’nda kurtlarla ayılar maç yapacaklardır. Var bu işin içinde başka bir katakulle…

Böyle Yaparsan Top Diye Seninle Oynarlar Sayın Çakır!

Eylül 19, 2010, 10:45 pm | Beşiktaş, Fenerbahçe, Futbol, hakem, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Amatör kümede olsa bile hayatının belirli bölümünde saha çimlerine ayağını basmış, az ya da çok bu işle ciddi anlamda uğraşmış olanlar bilirler ki, sahaya çıkıldığında hem rakip tartılırken hem de hakem tartılır. Takımdaki “kodaman” oyunculardan biri ya da birkaçı aleyhlerine karar verilmesine karşılık, kendileri de kararın doğru olduğunu bilmelerini rağmen itiraz ederler. Burada amaçlarından biri, hakemi daha sonra oluşabilecek benzer pozisyonlarda tesir altına almaktır. Ama asıl amaç, hakemi disiplin açısından tartmaktır, el-kol yaparlar, bağırırlar hatta biraz daha ileriye gidip yönetimlerini tiye alan veya sorgulayan küfüre varan laflar savururlardı. İşte hakem o noktada disiplinini ortaya koymazsa ya da futbolcuyu elle kolla okşaya okşaya “bak yavrum yapma” der gibi hareketleri olursa, lafları duyup gülümserse ederse işte o anda o hakem için maç hele bir de iddialı bir maçsa her geçen dakika içinden çıkılmaz dibi simsiyah bir kuyuya dönüşürdü. Hakem tam tersi bir tavır sergileyip çat çat sarıları çektiği anda o maçta anında sular durur, herkes hakemi etki altına almayı bırakıp adam gibi sadece oyun düşünmeye başlarlar.

Bunu niye diyorum? Bu akşam oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçında hem Fenerbahçelisi hem de Beşiktaşlısı maçın hakemi Cüneyt Çakır’ın maç yönetiminin özellikle disiplin anlamında sıkıntılı olduğunu söyledi. Herkes tarafından İbrahim Üzülmez’in, Bilica’nın vs. itirazlarında hakemin kartlarında geç kaldığından dem vuruldu. Vuruldu ama işin başlangıcı olan kimsenin ağzında değil. Dakika daha 2 ya da 3; Emre Belözoğlu yaprtığı faulden sonra el, kol, laf, bağırış, çağırış ne varsa yaptı hakeme. Hakem ilk dakikalar diye belki işi idare etti ama sonraki belki beş altı pozisyonda aynı şekilde hareketlerine devam etti. Hakem olarak o anda o futbolcuyu cezalandırmazsan, susturamazsan, daha sonra sahadaki tüm futbolcular hakem tesir altına alınabilir diyerek hem topla oynarlar hem de top diye seninle oynamaya başlarlar ve Avrupa’da nice güzel maçlar yöneten ve yönetmeye devam eden hakem maskara olur çıkar maçtan. Ama işi idare edeyim, ne şiş yansın ne kebap modunda sana oynayan futbolcuya “ben seni top diye oynarım.” diyemezsen böyle olmaya devam eder. Emre değil bu sadece, Kewell’da da mesela aynı olayı yapmaya çalıştığını sezinliyorum. Ama tabiki Emre ile Kewell’i bu anlamda aynı kefeye koymam kesinlikle mümkün değil.

