Ozone’a Geri Dönen Kelly …

Aralık 30, 2010, 3:29 am | Basketbol, bıkkınlık, dans, film, Hidayet Türkoğlu, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum


Aslında Hidayet bahsini çok da uzatmak ve abartmak istemiyorum. Bahsettiğimiz; yolunda giden bir sürecin nasıl patika bir yola sürülerek yolundan çıkartıldığıdır. Asla, Hidayet’i ulaşılmaz bir varlık, vazgeçilmez bir insan ya da bir kahraman telakki etmek değildir amacımız. Hidayet neden geri çağrılır takıma? Hidayet bulunmaz hint kumaşı mıdır? Bunun basit izahı tükürdüğünü yalamaktır. Vedat Türkali’nin bir romanından aklımda kaldığı kadarıyla, kahramanların çıkmaya türemeye başladığı yerde hep gerileme kaybetme başlamıştır minvalinde bir şey hatırlarım. Amerikan popüler kültürünün zihinlerimize nakşettiği en önemli paradokslardan biridir esasında kahramanlık olgusu. Kahramanlar değiştirmiştir tarihin gidişatını, diye öğretir bu doktrin, ama tadından yenmez çelişkiler de barındırır. Mesela kahramanlar o gün yani yaşandığı ‘an’ yaratılmaz, ortalık süt liman olur, ertesi gün olur, ortalık sakinleşmiştir yatışmıştır, yağlı ballı kahvaltılar hazırlanmıştır. Artık o geride bırakılan ‘an’ın hikâye edilmesi gerekir. Hikâyeler yazılmaya başlandığı an kahramanların yaratılması da artık kaçınılmazdır. En kolektif hareketlerin hikâyelenmelerinde bile bu hiyerarşi göze çarpar. Dünyada bir hikâye gösterin ki kahraman yaratmasın muktedir-yönetilen ilişkisi ruhunu oluşturmasın. Bu hikâyelerin en âşıkları en sevenleri de bugün Amerikan halkları olmuştur. Süpermenler batmanlar Jordanlar vb. Ama biz bu oyunlara gelmeyeceğiz kuşkusuz. Bu yola girersek kendi kendimizi tekzip etmiş oluruz ve emin olun, bataklığın içine saplanıp kalırız. Biz en başından beri bir sisteme dem vuruyoruz ve tabii ki o sistemi oluşturan elemanların da kaliteli sağlam ve birbirlerine uyumlu olmasını buralarda tekrarlayıp duruyoruz.

Tişört, ‘Breakin’ 2: Electric bogaloo’ filminden esinlenerek hazırlanmış. Filmin adından çıkarmışsınızdır; bahsettiğimiz bir devam filmi. Aslında, madem filmi de yazıya meze edeceğiz, ilk filmi de izlemek gerekir diye düşündüm baştan, ancak bahis filmin ikincisinin sabır kaldırmaz halini görünce bir bir-buçuk saatimi de birinci filme feda etmeye gözüm almadı. Eminim filmin herhangi ikisinden birini izlemiş olursanız bana hak vereceksiniz.

Kafadan uyarılarla başlamayı münasip buluyorum: film 1984 yılında yapılmış, yani annem-babam daha evli bile değiller o zaman. Filmin imdb notu: 4,0. Aslında bu notlar benim film ile ilgili düşüncelerimde ölçüt değildirler. Ne var ki, ufak da olsa bir fikir verme açısından değerlendirilebilir bir gösterge. Eğer türü nedir diye de tutturursanız, herhangi bir sınıfa atsanız atılacak hali olmadığı için verebileceğim bir cevabım yok. Divxplanet’te müzikal denmiş filmin türüne. Daha önce müzikal izlememiş arkadaşlar varsa da müzikal türden soğutturacak kadar bayağı bir film. Filmin çekim açıları bildiğimiz Amerikan hiyerarşik bakış açısıyla çekilmiş, yani aşina olduğumuz basitlikler mevcut. Alt metin okumak da çok kolay değil film için: bir yerlerinizi yırtsanız, belki o da, bir kapitalizm eleştirisi var, dersiniz. Ancak filmin sonunda, kapitalist ağbiler yine insaflıdır, onlar olmazsa sizden bir halt olmaz, ne ederseniz edin, o kin beslediğiniz şefkatli, yüreği yufka kapitalist babacanlara muhtaçsınız da denmeye gelinmiştir.

Açıkçası film boyunca, filmin Hidayet’in Orlando’ya dönüşüyle olan ilgisine benzerlikler yakalamak için dikkatimi oraya yoğunlaştırmıştım. Filmin başkarakterinin adı Ozone’dur. Filmin alt hikâyelerinden biri de Kelly’nin kariyer ve para uğruna Ozone’dan ayrılması ve sonra asıl yerinin asıl mutluluğun Ozone’la beraber mücadele etmede olduğunu anlayıp dönmesidir. Kelly’nin Miracle’a yani Ozone’a(O-zone’a: Orlando zone) dönmesiyle efsane günler de geri gelir. Filmin ilk ayağını izlemediğim için arkadaşın tişörtü hazırlarken ki düşündüklerine vakıf olamamış olabilirim. Çıkarımlar tamamen ikinci ayaktan.

Filmin merkezinde, modern dans grubu demeye dilim varmıyor, bir kasabanın bölgenin varoşun favelanın, artık hangi idari ya da sosyal birimle adlandırırsınız size kalmış, işte oranın break-dans yapan çocukları var. Film Ozone, Turbo, Kelly adlı üç çok yetenekli break-dansçısı üzerinden dönmekte. Bütün mahalle break dans için çıldırmaktadır ve bu dansın yaşayan üç efsanesi bu adlarını zikrettiklerimdir. Ozone ve Turbo bu mahallenin çocuğudur, ancak Kelly hanım evladı, zengin p.çi, süt çocuğudur. Esasen lafın gelişi öyledir, sonuçta ve hakikatte Kelly bu mahallenin evlatlarıyla düşüp kalkar onlarla yürek kader birliği etmiştir. Bunun için ailesine bile sırtını dönmüştür. Ozone, mahalledeki çocuklar açta açıkta kalmasın diye tiyatro binası hükümet konağı benzeri bir yapı inşa ettirir- inşa aşamasını göremeyiz tabi- .Bu yapı bir nevi enstitüdür(adı: Miracle). O yapı kurulmuş edilmiş boyası yapılmış sıva edilmiş bir de eğitime başlamış, ama ne hikmetse günün yarısını mahallede geçiren Kelly bunlardan habersizdir. Ozone bir gün, aaa biz bir işe kalkıştık, sana göstermedik değil mi, der ve Kelly’nin kolundan tuttuğu gibi binayı gezdirmeye başlar. İlk girdikleri salonda dans çalışması vardır, ikinci girdikleri yerde boks antrenmanı yapılıyordur, bu arada boks antrenörü de mahallenin Gundy’sidir. Mahalle bir dediğini iki etmez bu üstat kişinin. Ozone da sağ koludur, yani Howard’ıdır. Burada araya bir iki not ekleyelim. Ozone da Howard gibi çok sakacı ve duygusal bir adamdır. Bulunduğu grubun merkezidir. Ne yaparsa onlar için yapar, ama boks hocasının da sözünden asla bir adım dışarı atmaz. Howard ile aralarında benzemeyen bir şey; Ozone’un çok rezil giyinmesi ve yalan yok biraz çirkin olmasıdır. Yaşar Alptekin’in step-aerobik halleri gözümüzün önüne canlanıp irkiltir bizi. Bir de düşünün o cafcaflı kıyafetlerin üzerinde Stephen Jackson bıyığını. O kadar çirkinliğin yanında adamlığı bizim filme tutunmamızı sağlar.

