Hagi gitti mi, kaldı mı? Ne oluyor?

Mart 24, 2011, 1:06 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Etiketler: , , , , ,

Eve gelir gelmez yine şaşırtıcı bir haber okuduk. Okumasak da şaşardık. Okuyorum şaşıyorum, okumuyorum şaşıyorum. Hayatın bana öğrettiği bir şey varsa o da gelişmelere şaşırmamak diyorum. O halde bazen yazı yazarken klişelerden kopamıyor muyum?

Hagi gitti mi, kaldı mı derken kendimi sorgular oldum. Galatasaray yönetimini ve bu haberi sorgulamam gerekirken yaptığım işe bak. Fakat Galatasaray yönetimini ve yaptıklarını sorgulamayı bırakalı da uzun bir süre oldu. Adnan Polat’ın tek adam yönetimi olumlu sonuç vermiyor. Ve Polat da içinde bulunduğu akıl tutulmasından ötürü yapıyor bunu. İçinde bulunduğu akıl tutulması vesilesiyle de yaşadığı şeyin de, verdiği kararların hatalı olduğunun da farkında değil.  Ve bu yüzden de kendisi istifa etmeden Galatasaray’daki sorunların çözülmesini zor buluyorum.

Hagi’nin kesin gönderildiğini yazıyor Milliyet. Sporx de öyle. Güvendiğim iki basın kuruluşu da böyle haber yaptığına göre bir durum olmalı. Resmi açıklamanın da eli kulağındadır. Mühim olan Hagi’nin gitmesi mi? Öyle olmadığına hepimiz şahitlik yapacağız. Galatasaray’ın bir sezonda 3. çalıştırıcısıyla çalışacak olduğuna şahitlik ettiğimiz gibi.

Galatasaray’ın daha önce böyle bir sezonu olduğunu ben hatırlamıyorum. Olmasına da üzülüyorum. En azından sezonu bitirirdi. Fakat bu kadar da kötü bir sezon geçirdiğini de hatırlamıyorum. Neyse… Hagi’nin gittiği, gideceği varsayımından yola çıkarak aday ihtimallerini dizelim. İki aday var. Biri Ertuğrul Sağlam. Diğeri de artık Abdullah Avcı.

Ertuğrul Sağlam’ın gelme ihtimalini sevmedim. Sevemedim. Bursaspor’a iyi futbol oynattı ve şampiyon da yaptı. Fakat geçen yılki şampiyonluğun şans faktörünü göz ardı edemeyiz. Bu yılki Şampiyonlar Ligi kadrosu seçimlerini de beğenmediğimi eklemem gerek. Batalla’nın takıma uyumu çok iyiyken tecrübe düşüncesiyle Insua’yı oynatması hataydı. Neyse tek örnekten yola çıkarak birini beğenmediğini belirtmek pek dayanaklı değil. Fakat bence gelmese olur.

Benim adayım Abdullah Avcı. Artık gelmesinin vakti geldi. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’da devam ettiği sürece 3-5 yıl sonra şampiyon bile olabilir. Bu öngörünün gerçekleşmesi onun elinde olan bir şey elbette ancak kariyeri açısından en iyisini o bilir tabi… Elindeki kısıtlı kadroyla neler başarabildiğini, takımına nasıl güzel ve üst düzey bir oyun oynatabildiğini biliyoruz. Galatasaraylı kültürünü biliyor olması da cabası. Son 5 yıldır adının Galatasaray’la anılması da tuzu biberi…

Gidenin gitmesinin bir şey değiştirmeyeceği gerçeğini unutmamamız gerektiği gibi getirilenden öte getirenin değişmesi gerektiğini hatırlatalım. Saygılar… volkanbk3-efektifpas

Misimovic: “Hagi’nin yeteneğini sorgulayanlar tabelaya baksın”

Mart 17, 2011, 1:49 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Etiketler: , , , ,

Galatasaray’a büyük umutlarla transfer edilişinin ardından beklentileri karşılayamayan Misimovic, Rusya’nın SovetskiSport gazetesi muhabiri arkadaşım Andrey Lyalin‘e verdiği ropörtajda Hagi’ye selamlarını iletmemizi istemiş. Galatasaray kulübünün kendisine yaptıklarının gülünç olduğunu söyleyen Misimovic, “Magath gibi disiplinli bir çalıştırıcının takımında başarılar kazandım. Bana nasıl disiplinsiz diyebiliyorlar?” açıklamalarında bulundu. (Efektifpas.com)

haberi kullanmak isteyen haber siteleri-gazeteler lütfen kaynak gösterip (Volkan Ağır/Efektifpas.com) yazınız. Continue Reading Misimovic: “Hagi’nin yeteneğini sorgulayanlar tabelaya baksın”…

Pardon daha ne kadar yavan olabilirsiniz?

Mart 14, 2011, 10:53 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Etiketler: , ,

Dün gece gerçekten hiç işim yoktu galiba ve oturup televizyonda “futbol konuşulan bir kahvehanede yaşananlar” içerikli tartışma düzeyi de oldukça “yavan” düzeyde olan bir kaç tane program izledim.  Konu Galatasaray’ın yavan performansıydı. Yorumların yavanlığı ondan da beterdi.

Galatasaray’ın olumsuz performansını yorumluyorlardı; güya. Ancak tartışmalar, eleştiriler çoktan oyundan ziyade “Şu adam bu takımın futbolcusu değil” yavanlığına düşmüştü. En başta, “Hagi bu takımın teknik direktörü olacak adam değil”, “Hagi teknik direktör değil” sıralanıyordu. Bu cümleleri sarfeden arkadaşlara sesleniyorum. Sen-siz (üzerinize hangisini alınırsanız) ne kadar yorumcu olacak insansan(ız), sen-siz ne kadar yorumcuysan(ız), Hagi de o kadar teknik direktördür. Seni-sizi biri oraya yorumcu sıfatıyla oturttu diye sen-siz kendine yorumcu diyebiliyorsan(ız), Hagi de teknik direktördür. Bu tartışma da biter burada. Detayına girmeye gerek yok, şimdilik.

Sonra tabi ki de hemen sıraya “X bu takımın oyuncusu değil” giriyor. Ve diğer büyük tartışma ve çelişki başlıyor. Bu konuda da detaya fazla girmeyeceğim. Sadece diyeceğim tek şey var. O futbolcular için yukarıdaki yorumu yapan kişiler bu yıl Burak Yılmaz için “Mükemmel bir oyuncu” da diyor. Topu alışını, golü atışını övüp övüp duruyor. Aynı Burak bir kaç yıl evvel onların takımında oynarken bu adam iyi değil, bu adam bu takımın oyuncusu değil diyen kişilerle aynı kişiler, aynı zihniyettler onlar. Bu cümlemi okuduktan sonra “Evet Burak Fenerbahçe’nin, Beşiktaş’ın oyuncusu değildi zaten” diyebilirler. Bunu diyenler de yukarıdaki yorumu yapanlarla aynı zihniyetteler.

Bunca yıldır futbol izliyorum diyeceğim. Bu yazıyı yazanın Halit Kıvanç olduğunu falan sanacaksınız. Ama nereden baksan senede o adamın yaşı kadar futbol maçı izliyorumdur. Adam 85 yaşında bu arada. Neyse… Biraz birikimim var işte bu konularda. Ve Messi’nin Maradona’nın teknik direktörlüğünde neden kötü oynadığını, Guardiola’nın teknik direktörlüğünde neden iyi oynadığını anlayabiliyorum birazcık. Ya da Servet Gerets’leyken neden o takımın ilahıysa ve Daum’laykan neden Shevchenko’nun gölgesi olarak kaldığını da… (Gerçi Servet değildi onu tutan ama olsun.) Lucescu döneminde oynayan Flerquin’in, Sebastien Perez’in, Gustavo Victoria’nın bugün hala adını anabiliyorsak meziyet onların çok iyi yönetilmiş olmasındadır. Bu son örneğimden sonra daha da aydınlanacaktır her şey kafalarda…

İş futbolcunun kötü olmasında değil arkadaşlar. Dün süper oynayan Kewell, geçen yıl takımın dinamosu dediğiniz Mustafa Sarp (ben hiç demedim-sevemedim ama siz sevdiniz), müthiş golcü dediğiniz Baros, yıllar sonra milli takım sol bekini buldu cümlesini size söyleten Hakan Balta, Avustralya milli takımının kaptanı Lucas Neill bir gün uyandılar ve kariyerlerine kötü birer futbolcu olarak devam etmediler. Sezona felaket başladılar. Felaket bir sportif direktöre sahiptiler. Rezalet bir yönetime sahipler. Bunların hepsi de bir araya gelince bugün bu takım 11. sıradaki yerini aldı. Korkmayın 40 puanı geçerse düşmez. 40 puanı da geçer. O kadar da “yavan” oyunculara sahip değiliz. Neyse daha da uzatıp yavanlara pirim vermeyeceğim.

Güzel futbolu paylaşmak dileğiyle… volkanbk3-efektifpas

(Erman Toroğlu’nun fotoğrafı ilginçliği nedeniyle konulmuştur. Laflarım bizzat kendisine değildir.)

Ne Kadar Acayipleştik Biz Ya!

Mart 5, 2011, 9:20 pm | Acayip İşler, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tekrar Merhaba WordPress!

Mart 3, 2011, 10:32 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bu 2. seferimiz oldu WordPress’e sarıldığımız. İlki bir kaç gün sürmüştü sadece. Umalım da bu sefer de kısa zamanda gerçek yurdumuza dönebilelim. Şimdilik buradayız ve onlar ne kadar istese de biz fikirlerimizi paylaşmaktan ve özgürlüklerimizden vazgeçmiyoruz. Tekrar merhaba WP tekrar merhaba dostlar!

Bloguma Dokunma! Hani Emeğe Saygı Vardı!!!

Mart 2, 2011, 10:05 pm | Saçma sapan işler kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Amaç ne?

Amaç, yayıncı kuruluş dışında canlı olarak yayınlanması yasak olan Türkiye Süper Ligi maçlarının blogspot uzantısı üzerinden yayıncı kuruluşun izni olmaksızın kitlelere ulaşmasının engellemek.

Bu yasaklama kararı ile olması beklenen ne?

İşte bu maçları yayınlayan blogspot uzantılı sitelerin kapatılması ile illegal yollara yönelimin ortadan kaldırılması.
Sonuç ne olacak?

Bu maçları yayınlayan blogspot uzantılı sitelerin yöneticileri internet üzerinden başka siteler veya uzantılar yolu ile işlerine devam edecekler. Uygulanan bu yasaklama kesinlikle amacına ulaşmayacak.

Olan kime olacak?

Yıllardır yaşadıkları ilginç olayları, gördüklerini, tecrübelerini, sevinçlerini, üzüntülerini, aşklarını, dostluklarını, ayrılıklarını, savaşlarını, kavgalarını, baş kaldırışlarını ve sinirlerini blog üzerinden aktaran, blogunu yeni doğan bir bebeğin büyütülmesi gibi emek vererek büyüten ve hala daha bunun için savaş veren biz ve bizim gibi yukarıda belirttiğim olaylarla alakası olmayanların geçmişleri ellerinden alınacak. Birbirinin yüzünü görmemiş hatta sesini bile duymamış insanların bloglar zinciri sayesinde kurmuş olduğu onlarca dostluklar, pekiştirilmiş onca sevgiler ve mutluluklar yok edilecek. Tabiki dışarıda görüşülebilir, konuşulabilir ama blogunda yazdığın bir yazıya yorum yazanın seni önemsediğini bilmek ayrı bir mutluluktur bizler için. Yani olayın zevki burada zaten. Ama hasta bir ağacın hasta olan dallarını budamak yerine ağacı kesmeyi uygun gören değerli büyüklerimiz böyle uygun görmüşlerse benden hepsine birden selam olsun!!!

İlaç Gibi Adam

Mart 1, 2011, 12:30 pm | NBA, Orlando Magic, Washington Wizards kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Taraftarı olduğumuz Orlando Magic’in bu sezonki en büyük sıkıntısı oyun kurucu mevkiinde. Savunma paspası Jameer Nelson, iki takma bacakla insanlar yürüyemezken 110 milyonluk kontratla Orlando’da tatil yapan Gilbert Arenas ve uzaktan bakıldığında torun sevme yaşı ve fiziğine çoktan ulaşmış gözüken Chris Duhon Orlando’nun sıradan bir takıma dönüşmesine sebep oluyorlar sezon başından beri. Chris Webber’a en şaaşalı dönemini yaşatan adam, Horford’un gelişimine katkı veren oyun kurucu, kısacası uzunla oynamayı bilen, savunma yapabilen, takımı ve yıldızları oynatabilen bir isim Mike Bibby. Gelecek sezonki tüm alacağından vazgeçerek kontratını feshetti Washington’da ve artık serbest. Bibby Orlando’ya ilaç olur, Hidayet’le ortak geçmişleri rehabilitasyon gibi gelir takıma. Orlando almazsa gittiği yeri de ihya eder Mike Bibby. Ama bu fırsat varken, parasına bakmadan en azından sezon sonuna kadar bağlanmalıdır Bibby. Bu noktada güzelim franchise’ı rezil eden Otis Smith’ten tek isteğimiz, belki de onun senelerdir arayıp da bulamadığı şanstır bu, Bibby’nin Orlando’ya gelmesidir. Umarım gerçekleşir bu dilek…

Sportif Başarı

Şubat 26, 2011, 2:55 pm | Adnan Polat, Beşiktaş, Galatasaray, volkanbk3, yıldırım demirören kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Galatasaray ve Beşiktaş’ın sportif başarısızlığı konuşuluyor aylardır. Ve suçlu kim? sorusunun cevabı her zaman da sporu yapanlarda aranıyor, organize edenlerde değil.
Spor yapmak kolay bir iş gibi gözükebilir ancak sonucunu almak öyle kolay bir şey değil. Kilolu bir insan düşünün. Kilo vermek istiyor ve kendine bir diyetiysen buluyor. Dediklerini yapıyor ama sonucunu kısa sürede göremiyor. Misal verelim. 120 kilo olan birinin hedefi 80 kiloya düşmekse, 6 ayda verdiği 5 kilo ona yetersiz gelir elbette. Ve 6 aydır spor yapıp az yemesine karşın kilo veremeyen bu kişi ne yapar? Diyetisyen değiştirir. Başka spor kulübüne gider. Başka bir spor hocası tutar. Bunlar gerçekleşene kadar
da kendi bildiğini okur ve yemeği arttırır. Böyle daha mutludur. Tekrar 120 kiloya döner bu süreçte. Ve yine 6 aylık kısır döngü periyotlarıyla devam eder bu olaylar. Hiç istikrar sağlayamaz bu konuda.
Bugün Galatasaray ve Beşiktaş’ın yaşadıklarını buna benzetesim geldi. Başarı 80 kiloya ulaşmaksa eğer o kiloya 6 ayda ulaşılamayacağını bilmeli iki takımın yönetimi de. Bilmiyor değiller. İlk başkan olduktan sonraki seçimlerde tekrar aday olup ekonomik ve yönetimsel açıdan işleri düzene sokmak vaatlerini verirken “bu işler ancak istikrarla olur” cümlesini duyarız çünkü onlardan. İstikrarın başarı için gerekliliğini bilirler ama kendi koltuklarını sağlama almak için. Onlar otursun da o koltuğa, sportif başarı için kimin hangi koltukta oturduğu önemli değildir…
volkanbk3

3 puan koparanın elinde kaldı

Şubat 20, 2011, 10:18 pm | alex, Beşiktaş, Beşiktaş-Fenerbahçe, Fenerbahçe, quaresma, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum



Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. „Aman tanrım ne tempoydu“ klişesine kaptıracaklar bunlar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Bugünkü tempo orta sahasız takımlarla yapılır. İki takımın da orta sahasının pres yapayım derken alanlarını boş bırakışı topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabi ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş‘ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun ilk 25 dakikada Fenerbahçe’nin oynadığı baskılı ve etkili futbola reklam arası dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı Lacivertli takım son haftalardaki ilk 20-25 dakika baskısını bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de.

Fenerbahçe’nin baskılı olduğu ilk yarının ilk yarısında Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Quaresma’nın Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın ilk yarım saat sonra takımı geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Çünkü Fenerbahçe bu sezon maçın son 20-25 dakikasında güçten düşüyordu. Gücü ekonomik kullanmak düşüncesiyle geri çekildiğini düşündüğüm Fenerbahçe alanı Beşiktaş’a bıraktı. Fakat Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ „ters“ İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. Volkan’ın golden sonra su içmesi de manidardı.

İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın karşı karşıyalardaki beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın , en azından penaltının, sinyallerini veriyordu. Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin „künde“sini görememesi en büyük hatasıydı. Bazen futbolcular pası atacağı arkadaşını göremiyor, bazen de hakemler… Öyle ki Ferrari de Lugano’ya attığı dirsek esnasında hakemlerin tam onu görebilecek açıda olduklarını görmedi. Gökhan Gönül’e de ikinci sarı karttan bir kırmızı kart gerekirdi.

Ferrari’nin kırmızı kartı görmesiyle işler tamamen tersine döndü ve oyuna Aurelio’nun girmesiyle Schuster elindeki 1 puanı da rakibine hediye etti. Sarı kart görmüş olsa da Necip’in sahada kalması, enerjisinden yararlanılması gerekirdi. Guti’nin, Simao’nun oyundan nasıl düştüğünü gördük. Bunun olabileceğini düşünemeyip Simao-Fernandes değişikliğine gitmemesi Schuster’in düştüğü en büyük gafletti bu akşam.

Kırılma anları çoktu. Ferrari ipi inceltti, Alex’te ipi kesti. Alex’in 3 golle bitirdiği sanırım ilk derbi oldu. Şu anda Alex’e yine methiyeler düzülüyordur. Yarın da manşetler Alex’li olacaktır. Ancak sahneye rakip 10 kişi ve orta sahasını bomboş bıraktıktan sonra çıktığını es geçmeyelim. Birini övmek için oyuncunun ne yaptığını irdelerken, neyi, ne zaman yaptığını da göz önünde bulundurmalı.

Beşiktaş sezon boyunca istikrarlı bir ilk 11’e sahip olamamasının en acı sonucunu bu akşam tattı. Haftalardır oynayan Nobre, Aurelio, Bobo ve Sivok’un ilk 11’de olmaması kalitelerinin yetersizliğindense önceki maçlarda oynarken çok mu kalitelilerdi de oynadılar Schuster’in açıklaması gerek. Beşiktaş sezon bitene kadar bu istikrarsızlığına devam ederse 17 maçta ancak 17 puan alabilir. Hedefini de başka bir türlü tutturabilir.

Sezona çalkantılarla başlayan Fenerbahçe’nin sabırla bugünlere gelmesine diyecek fazla söz yok. Tebrikler. Şampiyonluk için gönlüm çeşitliliğin artmasını istemem nedeniyle Trabzon’dan yanadır. Ancak eğer Trabzon yarınki maçta strese girip puan kaybederse Fenerbahçe bu rüzgarıyla şampiyonluğa çok yaklaşır.

Not: Maçı katledenin Ferrari’nin dirseğinin değil de Cüneyt Çakır’ın olduğunu haykıran Beşiktaş taraftarını da, maçı katlettiğini iddia ettiğini Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin kündesini görmediğini ekleyerek mantıklı düşünmeye davet ediyorum.

sevgiler volkanbk3

Futbol endüstrisine yön veren yazı-tura oyunu

Şubat 20, 2011, 12:23 pm | Beşiktaş-Fenerbahçe, boca juniors, derbi kelimesinin anlamı, derbi nedir?, derby, earl of derby, river plate, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bu yazı 07.12.2010’da volkanbk3.com‘da ve Bilgi Üniversitesi Dergi Bilgi Kulübü’nün çıkardığı aylık dergi Potansiyel’de yayımlanmıştır.

Derbi öncesi yayınlayayım dedim. Genel Kültür niyetine…

Ekonomik krizin arttığı dönemlerde yarışma programları her zaman televizyonlarda en fazla yeri kaplar ve de çok ilgi çeker. Son bomba yarışmamız da „Canlı Para“ oldu. Ne zaman bir spor sorusu çıksa, genelde de futbol soruları çıkar, kendimi yarışmacının yerine koyar ve yarışmacının ne kadar parası varsa sanki hepsi kendiminmiş gibi tüm paramı belirlediğim şıkın üstüne bırakırım. Fakat bayram esnasında yayınlanan programlardan birinde sorulan soru ben dahil evdeki tüm kafaları karıştırdı.

“Yanlış bilgi„ yarışması

Soru başlığı „Büyük Maç“tı. Bu başlığa uygun şıklar gözüktü. Soru ise „Aşağıdakilerden hangisi derbi değildir?“ idi. Şıklarda şöyle sıralandı: Fenerbahçe-Kasımpaşa, Bursaspor-Kocaelispor, Galatasaray-Trabzonspor. Cevapsa Bursaspor-Kocaelispor olarak açıklandı. Yani aslında derbi olmayan Galatasaray-Trabzonspor maçı bu kategoriye alınmıştı. „Nasıl yani?“ demeyin. Galatasaray-Trabzonspor maçı bir derbi değildir! Neden mi?

Bugün bütün futbol endüstrisinin en büyük parçası olan “derbi maç„ların adı bir yazı-tura oyunu sonunda belirlenmiştir. Çok da ironik değil mi? Masum bir iddiadır yazı-tura oyunu ama işin içinde yine para vardır.

Bu terim lugatımıza İngiltere’den girmiştir. Şu anda Büyük Britanya olarak bildiğimiz yer eskiden de aslında şimdi olduğu gibi İngiltere, İskoçya, İrlanda gibi kontluklara bölünmüştür. İngilizler Derbyshire’da konuşlanmıştır ve artık onlar Derby Kontluğu’dur. Kontluğun başına geçen de „Earl of Derby“ denmektedir.

Anlatılara göre Londra, Charshalton, Epsom’da 1778’de Derby’nin 12. Kontu Edward Smith-Stanley (neredeyse bütün kontların adı da Edward) ve arkadaşlarının katılacağı bir akşam yemeği partisinde iddiasına at yarışı düzenlenir. Yarışlar heyecan dolu geçer. Derby Kontu, Sir Charles Bunburry ile yarışın adını kimin onurlandıracağına karar vermek için yazı tura atarlar. Ve Derby kazanır. Daha önce Epsom bölgesinin adıyla anılan (Epsom Stakes) yarışlara bundan sonra „Derby Stakes“ denmeye başlar.

Derbi mi değil mi?

Günümüzdeki kullanımı ise oldukça karışıklaşmıştır. Her spor dalındaki mücadeleler için kullanılabilen derbi kelimesinin yaygın olarak en çok görüldüğü yer popülerliği nedeniyle futbol mücadeleleri. Geleneğe çok bağlı olan ve modern futbol organizasyonunun da kurucularından olan İngiltere’de bu derby, türkçe olarak derbi, tabiri aynı şehrin iki takımı arasında oynanan maçlar için kullanılmaktadır. Ancak artık pazarlanan futbol oyunu hem heyecanı dolaylı olarak da satışlarını arttırmak için derbi tabirini aynı şehrin iki takımının dışında, şehirlerarası, bölgesel ya da maddi açıdan kuvvetli iki ekibin karşılaşması olarak da kullanmaya başladı. Elbette iki şehrin tarihsel geçmişleri arasında yaşanan gerginlikler de o maçları “önemli„ kılar Ancak onları derbi yapmaz.

Yarışma programında sunucu Engin Altan Düzyatan’ın savunusu, Galatasaray-Trabzonspor mücadelesinin derbi olmasa da büyük maç olduğu için “derbi değildir„ sorusunun “kapağı açılan„ cevaplardan olabileceği yönündeydi. Ancak Bursaspor ve Kocaelispor arasında oynanan bir çok mücadelede 90’ların başında büyük maç olarak görülmekteydi. Bu durumda Bursaspor-Kocaelispor maçı da bir dönem büyük maç olduğu için derbi değildir sorusunun kapağı açılan cevabı olabilirdi.

Sonunda Bu Gece Kesişiyor Yollarımız…

Şubat 18, 2011, 6:11 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
…Aynı anda başka insanlara, 
Seni seviyorum demişizdir
Mutlak güven duygusuyla, 
Başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı, olabilir…
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş…
Seni Seviyorum,
Bekle almaya geliyorum…

Barcelona Türkiye Ligi’nde Olsa Olabilecekler:

Şubat 16, 2011, 3:33 pm | Barcelona, ekşisozluk, Futbol, komik, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

1. Messi’nin ayağı kırılırdı.

2. Şike yapıyor, hakemleri satın alıyor derlerdi.

3. Sergen Yalçın, Barcelona’da sıkıntı var derdi.

4. Rıdvan Dilmen Xavi için, bir Alex değil derdi.

5. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a her sezon en az bir kere yenilirdi. İskender Alın kesin bir gol atardı.

6. İlk beş hafta sonunda paf takımını sahada görürdük. Messi sezonu kapatır, Xavi 2 ay sahalardan uzak kalır, İniestanın futbol hayatı biter, hakeme itiraz eden Puyol 2 haftada bir kırmızı görür. Anlayacağınız Barcelona’dan bir şey kalmazdı.

7. Bize heryer Katalunya diye tezahürat yaparlardı.

8. Beşiktaş için birşey farketmezdi, yine 17 de 17 yapardı.

9. Her hafta Telegol’de Guardiola’nın takımı ne kadar aciz oynattığı konuşulurdu.

10. Bu kadar iyi futbol oynayamazlardı. Çünkü yabancı kontenjanından ötürü 5 yerli oynatmak zorundalar.

11. Barcelona’yı bilmem de bizde mustafa sarp – ayhan akman – barış özbek’ten kurulu fantastic three olduğu sürece bizden yine bir halt olmazdı.

12. Barcelona’ya sponsor olmak isteyen hastaneler birbiriyle yarışırdı.

13. Batuhan Karadeniz seromonide David Villa’nın elini sıktıktan sonra elini üstüne silip espri yapabilirdi.

14. Aykut Kocaman, Barcelona’nın skorları irdelenmeli diye açıklama yapardı.

15. Guti ve Quaresma’yi görünce kick-box’a yönelen yurdumun futbolcusu bunlara direkt keleşle saldırırdı herhalde.

16. Yaratıcı fotomaç başlıklarına daha nice yenileri eklenirdi, mesela: İlk on bire girmessi yeter!

17. Şöyle açıklamalar duyulabilirdi: “Guardiola gelsin de Sivasspor’u çalıştırsın” ya da “Messi sakatlanma nedeni ince işler” veya “takımda aşırı derecede katalan lobisi var.

18. 15 sene sonra 3. yıldızı takarlardı.

19. Gelsinler bizim ülkeye; en fazla üç senede ağzına edip ortada bırakırız. Xavi ve Messi hedefim önce Gs/Fb/Bjk, ondan sonra da kısmetse Avrupa’da top koşturmak diye beyanat vermeye başlarlardı.

20. Telegol programında şu konuşmalara konu olurdu:

Ahmet Çakar: Beyler! Guardiola adamsa ki bana göre adam, Xavi’nin neden her maça jöleli saç ile çıktığını bize açıklar. Egzajere etmeden söyledim bilmem farkında mısınız.

Erman Toroğlu: Ahmet’cim kafanda saç yok diye neden hemen sallıyorsun? Hakemliğinde de böyleydin sen.

Gökmen Özdenak: Volkan Demirel de hep jöleli saçla çıkıyordu. Ona kimse çıkıp bir şey demiyordu.

Ziya Şengül: Gökmen’cim, bak güzel kardeşim neden dönüp dolaşıp konuyu Fenerbahçe’ye getiriyorsun?

Serhat Ulueren: Jölenin markası neymiş?

Yazıklar Olsun!!!

Şubat 15, 2011, 11:15 pm | Beşiktaş, Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

İbrahim Üzülmez’le 2006 yazında yaptığım tatilde karşılaşmıştım. Ama tanıyamamıştım. Kaldığım otelin lobisinde müzik dinlerken yan masaya oturmuştu. Eşim göstermişti bu Beşiktaşlı futbolcu değil mi diye. Ben de ne yalan söyleyeyim yok be bu insana benziyor demiştim. Tabi herkeste olduğu gibi kafamdaki İbrahim Üzülmez şekli saçı sakalına karışmış, viran halde bir tipti ama yanımda oturan insan gayet bakımlı, sinek kaydı sakal traşı olan kısacası bakımlı biriydi. Tabi futbolcu olduğunun en önemli kanıtı, kısa beyaz çorapları üzerine giydiği spor ayakkabıları ve genelde futbolcuların hepsinin alması gerektiği zannettiğim adidas marka beyaz ya da siyah el çantası idi. Ben de ne dikkat etmişim adama! Yalan yok konuşana kadar iyice bir süzdüm adamı, ondan aklımda tüm ayrıntılar, velhasılı kelam ben genelde yaptığım gibi ilk önce müzasyenleri daha sonra da oradaki topluluğu avucumun içine aldıktan sonra o cesaretle baba sen Üzülmez misin yoksa ona mı benzemeye çalışıyorsun dedim. O içine kaçmış gibi bildiğim İbrahim sesi ile biraz da kasılarak evet o benim der gibi bir kafa salladı. 5-10 dakika muhabbet ettik ama o muhabbet sonunda Üzülmez hakkında düşüncelerim bayağı bir değişti. Futbolcuların çoğunda görülen aklındakileri cümlelere aktaramama kusurunun onda olmadığı ilk keşfim olmuştu. Hatta etrafımdaki arkadaşlarım da aynı şekilde adam ne güzel konuşuyor demişlerdi.

Bunu niye anlattım bilmiyorum ama sonuçta konuya bir yerden giriş yapmak lazımdı ve bu anı insanları görünüşüne, sıfatına, konuşmasına, işine, gücüne vs. göre önyargılı olmamak gerektiği düşüncesini bir kez daha yüzüme çarpmıştı. Peki İbrahim Üzülmez’i en az 10 senedir gayet iyi tanıyoruz, muhakkak ki maçlarda olsun dışarıdaki röportajları olsun kişiliği hakkında hepimizde bir fikir oluşmuştur. Milyon kişiye bu adamı sorsanız hiçbirinden yahu bu lanet bir adam lafını duyamazsınız ki böyle insan iki dakikada kendini belli ediyor. Örnekleri çok, isimleri lazım değil. Diğer yandan Üzülmez kimdir? Üzülmez işine sıkısıkıya bağlı bir insandır, aldığı parayı son kuruşuna kadar hak eden bir insandır, azimlidir, hırslıdır ancak bu hırsından dolayı futboldan ekmek yiyen hiç bir meslektaşına bir zarar vermemiştir. Bununla birlikte disiplinlidir, Türk futbolcular arasında Hakan Şükür ve Ergün Penbe ile birlikte iş disiplinine sonuna kadar bağlı olduğuna inandığım üç futbolcudan biridir.
Bu yukarıda saydığım özelliklerinden hangisine hangi futbol izleyicisi yok diyebilir? Tüm bunları gözönüne getirdiğimizde Beşiktaş yönetiminin yaptığı yolları ayırma kararının ne kadar yanlış olduğunu tartışmam kimseyle. Bu insan 11 yıldır içinde olduğu kulübün kaptanı. Bugün onu elimine edenlerin kaçı ondan daha fazla emeğe sahiptir kulüp için? Şu ana kadar kim bilir kaç tane aynı takımın futbolcusu maç içinde olsun devre arasında olsun maç sonu olsun birbirinin boğazına yapışmadı? Ama amaç burada şartlar hazır oluşmuşken gereğini yapıyoruz diye gösterip kimseyi de karşına almadan bir futbolcuyu yakmak. Bir de bu adam durup dururken mi dellendi? Onu dellendirenin hiç mi suçu yok da hiç adı geçmiyor, kıskıs gülüyor arka tarafta. Üzülmez dediğim gibi hırslı, hırsına yenik düşüp böyle bir yanlış iş yaptığı yönünde bir karar alınıp gerekenler yapılamaz mıydı?

Yaptığını kesinlikle haklı bulmuyorum, doğru olduğunu da düşünmüyorum. Ama 37 yaşında çatır çatır top oynayan, hatta top oynadığını zanneden bazı tiplere bu işi öğreten insanı bir kalemde yokedebilen zihniyet aynı akıbete uğradığı zaman cart curt konuşmayacak. Üzülmez’in kafasına vurulan keserin sapı da Toraman’ı elbet yakında bulacak, bulması gerek eğer o yönetici diye kendilerini addeden insanların azıcık adalet duyguları varsa.