Andy Roddick Sharapova’yı Taklit Ederse…

Eylül 18, 2010, 4:10 pm | komik, ozhano, Tenis kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://preprod.dailymotion.com/swf/video/xetjf8?additionalInfos=0
Andy Roddick imitates Maria Sharapova
Yükleyen Xapheon. – Basketbol, beyzbol, güreş ve diğer spor videoları.
Fazla söze gerek yok. Oyunculuk on numara olmuş.Bağırış tonu bile aynı neredeyse 😀

Sırtımdan Bıçaklandım! O Artık GSTV’de

Eylül 17, 2010, 6:20 pm | Blog, haber, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yalan yok Murat Türker’i nam-ı diğer desportivo’dan M.T.’yi blog dünyasında tanıdım. Televizyonlardan falan herhangi bir tanımışlığım yoktu diğer bir deyişle. Çok iyi arkadaş olduk, bu aralar kendini yeniliyor, daha da gümbür gümbür geliyor inşallah. Ama Ceren Aytemiz’i Lig Tv’den, daha öncelerden beri tanıyordum. Daha sonra M.T.’nin blogu sayesinde tanışıklığımız oldu ve aynı Murat ile olan arkadaşlık zincirimize O da katıldı. Özellikle dünya kupası süresince 6News’teki Kupa programına ikisini beraber izlerken sanki ben de oradaymışım gibi hissediyor, muhabbetlerine ben de katılıyordum evden doğru. Ne delilik ama! Dünya Kupası sonrasında Ceren Aytemiz’in 6 News ile yolları ayrıldığı haberi sevgili M.T. tarafından bana iletildi ve vakit bu vakit diyip sağlam bir bonservis ile kendisini salata ailesine şef olarak görmek istediğimi söylemiştim. Ama ne var ki araya GSTV girince esamemin okunması mümkün olmadı. Sonuçta ben Zonguldakspor GSTV ise Galatasaray. Öğrendiğim kadarıyla anlaşmalar yapılmış, kendisini artık GSTV ekranlarında izleyeceğiz. Bir de M.T. oraya giderse biraraya gelirlerse tadından yenmez. Velhasıl-ı kelam Çobansalata ailesi olarak Sevgili Ceren Aytemiz’e yeni kanalında başarılar diliyor, en kısa zamanda salataya şef olarak da beklediğimizi yineliyoruz :D. (M.T. biraz yardım et sen de artık.)

Tanıyanınız Varmı???

Eylül 17, 2010, 10:49 am | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bu yukarıdaki zat Galatasaray’a transfer olmuş bir zamanlar ya da daha iyi bir söylemle son 10 yıl içerisinde bir aralar. Galatasaray’ın onca rezil transferi oldu, içlerinde bu yukarıdaki futbolcu arkadaş gibi hiç oynamadan gidenler de oldu ama ilk defa, ismini duyduğumda “Galatasaray’da ne zaman oynamış bu adam?!?” dediğim biri çıktı. Resim yukarıda. Tanıyanınız var mı?

Bu arada halen daha futbol oynamakta. Yaş 35, Atletico Bucaramanga’da oynuyor.

Golü At, Küfür Serbest

Eylül 16, 2010, 11:07 pm | Beşiktaş, Futbol, ozhano, UEFA Avrupa Ligi kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Ezeli rakibe rahat rahat küfür edebilmek için mi o kadar heyecanla golün gelmesini beklediniz? Oraya takımınızı desteklemek için mi yoksa maçla alakasız rakibe küfür etmek için mi geldiniz? Ya da takım öne geçince ezeli rakibe ana avrat sallayın diye direktif mi aldınız? Sanki kurulmuş gibi, önceden hazırlanmışcasına gol geldi, küfür başladı İnönü Stadı’nda. Herşeyi geçtim bu kadar güzel bir oyun, saha içindeki bu kadar baskı ve bu kadar şiddetli bir taraftar desteğinin sonu ancak bu kadar iğrenç bir şekilde bitirilebilirdi. Hafta sonunda karşılaşacağınız rakibinize ana avrat küfür ettiniz de başınız göğe mi erdi? İçimden o zamana kadar tüm saflığımla desteklediğim, sanki Galatasaray’ın bir Avrupa maçıymışcasına heyecanlandığım takım için keşke yenmez olaydı dedim. Bu sadece bu akşam ya da sadece tek bir takım için geçerli değil, hepimiz aynıyız onlar kötü de diğerleri iyi falan değil. Böyle oldukça biz bir arpa boyu yol ilerleyemeyiz. İçimize, benliğimize, ruhumuza işlemiş küfür etmek. Yazık çok yazık.