Gelin görün ki, iyi olmak, insanlar için didinip çalışmak bir işe yaramıyor, iktidar sahibi sermayedar ağbiler o bina kar getirmiyor diye orasını cevahir alışveriş merkezi yapmak istiyorlar. Mesele Yargıtay’a kadar gitmiyor belki- adamlar ne bilir yargıtayı, onlar da bizim gibi avukatsızlar- ancak yerel yönetimde fırtınalar kopar, bizim iyi uşaklara 30 gün 200 bin dolar getirin, o zaman kazançlı bir yer olduğunu bize ispatlamış olursunuz, der yerel yönetim ve koşuşturmaca başlar. Burada da Otis zihniyetine atıfta bulunmak gerekir. Bu yapıda bu toplulukta herkes mutlu, dansını ediyor, boksunu yapıyor, atlıyor, terliyor yani işler yolunda, adamlar aşmış gidiyor, bizim belediye ya da müteahhit/yüklenici zihniyetli adamın biri çıkıp hemen klasik yöntemlerle oraya beton yığınını dikmek istiyor. Arkadaşlarım, kabul ediyoruz ki, Carter Hidayet’ten de Lee’den de daha estetik bir adam, o içeri kuğu gibi süzülürken gecenin bir yarısı bize de bir rahatlama geliyor. Ama kaçıncı deneyden geçti Carter. Artık aynı yere farklı adlarla elli tane alışveriş merkezi dikiliyor, zihniyet aynı adamlar isimler farklı, ama değişen bir şey yok, yine aynı tatsız tuzsuz tekdüze donuk silik bir hayat barındırıyor içinde o merkezler. İlk birkaç gün, ne de güzel olmuş diyoruz, yeni bir şeye sahip olmanın gazıyla hazzıyla, ama alışverişin bir kültürü yok ne yazık ki. Lewis takası sonrası, genel kanı, Orlando’nun geleneksel yöntemlere geri döndüğü yönündeydi. Şunu sormazlar mı insana; Carter takımdayken basketbolun hangi görülmemiş denenmemiş yönetimini uyguluyorduk ya da Carter hiç kimsenin hayal bile demeyeceği bir sistemi işlemenin bir parçası olabilir miydi? Yani dört numaranız Bass oldu diye, prezervatifi bırakıp klasik yöntemlere mi dönmüş olduk? Bunlar güleç yüzlü tombul adamların sayıklamalarından başka bir şey değildir, bu ancak Gundy’i küçümsemek, yok görmektir. Bunların genel kanı olmasına karşı duracağım burada. Takımın mükemmele gittiğini iddia etmemekle beraber, analizlerimizin daha sağlıklı olması için gecelerini sabah eden bizler bu laflara cevapsız kalmayız.

Nutuk atmayı kesip filmimize devam edelim. 200 bin doları denkleştirmek için mahalle seferber olur, bebeler mendil parlement satar, arabaların camları yıkanır, esnafa beş tanesi beş milyondan kalem kakalanır falan filan… Tabi gece gündüz dans eden bu arkadaşlar, dans etmeyi asla bırakmamışlardır, bir dakika yok ki tedavüle çıkmamış bir dans figürü görmeyelim filmde… Sadece sermayedar ağababaların kirli işlerin dolapların çevrildiği sahnelerde hayın müzikler çalar, gayet doğaldır; dans da yoktur bu sahnelerde, bol bol kıvırma izleriz sadece. Süregelen sahnelerde dans, ekranın karşısındaki bizleri de yormaktadır artık. Hatta, sürekli dans etmekten oluşan ter ve koltuk altı kokusunu duyumsamaya başlarsınız. Mahallede bir de kötü çocukların oluşturduğu grup vardır, bu arkadaşlar da içkinin esrarın peynir ekmek gibi gittiği Radiotron’a takılırlar. Ozone ‘punker’ ya da ‘punky’ diye dalga geçmektedir aklınca bu arkadaşlarla. Kavga çıkarmada sudan sebepler arayan bu iki tayfa, boş bir boya spreyi yüzünden kavgaya tutuşur ve kimseye en ufak bir fiskenin bile vurulmadığı büyük bir kavgaya tutuşurlar. Adamlar dans ederek birbirini alt etmeye çalışırlar. Bunun dışında, iki sahnede daha akıl almaz şeyler gelişir. Filmin başında tüm mahalle break dans eşliğinde oradan oraya akmaktadır; trafik polisi, boyacı, manav, travesti, herkes ama herkes görülmemiş güzellikte dans figürleri sunarak tahammüllerimizi zorlarlar. Bir diğer sahnede ise, işçilerin yemeğini çalmasının cezası olarak Allah tarafından çarpılan ve işçilerden kaçarken merdivenlerden yuvarlanıp kafası kanlar içinde kalıp bacağına sargılar atılan Turbo’nun kaldırıldığı hastanede sağlık personeli ve iyileşmesi mümkün olmayan hastalar dâhil herkesin break dans eşliğinde coşmaları yine tahammül sınırlarımızı zorlamaktadır. Herkesi anladık da başhemşirenin de break dans’a iştiraki hiç de inandırıcı olmamış( her şey inandırıcı ya, buna inanamıyorum).

Tüm bunlardan sonra başlarda da söylediğim gibi eksik kalan 50 bin dolar Kelly’nin zengin babası tarafından bir buzzer-beater ile tamamlanır. Yani illa olay son dakikaya kahramanlığa bağlanacaktır; kaçınılmaz. Tüm bu gelişmelere yaşananlara kavgalara gürültülere rağmen, Miracle’ı asıl ayakta tutan Kelly’nin yani beyaz kızın Ozone’a geri dönmesidir. Kelly, çok yeteneklidir yüreklidir ama bunun yanında Paris gibi bir yerde dansın müziğin reklamını yapmanın para kazanmanın beşiğinde sallanıp tatlı rüyalat görmek vardır, ama gitmeden oraların ona göre olmadığını anlar. Hidayet ise tecrübe ederek geri dönmüştür. Nba’de filmdeki gibi insancıl koşullar mevcut değildir. Yani, gitmen geri dönmen aslında senin elinde değildir pek. Her ne kadar serbest kalıp istediğin yere gitme özgürlüğün olsa da, insanların oyununa yeteneğine verilen değerin parayla ölçüldüğü bir alan olduğu için Nba, bu çarkın işleyişine aykırı hareket edemiyorsun, yine en çok parayı verenin yeteneklerine en çok değeri verdiğine aldanarak parayı basana kaçıyorsun. Aslında bu son dönemde gelişen olaylardan sonra çıkartabildiğim en sağlıklı sonuç ne Hidayet ne Howard ne Arenas ne Otis ile ilgili, tek söyleyebileceğim; Gundy’nin çok büyük ve baba bir adam olduğudur. Ama, inşallah Gundy için de bir tişört bastırırlar da onun için yazarız bir gün, konu Hidayet ile alakalı olduğu için onla bitirelim: Ozone’a (O-zone’a) tekrar hoş geldin Kelly.

Bir Orlando Masalı

Aralık 23, 2010, 2:50 am | Basketbol, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Takastan birkaç gün önce Kaan Kural Magic için kalemini kırmıştı: İdam… Orlando artık bitti, sezon başında söylemiştim ben, diyordu Güleç yüzlü tombul adam. Açıkçası, Kaan Kural’ın Magic ile ilgili müşahedelerinin tespitlerinin çoğunun isabetsiz olduğunu düşünürüm, ama kalemini kırmadan önce ben de bir kırtasiye dolusu kalem kırmıştım kafamda Orlando için. Keyifsiz bir Magic için elim uzanmıyordu bilgisayarın tuşlarına. 2009 finallerinden sonra Otis’in ve yerel basının fantezilerine kurban edilmişti takım. Orlando’nun bu can çekişir günlerini görüp acıya gark olmak da payıma düşmemişti Allahtan asker olduğum günlerde geçtiğimiz kış. Daha finalde kaybettiğimiz maçın ertesi günü yerel basında çıkan yazı, finale çıkmış bu kadronun yetersizliğinden bahsediyordu. Ve hemşeri dost ilişkileriyle yürüyen işletme mantığıyla, geçen seneki über –gelişmiş kadromuz yerinde bile sayamadı, göt üstü oturdu. Halbuki çimentosu malası temeli çeri çöpüyle üç sezondur hazırlanan bu yapı için biz burada ‘kadro’ kelimesini kullanmıyorduk, ekip diyorduk sahada gördüğümüze. Geçen sene ve bu sezon başı ise sahada gördüğümüz ekip değil, -belki de acayip güçlü- kadroydu. Tabata’yı almak için bilmem kaç milyon dolar verip bir de üstüne Serdar’ı veren takım durumuna düştük, iki dakikalık hazlar tek gecelik ilişkiler için.