Diğer yandan bu kadar hız niye? Koştura koştura adamı kovmak da ne demek oluyor? Yapıcılık diye birşey öğrenememiş mi bu yönetim ya da futbol şubesindekiler. Herhalde beklediler beklediler adam performanstan düşsün de yollayalım diye. Baktılar ki adam yıl geçtikçe Benjamin Button gibi daha da güçleniyor ellerine fırsat geçince yok ettiler adamı. Ya da kabul edelim yaptığı çok pis birşey ve yolların ayrılmasından başka yol yok. Zaten adan 2-3 ay sonra futbolu bırakacağını açıkladı. Gizliden gizliye bu işi böyle bir afişe ile yapmayıp kitabına uydurmak ile halledilemez miydi? Hiç mi olmadı bir futbolcu hiç sakat değilken sakat gibi gösterilip kadro dışına atılmadı mı? Millete milyonlarca avro parayı çatır çatır verirken ki haketmedikleri halde, parasını sonuna kadar haketmiş adamın 2-3 aylık alacağını kesmek için mi paldır küldür kovuyorsun da milletin önünde rezil ediyorsun? Yazık, nerden bakarsan bak yazık.

Son bir laf da Beşiktaş taraftarına ve özellikle herşeye karşı olduğunu iddia eden Çarşı grubuna. Bakalım göreceğiz Green peace ile çevre kirliliğine, bilmem kimle altın çıkarma işine vs. bir ton zımbırtı olaylara karşı olan bu grup yönetimin bu uygulamasına da karşı olup, Üzülmez’e iade-i itibar edecek mi? Eğer hiç sesleri çıkmazsa hiç bundan sonra yok ona karşıyız yok bunu destekliyoruz diye ortaya çıkmasınlar. Adama derler sen ilk önce kendi takımının kaptanını yiyenleri karşı çık!!!
Açık açık söylüyorum, İbrahim Üzülmez’e sanki yüzkızartıcı bir iş yapmış gibi 1-2 günde kadro dışı bırakıp kamuoyunun önüne salanlara yazıklar olsun! Sanki adamın kalemin kırdınız da iyi bir halt ettiniz. Sizin de zamanı gelir belinizi kırar o taraftar azıcık adalet duyguları varsa. Tabi, bazıları gider geceleri yapmadığı maskaralık, kepazelik kalmaz ki bunların sadece %1’lik kısmı tvlere yansır, çünkü hemen gizli eller olayı kapatmak için hareket eder ve onların arkası vardır, parası çok, yemesi zordur. Ama İbo tek tabancadır, arkası yoktur, tek dayanağı performansını devamlı yüksek tutmasıdır, kolaylıkla gözardı edilebilir ve o ancak hırsına yenik düştüğü zaman yenilebilir…

Galatasaray’da Kaleci Sorunu Yok

Şubat 14, 2011, 11:23 pm | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Galatasaray’da bir kaleci sorunu yok aslında. Bu kadar çok kalecinin gelip geçtiği ama dikiş tutturamadığı bir kalede başka sorunlar aramak gerek. Biz Çoban Salata olarak 2009’dan beri bu sorunu arıyoruz mesela. Sonuç itibariyle vardığımız durak senelerdir bir başkası değil hep Nezih Ali Boloğlu oldu. E sayalım hep beraber: De Sanctis, Leo Franco, Fevzi, Orkun, Aykut, Ufuk, Zapata… Bu adamların hepsi kötü kaleciler mi? Hayır değiller. Bu adamlar Galatasaray kalesine geçtikten sonra ilerleme kaydettiler mi? Hayır, asla. Bu adamlardan kaç tanesi Galatasaray’da maç kurtardı? Bir elin parmaklarını geçmez, hangisi olduğunu da hatırlamayız. Demek ki sorun aşikar. Bu adamların topu dallama olmadığına göre, hepsi Milli Takımlar düzeyindeyken Galatasaray’a gelip dip yaptıklarına göre, ötesinde De Sanctis hariç gerisi kariyerlerini bitirme noktasına geldiklerine göre denilecek tek laf; göz göre göre Nezih Ali Boloğlu! Sevgili Boloğlu ile asla kişisel bir problemimiz olamaz. Her gelen Teknik Direktör kendisini gayet beyefendi ve geçimli biri olarak tanımlamış, teknik kadrolarında bulunmasından asla rahatsız olmamıştır zaten. Ancak beyefendilik futbolda bize özellikle performans açısından ne kazandırır? Hiç bir şey.

Bellidir ki profesyonel sporculuğu döneminde çıktığı resmi maç sayısı toplamda 2 sezonun toplam maç sayısını zor bulan ve kariyerini “hep yedek kaleci” olarak geçirmiş bir adamın böylesine büyük bir camianın kalesindeki adamlara verecekleri çok kısıtlıdır. Mondragon bile son 1-2 sezonunda bir hayli geriye gitmiş, minare yıkılsa da mihrabı yerinde olduğu için Galatasaray bundan pek etkilenmemiştir. Her ne kadar takım savunması denilen kavram seneden seneye çöküyor olsa da Galatasaray kalesindeki adam en azından senede 3-5 maçı kurtarabilecek şekilde hazır ve teyakkuzda bekleyen adam olmalıdır. Bugün Casillas, Van Der Saar, Victor Valdes büyük takımların kalelerinde olmalarına rağmen her an savaşa hazır Gladyatörler gibi tetiktelerse bu çok iyi çalıştıklarından, çalıştırıldıklarındandır. Demek ki Galatasaray kalecisi iyi çalıştırılmamakta, hatta kafa olarak da o kaleye geçmeye hazır hale getirilememektedir. Kaleci antrenörü bu yeterlilikleri gerçeklemesi gereken adamdır ve buna ilaveten yeni bir kaleci transferi olacaksa bu transferde Teknik Direktörü yönlendirip o kalenin ağırlığını kaldıracak kaleciyi seçecek otoritedir. İşte bu noktada soru şudur: Boloğlu otorite midir Allah aşkına?

Galatasaray’da kaleci sorunu yoktur. Sağ bekten, oyun kurucudan, forvetten önce falan Galatasaray “Kaleci Antrenörü” transfer edip Nezih Ali Boloğlu’na teşekkür etmelidir. Yoksa en yakın zamanda Polat’a teşekkür edilecektir. Hattı zatında ben bugünden Polat’a teşekkür ediyorum mesela.

Galatasaray’da 1 numaralı sorun Kaleci Antrenörü, 2 numaralı sorunsa 9 senedir bunu göremeyen Yönetimlerdir.

Yorumsuz

Şubat 14, 2011, 9:42 am | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kaynak: Fanatik Gazetesi

Temaşaa Sanatı ve Sanatçı

Şubat 13, 2011, 1:27 am | EPL, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFBHR1dFWBI=
Benim söylecek sözüm yok. Sadece defalarca kez izlemek istiyorum. Futbol bir temaşaa sanatıysa bu adam sanatçı demek ki…

Liechtenstein’dan Tarihi Galibiyet!

Şubat 11, 2011, 11:30 am | Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Milli maç haftasın en gölgede kalmış ama sonucu bakımından en tarihi maçıydı San Marino – Liechtenstein maçı. Açıkçası bu tarihi skorlu maçı kimse Cenk Akın gibi anlatamazdı. Cenk’in yıldızlarla bezeli futbol endüstrisindeki var oluş savaşını çok naif bir gözle izleyip anlattığı bu yazıyı mutlaka okuyun.

Bu da mı gol değil 😦 – Cenk Akın – Topsuz Alanda Faul

10 Soruda Magic (Soru 2)

Şubat 8, 2011, 2:35 am | NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


(MV: Meraklı Vatandaş, ÇO: Çoğu Otoritenin Ortak Görüşü, BD: Bendeniz )

MV: Lewis- Arenas takası çok mu gerekliydi?

ÇO: Her şey ortada. Sen Marcin Gortat’ı gönderiyorsun, karşılığında adam gibi bir uzun alamamışsın, takım bu haldeyken sen git, bir de takımın bir uzununun daha yerine PG al. Kısaların turşusunu mu kuracaksın? Sen biraz bekle, Lewis ile dene bakalım nasıl oynuyor bu takım. Zaten Arenas’ı istediğin vakit alabilirsin. Kısacası, bu hamle tam bir felaket.

BD: Arenas böyle sıvadıkça bu soru döner bir gün Otis Smith’in idam sehpası olur. Bir kere Otis Smith’i anlamak öyle kolay iş değil. Marcin Gortat’ın on beş dakika oynaması için hazineyi boşalttı, sonra takasla gönderdi, Carter’ı takımında görmek için baltayla daldı takıma, daha bir buçuk sezon olmadan kiliseye gidip günah çıkarttı, Reddick için yine abartılı paralar ödedi, ama en kısa zamanda onu da paketler; emin olun. Yine şöyle bir örnek vereyim nasıl garip düşünebildiğine örnek bu adamın: Bu takaslar sonrası herkes- ben de tabii- şöyle ele avuca gelebilir bir uzun daha katar diye beklerken ondan, o çıkıp aynen şunları söyledi: “Herkes Howard’ı durdurmak için takımlarına uzun alıp duruyor, ben niye uzun alayım, onlar düşünsün.” Yani böyle garip bir adam, ne hesap ediyor, ne düşünüyor kestirmekte zorluk çekiyoruz. Yaptığı tüm hamleleri ‘breaking news’ diye duyuyoruz, yani üç beş gün önceden duyumu alınan konuşulan şeyler değil, böyle de ketum ve alttan alta iş çeviren garip bir adam. Bir de Howard istemişmiş diye haberler çıktı bu takası. Gülüp geçiyoruz efendim. Neyse, bu işin Otis ayağı. Bir de Gundy ayağı var: Takas ertesi Gundy yaptığı basın toplantısında, sahada zaman zaman Arenas Nelson Richardson Turk Howard beşini görebileceğimizi söylemişti, Arenas’ın performansından medet umarak. İşte 2 ay geçti, Arenas hala top oynayacak. Gundy bir haftadır itiraf etmeye başladı; Orlando şu anda yarışın içine dâhil değil. Muhtemeldir, Otis Smith’e hayır duası okuyordur. Neden mi? Bir kere, her ne kadar herkes Lewis’in kontrat/ istatistik oranına gözünü dikip Lewis’in aldığı paraya sulanmışken, Gundy böyle istatistiklerin ucuz anlayışların adamı olmadığı için Lewis’e başka gözlerle bakmamıştır. Ondan nasıl yararlanırım diye düşünmüştür, diğer oyuncularını düşündüğü gibi. En çok parayı alıyor diye her topu onun eline vermemiştir. Otis, menajerler dünyasındaki ‘o kadar para verilir mi o oyuncuya ?’ mantığıyla haraket edip itibar kaybetmemek ve totosunu kurtarmak amacıyla Lewis’i paketlemiştir. Ayrıca hesabında şu da vardır: “Arenas nasıl olsa iyi istatistikler yapar, savunma mavunma takım kazanmış kaybetmiş önemli değil, atsın biraz da asist yapsın da en azından kontratını hak eden istatistikler yapsın, ben de totoyu kurtarmış olurum en azından, nasıl olsa Lewis o kontratla Arenas’ın yaptığı istatistikleri yapamayacak hiçbir zaman.” Neyse ki, şimdilik rezil olmakta, çok güvendiği Arenas sıvamakta. Bir de şöyle bir rezilliği de var onu da ifşa edelim de eksik gedik kalmasın. Finallere giderken takımın guardı Nelson sakat olduğu için Alston’du. İkinci guard AJ. Finalde hatırlarsınız Nleson gelip takımın içine bir güzel etmişti. Sonraki sezon Nelson bir J-will iki AJ üçüncü guard. O tutmadı, Nelson bir Duhon iki J-Will üç. O da tutmadı Nelson bir Arenas iki Duho üç J-Will dört. Böyle rezalet bir menajerlik olamaz. Finale çıkaran guard ikilimiz 12 ay içerisinde yok oldu ve gelinen nokta rakip guardların milli takımlık performanslar sergilemeleri. Neyse, gelelim Lewis’e. Gundy takaslar sonrası yaptığı basın toplantısında Lewis’in gidişini sebeplendirememişti ve nerdeyse ağlamaklı oldu koca adam. Lewis’i beğenin ya da beğenmeyin ama takım olmak nüve olmak için Arenas’dan daha elzem bir kişilik ve oyuncu olduğu açıktır. Bir kere, hücum ve savunma disiplini üst düzeydedir. İki şut soktu diye üçüncüde de potaya saçma bir şut sallama isteği duymaz, şut kullanmadı diye küsmez ve maç konsantrasyonu asla düşmez, kendinden iri adamları tutma konusunda asla geri adım atmaz, en az onlar kadar sertlikle cevap verir. Magic dönemindeki tek falsosu, yasaklı bir ilaç kullanmasıydı ki eminim o da kötü niyetli olduğu için değil, dikkatsizliğindendi. Yani sevgili meraklı vatandaş, bu sorunun cevabını aslında sorarken vermişsin de biz yine de şöyle diyelim; basketbol yeteneklerini, takım oyunu için gerekliliğini, uzun adama olan ihtiyacımızı her şeyi geçtim, zihniyeti ve karakteri için bile bu takımda kalmalıydı Lewis.

Sonuç: Otis Smith…

Ayhan Akman Olmayınca!

Şubat 7, 2011, 5:56 pm | ayhan akman, Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 4-2 Eskişehirspor
Acaba bir oyuncu takımın çehresini tek başına çok fazla değiştirebilir mi sorusu hep tartışılır bir konudur futbol dünyasında. Ne var ki, yapılan tartışmalar hep ya bir transferin ya da sakat bir oyuncunun geri dönüşüne istinaden takımda yapacağı iyileştirme ya da katkı üzerinde devam eder. Peki eğer bir oyuncu olmazsa takımın oyunu gelişemez mi? Buyrun Ayhan Akman! O yoktu ve yokluğuyla takıma çok büyük katkı sağladı dün akşam benim nazarımda. Neticesinde ortaya bazı gerçekler apaçık serildi:

1. Orta saha hızlı top yapmaya başladı.
2. Orta sahada yana ve geriye pas yapma sayısı çok azdı.
3. Orta saha ofansı daha çok düşündü ve destekledi. Bunda ileri uç oyuncularının yeri geldiğinde defansif mantaliteye sahip olmasının da etkisi büyüktü.
3. İleri uçtaki kanat oyuncuları orta sahadan daha çok ve daha efektif bir şekilde beslendi.
4. İleri uç oyuncularının (özellikle Stancu) top rakibe geçtiği anda yaptıkları baskı ile kazanılan toplar orta saha oyuncuları tarafından defansa ya da kaleciye pas olarak değil rakip defansı dengeli değilken tekrar ileriye kullanıldı, bu da rakip için tehlikelere yol açtı.
5. Maçta hiç gergin hareketler ya da itirazlar olmadı.
6. Orta saha oyuncuları şut çekmeyecekler gibi bir yasağın olmadığını öğrenmiş olduk.

Evet, Ayhan Akman’a teşekkür etmesi lazım tüm Galatasaray taraftarının. Yokluğu ile takıma pozitif katkı yapabilen futbolcu sayısı azdır. Ben kendi namıma Ayhan’a bu zaman kadar olan emeklerinden dolayı teşekkür ediyor ve bundan sonraki futbol yaşantısında tüm güzelliklerin onunla beraber olmasını diliyorum. Bu arada inşallah, dün akşam 70’li dakikalarda saçmaca, hiçbir akla mantığa uymayan bir oyuncu değişikliği yapan sevgili Hagi de birşeyler çıkarmıştır hem yaptığı değişikliğin takıma getirdiklerinden hem de yukarıda bahsettiğim yokluğun avantajından…

Aşk Tesadüfleri Sever

Şubat 7, 2011, 2:07 pm | Hayat, Sinema kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
 

Ömer Faruk Sorak ve eşini bu film için kutlamak bir kenara, sarılıp sarılıp öpüyorum. İnsanın içine işleyen, her aşık olmuş insanın kendinden bir şeyler bulabileceği bir film. Konu aslında bilinen bir konu ama aynı yünden kiminin ördüğü kazak giyilmiyor kiminin ki yıllar boyu bir diğerine vaz geçilmeden tercih ediliyor. Tam anlamıyla vurdu beni bu film. 3 kez gözyaşlarıma hakim olamadım. Filmin nereye doğru gittiğini anlamış olsam da sürükledi beni bu film anlatılışı ve gerçekten kayda değer oyunculuklarıyla. Belçim Bilgin’den bahsetmiyorum ama oyunculuk derken Mehmet Günsür, Yiğit Özşener, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel ve küçük Reyhan Asena Keskinci’den bahsediyorum, belirtmek gerek.