Başkan Adayının Sportif Başarı Sözü Vermesine Gerek Var mı?

Eylül 16, 2010, 10:24 am | Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray’ın dün yapılan eylül ayı olağan divan kurulu toplantısında konuşan Adnan Polat’ın açıklamalarında çok ilginç bir nokta var:

“Göreve geldiğimde sportif başarı sözü vermemiştim. Bundan sonrası G.Saray’ın yatırım ve atılım dönemidir.”

Evet, Galatasaray’da başkan maddi olarak kendi döneminde borç yükünü azalttı, maddi getiri olarak alternatiflerini çoğalttı. Buna hiçbir itiraz olacağını düşünmüyorum. Zaten Özhan Canaydın’dan sonra o zamanki borç yükünün altına girmek isteyen başkan adayı sayısı 1-2 iken şu anda Adnan Polat’ın kuyusunu kazıp yerinde gözü olanlarının sayısı bayağı bir fazla olmasının da kulübün yönetilebilme rahatlığının arttığının göstergesi. Başkan adayı sayısının fazlalığının kulübün maddi rahatlığı ile doğru orantılı olarak değiştiğinden hareket edilirse başkanın, olayın yatırım ve atılım tarafını layıkıyla yerine getirdiğinden ya da eski başkanlara göre başarı yüzdesinin daha yüksek olduğunu görmek zor değil.

Ancak, sportif başarı sözü vermemek noktasında sıkıntı var. Birincisi, hangi başkan adayı vardır ki, adaylığını koyduğunda sportif başarıyı gözardı edebilsin. Bu, her büyük kulübün öncelikli hedefi değil midir zaten? Ya da bu hedefin illaki dillendirilmesine gerek var mıdır? Veya hangi başkan adayı “Ben kulübe para kazandıracağım ama sportif başarı konusunda birşey diyemem” diyerek yola çıkabilir? Bu düşüncelerin sağlamasını yaparsak zaten maddi bakımdan rahata erebilmek için çalışmak, yatırımlar yapmak, stad projesi vs. hepsi sportif başarının elde edilmesi için gerekli olan sacayakları değil mi? Buradan hareketle, başkanın “tünel karanlık”, “ışığı gördük” ve şu anda yaptığı “karanlıktan aydınlığa çıktık” lafları artık sportif başarı için gerekli olan maddi güce sahibiz demek olmuyor mu? O zaman “Ben, sportif başarı sözü vermedim” demek de neyin nesi oluyor? Asıl şimdi sportif başarı her zamankinden daha yakın olmalı. Onca maddi anlamda sıkıntılı geçen yıllarda bile bu başarılar elde edilebilirken şu anda başkanın söylediği “artık aydınlıktayız” lafından sonra ligde, Türkiye Kupası’nda başarı beklentisinin her zamankinden daha çok beklenmesi gerekmez mi?

İkincisi ise başkanın söylediğinden anladığım şu: Ya sportif başarı ya da maddi yatırım ve atılım öncelikli oluyor. Birinde oluşan öncelik diğerinde fedakarlık yapılmasına sebep oluyor. Burada da sıkıntı var. Sportif başarılar yeni daha daha büyük kapsamlı yatırımların yapılması için alternatiflerin çoğalmasını sağlamaz mı? Düşünün ki en basitinden Avrupa’da başarı yüzdesi yüksek bir takıma mı daha çok ve daha iyi sponsorluk anlaşmaları sunulur yoksa bu anlaşmaların yapılmasında kazanılan sportif başarıların hiçbir etkisi yok mudur?