2009’un sonunda Lee, Battie ve Türkoğlu ile yataklarımızı ayrı sermeye başladık. Lee’nin ayrıldığı gün, Lee’yi bin tane Carter’a değişmem demiştim. Çünkü Lee, üç sene boyunca Gundy’nin uğraşıp didinip adam ettiği şelale gibi nehir gibi çağlattığı bu takımın akışını hızlandıran hırçın dalgasıydı. Ne dev kütükler ne padişahlar ne komutanlar dalgıçlar tanır bu hırçın dalgalar. İşte o dalgayı o karşındakinin ne olduğunu kim olduğunu umursamayan adamı koparıp aldı Otis zihniyeti bu nehirden, ve resimlerde yada belgesellerde gördüğümüz o sakin sakin estetik bir güzellikle akan nehir haline soktu takımı. İnce narin dalgalar, ama kayalara geldiklerinde ufalanıp parçalanan dalgalar. Zaten sezon içinde yaptığın maçların belki de yarısı mıymıntı maçlar, şov yapmışsın, Carter her hafta bir güzel hareket yapmış ilk on içinde, ama Boston karşısında playofflarda bir iki adam çıkacak da turu geçeceksin. Hani o über kadro: O salary cap’i bu kadronun kağıt üstündeki hoş duruşu için mi aştık? İşte, iki hafta önce Howard ve Gundy isyan ediyor, takım yatıyor, diye. Gundy, Otis ve teknik, idari ekip yuvarlak bir masa etrafında toplanmış öldürdükleri biçtikleri hakir gördükleri o eski ruhu çağırıyorlar. Nba’i çağlar ötesi uzaklıktan takip eden arkadaşım, Shaq’ın şu anki durumunu sormuştu. Ben de ayrıntılı bir izahati gerek görmediğim için- en azından zaman ve enerji kaybı- Shaq’ın artık dünyalığını yapmak için oynadığını söyledim. Desene, o da playstation oyuncusu oldu artık, dedi karşılığında. Otis’in yaptığının en güzel izahatini, tefsirini çağlar gerisi uzaklıktan takipçi olan arkadaşım yapmıştı. Otis, muhtemeldir, 2K11’de Orlando Magic takımının overall’ını yüksek görmek istiyordu, bu hususta hedefine ulaşmıştır diye umuyorum, tebrik ederiz kendisini.

Takımın takaslar sonrası halini ne olabileceğini az ilerde konuşacağım, ama öncesinde Hido’nun bu bir çeyrek seneki durumuna hakkında yapılan eleştirilere falana filana bir bakalım; kurcalayalım bakalım ne olmuş. Geçen sezona gitmeden bu sezon başında Hidayetle ilgili düşüncelerin genel anlamda iki yöne ayrıldığını gördük. Bir kısım; Hidayet’in Toronto sistemine alışamadığını onu anlayan bir oyuncu ekibi ve coach’u olmadığını, bu sene takas olduğu Phoenix’te ise yeteneklerini gösterebileceği umudu taşıyordu. İkinci kısım ise genel oyuncu gidişatının Hidayet için de geçerli olduğunu, artık fizik olarak Hido’nun belirli şeyleri kaldıramadığını ve geri dönülmez bir düşüşe geçeceğini ve bir ‘journeyman’ olarak kariyerine devam edeceğini düşünüyordu. İki tarafın da haklı olduğu kısımlar oldu, kimi fazla iyimser kimi ise çok fazla karamsardı. Gelelim bizim ne düşündüğümüze: Hidayet, gördüğüm tanıdığım tesadüf ettiğim en garip oyunculardan biri. Aşırı duygusal bir oyuncu ama kesinlikle takımın huzurunun bozulmaması için coach’unun anlayışına sadık, amiyane tabirle papazlık eden bir sporcu değil. Fizik kondisyonu artık önlenemez şekilde düşecek demek abartılı olur, zira yazın yapılan Dünya şampiyonasındaki maçta gördük turnuvanın son gününde son maçında çok diri bir Hidayet vardı sahada, belki de takımın o gün en diri oyuncusuydu, hatta ufak bir sakatlık geçirmesine rağmen o maçta, temposunu düşürmemeye gayret etti. Muhakkak, yaşı artık otuzu devirmiş durumda. Yani o atlayan zıplayan koşan eden bir insan göremeyeceğiz, zaten atletik hızlı dış oyunculara karşı her zaman zorluk yaşamıştır, bunu bilmeyen görmeyen yoktur. Ancak, yavaş adımlı daha çok fundamentaline driblingine güvenen oyunculara karşı da ne kadar iyi bir savunmacı olduğunu Atlanta ve Dallas maçlarında Smith ve Nowitzki’ye yaptığı savunmayla kanıtladı. Zaten Hidayet’ten antrenörleri de muhteşem bir birebir savunma beklemiyor, bekleyen hocaların karşılığında ne aldıklarını da gördük, Alvin Gentry gibi. Hidayet için bundan sonra vücudunu zinde tutma vakti gelmiştir. Bu hususta da alabileceği en güzel örnek artık eski takım arkadaşı ağabeyi Grant Hill. Nash’i örnek almasını istemeyiz; zira Nash, yaşlandıkça genç kadınlara olan düşkünlüğü artan herifler gibi kendini kanıtlama çabası içine yarışına giriyor (Tamam Nash, sen en büyüksün, senden yakışıklısı yok). Hidayet bitmemiştir, ama eskiye dönüş de muhakkak ki olmayacaktır, zaten Hidayet de bunların peşinde değil kuşkusuz o takımı için var ve o sahiplenişi iki gece üst üste takımı için g.tünü yırttığı anlarda tekrar tekrar kanıtladı ve ekranlarda izletti bize.

Öncelikle şunu ortaya koymak elzem: Bu takas normal bir takas değil. Yani bir asıl oğlan artı iki üç rol oyuncusu takası değil. Taşlar yerinden oynadı demek hafif kalır, taşlar sallandı şöyle ve epey gürültü kopararak yer değiştirdi. Her ne kadar Gundy’nin oyun planına sadık kalacağız desek de bazen oyuncuna göre setler çizmek durumunda kalırsın yani o taşının mutlu olması için oyun anlayışın içinde rötuşlar yaparsın. Bu açıdan Magic’in aşacağı tırmanacağı ufaklı büyüklü tepeler var. O mutlu etmek için dört döndüğün adamların yerine huyu suyu nazı çok farklı, ne bileyim, suyunu cam bardakta mı içer, dönerin yağlısını mı sever lahmacunun yanına ayran mı ister vb. adamlar geldi. Yani şöyle gelip de usulcuk ses çıkarmadan kenardan izleyim, coach babamdır diyen adamlar değil bu kuyruksuz yıldızlar. Ama Magic çok felaket insanlar gördüğü için zamanında, yani kaprisin allahını gördü diyelim, bunlardan ders almış bir periyot geçirdi ve son dört beş senedir de takıma kattığı sporcularda da buna özen gösteriyor nispeten… (desek de Carter hamlesini görünce, Francis ve Mobley de uykularımı kaçırmaya tekrar başlamıştı, ne saçma günler be)