Ömer Faruk Sorak’ın yönetmenliği, sahne hakimiyeti, oyuncuları yönlendirme yeteneği bu zamana kadar çalıştığı projelerde pek ortaya çıkamamıştı. Daha doğrusu hep yıldız oyuncuların arkasında unutulmuştu. Ama bu sefer bu adam çok iyi bir “Yönetmen” olduğunu gösteriyor. Öyle açılar, öyle güzel görüntüler yakalıyor ki özellikle sözsüz sahnelerde. Hele bir de duygu yoğunluğunun hat safhaya çıktığı anlar ve Günsür’ün karakteri Özgür’ün odak noktasında olduğu sekanslarda adeta yeteneğini konuşturuyor Sorak. Bu andan sonra yurtdışında nasıl Nolan’ın projelerini büyük bir heves ve merakla bekliyorsam yurtiçinde Sorak’la ilgili gelişmeleri aynı şekilde takip edeceğim.

Herşeyin ötesinde bu filmi benim için anlamlı kılan diğer iki konu hem kendimle ilgili bir çok şey bulmam hem de filmi beraber izlediğim dünyalar güzeli sevgilimle bizi anlatan bir sahneye şahit olmamızdı. O kadar çok cümle vardı ki filmde daha önce birbirimize söylediğimiz, işte onun için filmi çok benimsedim, bazen kendimi izliyor dinliyor gibi hissettim Özgür konuşurken. Bu yaşa gelene kadar tahsil ve iş anlamında çok çok iyi yerlere ulaşmış, ailem (annem ve babam) açısından hiç sıkıntı yaşamamış olsam da özel hayatımda bir türlü huzuru yakalayamadım. Hep dibe doğruydu seyri hayatımın, mutluluk ve huzur baremim her geçen gün düştü, düştü, düştü. İşte o tam da tarif edemediğim en dipteyken, yapayalnızken ve kendime artık bunu kabullenmem gerek derken çıktı karşıma hayatımı anlamlı kılan o muhteşem kız. Günler geçtikçe Zeynep’in Burak’a sorduğu şeyleri hayatta ilk kez onunla yaşadığımı ve hissettiğimi gördüm, onun yanında dünyanın bambaşka bir yer olduğunu keşfettim. Gülmek, mutluluk, heyecan, eğlence, koşulsuz ve karşılık beklemeden sevmek ne demekmiş o hayatıma girince anladım ancak. Ve dedim ki ona “Sen bunca senedir nerelerdeydin?”. İşte bu cümleyi duyunca filmde gözyaşlarına boğuldum, birebir aynı değildir kelimeler belki çünkü ben daha cümle bitmeden koyvermiştim kendimi. Bendim oradaki sanki, perdedeki de benim hayatımdan bir kesit… İnsan sevdiğini ve aşkını bir çok yolla anlatabilir ama önceden sadece bana ait olduğunu sandığım bu cümle çok iyi bir tercih olur…

Sorak kalbime dokundu bu filmle, kolay kolay silinmeyecek bu iz. Filmi sinemada mutlaka izleyin, o basit Türk romantik-aşk filmlerinden biri olmadığını kağıt mendilinizi çantanızdan çıkarırken çok net bir şekilde anlayacaksınız…

Bülent Ortaçgil’in unutulmaz şarkısı Bir Eylül Akşamı da filmin şerefine Teoman ve Usta’dan gelsin…

Seni çok seviyorum güzel kız…

Robert Kubica

Şubat 7, 2011, 12:21 pm | Formula 1, Robert Kubica kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dün İtalya’da koşulan Ronde di Andore rallisinde geçirdiği kaza sonrası vücudunun sağ bölümünde ciddi şekilde hasar oluşan, bana göre gridin en yetenekli pilotu, sürücü yetenekleri yanında baba bir adam olan Robert Kubica’ya acil şifalar diliyoruz.
Şimdilik tek tesellimiz, ‘co-pilot’un yara almamış olması.

Gizli Guard Savunması

Şubat 7, 2011, 1:21 am | Gilbert Arenas, Jameer Nelson, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Rondo: 36:40 dakika, 26 sayı, 1 ribaund, 7 asist, 1 top çalma, 6 top kaybı

Nelson+ Arenas+ Duhon: 48 dakika, 10 sayı, 5 ribaund, 6 asist, 0 top çalma, 5 top kaybı

3 .periyodun başlarında Pierce, Hidayet Türkoğlu’nun üzerinden kolay bir sayı buluyor. Van Gundy çıldırıyor ve soluğu bench ekibi amiri Quentin Richardson’ın yanında alıyor. Nelson maç boyu Rondo’nun yoluna kırmızı halı oluyor… Van Gundy düşünceli, kenara bakıyor, takma bacaklarıyla Arenas ve her gün bir yıl daha yaşlandığını düşündüğümüz Duhon’u görüyor, neyse, diyor, Allah yardımcımız olsun.

Rondo ikinci kez yirmi sayıyı geçiyor, on buçuk sayı ortalamasıyla oynadığı bu sezon. İlk yirmi sayıyı geçtiği maç Cleveland deplasmanı; Cleveland takımın ise anlatmaya gerek yok. 23 sayı atıyor.

Son aldığımız 4 yenilginin 3’ündeki rakip guard performanslarına da bakıp uzaklaşalım, bozuk olan moralimizi iyice bozmayalım (Miami oyun kurucusuz oynadığı için göz ardı ediyoruz onların oyun kurucularını). Rondo’nun tecavüzünü yazdık biraz önce. Geçelim diğerlerine: Mike Conley: 26 sayı, 2 ribaund, 11 asist, 2 top çalma ( bu maçta Arenas, Nelson ikilisi toplamda 7/17 şut yüzdesi, 18 sayı, 7 asist 8 ribaund 2 top çalma 5 top kaybı ile oynuyorlar). Conley’nin sayı ortalaması ise 13,4, sezonun en yüksek ikinci skoruna ulaşıyor bu maçta. 10 asisti geçtiği 6. maç. Derrick Rose 22 sayı, 6 ribaund, 12 asist, 2 top kaybı. ( Bu maçta Nelson, Arenas, Duhon üçlüsü 11 sayı 5 asist 5 ribaund 5 top kaybı ile oyunuyor.) Ondan önceki yenilgilere de bakarsak değişen bir şey yok aslında. Detroit maçında Stuckey 16 sayı atıyor, izleyenler hatırlar, maçın son bölümünde Nelson’un üzerine gidip aldığı faullerle takımına galibiyeti getiriyor. Westbrook triple-double yapıyor. Neyse, Magic taraftarlarının içini karartmadan bitirelim şimdilik.

Hayırlı Uğurlu Olsun!

Şubat 4, 2011, 10:37 am | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Efendim yeni kalecimiz camiamıza hayırlı, uğurlu, rakiplere bereketli olsun. Muhteşem bir tercih, müthiş bir transfer. Getirip kulübümüze bu yeteneği kazandıran büyük insanlara ne kadar teşekkür etsek az, etmeyelim o yüzden.

Niye Futbolu Bu Kadar Ciddiye Alıyoruz?

Şubat 3, 2011, 11:48 am | Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uğur Meleke’nin senelerdir takipçisiyiz. Şu spor basınındaki ender doğru adamlardan biri. Yazdıkları, söyledikleri, yakaladıkları çok önemli. Askere gitmeden önce Türkiye’deki futboldan çok soğuduğumu anlatan yazılar yazmış ve neden bunun sadece bir oyun olduğunu unutuyor, hayat memat meselesine büründürüyoruz bu işleri diye sormuştum. Her ne kadar bir endüstri haline gelmiş olsa da sadece bir oyun oynanıyor ve temaşaa sanatı icra ediliyor aslında sahada. İnsanın en ön planda olduğu, olması gerektiği bir sahne futbol sahası. O insan zarar görmemeli, sağlıklı kalmalı, eğlenmeye ve eğlendirmeye devam edebilmeli. Ama hem biz izleyenler, hem bu işi finanse edip yönetenler hem de bu işin pardon oyunun içindekiler bunu unutmuş vaziyette sanki. İşte o yüzden Meleke’nin tespiti ve bizim bu zamana kadar bu adamla ilgili düşündüklerimiz, gördüklerimiz oyunun oyun olduğunun unutulmaması için böyle adamlarının sayısının çoğalması gerektiğini bir kez daha sokuyor adeta gözümüze.

İlk kısmı da çok önemli mesajlar içeren yazının sadece Simao Sabrosa ile ilgili kısmını alıntılıyorum bu noktada. Teşekkürler Meleke, şu kadar spor yazarı içinde bu güzelliklerin olduğunu, olması gerektiğini bizlere gösterdiğin için…

“Simao Sabrosa
İBB-Beşiktaş maçında Simao bir gol attı, iyi de oynadı. Ama o müsabakada benim esas dikkatimi çeken Simao’nun iyi futbolculuğu değil, iyi insanlığı/iyi profesyonelliğiydi. 
Maçın 25’inci dakikasıydı. Beşiktaş ceza yayı önünde bir hava topu mücadelesinde Guti ve Mahmut kafa kafaya çarpıştılar, top siyah-beyazlılarda kaldı. Hakem devam işareti verdi, Beşiktaş hızlı hücuma kalktı, top orta çizginin biraz önündeki Simao’ya ulaştı. Simao hakemin devam işaretini gördü, devam etseydi belki de Belediyespor’u son 5 yılda en eksik yakalayan oyuncu o olacaktı(!).
Devam etmedi. Hakemin kaçırdığını o kaçırmadı, iki kişinin kafa kafaya çarpışmasından doğabilecek tehlikenin farkındaydı, topu taca bıraktı.
 

* * *
Aynı maçın bu kez 80’inci dakikası gelmişti. Hakem, aşırı tepkiler veren Schuster’i tribüne göndermek istedi. Schuster’se gitmek istemiyor, direniyordu. Tam o anda yaşananları Lig TV’den dostumuz Bora Koçyiğit anlatıyor: “Simao diğer taç çizgisi kenarından, yani 60 metreden bir depar atıp Schuster’in yanına koştu. Alman Hocaya sinirli şekilde terden sırılsıklam olmuş formasını gösterdi, hemen gitmesini işaret etti. Alman Hoca kendine geldi ve hızlı adımlarla tribüne doğru yola çıktı”.
Bu iki hadisesanırım Beşiktaş’ın takıma sadece iyi bir futbolcudeğil, iyi de bir insan transfer ettiğinin göstergesi…”

Yazının tamamı için kaynak

Milli Takım’dan Umudumu Kestiğim An

Şubat 2, 2011, 9:11 pm | Futbol, Milli Takım kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Teknik direktör Hiddink, “Bundesliga’da(Almanya 1. Futbol Ligi) Borussia Dortmund’da oynayan Nuri Şahin, sezonun ilk yarısında en önemli oyunculardan biriydi. Ancak sizde milli takımda şans bulamıyor. Neden” sorusu üzerine ise Nuri ile birçok kez konuştuğunu belirterek, takımda onun mevkisi olan orta sahada çok iyi oyuncuların bulunduğunu, kendisine yer bulmak için bu rekabeti kabullenmesi ve bunun için mücadele etmesi gerektiğini kaydetti. Kaynak: Milliyet

Allah aşkına kim o çok iyi oyuncular, Nuri’den daha iyi, daha etkili, milli takımı sürükleyen, Nuri’nin kesemeyeceği adamlar kim? Türkiye’ye gelen teknik adamlar kademeli olarak sapıtıyorlar ya da farkında olmadan biz onları çok büyütmüş olduğumuz için kariyeri boyu yaptığı hataları görmezden gelmiş oluyoruz. Hiddink de bu yolda. Ama bu yol bizi biteren yol. Milli Takım’dan ümidimi kesmiş durumdayım, Allah sonumuzu hayır etsin.

Ezik Kurtarıcı

Şubat 1, 2011, 10:36 am | Bundesliga, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Kendi değerlerimizi kötülemeyi, onları yerden yere vurmayı çok seviyoruz. 3,5 senedir İngiltere’de başarısız olsun diye herşeyi yaptığımız, evladımız Tuncay Edin Dzeko’nun yerine Wolfsburg’a transfer edildi transferin son saatlerinde. Yanında senelerdir İstanbul uçağına binip binip inen Jan Polak da vardı üstelik. Medyanın yerden yere vurduğu çocuğumuz ve bir türlü 3 büyüklere getirilemeyen bu bildik isim, şu anda Bundesliga’nın 12. sırasındaki, eski şampiyon Wolfsburg’un kurtarıcısı olsunlar diye Almanya’nın yolunu tuttular. Yavaş yavaş haberleri basın organlarına düşmeye başladı bu transferin ama manşetten değil, dış haberler sayfasında aralardan girdi gündeme. Yazık hem de çok yazık…

Tek isteğim var Tuncay’dan: Lütfen kendin ol Almanya’da ve kimseye kulak asmadan oyna. Sadece oyna be hemşerim.

10 Soruda Magic (Soru 1)

Şubat 1, 2011, 1:37 am | NBA, Orlando Magic, Stan Van Gundy kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

(MV: Meraklı Vatandaş, ÇO: Çoğu Otoritenin Ortak Görüşü, BD: Bendeniz )
MV: Cicim aylarını geçtik; takım takaslar sonrası ilk birkaç haftadaki fırtınayı estiremiyor gibi, sizler ne dersiniz?
ÇO: Zaten belliydi bunun böyle olacağı. İlk bir iki hafta yeni bir araya gelmenin gazıyla gerçekten de iyi gittiler ama eksikler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. Dua etsinler de Howard’ın başına bir şey gelmesin, bu onlar için felaket olur. Gundy mutsuz gözüküyor, takımının savunmasından hiç memnun değil. Diğer iki büyük takımın –Miami ve Chicago- çok gerisinde gözüküyorlar ve Arenas bu haldeyken de yakalamaları zor…
BD: Doğrudur, fırtına dindi, dünya var olduğundan beri haftalarca esen bir rüzgâr fırtına bilmiyorum ben. Bu da nefes sonuçta, bir yerde tükenecek, bacaklar titreyecek. Alttan alta fısıldanılan ve terennüm edilen “Tamam, Magic bu kadardı zaten!” yollu laflara da kulak asmamak gerekiyor. Takas sonrası oynadığımız ilk iki maçta aldığımız yenilgiler sonrası- Mavs ve Hawks- buralarda, paniğe gerek olmadığını, belki sezon başında istediğimiz hedeflediğimiz galibiyet oranına ulaşamayacağımızı, ama playoff’lar için bunun bir önemi olmadığını zamanı gelince çok canlar yakacağımızı söylemiştik. Buna neden olarak da, bazı maçlarda çok ciddi savunma zaafları çekeceğimizi göstermiştik. Öncelikle şöyle oyuncu oyuncu sayarsak Howard dışında bir sezon boyuncasını geçtim yarım sezon bile aynı savunma direncini gösterebilecek bir oyuncumuz yok. Nelson’a alışıldığı için artık savunma hataları yazılmıyor görülmüyor bile. Tepede Nelson’ın savunmasına yapılan tüm pickandroll’lerde yüreğimiz ağzımıza geliyor, ya da fastbreaklerde rakip oyun kurucu Nelson’u karşısında gördüğü zaman basket faul olmaması için duaya başlıyoruz. Richardson, kariyerinin ilk gününden beri takım savunması nedir ilk kez bu şehirde görüyor. Hidayet belki takım savunmasını bilen oyuncularımızın başında geliyor ama birebir savunmada her maç aynı performansı vermiyor. Örneğin, Granger ve Nowitzki’ye karşı çok iyi savunmalar yaparken (hatta Battier ve Granger’a yaptığı savunmadan dolayı Gundy övgüsünü eksik etmedi ondan) Deng ve Prince karşısında ne yapsa olmuyor. Bass, takımın belki de en kötü takım savunmacısı. Rakibin pota altındaki çoğu aksiyonunu kaçırıyor. Anderson, abartıldığının aksine iyi bir ribaundçu ve takım savunmacısı olmasına rağmen, birebir savunmada fiziksel olarak zayıf kalıyor. Arenas protez bacaklarla ne kadar savunma yapılabilirse o kadar yapabiliyor. Duhon Magic’e geldiği günden beri 10 doğum günü kutlamış gibi. Bu yaştan Anthony Johnson basenlerine ve havasına girmiş bile. İşte bu parçalardan savunmayı geçilmez yapması gerekiyor Gundy; düşünün nasıl büyük bir coach olduğunu artık. Yani iş geliyor savunmada düğümleniyor. Gundy ve Howard (ve bir de beyin)takımın başında olduğu sürece de bu takım ligin en iyi hücum takımlarının başında gelecektir, kuşkunuz olmasın. Bu arada, bakın, bu hücum konusuna geldiğimiz iyi oldu sayın meraklı vatandaşım. Ne dendi Lewis takas edildiğinde? Geleneksel hücum takımı mı, yok, hücumlar geleneksel hale geldi mi, ve bin bir türlü karman çorman şeyler söylendi ve her yenilgiden sonra yine aynı eleştiriler ve de her seferinde Gundy de lafı ağızlarına tıktı da bu arkadaşlar yorulmadı. Lewis gitti belki ama Anderson gibi bir adamın varlığından hiç haberiniz var mıydı bu takımda? Ayrıca Anderson’un kariyerinin çok başında olduğunu, iş ahlakının, arkadaşları ve coach’uyla olan ilişkisinin üzt düzey olduğunu hatırlatmamız gerekir. Takas sonrası ilk birkaç hafta estiğimiz dönemde çılgınca üçlük sokuyorduk. Bu hep böyle gitmez, üçlükler girmeyince ne yapacaklar, i don’t like the way they play (3-point), gibilerini yüzlerce kez okuduk. Sonra bizim üçlük yağmuru dindi, ama yine kazanıyorduk, hatta bir Boston maçı var çok kötü atarak kazandığımız; bu sefer Howard’ın yedeği yok tartışmaları başladı? Van Gundy bu adamlara alın topu sallayın çizginin arkasından demiyor, biraz olsun şu maçları dikkatli izleyin. Tepe pick’lerine, hızlı hücumda takımın allah allah hücum şeklinde değil de belli bir düzende yani şutörlerin yerleşiminden Howard’ın koşu çizgisine, en basitinden, şutu dışında başka bir şeyi yok denen Redick adlı adamımıza bir bakın. Gundy ile beraber Redick’in oyunundaki anlayışın nereye geldiğini görmekte fayda var bir basketbolcu için. Emin olun, Gundy dışında bir coach’un elinde olsaydı Redick, dipte şut için bekleyen bir beyaz şutörden veya bir Korver’dan fazlası olamazdı. Şimdi geldiği noktaya bir bakın ve anlayın bu adamın Gundy’nin değerini gözünüzü sevdiğim sayın ağabeylerim…
Not: Cenk hocam hoş geldin ve geçmiş olsun diyorum. Biraz geç oldu kusura bakma. Üzerimdeki ağır sorumluluk biraz olsun hafiflediğinden daha da mutluyum…

Özat, Başına İş Açacaksın!