Neticesinde, sportif başarı olmadan hiçbir başkan, maddi olarak kulübü ne kadar ileriye götürürse götürsün, o mevkide uzun soluklu kalamaz. Çünkü maddi olanakların iyileştirilmesinde amaç zaten sportif başarıların istikrarlı bir şekilde kazanılmasını sağlamaktır. Örnek ararsak fazla uzağa gitmeye gerek yok, Aziz Yıldırım’ın son iki yıldır yaşadıkları taraftarın asıl beklentilerinin ne olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. O nedenle Adnan Polat, sportif başarı sözü vermedim diyerek bu daldaki başarısızlıktan yakasını kurtaramaz. Bu sene başarıyı yakalaması için hem kendisi hem de Rijkaard için son sene. Ya yakalanacak ya da yaptığı o kadar yatırım ve atılımla görevi yenilere bırakacaklar.

Türkiye 83-82 Sırbistan (Yenilmekten değil sevindikten sonra üzüleceğim diye korktum…)

Eylül 12, 2010, 9:15 am | Basketbol, Milli Takım, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1. Son 1 dakikada skorların eşitlendiği andan sonra ömrümden ömür geçirdiği için Hidayet’i affetmeyeceğim. Benim gibi basketboldan az çok anlayan biri bile evin içinde “Hido potaya git, üçlük deneme, en azından faul aldırırsın” diye bağırıp çağırırken O’nun inadına, belki de kahraman olmak için üçlük denemesi maçı kaybetmemize neden olabilirdi. Şükür ki o ana kadar maçı Kesely ile birlikte götüren Teodosic’in aynı Hido gibi topu içeriden kullanmak yerine üçlük denemesi galibiyete yaklaştırdı.

2. %60-65 gibi düşük bir serbest atış yüzdesine sahip bir basket takımı eğer finale geliyorsa bu takımın gücünü küçümsemek yanlış olur. Ne var ki eğer kupayı istiyorsak bu yüzdeyi yükseltmemiz gerek.

3. Son 2-3 sn’deki Kerem Tunçeri’nin “o” basketi kesinlikle ilahi bir basketti. Çünkü kenardan top Hido’ya atıldığında dikkat edildiyse Hido, Kerem’e pas vermedi, top Hido’nun elinden bir anda kaçtı, adeta canlandı ve araya hiçbir Sırp oyuncu giremeyince Kerem ile buluştu ve basit bir turnike ile Kerem işi bitirdi. Bir de maçın o basket anını tekrar izlerseniz topu eline alan Semih’in basket olduktan sonra oyunu başlatmaya giden Sırp oyuncuya bağırışına bir dikkat edin. Sırp arkadaş kesin korktu ki önünde eğildi.

4. Murat Murathanoğlu “o” basketten sonra delirip kaç kere Kerem’in ismini söyledi?

5. Hido’nun maç bitimindeki röportajında spiker ile konuşurken “bize maddi ve manevi” diye başlayıp ertesinde “laylaylaylaylay ooooo Türkiyeee” diye bağlaması gerçekten komikti. Aynı şekilde maçın bittiğini zanneden oyuncu ve taraftarlara spiker ve Murat Murathanoğlu’nun “bitmedi hayır bitmedi” diye bağırması onların da ne kadar sahanın içinde olduklarının göstergesiydi.

6. Maçın bitmeyip son hücumu yapan Sırp takımının hücum taktiğine bayıldım. Top kenardaki adamdayken pota altındaki iki sırp oyuncu dışarıya doğru penetre etti ve kendilerini savunan bizim oyuncuları oradan çıkardılar. Bu arada üç sayı civarındaki Sırp oyuncu bizimkini ekarte edip içeri doğru koştu, topla buluştu ve topu tipleyerek potaya yolladı. O top eğer Semih’in bloğu olmasaydı büyük ihtimalle girecekti ve eğer yalancı bir seviçten sonra yenilseydik sinirimden sabah kadar uyuyamazdım. Yine de Semih’in oyunu iyi gözlemleyip son şutu atan Sırp’ın üzerine kara bulut gibi çöküşü savunmadaki konsantrasyonumuzun bir göstergesiydi bana göre. Ama ne kadar çirkef olduğunu düşünsem de bu kadar dahiyane bir taktik kuran İvkovic’e bu taktikten sonra aşırı derecede saygı duydum.