Gelelim takıma yani ekibe, nasıl oynarına, kimyasına biyolojisine: Hatırlatmakta fayda var; yeni gelenlerle birlikte ilk idmanı Atlanta ve Dallas maçlarını geçtikten sonra bugün yapma fırsatı buldu Magic… Yani panik yapılacak bir durum yok, şanssızlık kafaya oynayan takımlarla oynanan bir döneme rast gelmesi bu kabuk değişiminin. Önümüzdeki iki maç Spurs ve Boston ile. Yani şöyle dememek gerekir, ya da bildiğimiz o gazete başlıklarına aldanmamak gerekir: Magic kan kaybediyor. Tekrarlıyorum: Bu değişiklik anormal bir değişiklik. Ev aynı ev, evin reisi de aynı, ancak çok farklı dünyalar görmüş çok farklı karakterde insanlar taşındı bu eve. Evin işleyişi kuşkusuz değişmeyecek, evin reisi belirleyecek yine her şeyi, ama yeni gelenler hep bir şeyler kazandıracaklar, özveride bulunacaklar. İşte, Gundy’nin de çocuklarında görmek istediği ilk şey özveri. Çocuklarının yeteneklerine büyük saygısı var, ama özverisizlik çaba gösterilmemesi içten içe yiyip bitiriyor Gundy’i. Takastan önceki hafta artık Howard ile beraber bu özverisizliğeydi tepkisi: Savunmada yatanlar var diyordu. Şu anda çok süper savunmacı bir takım mıyız? Kesinlikle hayır. Ama özveri gösterebilecek en azından iki adam kattık aramıza. Bu takım 2 yıl 3 yıl önce savunma istatistiklerinde ligi sallarken, her takımın saezon başında oyun ve transfer politikaları gereği bulundurduğu kobe-stopper, Lebron-Stopper larımız mı vardı? O takım ligin en iyi kayma yardımlaşma savunmasını yapıyordu kuşkusuz, o ekibi mükemmel kılan ruhu vardı o savunmalarda. Belki de ligin birebirde isim isim en kötü dış savunucularına sahiptik. Örneğin, Hido’nun Bryant’ı ensesinden avladığı blok tamamen takım savunmasının eseridir. Hido, dış ve atletik oyuncular için kek bir savunmacıdır. O pozisyonda da Hido kolay geçilmiştir Kobe’ye. Ancak, birincisi geçildikten sonra rakibini bırakmamıştır, ikincisi Howard’ın yardım savunması bu güveni vermiştir ona, üçüncüsü Howard’ın bu jestine rakibini sonuna kadar bırakmayarak jestle karşılık vermiştir. Ve bu jestlerin toplamı takım ruhunu oluşturur. Mesela, rakip tarafından kolay geçildiğinde rakibinin artık yapacak bir şey yok bari kolay sayı yedirmeyelim düşüncesiyle beline koluna sarılınır çoğu kez. Çünkü ona, geçildiğinde arkadaşları tarafından, açığının kapatabileceği hususunda bir his, güven(ce) verilmemiştir. Lakers da bacakları tutmayan Fisher oynayabiliyorsa ilk beş, sebebi ekip ruhudur ekip olabilmedir.

Savunmanın bir takımın nelerini açığa çıkarttığını neleri çıplaklığıyla ifşa ettiğini gördük. Dediğimiz gibi, Atlanta ve Dallas maçlarında öyle olağanüstü savunmalar çıkarmadık. Gayet de doğal karşılıyoruz. Ve bu yeni eklemelere rağmen sonuçta takımın guard savunucusu da Nelson. Zaten bu yüzden son üç dört sezondur da Magic ile oynayan takımların oyun kurucuları kendilerini milli takıma kadar yükseltecek performanslar sergilemişlerdir. Yenilenen kadromuzla beraber şu iki maçta da gördük ki, bu hiç değişmemiş, tahmini çeyrek yüzyıl da değişmeyecekmiş gibi duruyor. Son Atlanta ve Dallas maçlarında umut verici Gundy hamleleri de görmedik değil. Savunmada yatan oyuncu ismine cismine bakılmadan kendini kenarda buldu. Atlanta maçında Joe Johnson savunmasına yeterli gayreti göstermeyen J-Rich’in eline havluyu verdi Gundy. Dallas maçında ise, hücumda alev almaya başladığı sıra J.Kidd karşısında içten yanmaya başlayan Nelson’u bir el şıklatmasıyla kenara aldı. Ayrıca bir Nowtzki savunması sırasında saçma sapan göstermelik bir yardım savunması yapan yada yapamayan Nelson’u da hemen aldığı mola sırasında bir güzel haşladı ki takımın tam yaklaşıp öne geçeceği sıra takımın savunma gayretinin altını oyan bu özverisizliğe de tahammülü olmadığını gösterdi biricik Gundy. Richardson da henüz savunmaya uyum sağlayamamış gözüküyor. Savunmayı değerlendirmek için de henüz erken, o yüzden savunma faslını burada nihayetlendirelim. Muhtemel bu sezon, bu uyum sorunu zaman zaman fena canımızı yakacak, acayip yerlerde patlak verecektir, o yüzden sezon başı Otis’in fantezilediği gibi bir sonuçla da bitiremeyeceğiz belki ama playoff zamanına kadar ateş alırsa bu savunma, bir ‘99 New York yapmak işten bile değil.

Şu iki maç sonrası hücum performansımızdan uyumumuzdan bize çakan ışıklar ise sürpriz değil. Gundy hücumda basit işler yapacaklarını söyledi; temelini ise yine öldürücü picknroll’ler olacak; ki Dallas maçında picknroll’leri eski Magic’e yakın oynadık. Carter’lı dönemde bu perde oyunlarında Carter’ın ‘playstationvari’ bıkkınlık veren bencilliklerini gördük örneğin. Hidayet yaptığı asistlerin yarısını bu pick’lerden yaptı ve kaçan en az üç dört boş sayılabilecek şut da kaçırıldı. Bugün yapılan idman sonrası Gundy, takımın hücumda daha yüzde ellilik oynadığını söyledi(Asıl önemli olanın savunma olduğunu defaatlen ekledi, dilinde ağdalık tüy bitti). Örneğin, bu iki maç sonrası görülen Arenas’ın daha bir hücum setini bile anlayamamış olması. Top elindeyken faciaydı, attığı sayılar ise asistten gelen sayılardı. Pick’ten sonra ne yapabileceğini hiç anlayamamış; şimdilik en önemli en ivedilikle halledilmesi gereken husus bu. Washington’da oynadığının biraz daha hızlısını oynaması lazım burada. J-Rich ise karakteri gereği zaten uyum sağlama konusunda zorlanmayacak olmasının yanı sıra oyun anlayışı gereği Nash’le oynadığının iki katı daha zevk alacağı kesin (Ayrıca Nash ile oynamak bir dış oyuncu için ne kadar zevkli olabilir, konu şüpheli, başka zaman karıştırırız oraları). Bu iki maçta sadece şut kaçırdı, yani ortalama kullandığı 10-11 şutun hemen hiçbiri saçma şutlar değil. Zaten saçma sapan şutlar atabilecek bir takımda değil. Phoenix’te durum şuydu: Nash, içeriyi karıştırır, iki tur atar bir tavaf eder pota altını, beş perde yapılır kendine, sonra ‘creat shot’ denilen asisti verir Richardson’a, o da sallar.Nash’in turlamaktan bıktırdığı ya da yorulduğu dakikalar ise bir iki isolation yapılır J-Rich’e, yine o şut hevesinin gidermesi sağlanır. Ama burada şut sırası yok kesinlike, yani Nelson şu kadar attı, Howard bu kadar attı, sıra bende havası iklimi yoktur Magic hava sahasında. Örneğin, ardı ardına 6-7 hücum Howard’tan oynarız, ama bu durumda Lewis alınmaz, bir buçuk iki periyot şuta bile yeltenmez ama çocuk gibi mızmızlanmaz, yine aynı gayreti gösterir savunmada. Yine o anlayışın oyuncularından Hido, Atlanta maçında sadece 4 şut kullandı, takımı adına. Arenas aynı maçta mal bulmuş mağribi gibi top eline gelmesin, aldığını tepeye ovaya fırlattı. Bir kere yeni gelen kardeşlerimizin bunları öğrenmesi lazım, Gundy baba da bunları öğretecektir kuşkusuz. 2009’da bu takımın en çok şut atan adamı (Lewis) diğer 29 takımın en çok şut atanları arasında sonuncuydu. J-Rich de ortalama maç başı 12 il 15 arası şut kullanablir. Ve ortalama 6-7 şutu bizim hücum anlayışımızdan kaynaklı açık şutlar olursa muhteşem bir verim yakalayabilir Magic ondan. Yani J-Rich oyun tarzı gereği de zaten bu takıma ballı börek gibi gidecek cinsten bir adamdır, şu an kaçan şutlar ya da durgunluğu, hücuma rolüne ve takımın anlayışına alışamaması ve biraz da uçaktan indiği gibi iki gece üst üste maç yapması. Bugünkü idman sonrası da bir boş gün( day-off) isteğini açıklamakta bir beis görmedi. Bu içtenliğiyle de tam da bu takıma gittiğini gösterdi. Earl Clark için de bir iki cümle sarfetmek gerekir, ki Dallas maçındaki gayretiyle de bunu hak etti. Hidayet’in Nowitzki’ye özellikle son çeyrek yaptığı enfes savunmanın gölgesinde kaldı onun savunması da. İkinci ve üçüncü çeyreklerde Nowitzki’ye yaptığı savunma en az Hido’nun ki kadar enfesti. Hatta hücumda da kendi varlığından haberdar ettirdi kendisini 13 dakika oyunda kaldığı süre içerisinde. Gundy onun için geldiğinde kapalı kutu demişti, çok iyi tanımadığını bekleyip göreceğimizi söylemişti. Atlanta maçında Malik Allen’in sakatlanmasıyla Ryan Anderson ve – açıkçası pek bir beklentimin olmadığı bir ışık göremediğim – Orton’un yokluklarında ve Gortat’ın gidişiyle sıfırı gören uzun rotasyonunda kendine doğan şansı hiç de fena kullanmadı. Sakatlardan Allen’ın döndükten sonra salona alınması bile şüpheli, zira Atlanta maçında takımın sayıya en ihtiyacı olduğu dakikalarda bir buçuk metreden kaçırdığı boş şut ve turniklerle tüm Magic taraftarına hayran bıraktırdı kendini! Orton’un da yine bu sisteme en ufak katkısı olamayacaktır, işte gençtir güzeldir kontenjanından arasıra kameralar suratına zoom yapabilir. O yüzden Earl Clark’ın saçtığı bu ziyayı güçlendirmesi lazım; ağabey tavsiyesi.