Ocak 31, 2011, 6:24 pm | Ankaragücü, Futbol, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Futbolda bu haftanın en önemli gündem maddesi muhakkak ki Ankaragücü-Manisaspor maçında Ankaragücü teknik direktörü Ümit Özat’a yapılan saldırı idi.

Tabii bana bu olayda doğrudan şu haklıdır şu haksızdır demekten çok olayın baştan aşağıya bir yanlışlar sinsilesinin son halkası olarak çıktığını kabul etmek daha mantıklı geliyor.

Cemal Aydın’dan sonra bir türlü yönetimsel bazda bir uzlaşının sağlanamaması, Ankara Belediye Başkanı’nın takım üzerinden elini çekmek istememesi aksine tek hükümdar olacak şekilde takımı bir oyuncak haline getirmesi, eski başkanların yeni yönetimi devamlı çomaklamaları, çoğu kişisel rant peşinde olan sözde taraftarların birilerinin avukatı ya da celladı kisvesine bürünmeleri, dün kavga ettikleri birini ya da birilerini işlerine gelince takımın menfaatini düşünmeksizin omuzlara almaları ve kafasının dikine gitmeyi seven, yönetilmekten hoşlanmayan bir teknik direktörün takım üzerinde tek etkili olma inadı sonucunda iş o saldırıya kadar geldi.

Başta da belirttiğim gibi, olay anında ne maçın Ankaragücü aleyhine devam ediyor olması, ne Özat’a edilen küfürler, ne Ümit’in edilen küfürlerden sonra Ankaragücü golü bulunca yaptığı iddia edilen tahrikvari hareketler, ne de takımın ligdeki durumu ki onca hengameye rağmen iyi durumda olduğunu düşünüyorum bu olayın münferit ya da bir anlık sinirle olan bir olay olduğunu kanıtlamaz. Ümit Özat’ı ne parasızlık, ne yönetimsel dirayetsizlik ne de futbolcu olmaması yıldırabilirdi ancak can korkusu onu bu takımın başından ayırırdı.

Dün olmasaydı gelecek hafta olacaktı, ya da ondan sonra ki hafta. Ama bu olay olacaktı. Olay öncesi tahrikler de işin tetiklemesi oldu. Tabi ayrıca Özat’ın saldırı geçiştirildikten sonra saldırgana yaptıklarını ve daha sonra genel anlamda söylediklerini de tasvip etmek mümkün değil.

Malum psikopat çok bu memlekette. Onlardan biri Özat’ın bu hareketleri ve söylemlerinden kendine vazife çıkarıp onun canına bile kastedebilir. Olmaz olmaz demeyin. Dediğim gibi psikopat çok…

Negatif Tepeye Doğru

Ocak 30, 2011, 10:15 pm | Galatasaray, Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Rahmet olsun Dedem çok iyi bir Galatasaraylıydı. Hani o Galatasarayın 14 sene şampiyon olamadığı, hatta bir dönem düşme hattı civarında dolandığı evrelerde asla vazgeçmeyenelerden Galatasaraydan. Zaten bugün o iki eşsiz renge gönül verdiysem sebebi de odur bunun.

“Ya Dedem…” derdim “Bir takım bunca sene nasıl şampiyon olamaz, hem de bizimki bir ülkede?”. “Bir takıldı mı gider…” derdi o da “Bir kere yanlış yapmaya başladın mı hep yanlış yaparsın.” Bugün bakıyorum dediklerine cidden çok haklıymış benim canım. Kendi hayatım mesela, öyle büyük yanlışlıklar var ki içinde ardı ardına gelmiş, birbirine düğümlenmiş, biri diğerinin sonucu. Bir kırılma noktası gerekti, oldu. Kimi zaman Yüce Yaradan el atar zaten, sen ne yaparsan yap çıkamazsın yanlışlar girdabından. Mesela benim yanlışlıklar girdabım fırtınaya dönüp beni denizler ortasında bir başıma bıraktığında çıktı benim Derwallim karşıma. Sonuna kadar düşmem gerekti onu bulabilmek için. Bu noktada birden akıllarda beliren soru da Batman Begins filminden gelsin madem “Neden düşeriz Bruce?”.

Belki de şu sıralar düşünmemiz gereken o 14 senelik ayrılık sonunda 1984’te Derwall’le karşılaşılmasıyla başlanan ve 2000’de doruk yapan tam 20 senelik önemli bir patlama yaşandığı ve evrendeki dengenin Galatasaray’a da sirayet etmesi gerektiğidir. Belki de bugünler henüz Galatasarayın daha en kötü günleri değildir, daha kötülerine hazır olmamız gerekiyordur. 14 sene bekleyip 20 sene sürülen saadeti bir kez daha yakalamak için iyice yerin dibine geçilmesi gerekiyordur.

Türk Futbolu eskisinden daha fazla değişken barındırıyor içinde, doğa bir şekilde verdiklerini geri almasını ya da elindekileri eşit olarak dağıtmasını çok iyi biliyor. Biraz başkaları başkaları toplayacak meyveleri ve maalesef bize çürükleri bile kalmayacak, hazır olalım bence bunlara. Hayat bir sinüs dalgası ve biz şu sıralar negatif tepe yolculuğundayız, istemesek de çukurun en dibini görmeden yukarıya çıkmamız imkansız.

Ben kendi negatif tepemi çoktan geride bıraktım mesela.

En yukarıda ne mi yapacağım?

Barcelona modelini uygulayacağım: En az yarım dalga doğrultmacı kullanacağım 🙂

Askercilik Oynadım, Bitti!

Ocak 28, 2011, 9:23 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Sevgili dostlar ozhano’nun yazısından okuyanlar askerliğimin bittiğini biliyorlar. 17 Ocak gecesi merhaba dedim aslında eski yeni hayatıma, ya da yeni eski hayat da olabilir. Hayırlısıyla hayatımın, kariyerimin ve bir çok daha şeyimin önünde kocaman bir engel olarak arz-ı endam eden askerliğin üzerine toprağı örtmüş olduk. 32 yaşında yaptım askerliğimi, çok kolay olmadı açıkçası, pek beklediğim gibi de geçmedi ama gönül rahatlığı ile diyebiliyorum ki artık “Yatmadan, savsaklamadan, şerefimle, namusumla, eğitimimi, sporumu ve görevlerimi tam anlamıyla yaparak bitirdim askerliği.” Yok kısa dönem yatarmış, kıç büyütürmüş, semirirmiş onlar hikaye. 78 kilo olarak döndüm Ağrı’dan. En son lisede 78 kiloydum ben. Artık düşünün yapılan askerliği. Ömür boyu unutmayacağım bir asker arkadaşı ve ömür boyu hatırlamak istemeyeceğim bir çok anıyla döndüm. 11 yaşından beri kavga etmeyen ben, adam dövdüm mesela askerde, devlet malına kasten zarar verdim devlet hizmetinde kullandırılmadığı için, yenisini kullandırttım, askerin başını belaya sokan askerlerle uğraştım, yanlarına bırakmadım hiç bir şeyi, sevdim, sevildim, nefret ettim, ettirildim, sözün özü herkesin abuk bir rolü olduğu askercilik oyununda repliklerimi tüketip, “Aferin ne güzel oynadın, al bu da Takdir belgen” dedirtip komutanlara döndüm hayata…

Ağrı’da bir çok ahbap edindim, peynirin, balın hasını yedim, soğuğun kralını içimde hissettim – 30 derecelerde, öyle ya da böyle önümü tertemiz yaptım ve geldim. Ağrı’da, Patnos’ta Doğu Beyazıt’ta askerlik yapan tüm kardeşlerime Allah yardım etsin, komutanlara akıl, izan ve merhamet duygusu versin Yüce Yaradan. Gitmeyen göremiyor, bilemiyor, anlayamıyor, oralarda çok farklı bir hayat, çok farklı birTürkiye var dostlar. Kıymetini bilmemiz gereken şehirlerde, kıymetini bilmediğimiz bir hayat yaşıyoruz, farkına varalım… Üzerine çok konuşulur da o bizim işimiz değil, başkalarına bırakalım…

Bir kaç gün daha süre verin bana, tam anlamıyla kendime bir geleyim yazılar başlayacak, askerlik bu da ama ömürde bir kez yapılıyor, biraz da iz bırakıyor…

Selametle…

Zapata Sorunsalı

Ocak 21, 2011, 5:38 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Bundan aylar önce Adnan Polat’ın her geçen gün daha da Aziz Yıldırım çizgisine geçtiğini söylediğimde buna karşı çıkan arkadaşlarım herhalde o günden bugüne kadar gelişen olaylar ve en son bir günde yapılan üç transfer ile birazcık da olsa artık bana hak veriyorlardır. Aralarındaki tek fark Polat’ın Yıldırım’a göre daha demokratik bir yönetim anlayışına sahip olması. Günün getirdiği şartlara göre başkanın fazla bir hareket alanı olmadığı aşikar. Ara dönemde teknik direktörün tanıdığı oyuncuları almak mantıklı ve kaos anlarında bir şok etkisi yaratmak için özellikle yapılmış transferler olarak görünüyor ilk anda. Ama sezon başında yapılması gerekenler yapılmayınca eğreti duruyor yine bana göre. Tabi bunu yeni transferlerin sahaya çıkıp 40 yıllık Galatasaraylı gibi oynayamacaklarından hareketle söylüyorum. Enaz birinde ya da ikisinde muhakkak adaptasyon sorunu olacaktır.

Aslında Yekta konusunda fazla bir çekincem yok. Sarp’ın, Ayhan’ın, Barış’ın olduğu Galatasaray orta sahasında eğer beklenmedik bir sakatlık ya da performans düşüklüğü yaşamazsa formayı fazla zorlanmadan sırtına geçirir ve devam eder.

Diğer yandan Stancu ise zaten Avrupa’nın takip ettiği bir futbolcu ve her ne kadar Romanya Ligi dense de, ki Türk takımlarının büyük yıkım yaşadığı Avrupa Kupaları arenasında son yıllardaki çıkışları gözardı edilemez, 70 küsür maçta 40 küsür gol atması takımda santrafor sorunu yaşanırken yapılan en önemli işlerden biri oldu gibi görünüyor. Hele ki Baptista gibi futbol bakımından gerileme sürecine girmiş ya da Mutu gibi başı beladan kurtulmamış oyuncuların isimlerinin geçtiği ortamda daha da önemli bir hal alıyor bu transfer. Tabiki bunu adaptasyon sorunu ve sakatlık gibi belaların olmadığını düşünerek söylüyorum.
Gelelim Zapata’ya. Benim gözümde koskoca bir soru işareti. Takımından serbest bırakılan Leo Franco faciasını gören bir insan olarak öncelikle bu bakımdan Zapata’nın Leo’ya benzemesi performansı bakımından sıkıntılar yaşatabileceğini aklıma getirmiyor değil. Her ne kadar zaman zaman eski takımında başarılı dönemleri olsa da istikrarsızlığı sebebiyle bir türlü dikiş tutturamamış görünüyor eski kulübünde. Ama bundan daha önemlisi eski takımında iki defa kadro dışı bırakılmış olması. Disiplinsizliği sebebiyle Lincoln’ü, sakız çiğnediği için Misimoviç’i, tatillerden geç dönüyor diye Keita gibi önemli bir ismi göndermekten çekinmeyen bir kulübün disiplinsizlikleri sebebiyle iki defa kadro dışı bırakılmış bir oyuncuyu transfer etmesi tam anlamıyla bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtmedi değil bana. Aslında Zapata’yı bu kadar irdelememdeki sebeplerden en önemlisi aşırı derecede Romero transferinin olmasını beklememdi. Ama onun yerine Zapata’nın alınması bende sağlam bir hüsran yarattı. Ancak yine de onlarca maç şans tanınan Aykut’un ve çok desteklenmesine rağmen Ufuk’un yaptıkları bireysel hatalara bağlı yedikleri gollerden sonra Mondragon benzeri bir kaleci tanımıyla alınan bir oyuncu olması birazcık da olsa içime su serpiyor.
Bir de son günlerde yaşananlardan sonra ortaya çıkan Adnan Polat’ın istifa etmesi durumuyla ilgili bir nacizane bir görüş: Zamanında takım maddi olarak kötü durumdayken, her bakımdan sıkıntıdayken taşın altına elini koymaktan çekinenler şimdi işler rayına oturunca ortaya çıktılar gibi görüüyor. Adnan Polat o zaman başkanlığı alarak taşın altına sadece elni koymadı, tüm vücuduyla koskoca kayanın altına girdi ve arkadaşlarıyla birlikte o kayayı yerinden kaldırıp kenarıya bıraktı. O zaman kenarda köşede kulüple birlikte isimlerinin yanyana geçmesinden bile rahatsız olanlar şimdi ortaya çıkıp başkanı koltuğundan etmeyi ya da başkan adayı olmayı düşünüyorlar. Sadece o zamanki cesareti düşünülerek bile desteklenmeyi hakediyor başkan. Bir tek Adnan Öztürk’e laf söylemem. O da benim gözümde Polat gibi desteklenebilecek bir insandır. Diğerlerini geçiniz efendim…

O Şimdi Teskere Aldı!

Ocak 21, 2011, 1:28 am | cenky, Hayat, ozhano, terhis kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum
Açıkçası iki gündür bekliyorum bir yazı yazsın da askerden dönüşünü kendi cümleleri ile ilan etsin tüm dostlara diye. Ama o kadar çok kişiyi ziyaret etmesi gerekiyor ki, daha bloga bakamadığından eminim. O zaman benden gelsin açıklama:

Cobansalata’nın asi çocuğu 😀 Cenky Ağrı’daki vatani görevini layıkıyla! bitirdi ve geri döndü.

Layıkıyla sözüne özellikle vurgu yapmamın sebebi etrafımda askere giden çoğu dostum ortalama gittiği kilo ile ya da en fazla 5 kilo eksikle dönerken bizim zamanın en azılı tosunlarından Cenky, ki 110 kiloluk halini de bilirim, 90 küsürle gitti, 77 kilo ile döndü geriye. Aslında istese daha rahat, daha sakin bir askerlikle diğerleri gibi gidip gelebilirdi bizim Cenky ama ondaki hırs, her zaman birinci gelme isteği, her işe atlama, karşıdaki kim olursa olsun lafını yedirtmek için elinden geleni ardına koymama, kendisiyle uğraşana boyun eğmeme bir de çarşı izni için birinci gelme şartı olması 😀 gibi sebeplerden dolayı (tabi bu, bana göre) sanırım ne spor varsa, ne atraksiyon varsa en üst limitte ya da olması gereken gibi işini yapmaya çalışmış. Çalışmasa geldiği günün ertesi günü doğrudan AVM’lere akıp giyecek almaya gereksinim durmazdı. Hani ihtiyacı da yok değil. Askere gitmeden önceki giyeceklerini giyerek gelmişti ilk gördüğüm gün. Hani özellikle de giymişti bana göre değişimi herkese göstermek için. Abartısız içine düşmüş benim kadim dostum. Tabiki askerlik yatma yeri değil, gereğini yapmak lazım ama ben ilk defa Cenky’de gördüm bu kadar farkı.