7. Tanjevic, yardımcıları başta Orhun Ene ve Harun Erdenay ve tabiki Turgay Demirel’i de unutmamak lazım. Daha yakın bir zamana kadar Tanjevic’in kellesini isteyen onca insana karşı durmak, ağır bir medikal operasyon geçirdikten sonra takımın başına geçip böylesine heyecanlı maçlarda sağlığını tehlikeye atmak, baş antrenör yokken takımı iyi bir şekilde antrene edip hazır tutabildikleri için teşekkürler hepsine.

8. Şimdi final maçı A.B.D. ile bugün 21.30’da. Akşam ki yorumlar nasıl olacak bakalım: “Buraya kadar gelmek zaten başlı başına bir başarıdır. Sonuçta karşımızda oynadığımız ülke basketbolun beşiği. Bizi son maçımıza kadar destekleyen herkese teşekkür ederiz” mi denilecek yoksa sanirim unutulmaz maclar serisinde seyrettiğim gibi Fatih terim’in sampiyonlugu anlatan kelimeleri olan “winner first” mü kullanılacak Tanjevic için de? UEFA Kupası’nın sonunda basin odasına giriste maglup olan hocayi durdurmuslar ve “siz buyrun demisler kazanan oldugunuz icin” dendikten sonra O’nun dediği gibi “Evet, buraya kadar gelmek bir başarıydı ama birinci olmak kupayı almak başlı başına, ayrı bir şey. Bakın basın toplantısında bile ne diyorlar: Winner first. Olay burada bitiyor” mu? Bekleyip göreceğiz…

9. Son olarak bir söz de Şahan’a. Güneş gözlüğüyle sanki güneşlenirmiş gibi maç seyretmek için mi kendisine yer ayrıldı acaba? İlla marjinal olmalıyım diye mi yapıyor acaba bunu, belki de gözünde bir kusuru vardır, bilemiyorum. Bir Jack Nicholson’u gördüm güneş gözlüğüyle maç seyreden bir de Şahan’ı. Ama Jack maçlarda deliriyordu hatırladığım kadarıyla.

İsmail Köybaşı Ne Yapmaya Çalışıyor?

Eylül 8, 2010, 10:23 am | Futbol, komik, ozhano, Türk Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFFFRFZDXhI=&site=internethaber

Yeter, Bıktırdınız!!!

Eylül 6, 2010, 1:44 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Yeter vallahi de billahi de yeter. İsyan noktasına getirdiniz en sonunda. Şu referandum geçse de kurtulsam hepinizin muhabbetlerinden. Çok biliyorsunuz herşeyi. Sanki çok önemliyim, sanki arkamdan çok büyük kitleleri sürüklüyormuşum gibi nedir bu baskınız bana? Eğer öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; sadece bir kişiyim, bir oyum var. Rahat bırakın Allah aşkına. Anlayamıyorum, etrafımdaki arkadaş dediğim insanlar ya beni tanıyamamışlar ya da ben kendimi onlara yeterince iyi tanıtamamışım. Böyle konuları konuşmayı sevmediğimi bilmiyorsunuz sanki. Hele bazılarınızın ısrarlı hareketleri, konuşmaları iyice nefret ettirdi kendinizden. Ama, konuyu açtığınızda kesmedim laflarınızı, düşüncelerinizi açıklamanıza izin verdim, biraz yumuşamış gördünüz ya üşüşün hepiniz birlikte üzerime. Biriniz gelir, değişikliklerin üşenmeden çıktısını alır, altına kendi yorumlarını ekler ya bir okusana der; başkası gelir, yeni düzenin artılarını eksilerini anlatır tabi yine kendi siyasal düşüncesine göre. Hatta bazıları ileriye bile gider eğer evet ya da hayır artık düşüncesi neyse o olmazsa acısını siz de çekersiniz, çekenlerin sorumluluğu sizde de olur der.