Giden çok baba adamlar oldu, çoğu kimse sevemese de Lewis delikanlı çocuktu. Gortat ayrı bir hikaye. Yedek bir uzun daha doğrusu Howard’ı yedeklemek için 12-13 dakika sahada kaldığı süre içersinde maksimum verim alabileceğimiz bir uzunu kadroya dahil edeceğimiz bir takas eli kulağında bekliyor, biz de bekliyoruz. Takımda 4 oyun kurucu olduğundan takasın parçalarından biri ya da parçası o da kuvvetle muhtemel sezon başı büyük ümit beslediğim Duhon olacak. Biz onunla birlikte Nelson’dan biraz olsun yakamızı sıyıracağız diye umut ve hedef büyüttük, o da sağolsun g.tünü büyüttü ancak bench sırasında. Antonhy Johnson’un ne günahı vardı dedik, hatta aynı basenler onda da vardı.O yüzden giden olacağı için gidenleri ve kalanları bir sonraki yazıya bırakalım. Gidenlere vefa borcumuzu biraz erteleyelim. Yakında gerçekleşmesi muhtemel takas sonrası takımın vaziyetine bir sonraki yazıda girelim. Kim bilir,-yanılmıyorsam- şafak 25 diyen Cenk Hocam’ın çıktığı güne bomba gibi bir takımdan bahsediyor oluruz?

BEYİN OPERASYONU (RİCHARDSON+ ARENAS +TURKOĞLU+ CLARK = LEWİS+ CARTER+ PİETRUS+ GORTAT)

Aralık 19, 2010, 1:19 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum


Dışarıdaydım. Arkadaşlarla efkâr dağıtımına çıkmıştık. Onlar da keyifsizdi bu akşam, bir iki saat oturdum, efkârıma sıkıntıma sıkıntı kattılar, hadi ben uzar, dedim, uzadım eve… Barselona maçı vardı televizyonda; can sıkıntısına depresyona anksiyeteye ilaç bir futbol takımı… Yakında hekim reçetelerine girmesi muhtemel…

Barselona’dan gözleri almak ne mümkün… Oyun duruyor, İniesta oyundan alınıyor, yarım saattir ekranın altından geçen yazıyı yeni yeni idrak etmeye başlıyorum. Hidayet Türkoğlu eski takımı Orlando’da yazıyor, takas yoluyla… Otis Smith, giderken ne dalga geçmişti edilmeyecek laflar etmişti arkasından Hido’nun. Mümkün değil, diyorum. Halbuki, 2009 finallerinden sonra Otis, Carter’lı yeni kadrosuyla bir ‘level’ daha atladık diye şişiniyordu. Cenk hocam da buradan, takımdaki beyin, cerrah Otis’in başarılı operasyonuyla alındı, demişti. O gün bu gündür Frankenstein gibiyiz. Enfes işler çıkartabilecek bir ekip ve coach var, ama nöronlar eksik. Felçli gibiyiz. Bir hafta önce Gundy ve Howard isyan etmişti demeçleriyle. Orlando’da isyan demeçleri verilmesin, ardından olağandışı şeyler olur. Ve nihayetinde patlama şeklinde oldu. Tutarlı olan olmayan yanlarıyla bir sihir(magic) oldu. Sıcağı sıcağına yazıyorum, uzatmayacağım o yüzden. Ve hala idrak aşamasındayım, şaşkınlığındayım…

Eskiden…

Aralık 13, 2010, 11:25 pm | Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hatırlar mısınız;
Bir zamanlar ligde üç büyüklerde şampiyonluktan başkası başarısızlıktı.
Bir zamanlar ligde üç büyüklerin birbirleriyle yaptığı maçlar şampiyonu belirlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları İstanbul’da bırak berabere kalmayı az farklı yenilgilerde bile mutlu olurlardı.
Bir zamanlar Spor Toto’da üç büyüklerin maçlarına doğrudan galibiyet işaretlenirdi.
Bir zamanlar üç büyükler Anadolu takımlarını yarım saatte üçlük yapar sonra dalgasına bakarlardı.
Bir zamanlar hakemler üç büyüklerin aleyhine hata yapılınca kulüp yöneticileri ortalığı yangın yerine döndürülerdi.
Bir zamanlar Trabzonspor hep lige İstanbul hegamonyasını yıkma söylemleriyle başlar, ilk yarı sonunda havluyu ilk atan yine onlar olurlardı.
Bir zamanlar üç büyükler oynadıkları maçların son 15 dakikasında yenik olsalar bile taraftar galibiyete maç sonuna kadar inanırdı.
Bir zamanlar Anadolu takımları üç büyüklerle oynadıkları maçlarda orta sahayı geçmeyi düşünmezlerdi.
Bir zamanlar üç büyükler yenik duruma düşünce gerekirse defansta 2 adam bırakır topyekün ofansa geçerlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları ancak şansları ile üç büyüklerden puan alırlardı.
Bir zamanlar Avrupa Kupalarında Türk takımları ile eşleşilmesi hiç bir Avrupa kulübünün hoşuna gitmezdi.
Bir zamanlar Türk takımlarının özgüvenleri o kadar yüksekti ki, ” Biz değil onlar korksunlar.” denirdi. Ama o laf icraate de geçirilirdi.
Bir zamanlar taraftar gibi taraftar giderdi maçlara. Sataşmalar tabi ki olurdu ama taraflar birbirini boğazlamazdı, kesmezdi, tebrik etmesini bilirdi. Yani hazımsızlık yoktu öncelerde.
Ne günlerdi be…

Neyiz Biz?