Diğer yandan kilo falan ne kadar da düşse, ne kadar üniversite öğrencisi gibi görünse de bakışlardaki samimiyet ve içtenlik, olayları anlatırken ki ruh halleri hep aynı. Ama tek fark canı istedi mi bir anda psikopat bir bakış atma yeteneğine sahip olmuş askerde. Böyle olaylar olmazdı onda. Kaos durumlarında ben girişkenken o daha yapıcı ve işi daha sarpa sardırtmadan bitirmeye çalışırdı. Açıkçası beğenmedim o bakışları ama olsun, sanırım o da bir defans metodu olarak gelişmiş askerde. Giderek normale döneceği kesin.
Fakat çok özlemişiz kendini, konuşmasını, gülmesini, hal ve hareketlerini. Her zamanki gibi yine ofisimin kapısını kırarcasına açarak diyeceğim ama açma denmez ona bildiğin kapıyı yıkma teşebbüsünde bulunarak geldi muhabbete. 1-2 hafta rahat bırakmayı düşünüyorum arkadaşı. Ondan sonra yine tepesine binme girişimlerim olacaktır.
Artık artısıyla eksisiyle sevgili Cenky Ağrı’daki vatani görevini tamamladı ve sivil hayata geri döndü. Hadi artık Cenky, gün senin günün. Şova başla yakın zamanda.
Yine eskisi gibi anlaşamadığımız konularda yüzyüze değil de klavyeler üzerinden tartışmak dileğiyle…(Ne alemiz ya. Aynı yerdeyiz, yüzyüze konuşmak yerine gidiyoruz blogda sallıyoruz birbirimize, bir de milleti de içine çekiyoruz tartışmanın. Ah biz yok muyuz biz!)

Ozone’a Geri Dönen Kelly …

Aralık 30, 2010, 3:29 am | Basketbol, bıkkınlık, dans, film, Hidayet Türkoğlu, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum


Aslında Hidayet bahsini çok da uzatmak ve abartmak istemiyorum. Bahsettiğimiz; yolunda giden bir sürecin nasıl patika bir yola sürülerek yolundan çıkartıldığıdır. Asla, Hidayet’i ulaşılmaz bir varlık, vazgeçilmez bir insan ya da bir kahraman telakki etmek değildir amacımız. Hidayet neden geri çağrılır takıma? Hidayet bulunmaz hint kumaşı mıdır? Bunun basit izahı tükürdüğünü yalamaktır. Vedat Türkali’nin bir romanından aklımda kaldığı kadarıyla, kahramanların çıkmaya türemeye başladığı yerde hep gerileme kaybetme başlamıştır minvalinde bir şey hatırlarım. Amerikan popüler kültürünün zihinlerimize nakşettiği en önemli paradokslardan biridir esasında kahramanlık olgusu. Kahramanlar değiştirmiştir tarihin gidişatını, diye öğretir bu doktrin, ama tadından yenmez çelişkiler de barındırır. Mesela kahramanlar o gün yani yaşandığı ‘an’ yaratılmaz, ortalık süt liman olur, ertesi gün olur, ortalık sakinleşmiştir yatışmıştır, yağlı ballı kahvaltılar hazırlanmıştır. Artık o geride bırakılan ‘an’ın hikâye edilmesi gerekir. Hikâyeler yazılmaya başlandığı an kahramanların yaratılması da artık kaçınılmazdır. En kolektif hareketlerin hikâyelenmelerinde bile bu hiyerarşi göze çarpar. Dünyada bir hikâye gösterin ki kahraman yaratmasın muktedir-yönetilen ilişkisi ruhunu oluşturmasın. Bu hikâyelerin en âşıkları en sevenleri de bugün Amerikan halkları olmuştur. Süpermenler batmanlar Jordanlar vb. Ama biz bu oyunlara gelmeyeceğiz kuşkusuz. Bu yola girersek kendi kendimizi tekzip etmiş oluruz ve emin olun, bataklığın içine saplanıp kalırız. Biz en başından beri bir sisteme dem vuruyoruz ve tabii ki o sistemi oluşturan elemanların da kaliteli sağlam ve birbirlerine uyumlu olmasını buralarda tekrarlayıp duruyoruz.

Tişört, ‘Breakin’ 2: Electric bogaloo’ filminden esinlenerek hazırlanmış. Filmin adından çıkarmışsınızdır; bahsettiğimiz bir devam filmi. Aslında, madem filmi de yazıya meze edeceğiz, ilk filmi de izlemek gerekir diye düşündüm baştan, ancak bahis filmin ikincisinin sabır kaldırmaz halini görünce bir bir-buçuk saatimi de birinci filme feda etmeye gözüm almadı. Eminim filmin herhangi ikisinden birini izlemiş olursanız bana hak vereceksiniz.

Kafadan uyarılarla başlamayı münasip buluyorum: film 1984 yılında yapılmış, yani annem-babam daha evli bile değiller o zaman. Filmin imdb notu: 4,0. Aslında bu notlar benim film ile ilgili düşüncelerimde ölçüt değildirler. Ne var ki, ufak da olsa bir fikir verme açısından değerlendirilebilir bir gösterge. Eğer türü nedir diye de tutturursanız, herhangi bir sınıfa atsanız atılacak hali olmadığı için verebileceğim bir cevabım yok. Divxplanet’te müzikal denmiş filmin türüne. Daha önce müzikal izlememiş arkadaşlar varsa da müzikal türden soğutturacak kadar bayağı bir film. Filmin çekim açıları bildiğimiz Amerikan hiyerarşik bakış açısıyla çekilmiş, yani aşina olduğumuz basitlikler mevcut. Alt metin okumak da çok kolay değil film için: bir yerlerinizi yırtsanız, belki o da, bir kapitalizm eleştirisi var, dersiniz. Ancak filmin sonunda, kapitalist ağbiler yine insaflıdır, onlar olmazsa sizden bir halt olmaz, ne ederseniz edin, o kin beslediğiniz şefkatli, yüreği yufka kapitalist babacanlara muhtaçsınız da denmeye gelinmiştir.

Açıkçası film boyunca, filmin Hidayet’in Orlando’ya dönüşüyle olan ilgisine benzerlikler yakalamak için dikkatimi oraya yoğunlaştırmıştım. Filmin başkarakterinin adı Ozone’dur. Filmin alt hikâyelerinden biri de Kelly’nin kariyer ve para uğruna Ozone’dan ayrılması ve sonra asıl yerinin asıl mutluluğun Ozone’la beraber mücadele etmede olduğunu anlayıp dönmesidir. Kelly’nin Miracle’a yani Ozone’a(O-zone’a: Orlando zone) dönmesiyle efsane günler de geri gelir. Filmin ilk ayağını izlemediğim için arkadaşın tişörtü hazırlarken ki düşündüklerine vakıf olamamış olabilirim. Çıkarımlar tamamen ikinci ayaktan.

Filmin merkezinde, modern dans grubu demeye dilim varmıyor, bir kasabanın bölgenin varoşun favelanın, artık hangi idari ya da sosyal birimle adlandırırsınız size kalmış, işte oranın break-dans yapan çocukları var. Film Ozone, Turbo, Kelly adlı üç çok yetenekli break-dansçısı üzerinden dönmekte. Bütün mahalle break dans için çıldırmaktadır ve bu dansın yaşayan üç efsanesi bu adlarını zikrettiklerimdir. Ozone ve Turbo bu mahallenin çocuğudur, ancak Kelly hanım evladı, zengin p.çi, süt çocuğudur. Esasen lafın gelişi öyledir, sonuçta ve hakikatte Kelly bu mahallenin evlatlarıyla düşüp kalkar onlarla yürek kader birliği etmiştir. Bunun için ailesine bile sırtını dönmüştür. Ozone, mahalledeki çocuklar açta açıkta kalmasın diye tiyatro binası hükümet konağı benzeri bir yapı inşa ettirir- inşa aşamasını göremeyiz tabi- .Bu yapı bir nevi enstitüdür(adı: Miracle). O yapı kurulmuş edilmiş boyası yapılmış sıva edilmiş bir de eğitime başlamış, ama ne hikmetse günün yarısını mahallede geçiren Kelly bunlardan habersizdir. Ozone bir gün, aaa biz bir işe kalkıştık, sana göstermedik değil mi, der ve Kelly’nin kolundan tuttuğu gibi binayı gezdirmeye başlar. İlk girdikleri salonda dans çalışması vardır, ikinci girdikleri yerde boks antrenmanı yapılıyordur, bu arada boks antrenörü de mahallenin Gundy’sidir. Mahalle bir dediğini iki etmez bu üstat kişinin. Ozone da sağ koludur, yani Howard’ıdır. Burada araya bir iki not ekleyelim. Ozone da Howard gibi çok sakacı ve duygusal bir adamdır. Bulunduğu grubun merkezidir. Ne yaparsa onlar için yapar, ama boks hocasının da sözünden asla bir adım dışarı atmaz. Howard ile aralarında benzemeyen bir şey; Ozone’un çok rezil giyinmesi ve yalan yok biraz çirkin olmasıdır. Yaşar Alptekin’in step-aerobik halleri gözümüzün önüne canlanıp irkiltir bizi. Bir de düşünün o cafcaflı kıyafetlerin üzerinde Stephen Jackson bıyığını. O kadar çirkinliğin yanında adamlığı bizim filme tutunmamızı sağlar.

Gelin görün ki, iyi olmak, insanlar için didinip çalışmak bir işe yaramıyor, iktidar sahibi sermayedar ağbiler o bina kar getirmiyor diye orasını cevahir alışveriş merkezi yapmak istiyorlar. Mesele Yargıtay’a kadar gitmiyor belki- adamlar ne bilir yargıtayı, onlar da bizim gibi avukatsızlar- ancak yerel yönetimde fırtınalar kopar, bizim iyi uşaklara 30 gün 200 bin dolar getirin, o zaman kazançlı bir yer olduğunu bize ispatlamış olursunuz, der yerel yönetim ve koşuşturmaca başlar. Burada da Otis zihniyetine atıfta bulunmak gerekir. Bu yapıda bu toplulukta herkes mutlu, dansını ediyor, boksunu yapıyor, atlıyor, terliyor yani işler yolunda, adamlar aşmış gidiyor, bizim belediye ya da müteahhit/yüklenici zihniyetli adamın biri çıkıp hemen klasik yöntemlerle oraya beton yığınını dikmek istiyor. Arkadaşlarım, kabul ediyoruz ki, Carter Hidayet’ten de Lee’den de daha estetik bir adam, o içeri kuğu gibi süzülürken gecenin bir yarısı bize de bir rahatlama geliyor. Ama kaçıncı deneyden geçti Carter. Artık aynı yere farklı adlarla elli tane alışveriş merkezi dikiliyor, zihniyet aynı adamlar isimler farklı, ama değişen bir şey yok, yine aynı tatsız tuzsuz tekdüze donuk silik bir hayat barındırıyor içinde o merkezler. İlk birkaç gün, ne de güzel olmuş diyoruz, yeni bir şeye sahip olmanın gazıyla hazzıyla, ama alışverişin bir kültürü yok ne yazık ki. Lewis takası sonrası, genel kanı, Orlando’nun geleneksel yöntemlere geri döndüğü yönündeydi. Şunu sormazlar mı insana; Carter takımdayken basketbolun hangi görülmemiş denenmemiş yönetimini uyguluyorduk ya da Carter hiç kimsenin hayal bile demeyeceği bir sistemi işlemenin bir parçası olabilir miydi? Yani dört numaranız Bass oldu diye, prezervatifi bırakıp klasik yöntemlere mi dönmüş olduk? Bunlar güleç yüzlü tombul adamların sayıklamalarından başka bir şey değildir, bu ancak Gundy’i küçümsemek, yok görmektir. Bunların genel kanı olmasına karşı duracağım burada. Takımın mükemmele gittiğini iddia etmemekle beraber, analizlerimizin daha sağlıklı olması için gecelerini sabah eden bizler bu laflara cevapsız kalmayız.

Nutuk atmayı kesip filmimize devam edelim. 200 bin doları denkleştirmek için mahalle seferber olur, bebeler mendil parlement satar, arabaların camları yıkanır, esnafa beş tanesi beş milyondan kalem kakalanır falan filan… Tabi gece gündüz dans eden bu arkadaşlar, dans etmeyi asla bırakmamışlardır, bir dakika yok ki tedavüle çıkmamış bir dans figürü görmeyelim filmde… Sadece sermayedar ağababaların kirli işlerin dolapların çevrildiği sahnelerde hayın müzikler çalar, gayet doğaldır; dans da yoktur bu sahnelerde, bol bol kıvırma izleriz sadece. Süregelen sahnelerde dans, ekranın karşısındaki bizleri de yormaktadır artık. Hatta, sürekli dans etmekten oluşan ter ve koltuk altı kokusunu duyumsamaya başlarsınız. Mahallede bir de kötü çocukların oluşturduğu grup vardır, bu arkadaşlar da içkinin esrarın peynir ekmek gibi gittiği Radiotron’a takılırlar. Ozone ‘punker’ ya da ‘punky’ diye dalga geçmektedir aklınca bu arkadaşlarla. Kavga çıkarmada sudan sebepler arayan bu iki tayfa, boş bir boya spreyi yüzünden kavgaya tutuşur ve kimseye en ufak bir fiskenin bile vurulmadığı büyük bir kavgaya tutuşurlar. Adamlar dans ederek birbirini alt etmeye çalışırlar. Bunun dışında, iki sahnede daha akıl almaz şeyler gelişir. Filmin başında tüm mahalle break dans eşliğinde oradan oraya akmaktadır; trafik polisi, boyacı, manav, travesti, herkes ama herkes görülmemiş güzellikte dans figürleri sunarak tahammüllerimizi zorlarlar. Bir diğer sahnede ise, işçilerin yemeğini çalmasının cezası olarak Allah tarafından çarpılan ve işçilerden kaçarken merdivenlerden yuvarlanıp kafası kanlar içinde kalıp bacağına sargılar atılan Turbo’nun kaldırıldığı hastanede sağlık personeli ve iyileşmesi mümkün olmayan hastalar dâhil herkesin break dans eşliğinde coşmaları yine tahammül sınırlarımızı zorlamaktadır. Herkesi anladık da başhemşirenin de break dans’a iştiraki hiç de inandırıcı olmamış( her şey inandırıcı ya, buna inanamıyorum).

Tüm bunlardan sonra başlarda da söylediğim gibi eksik kalan 50 bin dolar Kelly’nin zengin babası tarafından bir buzzer-beater ile tamamlanır. Yani illa olay son dakikaya kahramanlığa bağlanacaktır; kaçınılmaz. Tüm bu gelişmelere yaşananlara kavgalara gürültülere rağmen, Miracle’ı asıl ayakta tutan Kelly’nin yani beyaz kızın Ozone’a geri dönmesidir. Kelly, çok yeteneklidir yüreklidir ama bunun yanında Paris gibi bir yerde dansın müziğin reklamını yapmanın para kazanmanın beşiğinde sallanıp tatlı rüyalat görmek vardır, ama gitmeden oraların ona göre olmadığını anlar. Hidayet ise tecrübe ederek geri dönmüştür. Nba’de filmdeki gibi insancıl koşullar mevcut değildir. Yani, gitmen geri dönmen aslında senin elinde değildir pek. Her ne kadar serbest kalıp istediğin yere gitme özgürlüğün olsa da, insanların oyununa yeteneğine verilen değerin parayla ölçüldüğü bir alan olduğu için Nba, bu çarkın işleyişine aykırı hareket edemiyorsun, yine en çok parayı verenin yeteneklerine en çok değeri verdiğine aldanarak parayı basana kaçıyorsun. Aslında bu son dönemde gelişen olaylardan sonra çıkartabildiğim en sağlıklı sonuç ne Hidayet ne Howard ne Arenas ne Otis ile ilgili, tek söyleyebileceğim; Gundy’nin çok büyük ve baba bir adam olduğudur. Ama, inşallah Gundy için de bir tişört bastırırlar da onun için yazarız bir gün, konu Hidayet ile alakalı olduğu için onla bitirelim: Ozone’a (O-zone’a) tekrar hoş geldin Kelly.