Yahu benim aklımın olmadığını mı düşünüyorsunuz? Benim düşüncelerimin anlattıklarınızla değişeceğini mi ya da şimdiye kadar siyaseti bilmeyip sizin sözlerinizle bir görüşümün mü olacağını zannediyorsunuz? Bu kadar mı zayıfım bu konuda ki beni bir kutba eklemeye çalışıyorsunuz? Nasıl “ya bizdensin ya onlardan deme” cesaretinde bulunabiliyorsunuz? Siz karşıtların birbirleriniz arasındaki konuşmalarınıza katılmadığım için mi bu kadar baskı yapıyorsunuz bana? Şunu bilin o zaman, ben siyaseti sevmiyorum arkadaşlar. Ne konuşmayı seviyorum ne de yorumumun sorulmasını. 10 senedir tanıyorsunuz, kaç kere siyaset konusu açtım ya da hangi görüşümü söyleyip size dikte emeye çalıştım? Beyler bayanlar, belki unutmuşsunuzdur, benim işim eğitim, ben eğitirim, öğretirim; Bunu yaparken öğrencinin siyasi görüşüne bakmam. Benim için önemli olan vatan sevgisidir. Bana yüklenen misyonu elimden geldiğince mükemmel bir şekilde karşımdaki ihtiyaç sahiplerine akıtmaya çalışırım. Ve ben, olduğum yere siyasetin girmesini sevmedim, sevmem, sokmam da. Konuşursanız kusura bakmayın eskiden olduğu gibi yine üzülürsünüz.

Artık kimse kusura bakmasın, hepinizle ilişkilerimi referandum sonuna kadar askıya almak zorundayım. Yoksa sizi üzeceğim, ben de üzüleceğim. Ne acayip değil mi böyle bir olaydan dolayı arkadaşlıkları bitirmek. Ama yeminle gına getirdiniz. Tanıyamıyorum hiçbirinizi. Sizin gibi güzel insanlar nasıl bu hale geldi anlamıyorum? Kısacası lütfen rahat bırakın beni. Niye mi buraya yazdım bunları? Hepiniz burayı takip ediyorsunuz, bunu da okuyacaksınız. Son defa söylüyorum, benimle muhabbetinizi devam ettirmek istiyorsanız bırakın bu konuşmaları. Yoksa bu şekil saçma sapan hareketler, laflar yüzünden etrafımda olamayacaksınız ve ben bunu yaptığım için kusura bakmayın ama hiç pişman olmayacağım.

Bir Misi mi Bize Herşeyi Unutturan…

Eylül 3, 2010, 12:13 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Unuttum artık gülmeyi
Hatırlamıyorum en son ne zaman sevindiğimi
Aklıma hayel mayel gelen anılarda
Yüzüm böyle değildi

Ne güzel söylemiş şair. Galatasaray ve taraftarını çok güzel açıklıyor gerçekten.

Unutmak zaman zaman iyi ama bazen de unutmamak lazım bazı şeyleri. Nitekim, İki adam geldi, bir anda hava değişti. Hep böyle değil midir zaten? Bunu Fenerbahçe’de de gördük, Beşiktaş’ta da, Galatasaray’da da. Kaybedilenleri çok çabuk unutmak bizim işimiz zaten neleri mi unuttuk?