Aralık 9, 2010, 1:02 am | ozhano, STSL, Sıkıntı, teknik direktör kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Şampiyonlar Ligi’nde akşam oynanan maçların sonuçlarına bakarken Shakhtar ilgimi çekti. Lucescu ile sürmekte olan başarılı sonuçlarına bir yenisini eklemiş ve Braga’yı da 2-0 yenerek grupta 15 puan ile bir üst gruba çıkmaya hak kazanmış. Galatasaray’da Beşiktaş’ta beğenilmeyen Lucescu kaç yıl oldu tam olarak bilmiyorum ama Ukrayna’ya her sezon yeni sevinçler tattırmaya devam ediyor.

Tabi bu sonucu görünce Türkiye’deki futbol alemi olarak nasıl bir yapıya sahibiz diye düşünürken değişik sonuçlar geldi aklıma.

Biz ne garip bir milletiz ki Lucescu gibi, Daum gibi, Gerets gibi vs. adamların arkasından tefleri çalarak göndeririz ama sıkıntıya düştüğümüzde ne hikmetse ilk akla gelen yine o arkalarından tef çalınan teknik direktörlerdir. Tabi bu olay oluşturulmaya çalışılırken Türkiye’yi ve Türk futbolunu iyi tanıyor kisvesi en çok kullanılan hatta tek kullanılan bahanedir. Gelirken de Havaalanında bu sefer davullarla zurnalarla karşılarız giderken küfür kıyamet yolladığımız adamı.

Biz ne garip bir topluluğuz ki, desteklediğimiz takımın yenmesi yetmez. Oyun olarak iyi oynamalıdır. 1-0 lık galibiyetler bize göre değildir. Tabi iyi oyunda yetmez galip de geleceksindir. Takım galip gelir, oyun olarak yeterli görülmez, pozitif futbol oynanmıyor naraları atılır. Takım iyi futbol oynar, pozitif futbol oynar ama yenilir bu sefer de tam tersi bağırışlar başlar.
Biz ne acayip bir birlikteliğiz ki, yurtdışındaki x takımı taraftarları meşale yakınca sahayı yakınca, kulübüne maddi zarara uğratınca “şuna bak, bizde olsa ne cezalar verilirdi, insan değil bunlar…” deriz. Ama biz birbirimizi boğazlarız, keseriz; arkasından ağır tahrikten, ondan, bundan bahanelerin arkasına saklanarak yapılanı doğru değil ama olağan bir yola sokmaya çalışırız.

Tabi bir de yöneticilerimiz var. Biz de öyle değişik yöneticiler var ki, mevkilerini tanınma ve statü elde etme için kullanırlar. Başarı aslında onlar için bir ölçüt değildir. Çünkü çok iyi biliyorum ki, her kulüpte takımın başarısı nedeniyle hoşnut olmayan yöneticiler de var. Neden? Takımda işler yolunda olunca yönetici düzeltecek bir şey bulamaz, doğal olarak da ismi çok fazla medyada geçmez, yüzü çok fazla görünmez ekranlarda. O yüzden arada sırada takımda kaos olmasını ister ki, o da çıksın durumu düzeltsin, sonra birileri de onun sırtını sıvazlayıp takdir etsin helal olsun desin.

Bunun bir de medya tarafı var. Bizim o kadar ne üdüğü belirsiz bir medyamız var ki, dün beyaz dediğine bugün kara diyecek kadar düzgün bir medyadır. Aynı bazı yöneticilerde olduğu gibi medya için başarı en istenmeyen durumdur bir kulüp için. Çünkü kargaşa, sıkıntı olmayınca konuşulacak, yazılacak da fazla bir şey olmayacak doğal olarak.

Biz öyle acayip bir taraftar topluluğuzdur ki, uygun maliyetli yetenekli, geleceği parlak futbolcular isteriz, alınınca da yahu nereden geldi bu adam demekten de kendimizi alamayız. Tam tersi tanınmış, yüksek maliyetli futbolcular alınınca da bu sefer adamdan tek başına maçları almasını bekleriz. Olmayınca da acaba bizdeki bu adam bizim tanıdığımız olanı değil mi deriz. “Yahu angut, sen adamı senin takımının 10 kat daha iyisinde oynarken gördün, senin takımın ne ki adam ne kadar oynasın” demeyi de kendimize ya da tuttuğumuz takımın azametine! yakıştıramayız.

Biz öyle garip bir futbol alemiyiz ki, kulüpte sportif bir başarısızlık varsa kulüp içerisinde olsun olmasın herkes kendi dışında herkesi suçlar. Takım kötü gider; yönetici, t.d.yi futbolcuları ve azıcık cesaretliyse taraftarı suçlar. Takım kötü gider; t.d., yönetimi, futbolcuları ve taraftarı suçlar. Takım kötü gider, futbolcular, teknik direktörü, yönetimi suçlar. Hiçbir zaman hiç kimse suçu kendisinde bulmaz ya da sorunu çözmekte uğraşmaz, derdi, düşüncesi kendini mevcut olan nahoş durumdan sıyırmaktır her zaman.

İşte biz böyle oldukça on geri bir ileri devam ederiz. Sonra bir bakarız ne kadar da geride kalmışız, nereye gidiyor Türk Futbolu deriz, bunun nedenini de kendimize değil başkalarına atarız. Kendimizi dev aynasında görüp başı çeken ülkelerle laf çakıştırırız. Ama iş icraate gelince popomuzun üstüne oturtur o küçük gördüğümüz takımlar bizleri.

BIKTIRAN MUHABBETLER, KANLA BESLENEN CAHİLLER…

Aralık 7, 2010, 2:48 am | Futbol, leş kargası kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Nur topu gibi bir törenimiz şölenimiz oldu… Önce histerik bir şekilde üzülüyoruz topluca: bu şekil olaylar artık günümüzde yaşanmamalı minvalinde lakırdılar ediyoruz. Bunları yapanları kınıyoruz, sonra mıymıy edip sağduyuya davet çağrıları yapıyoruz… Bir iki gün geçiyor, toplumun kanaat önderlerinden reha muhtarlar, Ahmet çakarlar, Erman toroğlular, şansallar, Selçuklar huzurunda mahkemeler kuruluyor; bu sefer sırayı takip eder şekilde bir gün önce suçlanan ve lanetlenen taraftarlardan sonra zılgıt yeme sırası emniyete, valiye geliyor. Üzülme törenimizden sonra adam asma kelle uçurma törenlerine geçiyoruz. Tipik bir Amerikan pratiği alışkanlığı… 11 Eylülün hemen ertesi gözyaşı korosu, merhamet tavan yapmış, iki gün sonra başka bir kıta kana bulanıyor, bir kişinin adı telaffuz ediliyor bin kelle uçuruluyor. Lafta kan davasına pislik atıyorlar, ancak aynı zihinsel basamakları takip ettikleri için o pisliği kendileri de yemiş oluyorlar bir bakıma: Kelleye kelle isterük… Ben kendimi bildim bileli Reha Muhtar, Erman ya da Şansal Türk futbolu adına gargara yapıp dururlar, bu adamlar belki 30 senedir o köşe benim şu köşe senin köşe kapmaca oynarlar; soruyorum size dostlar: bu adamlar şu gün şu dönem öyle bir laf etmişlerdir ki, şu sorun için şöyle çözümler getirmişlerdir ki hala onun ekmeğini yeriz, diyebiliyor muyuz?