Bir Orlando Masalı

Aralık 23, 2010, 2:50 am | Basketbol, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Takastan birkaç gün önce Kaan Kural Magic için kalemini kırmıştı: İdam… Orlando artık bitti, sezon başında söylemiştim ben, diyordu Güleç yüzlü tombul adam. Açıkçası, Kaan Kural’ın Magic ile ilgili müşahedelerinin tespitlerinin çoğunun isabetsiz olduğunu düşünürüm, ama kalemini kırmadan önce ben de bir kırtasiye dolusu kalem kırmıştım kafamda Orlando için. Keyifsiz bir Magic için elim uzanmıyordu bilgisayarın tuşlarına. 2009 finallerinden sonra Otis’in ve yerel basının fantezilerine kurban edilmişti takım. Orlando’nun bu can çekişir günlerini görüp acıya gark olmak da payıma düşmemişti Allahtan asker olduğum günlerde geçtiğimiz kış. Daha finalde kaybettiğimiz maçın ertesi günü yerel basında çıkan yazı, finale çıkmış bu kadronun yetersizliğinden bahsediyordu. Ve hemşeri dost ilişkileriyle yürüyen işletme mantığıyla, geçen seneki über –gelişmiş kadromuz yerinde bile sayamadı, göt üstü oturdu. Halbuki çimentosu malası temeli çeri çöpüyle üç sezondur hazırlanan bu yapı için biz burada ‘kadro’ kelimesini kullanmıyorduk, ekip diyorduk sahada gördüğümüze. Geçen sene ve bu sezon başı ise sahada gördüğümüz ekip değil, -belki de acayip güçlü- kadroydu. Tabata’yı almak için bilmem kaç milyon dolar verip bir de üstüne Serdar’ı veren takım durumuna düştük, iki dakikalık hazlar tek gecelik ilişkiler için.

2009’un sonunda Lee, Battie ve Türkoğlu ile yataklarımızı ayrı sermeye başladık. Lee’nin ayrıldığı gün, Lee’yi bin tane Carter’a değişmem demiştim. Çünkü Lee, üç sene boyunca Gundy’nin uğraşıp didinip adam ettiği şelale gibi nehir gibi çağlattığı bu takımın akışını hızlandıran hırçın dalgasıydı. Ne dev kütükler ne padişahlar ne komutanlar dalgıçlar tanır bu hırçın dalgalar. İşte o dalgayı o karşındakinin ne olduğunu kim olduğunu umursamayan adamı koparıp aldı Otis zihniyeti bu nehirden, ve resimlerde yada belgesellerde gördüğümüz o sakin sakin estetik bir güzellikle akan nehir haline soktu takımı. İnce narin dalgalar, ama kayalara geldiklerinde ufalanıp parçalanan dalgalar. Zaten sezon içinde yaptığın maçların belki de yarısı mıymıntı maçlar, şov yapmışsın, Carter her hafta bir güzel hareket yapmış ilk on içinde, ama Boston karşısında playofflarda bir iki adam çıkacak da turu geçeceksin. Hani o über kadro: O salary cap’i bu kadronun kağıt üstündeki hoş duruşu için mi aştık? İşte, iki hafta önce Howard ve Gundy isyan ediyor, takım yatıyor, diye. Gundy, Otis ve teknik, idari ekip yuvarlak bir masa etrafında toplanmış öldürdükleri biçtikleri hakir gördükleri o eski ruhu çağırıyorlar. Nba’i çağlar ötesi uzaklıktan takip eden arkadaşım, Shaq’ın şu anki durumunu sormuştu. Ben de ayrıntılı bir izahati gerek görmediğim için- en azından zaman ve enerji kaybı- Shaq’ın artık dünyalığını yapmak için oynadığını söyledim. Desene, o da playstation oyuncusu oldu artık, dedi karşılığında. Otis’in yaptığının en güzel izahatini, tefsirini çağlar gerisi uzaklıktan takipçi olan arkadaşım yapmıştı. Otis, muhtemeldir, 2K11’de Orlando Magic takımının overall’ını yüksek görmek istiyordu, bu hususta hedefine ulaşmıştır diye umuyorum, tebrik ederiz kendisini.

Takımın takaslar sonrası halini ne olabileceğini az ilerde konuşacağım, ama öncesinde Hido’nun bu bir çeyrek seneki durumuna hakkında yapılan eleştirilere falana filana bir bakalım; kurcalayalım bakalım ne olmuş. Geçen sezona gitmeden bu sezon başında Hidayetle ilgili düşüncelerin genel anlamda iki yöne ayrıldığını gördük. Bir kısım; Hidayet’in Toronto sistemine alışamadığını onu anlayan bir oyuncu ekibi ve coach’u olmadığını, bu sene takas olduğu Phoenix’te ise yeteneklerini gösterebileceği umudu taşıyordu. İkinci kısım ise genel oyuncu gidişatının Hidayet için de geçerli olduğunu, artık fizik olarak Hido’nun belirli şeyleri kaldıramadığını ve geri dönülmez bir düşüşe geçeceğini ve bir ‘journeyman’ olarak kariyerine devam edeceğini düşünüyordu. İki tarafın da haklı olduğu kısımlar oldu, kimi fazla iyimser kimi ise çok fazla karamsardı. Gelelim bizim ne düşündüğümüze: Hidayet, gördüğüm tanıdığım tesadüf ettiğim en garip oyunculardan biri. Aşırı duygusal bir oyuncu ama kesinlikle takımın huzurunun bozulmaması için coach’unun anlayışına sadık, amiyane tabirle papazlık eden bir sporcu değil. Fizik kondisyonu artık önlenemez şekilde düşecek demek abartılı olur, zira yazın yapılan Dünya şampiyonasındaki maçta gördük turnuvanın son gününde son maçında çok diri bir Hidayet vardı sahada, belki de takımın o gün en diri oyuncusuydu, hatta ufak bir sakatlık geçirmesine rağmen o maçta, temposunu düşürmemeye gayret etti. Muhakkak, yaşı artık otuzu devirmiş durumda. Yani o atlayan zıplayan koşan eden bir insan göremeyeceğiz, zaten atletik hızlı dış oyunculara karşı her zaman zorluk yaşamıştır, bunu bilmeyen görmeyen yoktur. Ancak, yavaş adımlı daha çok fundamentaline driblingine güvenen oyunculara karşı da ne kadar iyi bir savunmacı olduğunu Atlanta ve Dallas maçlarında Smith ve Nowitzki’ye yaptığı savunmayla kanıtladı. Zaten Hidayet’ten antrenörleri de muhteşem bir birebir savunma beklemiyor, bekleyen hocaların karşılığında ne aldıklarını da gördük, Alvin Gentry gibi. Hidayet için bundan sonra vücudunu zinde tutma vakti gelmiştir. Bu hususta da alabileceği en güzel örnek artık eski takım arkadaşı ağabeyi Grant Hill. Nash’i örnek almasını istemeyiz; zira Nash, yaşlandıkça genç kadınlara olan düşkünlüğü artan herifler gibi kendini kanıtlama çabası içine yarışına giriyor (Tamam Nash, sen en büyüksün, senden yakışıklısı yok). Hidayet bitmemiştir, ama eskiye dönüş de muhakkak ki olmayacaktır, zaten Hidayet de bunların peşinde değil kuşkusuz o takımı için var ve o sahiplenişi iki gece üst üste takımı için g.tünü yırttığı anlarda tekrar tekrar kanıtladı ve ekranlarda izletti bize.

Öncelikle şunu ortaya koymak elzem: Bu takas normal bir takas değil. Yani bir asıl oğlan artı iki üç rol oyuncusu takası değil. Taşlar yerinden oynadı demek hafif kalır, taşlar sallandı şöyle ve epey gürültü kopararak yer değiştirdi. Her ne kadar Gundy’nin oyun planına sadık kalacağız desek de bazen oyuncuna göre setler çizmek durumunda kalırsın yani o taşının mutlu olması için oyun anlayışın içinde rötuşlar yaparsın. Bu açıdan Magic’in aşacağı tırmanacağı ufaklı büyüklü tepeler var. O mutlu etmek için dört döndüğün adamların yerine huyu suyu nazı çok farklı, ne bileyim, suyunu cam bardakta mı içer, dönerin yağlısını mı sever lahmacunun yanına ayran mı ister vb. adamlar geldi. Yani şöyle gelip de usulcuk ses çıkarmadan kenardan izleyim, coach babamdır diyen adamlar değil bu kuyruksuz yıldızlar. Ama Magic çok felaket insanlar gördüğü için zamanında, yani kaprisin allahını gördü diyelim, bunlardan ders almış bir periyot geçirdi ve son dört beş senedir de takıma kattığı sporcularda da buna özen gösteriyor nispeten… (desek de Carter hamlesini görünce, Francis ve Mobley de uykularımı kaçırmaya tekrar başlamıştı, ne saçma günler be)

Gelelim takıma yani ekibe, nasıl oynarına, kimyasına biyolojisine: Hatırlatmakta fayda var; yeni gelenlerle birlikte ilk idmanı Atlanta ve Dallas maçlarını geçtikten sonra bugün yapma fırsatı buldu Magic… Yani panik yapılacak bir durum yok, şanssızlık kafaya oynayan takımlarla oynanan bir döneme rast gelmesi bu kabuk değişiminin. Önümüzdeki iki maç Spurs ve Boston ile. Yani şöyle dememek gerekir, ya da bildiğimiz o gazete başlıklarına aldanmamak gerekir: Magic kan kaybediyor. Tekrarlıyorum: Bu değişiklik anormal bir değişiklik. Ev aynı ev, evin reisi de aynı, ancak çok farklı dünyalar görmüş çok farklı karakterde insanlar taşındı bu eve. Evin işleyişi kuşkusuz değişmeyecek, evin reisi belirleyecek yine her şeyi, ama yeni gelenler hep bir şeyler kazandıracaklar, özveride bulunacaklar. İşte, Gundy’nin de çocuklarında görmek istediği ilk şey özveri. Çocuklarının yeteneklerine büyük saygısı var, ama özverisizlik çaba gösterilmemesi içten içe yiyip bitiriyor Gundy’i. Takastan önceki hafta artık Howard ile beraber bu özverisizliğeydi tepkisi: Savunmada yatanlar var diyordu. Şu anda çok süper savunmacı bir takım mıyız? Kesinlikle hayır. Ama özveri gösterebilecek en azından iki adam kattık aramıza. Bu takım 2 yıl 3 yıl önce savunma istatistiklerinde ligi sallarken, her takımın saezon başında oyun ve transfer politikaları gereği bulundurduğu kobe-stopper, Lebron-Stopper larımız mı vardı? O takım ligin en iyi kayma yardımlaşma savunmasını yapıyordu kuşkusuz, o ekibi mükemmel kılan ruhu vardı o savunmalarda. Belki de ligin birebirde isim isim en kötü dış savunucularına sahiptik. Örneğin, Hido’nun Bryant’ı ensesinden avladığı blok tamamen takım savunmasının eseridir. Hido, dış ve atletik oyuncular için kek bir savunmacıdır. O pozisyonda da Hido kolay geçilmiştir Kobe’ye. Ancak, birincisi geçildikten sonra rakibini bırakmamıştır, ikincisi Howard’ın yardım savunması bu güveni vermiştir ona, üçüncüsü Howard’ın bu jestine rakibini sonuna kadar bırakmayarak jestle karşılık vermiştir. Ve bu jestlerin toplamı takım ruhunu oluşturur. Mesela, rakip tarafından kolay geçildiğinde rakibinin artık yapacak bir şey yok bari kolay sayı yedirmeyelim düşüncesiyle beline koluna sarılınır çoğu kez. Çünkü ona, geçildiğinde arkadaşları tarafından, açığının kapatabileceği hususunda bir his, güven(ce) verilmemiştir. Lakers da bacakları tutmayan Fisher oynayabiliyorsa ilk beş, sebebi ekip ruhudur ekip olabilmedir.

Savunmanın bir takımın nelerini açığa çıkarttığını neleri çıplaklığıyla ifşa ettiğini gördük. Dediğimiz gibi, Atlanta ve Dallas maçlarında öyle olağanüstü savunmalar çıkarmadık. Gayet de doğal karşılıyoruz. Ve bu yeni eklemelere rağmen sonuçta takımın guard savunucusu da Nelson. Zaten bu yüzden son üç dört sezondur da Magic ile oynayan takımların oyun kurucuları kendilerini milli takıma kadar yükseltecek performanslar sergilemişlerdir. Yenilenen kadromuzla beraber şu iki maçta da gördük ki, bu hiç değişmemiş, tahmini çeyrek yüzyıl da değişmeyecekmiş gibi duruyor. Son Atlanta ve Dallas maçlarında umut verici Gundy hamleleri de görmedik değil. Savunmada yatan oyuncu ismine cismine bakılmadan kendini kenarda buldu. Atlanta maçında Joe Johnson savunmasına yeterli gayreti göstermeyen J-Rich’in eline havluyu verdi Gundy. Dallas maçında ise, hücumda alev almaya başladığı sıra J.Kidd karşısında içten yanmaya başlayan Nelson’u bir el şıklatmasıyla kenara aldı. Ayrıca bir Nowtzki savunması sırasında saçma sapan göstermelik bir yardım savunması yapan yada yapamayan Nelson’u da hemen aldığı mola sırasında bir güzel haşladı ki takımın tam yaklaşıp öne geçeceği sıra takımın savunma gayretinin altını oyan bu özverisizliğe de tahammülü olmadığını gösterdi biricik Gundy. Richardson da henüz savunmaya uyum sağlayamamış gözüküyor. Savunmayı değerlendirmek için de henüz erken, o yüzden savunma faslını burada nihayetlendirelim. Muhtemel bu sezon, bu uyum sorunu zaman zaman fena canımızı yakacak, acayip yerlerde patlak verecektir, o yüzden sezon başı Otis’in fantezilediği gibi bir sonuçla da bitiremeyeceğiz belki ama playoff zamanına kadar ateş alırsa bu savunma, bir ‘99 New York yapmak işten bile değil.