1. Haldun Üstünel’in yönetimden koparılışını unuttuk.
2. Adnan Sezgin’in kim olduğunu unuttuk.
3. İki sezondur yaşanılan başarısızlıkları unuttuk.
4. Tromso’dan sonra tarihimize bir utanç sayfası eklediğimizi unuttuk.
5. Yönetimin Rijkaard’ı bıktırma çabalarını unuttuk.
6. Misi haricindeki transferlerin bayağılığını unuttuk.
7. Keita gibi adamı takımda tutamama başarısızlığını unuttuk.
8. Orta sahadaki Avrupai üçlümüzü unuttuk.
9. Rijkaard’ın sistem oturtmadaki başarısızlığını unuttuk.
10. İki sezondur zevkle bir elin parmakları kadar maç seyredebildiğimizi unuttuk.
11. Elano’nun bitik olduğunu ve onu tekrar performe edecek bir yapının olmadığını unuttuk.

Unuttuk da unuttuk başladık şampiyonluk şarkılarına. Körü körüne taraftarlık mı yoksa bilinçli taraftarlık mı? Aradaki fark işte burada başlıyor. Desteklemek tabi sonuna kadar. Ama fark, sorgulamak olmalı bana göre. Sorgularken bir anda unuttuk herşeyi kendimizi dev aynasında görmeye başladık. Zayıf bir takımız hala daha. Bir oyuncunun gelmesiyle defans artık taş gibi mi olacak, bir Misi ile orta saha koşmaya top yapmaya mı başlayacak, forvette Baros sakatlanırsa ben mi geçeceğim oraya ya da Batdal ne kadar doldurabilecek onun boşluğunu. Zayıfız çok zayıf. Bu transferler tabiki bir hava getirecek hem takıma hem de taraftara. Sonuna kadar elbette destekleyeceğiz takımımızı ama yolun sonu görünüyor gibi geliyor bana.

Aslında Türkiye’ye Transferi İstenen Her Futbolcunun Değeri Katlanmıyor

Eylül 1, 2010, 10:27 pm | Futbol, Manisaspor, ozhano, Trabzonspor, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Adı transfer döneminde Trabzonspor ile anılan Makukula için takımı Benfica 2 milyon euro karşılığında Manisaspor ile anlaşmış. Kontrat 3 yıllıkmış. Tabi burada ilginç olan futbolcu için anlaşılan rakam yani 2milyon euro. Makukula geçen sezonun Süper Lig gol kralı ve bu sebeple fiyatı için Trabzonspor transfer uğraşındayken bonservis bedeli hep 4 milyon euro’lar civarında konuşuldu. Ne var ki 2 milyon euro olunca ortaya çıkan sonuç aslında herhangi bir futbolcuyu Türkiye’ye transferi esnasında doğrudan fiyatlar uçmuyor. Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye, Beşiktaş’a, az buçuk da Trabzonspor’a ayrı muamele diğer Türk kulüplerine ayrı muamele gösteriliyor yurt dışında. Eğer Trabzonspor’a, forvet sıkıntısı çeken Galatasaray ve Beşiktaş işin içinde olsaydı açılış fiyat 3 milyon euro olacaktı, o da transferde son gün olması sebebiyle. Acaba Jaja Trabzonspor değil de Manisaspor’a transfer olsaydı 3 milyon euro olur muydu bonservis bedeli ya da Ermin Zec gibi gelecek vaadeden bir futbolcuyu Gençlerbirliği değil de Galatasaray transfer etseydi, bu transferin günahı 1,5 milyon euro olur muydu yoksa kapılar 3-4 milyon euro’lardan mı açılırdı?

Sonuç olarak her yabancı futbolcunun Türkiye’ye transferinde fiyat doğrudan ikiye katlanmıyor; her yabancı futbolcu için dört büyüklere bir bedel, diğerlerine ise ayrı bir bedel belirleniyor. Bunu yaratan da sevgili, değerli ve güzide kulüp yöneticilerimiz. Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, yayın ihalesi sonucunda artan ödeneklerini dört büyükler haricindekiler bayağı açık bir şekilde kullandılar. İnşallah yarı yolda kalmazlar.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.