Peki, ne yapar bu karbon suratlı ağabeylerimiz, bilgelerimiz? Önce üzülürler olan bitene, sonra kelle isterler… Beşiktaş- Bursaspor maçı sonrası Şansal Büyüka’nın Volkan için söyledikleri kan donduracak cinstendi. Hiçbir vicdan bu laflar karşısında sessiz kalmamalı. “ para ve maç cezasından da ağır şeyler verilmeli buna” , “maç sonrası arkadaşları otobüste onun suratına bakmamalı, ona selam bile vermemeli” diyor hazretleri. Yani Bursa meydanında, heykelde ipe götürsünler bu adamı demek istiyor ya da üç beş gün yemek verilmemeli, belki aklı başına gelir demeye çalışıyor. Sana soruyorum Şansal ağa: Sen modern çağdaş tipinle bir baba olarak çocuklarını böyle mi yetiştirdin? Senin o doğuştan torpilli kızın bir hata etti diyelim çalıştığı kanalda, ertesi günü kapının önüne konsa ya da aşağılansa hoşuna gider miydi? Yıllardır edindiğin tecrübe bu mu? Yıllardır televizyonda yarım saatte iki cümle kurabildin, bak yarım saatte insan iki cümle kuruyor, şöyle büyük laf edebilecek zaman var, ama adam yıllar geçmesine rağmen gencecik bir çocuğun kellesini istiyor, sonra da olup bitenlere üzülüyorsun, taşkınlık yapanları kınıyorsun. Bu gençlerle ilgili yıllardır geliştirebildiğin tek proje ‘gençlere şans verilmeli’ projesi: büyük aklın mucizesi. İlk hatasında kelle iste, yabancı sayısı lakırdısı et, her akşam alex’i ilah ilan et, sonra geçlere şans verilmeli. Önce o yıllardır oturmaktan fol yaptığın o koltuktan bir kalk da gençler şans bulsun bakalım. Ve bu kalpazan sisteme belden bağlı diğerleri de-kimileri eski kulüp yöneticileri- aynı şekilde her türlü dolap çeviriyorlar, cahil çocukları galeyana getiriyorlar, sonra kafa göz Allah ne verdiyse öldüresiye birbirine giren bu çocukları kınıyorlar, sonra emniyete laf ediyorlar. Emniyet sizin yarattığınız canavarları ıslah etme kurumu değildir. 100 yıl oldu bu ülkeye top gireli, ama bunlar hala o topa bakıp birbirlerine küfür ediyorlar. Şöyle de bir fıkra sokayım araya, belki de çoğunuz biliyorsunuzdur: Erzurum’a ilk kez ayna gelmiş, daha önce gören bilen yok. Adamın biri aynaya bakıyor, ne kadar benziyor bu ölen kardeşime deyip, o gece aynayı yatağına alıyor. Tabi karısı görüyor bunu, aynayı alıp bakıyor ki ne görsün, bir kadın. Şuna bak o…pu’ya benziyor aynı diyor. Kadın kocasının kendini aldattığını düşünüyor, aynayı aldığı gibi muhtarın yanında soluğu alıyor. Muhtar, diyor, kocam beni bu o..pu’yla aldatıyor. Muhtar, alıyor aynayı, ne görsün o da, karşısında bir adam, dönüyor kadına,yenge bu o..pu’dan çok gavata benziyor diyor. İşte bunlar da yirmi otuz yıl oldu, bu aynaya bu topa bakıp karşısındakine küfür ediyor, cahil ilan ediyorlar, halbuki kendilerini ne kadar da güzel tarif ediyorlar…

Bu şoven haller, kafa kırmalar, saldırılar, rakip taraftara takıma ana avrat sövmeler günümüzün yoz kültürünün nadide örnekleridir. Örneğin, gayet iyi bilinir, bir komşu geldiğinde gayet iyi ağırlanır, yemekler bol yapılır, ziyaretçinin birçok hatası hoş görülür ve bunun gibi bizim kültürümüzü yüce kılan birçok unsur, pratik vardır. Ve ziyaretçimize hoş görünmek isteriz. Ülkede yarı yarıya izlenen maçlardan sonra gelinen nokta şudur: gelen rakip takım taraftarının anasına avradına yedi sülalesine düz gidilir. Hem de sosyal duyarlılığının yüksek olduğunu iddia eden gruplar anayla ilgili edilmedik küfür bırakmazlar ve buna da yaratıcılık adı verilir. Daha sonra bir avuç taraftar aşağılandıktan sonra temiz bir dövülür. Türkçesi: sizlere burada yaşam yok. Burası belli bir rengin yeridir, biz çeşitlilik istemeyiz, biz en büyüğüz, ve sizler onursuz şerefsiz varlıklarsınız, biz gururun timsalleriyiz. Bu Türkiye’nin her yerine bulaşmış bir vebadır ne yazık ki. Bu ölümcül virüsü de salanları az önce yukarıda teşhir ettik sanırsam, kanla leşle beslenen bu zümredir bu virüsü yayanlar. Ülkede, doğuya gittikçe daha belirginleşir bu, sınır iki şehir takım ya da taraftarı gösterin bana ki bunlar birbirine düşman olmasın. Dünya da böyle değil mi? Özellikle bu coğrafyaya, 1800ler öncesi Avrupasına bir göz atın savaşları kimler yapmış. Hep kardeş, komşu kavgası. Artık Amerikayı kesmediği için bunlar, bilimsel tekniğin gelişmesiyle beraber nerdeyse hiç görmediğimiz uzaylılara bile düşman kesildik, uzayı bombalamaya hazırlanıyoruz. Kanla beslenen bu Amerikancı zihniyete kimler sahip yukarıda bahsettik.

Bu cahil gençlere kimliklerini tuttukları takımlarla ifade etmeleri öğretilir, iki tane renge aşık olması yeter. Bütün bir hayatı iki renkten ibaret sayarlar. Onlara doğuştan böyle oldukları söylenir. Doğuştan şu takımlı doğarmışız, yok doğuştan delikanlıymışız sünepe kültür söylemleri… Hayır, biz doğarken bebeğizdir, aynı bir solucan gibiyizdir, solucandan hiçbir farkımız yoktur, nasıl solucan takım tutmazsa, biz de doğuştan şu takımlı bu takımlı doğmayız. Damarımızı kessek şu renk akarmış, hayır efendim, damarımızı kessek canımız yanar herkes gibi, diğer takımı tutan dostlarımız gibi, akan kanın rengi umurumuzda olmaz, diğer takımı tutan arkadaştan yardım isteriz hemen. Doğuştan olduğumuz sadece nereli olduğumuzdur, yani türk olur, alman yunan kürt laz Fransız oluruz… İşte bilinçle olmadığımız ya da kendimize bir şey katmadığımız şeyler üzerinden politika yapmak, tavır tutum belirlemek, siyasi hareket edinmek oldukça tehlikelidir. Bugünkü siyasetimizin, sadece bizim değil dünya siyasetinin tıkandığı yer burasıdır. Yani kazandığımız, düstur edindiğimiz bilinçle seçtiğimiz bir hareket üzerinden siyasetin yerini, doğuştan değiştiremediğimiz bir özelliğin siyasi ifadesi almıştır. Hâlbuki ben seçimimle işçi olurum, ya da seçimimle şöyle bir bilinç kazanırım, ya da zulmederim, ona göre kader birliği edilir. Ama siyaset artık ırklar üzerinden dönüyor ve nefes alamaz durumda. Bu taraftar düşmanlığında da durum aynı. Tekrarlıyorum, kimse şu takımlı bu takımlı doğmaz, yani o meşhur tezahürat ırkçılığın surlarında gezmektedir (şuralı olunmaz, şuralı doğulur, şuralı olmayan bilmem neyin çocuğudur), herkes yaşantısına göre kimi çok kimi az bilinçle bir taraf olur. Mesela bu blogun hemen başında Galatasaraylı olmayı ifade eden şu güzel cümleler vardır: “HAGİ’NİN HIRSI, KEWELL’İN YÜZÜNDEKİ GÜLÜMSEME, İLK YARISINI 0-2 ÖNDE KAPATTIKLARI MAÇI 3-2 KAYBEDEN REAL MADRİDLİ OYUNCULARIN ŞAŞKINLIĞI, 5 METREDEN VURDUĞU KAFAYI TAFFAREL’İN NASIL ÇIKARDIĞINI ANLAMAYA ÇALIŞAN HENRY’NİN BOŞ GÖZLERLE ETRAFA BAKIŞI, 1-2’LİK MAÇI SON 10 DAKİKADA 3-2 KAYBEDEN MALDİNİLİ MİLAN’IN SAHADAKİ “N’OLUYOR YAHU” DURUŞU ve 10 KİŞİ KALAN TAKIMIN MÜCADELESİNİ GÖREN ARSENE WENGER’İN YÜZÜNDEKİ ENDİŞEDİR GALATASARAY.” Bu Galatasaraylılığı tarif eden bir cümledir ve duruştur, sen tecrübe edersin badireler atlatırsın yaşarsın, yani olursun ve bu cümledeki unsurları kazanırsın.( Hiçbir takım taraftarı hedefim değildir, lafım cehalete ve ırkçılık benzeri futbol söylemlerinedir.) Yine Beşiktaşlılık duruşu için, ‘popülerin değil doğrunun, moda olan değil erdemlinin, yapmacıklığın değil gerçeğin yanında olan duruştur. 3-5 senelik değil evladiyeliktir.’ diye yazmış bir arkadaş. Ya da kazım Koyuncu Trabzonsporu tutmayı, “”Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.” diye tarif etmiştir. Yani yaşanmış düşünülmüş ikna olunmuş vicdan muhasebesi yapılmış sonra taraf olunmuştur.

Uzattık epey… Dostlarımdan isteğim kimseye yar etmeden akbabalara leş kargalarına yem etmeden hep beraber el atıp bir olup şu işin altından kalkabilmektir.

Mantalite

Aralık 3, 2010, 2:40 am | afrikalı, mantalite, spor kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Perde 1

Havalar soğuyor yavaş yavaş… Afrikalı sporcuların performanslarıyla ilgili dedikoduların en yoğun olduğu dönem; sporcu dedikse de futbolcudur kastımız… Aslında bu değerlendirmeler de enteresandır. Mustafa Doğan, Ömer Üründül gibilerinin kusmuklarını dinleyen biz zihni tutsaklar, bu kusmukları gelip spor(futbol) muhabbetlerimizin en tatlı yerine sokuşturuyoruz: O yemeği mide kaldırmaz oluyor artık. Yani, gençler, demek istediğim, fizik kimya bilmiyoruz, pratik bir zihnimiz de yok hani, bir üretimimiz yok; ama futbol kadar basit ve çırılçıplak bir oyun hakkında fikir üreten yerlerimize giden damarlar da mı tıkalı? Ağzımıza dilimize zihniyetimize pelesenk olmuş mesela; Afrikalıların mantaliteleri düşükmüş geriymiş, o yüzden üç beş maç oynar sonrasında da yatarlarmış. O beğenmediğin Afrikalı aramıza karıştıktan iki üç gün sonra senden benden akıcı konuşur, biz çok bilmiş beyazlar memleketin en iyi okullarında okuyanı dahil on sene İngilizce dersine gireriz saatlerce, durumu olan yurtdışına gezmeye gider, ama yine anadol motoru gibi takılır ederiz; ayrıca memlekette ev araba alıp, üç gecenin ikisi hovardalık yapan turist futbolcuların kaç kelime anlayabildiklerini bilir hatırlarsınız, hayali geniş gençler. Başınıza taş kadar mantalite yağsın, ntvspor’da trt’de televizyonun önünde bizi hayran bırakan mantaliteler, işte futbolun tanrıları, konfüçyüsleri. Alın onlar sizin yerinize düşünüyor konuşuyor.

Bu kış televizyonları sadece iki saatliğine, yani yeşil veya nerede oynanıyorsa o oyun, o alan görüntüde olduğu saatler açık tutalım ve tekrar hayata dönelim. Kış mevsimini düşünelim, çalışan insanları, emeğiyle alın teriyle geçinen insanları düşünelim. Sporcuyu da kışın çalışan işçiler olarak düşünelim. Kışın kıçına şort geçirmiş, dize kadar incecik çorabını çekmiş, soğuktan üstüne giydiği ince formanın kollarını üşüyen ellerini ısıtmak için avucunun içine almış ve birilerini mutlu etmek için o halde orada olan işçiler olarak düşünelim. Bırakalım maç sonralarını; maç öncesinin o ısıtan tatlı hayallerini kuralım. Maç sonu her tarafından vıcık vıcık mantalite akan oturdukları yerde buda heykeli gibi duran adamların o çağ atlatacak fikirleri varsın onlara kalsın, onlar çağdaş çağ üstü olsun. Genç bir futbolcu Tevez; genç futbolcuların şımarıklığı kendini beğenmişlikleri, futbol dünyasının kirli ahlaksız yapısallığı yüzünden artık futbol oynamak istemediğini söylüyor. Peki, eli kalemden daha çok penisini tutmuş bu genç çocukları kim şımartıyor, ya da bu ahlaksız futbol dünyasının bireyleri olan, tvlerde gördüğümüz yine eli kalemden daha çok penisini tutmuş spor yazarcıklarını ağzı açık kimler dinliyor? Kışın; inşaat işlerinin durduğu, bu işten ekmek yiyenlerin biriktirdikleriyle geçindiği, dilenciler için boş yada aceleyle sıcağa koşan insanların doldurduğu sokakların kazançlarına balta vurduğu ve işlerin düşmemesi için esnafa roller kestiği, giyim kuşamcıların her mevsim dönüşümlerinde olduğu gibi deli paralar kazandığı, restoranların kaffelerin dışarıdaki masaları artık içeri aldığı umurunda değil bu adamların, bir de böyle Freud, Fanon, Jung edasıyla çok derinlemesine psikanalitik çıkarımlar yaparlar, Afrikalı sporcunun mantalitesine dem vururlar. Gören de beş sosyoloji tezi vermiş, uluslar arası dergilerde sayısız makaleleri çıkmış sanır. Şenol Güneş futbol filozofudur kuşkusuz, sakin ve efendidir, ama bunların Haşmet ve Hıncal adlı olanlarına da bir röportajında iyi giydirmiştir. Merak eden bilmeyen araştırıp bulabilir. Güzel bir sözü vardır: bunlar madem o kadar aydınlar; aydınlık veriyorlar demektir bunlar, bari şu ışığı gözümüze değil de önümüze tutsunlar, biz de önümüzü görmüş oluruz, aydınlanırız. Işık böceğinin verdiği ışık basit bir oksitlenme olayıdır ve dişisine/erine yaptığı bir gösteri olarak kabul edilir bu ışık. Yani soyunun devamı gibi doğal bir amacı vardır bu davranışın. Mantalite yığını bu göbek suratlı arkadaşlar, inanın ne bu böcekler kadar bir ışık yayabilirler, ne bu kadar basit bir ışık/fikir üretecek zihniyete, fikriyata sahiptirler ne de doğallıkları vardır yaptıkları şeyin. Zaten geldikleri nokta da, alt olur üst olur alır fark atar muhabbetidir, yani basit bir devredeki 1 ve 0 lardır. Hâlbuki mantık bağımsızlık yoluna çoktan girdi zannediyorduk…

Perde 2

Cenk hocamın uyarısı isabetli oldu… Açıkçası, bloga başladığım dönemle birlikte benim de yeni işime başlamam hem motive edici oldu hem de zorlu. Uzun aralar veriyorum, bundan dolayı çok özür dilerim Cenk hocam ve herkesten. Hocam uyarmasa yazmayacaktım belki bunu da ama, biraz utandım… Vaktimin darlığı epey zorluyor beni. Yani bir taraftan işim, bir taraftan yoğun okuma pratiğim etütlerim, gece gece maçlar, bir de kısa yazmak istemeyişim( birçok yazı yarıda bırakılıp, windowsun karanlıklarına kuyularına atılmış) …

Bu yüzden ailemi neredeyse silip attım hayatımdan. Neyse, burası ağlama duvarı değil kuşkusuz. Sadece, kendi tarafımdan bu kadar uzun aralar vermemin nedenlerine ufaktan laf arasında değinmekti. Cenk hocamın heyecanını, askerliğini yeni halletmiş biri olarak hala hissedebiliyorum. Cenk hocasız buralar zar zor dönüyor, gözlerimizi dört açtık kaptan gelene kadar dümeni zor bela rotada tutmaya çalışıyoruz.

Ağlamayı keseyim burada… Yakında basketbol ağırlıklı bir yazı yazacağım… Böyle de dönmüş olayım bloga…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.