Şu iki maç sonrası hücum performansımızdan uyumumuzdan bize çakan ışıklar ise sürpriz değil. Gundy hücumda basit işler yapacaklarını söyledi; temelini ise yine öldürücü picknroll’ler olacak; ki Dallas maçında picknroll’leri eski Magic’e yakın oynadık. Carter’lı dönemde bu perde oyunlarında Carter’ın ‘playstationvari’ bıkkınlık veren bencilliklerini gördük örneğin. Hidayet yaptığı asistlerin yarısını bu pick’lerden yaptı ve kaçan en az üç dört boş sayılabilecek şut da kaçırıldı. Bugün yapılan idman sonrası Gundy, takımın hücumda daha yüzde ellilik oynadığını söyledi(Asıl önemli olanın savunma olduğunu defaatlen ekledi, dilinde ağdalık tüy bitti). Örneğin, bu iki maç sonrası görülen Arenas’ın daha bir hücum setini bile anlayamamış olması. Top elindeyken faciaydı, attığı sayılar ise asistten gelen sayılardı. Pick’ten sonra ne yapabileceğini hiç anlayamamış; şimdilik en önemli en ivedilikle halledilmesi gereken husus bu. Washington’da oynadığının biraz daha hızlısını oynaması lazım burada. J-Rich ise karakteri gereği zaten uyum sağlama konusunda zorlanmayacak olmasının yanı sıra oyun anlayışı gereği Nash’le oynadığının iki katı daha zevk alacağı kesin (Ayrıca Nash ile oynamak bir dış oyuncu için ne kadar zevkli olabilir, konu şüpheli, başka zaman karıştırırız oraları). Bu iki maçta sadece şut kaçırdı, yani ortalama kullandığı 10-11 şutun hemen hiçbiri saçma şutlar değil. Zaten saçma sapan şutlar atabilecek bir takımda değil. Phoenix’te durum şuydu: Nash, içeriyi karıştırır, iki tur atar bir tavaf eder pota altını, beş perde yapılır kendine, sonra ‘creat shot’ denilen asisti verir Richardson’a, o da sallar.Nash’in turlamaktan bıktırdığı ya da yorulduğu dakikalar ise bir iki isolation yapılır J-Rich’e, yine o şut hevesinin gidermesi sağlanır. Ama burada şut sırası yok kesinlike, yani Nelson şu kadar attı, Howard bu kadar attı, sıra bende havası iklimi yoktur Magic hava sahasında. Örneğin, ardı ardına 6-7 hücum Howard’tan oynarız, ama bu durumda Lewis alınmaz, bir buçuk iki periyot şuta bile yeltenmez ama çocuk gibi mızmızlanmaz, yine aynı gayreti gösterir savunmada. Yine o anlayışın oyuncularından Hido, Atlanta maçında sadece 4 şut kullandı, takımı adına. Arenas aynı maçta mal bulmuş mağribi gibi top eline gelmesin, aldığını tepeye ovaya fırlattı. Bir kere yeni gelen kardeşlerimizin bunları öğrenmesi lazım, Gundy baba da bunları öğretecektir kuşkusuz. 2009’da bu takımın en çok şut atan adamı (Lewis) diğer 29 takımın en çok şut atanları arasında sonuncuydu. J-Rich de ortalama maç başı 12 il 15 arası şut kullanablir. Ve ortalama 6-7 şutu bizim hücum anlayışımızdan kaynaklı açık şutlar olursa muhteşem bir verim yakalayabilir Magic ondan. Yani J-Rich oyun tarzı gereği de zaten bu takıma ballı börek gibi gidecek cinsten bir adamdır, şu an kaçan şutlar ya da durgunluğu, hücuma rolüne ve takımın anlayışına alışamaması ve biraz da uçaktan indiği gibi iki gece üst üste maç yapması. Bugünkü idman sonrası da bir boş gün( day-off) isteğini açıklamakta bir beis görmedi. Bu içtenliğiyle de tam da bu takıma gittiğini gösterdi. Earl Clark için de bir iki cümle sarfetmek gerekir, ki Dallas maçındaki gayretiyle de bunu hak etti. Hidayet’in Nowitzki’ye özellikle son çeyrek yaptığı enfes savunmanın gölgesinde kaldı onun savunması da. İkinci ve üçüncü çeyreklerde Nowitzki’ye yaptığı savunma en az Hido’nun ki kadar enfesti. Hatta hücumda da kendi varlığından haberdar ettirdi kendisini 13 dakika oyunda kaldığı süre içerisinde. Gundy onun için geldiğinde kapalı kutu demişti, çok iyi tanımadığını bekleyip göreceğimizi söylemişti. Atlanta maçında Malik Allen’in sakatlanmasıyla Ryan Anderson ve – açıkçası pek bir beklentimin olmadığı bir ışık göremediğim – Orton’un yokluklarında ve Gortat’ın gidişiyle sıfırı gören uzun rotasyonunda kendine doğan şansı hiç de fena kullanmadı. Sakatlardan Allen’ın döndükten sonra salona alınması bile şüpheli, zira Atlanta maçında takımın sayıya en ihtiyacı olduğu dakikalarda bir buçuk metreden kaçırdığı boş şut ve turniklerle tüm Magic taraftarına hayran bıraktırdı kendini! Orton’un da yine bu sisteme en ufak katkısı olamayacaktır, işte gençtir güzeldir kontenjanından arasıra kameralar suratına zoom yapabilir. O yüzden Earl Clark’ın saçtığı bu ziyayı güçlendirmesi lazım; ağabey tavsiyesi.

Giden çok baba adamlar oldu, çoğu kimse sevemese de Lewis delikanlı çocuktu. Gortat ayrı bir hikaye. Yedek bir uzun daha doğrusu Howard’ı yedeklemek için 12-13 dakika sahada kaldığı süre içersinde maksimum verim alabileceğimiz bir uzunu kadroya dahil edeceğimiz bir takas eli kulağında bekliyor, biz de bekliyoruz. Takımda 4 oyun kurucu olduğundan takasın parçalarından biri ya da parçası o da kuvvetle muhtemel sezon başı büyük ümit beslediğim Duhon olacak. Biz onunla birlikte Nelson’dan biraz olsun yakamızı sıyıracağız diye umut ve hedef büyüttük, o da sağolsun g.tünü büyüttü ancak bench sırasında. Antonhy Johnson’un ne günahı vardı dedik, hatta aynı basenler onda da vardı.O yüzden giden olacağı için gidenleri ve kalanları bir sonraki yazıya bırakalım. Gidenlere vefa borcumuzu biraz erteleyelim. Yakında gerçekleşmesi muhtemel takas sonrası takımın vaziyetine bir sonraki yazıda girelim. Kim bilir,-yanılmıyorsam- şafak 25 diyen Cenk Hocam’ın çıktığı güne bomba gibi bir takımdan bahsediyor oluruz?

BEYİN OPERASYONU (RİCHARDSON+ ARENAS +TURKOĞLU+ CLARK = LEWİS+ CARTER+ PİETRUS+ GORTAT)

Aralık 19, 2010, 1:19 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum


Dışarıdaydım. Arkadaşlarla efkâr dağıtımına çıkmıştık. Onlar da keyifsizdi bu akşam, bir iki saat oturdum, efkârıma sıkıntıma sıkıntı kattılar, hadi ben uzar, dedim, uzadım eve… Barselona maçı vardı televizyonda; can sıkıntısına depresyona anksiyeteye ilaç bir futbol takımı… Yakında hekim reçetelerine girmesi muhtemel…

Barselona’dan gözleri almak ne mümkün… Oyun duruyor, İniesta oyundan alınıyor, yarım saattir ekranın altından geçen yazıyı yeni yeni idrak etmeye başlıyorum. Hidayet Türkoğlu eski takımı Orlando’da yazıyor, takas yoluyla… Otis Smith, giderken ne dalga geçmişti edilmeyecek laflar etmişti arkasından Hido’nun. Mümkün değil, diyorum. Halbuki, 2009 finallerinden sonra Otis, Carter’lı yeni kadrosuyla bir ‘level’ daha atladık diye şişiniyordu. Cenk hocam da buradan, takımdaki beyin, cerrah Otis’in başarılı operasyonuyla alındı, demişti. O gün bu gündür Frankenstein gibiyiz. Enfes işler çıkartabilecek bir ekip ve coach var, ama nöronlar eksik. Felçli gibiyiz. Bir hafta önce Gundy ve Howard isyan etmişti demeçleriyle. Orlando’da isyan demeçleri verilmesin, ardından olağandışı şeyler olur. Ve nihayetinde patlama şeklinde oldu. Tutarlı olan olmayan yanlarıyla bir sihir(magic) oldu. Sıcağı sıcağına yazıyorum, uzatmayacağım o yüzden. Ve hala idrak aşamasındayım, şaşkınlığındayım…

Eskiden…

Aralık 13, 2010, 11:25 pm | Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hatırlar mısınız;
Bir zamanlar ligde üç büyüklerde şampiyonluktan başkası başarısızlıktı.
Bir zamanlar ligde üç büyüklerin birbirleriyle yaptığı maçlar şampiyonu belirlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları İstanbul’da bırak berabere kalmayı az farklı yenilgilerde bile mutlu olurlardı.
Bir zamanlar Spor Toto’da üç büyüklerin maçlarına doğrudan galibiyet işaretlenirdi.
Bir zamanlar üç büyükler Anadolu takımlarını yarım saatte üçlük yapar sonra dalgasına bakarlardı.
Bir zamanlar hakemler üç büyüklerin aleyhine hata yapılınca kulüp yöneticileri ortalığı yangın yerine döndürülerdi.
Bir zamanlar Trabzonspor hep lige İstanbul hegamonyasını yıkma söylemleriyle başlar, ilk yarı sonunda havluyu ilk atan yine onlar olurlardı.
Bir zamanlar üç büyükler oynadıkları maçların son 15 dakikasında yenik olsalar bile taraftar galibiyete maç sonuna kadar inanırdı.
Bir zamanlar Anadolu takımları üç büyüklerle oynadıkları maçlarda orta sahayı geçmeyi düşünmezlerdi.
Bir zamanlar üç büyükler yenik duruma düşünce gerekirse defansta 2 adam bırakır topyekün ofansa geçerlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları ancak şansları ile üç büyüklerden puan alırlardı.
Bir zamanlar Avrupa Kupalarında Türk takımları ile eşleşilmesi hiç bir Avrupa kulübünün hoşuna gitmezdi.
Bir zamanlar Türk takımlarının özgüvenleri o kadar yüksekti ki, ” Biz değil onlar korksunlar.” denirdi. Ama o laf icraate de geçirilirdi.
Bir zamanlar taraftar gibi taraftar giderdi maçlara. Sataşmalar tabi ki olurdu ama taraflar birbirini boğazlamazdı, kesmezdi, tebrik etmesini bilirdi. Yani hazımsızlık yoktu öncelerde.
Ne günlerdi be…

Neyiz Biz?

Aralık 9, 2010, 1:02 am | ozhano, STSL, Sıkıntı, teknik direktör kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Şampiyonlar Ligi’nde akşam oynanan maçların sonuçlarına bakarken Shakhtar ilgimi çekti. Lucescu ile sürmekte olan başarılı sonuçlarına bir yenisini eklemiş ve Braga’yı da 2-0 yenerek grupta 15 puan ile bir üst gruba çıkmaya hak kazanmış. Galatasaray’da Beşiktaş’ta beğenilmeyen Lucescu kaç yıl oldu tam olarak bilmiyorum ama Ukrayna’ya her sezon yeni sevinçler tattırmaya devam ediyor.

Tabi bu sonucu görünce Türkiye’deki futbol alemi olarak nasıl bir yapıya sahibiz diye düşünürken değişik sonuçlar geldi aklıma.

Biz ne garip bir milletiz ki Lucescu gibi, Daum gibi, Gerets gibi vs. adamların arkasından tefleri çalarak göndeririz ama sıkıntıya düştüğümüzde ne hikmetse ilk akla gelen yine o arkalarından tef çalınan teknik direktörlerdir. Tabi bu olay oluşturulmaya çalışılırken Türkiye’yi ve Türk futbolunu iyi tanıyor kisvesi en çok kullanılan hatta tek kullanılan bahanedir. Gelirken de Havaalanında bu sefer davullarla zurnalarla karşılarız giderken küfür kıyamet yolladığımız adamı.

Biz ne garip bir topluluğuz ki, desteklediğimiz takımın yenmesi yetmez. Oyun olarak iyi oynamalıdır. 1-0 lık galibiyetler bize göre değildir. Tabi iyi oyunda yetmez galip de geleceksindir. Takım galip gelir, oyun olarak yeterli görülmez, pozitif futbol oynanmıyor naraları atılır. Takım iyi futbol oynar, pozitif futbol oynar ama yenilir bu sefer de tam tersi bağırışlar başlar.
Biz ne acayip bir birlikteliğiz ki, yurtdışındaki x takımı taraftarları meşale yakınca sahayı yakınca, kulübüne maddi zarara uğratınca “şuna bak, bizde olsa ne cezalar verilirdi, insan değil bunlar…” deriz. Ama biz birbirimizi boğazlarız, keseriz; arkasından ağır tahrikten, ondan, bundan bahanelerin arkasına saklanarak yapılanı doğru değil ama olağan bir yola sokmaya çalışırız.

Tabi bir de yöneticilerimiz var. Biz de öyle değişik yöneticiler var ki, mevkilerini tanınma ve statü elde etme için kullanırlar. Başarı aslında onlar için bir ölçüt değildir. Çünkü çok iyi biliyorum ki, her kulüpte takımın başarısı nedeniyle hoşnut olmayan yöneticiler de var. Neden? Takımda işler yolunda olunca yönetici düzeltecek bir şey bulamaz, doğal olarak da ismi çok fazla medyada geçmez, yüzü çok fazla görünmez ekranlarda. O yüzden arada sırada takımda kaos olmasını ister ki, o da çıksın durumu düzeltsin, sonra birileri de onun sırtını sıvazlayıp takdir etsin helal olsun desin.

Bunun bir de medya tarafı var. Bizim o kadar ne üdüğü belirsiz bir medyamız var ki, dün beyaz dediğine bugün kara diyecek kadar düzgün bir medyadır. Aynı bazı yöneticilerde olduğu gibi medya için başarı en istenmeyen durumdur bir kulüp için. Çünkü kargaşa, sıkıntı olmayınca konuşulacak, yazılacak da fazla bir şey olmayacak doğal olarak.

Biz öyle acayip bir taraftar topluluğuzdur ki, uygun maliyetli yetenekli, geleceği parlak futbolcular isteriz, alınınca da yahu nereden geldi bu adam demekten de kendimizi alamayız. Tam tersi tanınmış, yüksek maliyetli futbolcular alınınca da bu sefer adamdan tek başına maçları almasını bekleriz. Olmayınca da acaba bizdeki bu adam bizim tanıdığımız olanı değil mi deriz. “Yahu angut, sen adamı senin takımının 10 kat daha iyisinde oynarken gördün, senin takımın ne ki adam ne kadar oynasın” demeyi de kendimize ya da tuttuğumuz takımın azametine! yakıştıramayız.

Biz öyle garip bir futbol alemiyiz ki, kulüpte sportif bir başarısızlık varsa kulüp içerisinde olsun olmasın herkes kendi dışında herkesi suçlar. Takım kötü gider; yönetici, t.d.yi futbolcuları ve azıcık cesaretliyse taraftarı suçlar. Takım kötü gider; t.d., yönetimi, futbolcuları ve taraftarı suçlar. Takım kötü gider, futbolcular, teknik direktörü, yönetimi suçlar. Hiçbir zaman hiç kimse suçu kendisinde bulmaz ya da sorunu çözmekte uğraşmaz, derdi, düşüncesi kendini mevcut olan nahoş durumdan sıyırmaktır her zaman.

İşte biz böyle oldukça on geri bir ileri devam ederiz. Sonra bir bakarız ne kadar da geride kalmışız, nereye gidiyor Türk Futbolu deriz, bunun nedenini de kendimize değil başkalarına atarız. Kendimizi dev aynasında görüp başı çeken ülkelerle laf çakıştırırız. Ama iş icraate gelince popomuzun üstüne oturtur o küçük gördüğümüz takımlar bizleri.

BIKTIRAN MUHABBETLER, KANLA BESLENEN CAHİLLER…

Aralık 7, 2010, 2:48 am | Futbol, leş kargası kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Nur topu gibi bir törenimiz şölenimiz oldu… Önce histerik bir şekilde üzülüyoruz topluca: bu şekil olaylar artık günümüzde yaşanmamalı minvalinde lakırdılar ediyoruz. Bunları yapanları kınıyoruz, sonra mıymıy edip sağduyuya davet çağrıları yapıyoruz… Bir iki gün geçiyor, toplumun kanaat önderlerinden reha muhtarlar, Ahmet çakarlar, Erman toroğlular, şansallar, Selçuklar huzurunda mahkemeler kuruluyor; bu sefer sırayı takip eder şekilde bir gün önce suçlanan ve lanetlenen taraftarlardan sonra zılgıt yeme sırası emniyete, valiye geliyor. Üzülme törenimizden sonra adam asma kelle uçurma törenlerine geçiyoruz. Tipik bir Amerikan pratiği alışkanlığı… 11 Eylülün hemen ertesi gözyaşı korosu, merhamet tavan yapmış, iki gün sonra başka bir kıta kana bulanıyor, bir kişinin adı telaffuz ediliyor bin kelle uçuruluyor. Lafta kan davasına pislik atıyorlar, ancak aynı zihinsel basamakları takip ettikleri için o pisliği kendileri de yemiş oluyorlar bir bakıma: Kelleye kelle isterük… Ben kendimi bildim bileli Reha Muhtar, Erman ya da Şansal Türk futbolu adına gargara yapıp dururlar, bu adamlar belki 30 senedir o köşe benim şu köşe senin köşe kapmaca oynarlar; soruyorum size dostlar: bu adamlar şu gün şu dönem öyle bir laf etmişlerdir ki, şu sorun için şöyle çözümler getirmişlerdir ki hala onun ekmeğini yeriz, diyebiliyor muyuz?

Peki, ne yapar bu karbon suratlı ağabeylerimiz, bilgelerimiz? Önce üzülürler olan bitene, sonra kelle isterler… Beşiktaş- Bursaspor maçı sonrası Şansal Büyüka’nın Volkan için söyledikleri kan donduracak cinstendi. Hiçbir vicdan bu laflar karşısında sessiz kalmamalı. “ para ve maç cezasından da ağır şeyler verilmeli buna” , “maç sonrası arkadaşları otobüste onun suratına bakmamalı, ona selam bile vermemeli” diyor hazretleri. Yani Bursa meydanında, heykelde ipe götürsünler bu adamı demek istiyor ya da üç beş gün yemek verilmemeli, belki aklı başına gelir demeye çalışıyor. Sana soruyorum Şansal ağa: Sen modern çağdaş tipinle bir baba olarak çocuklarını böyle mi yetiştirdin? Senin o doğuştan torpilli kızın bir hata etti diyelim çalıştığı kanalda, ertesi günü kapının önüne konsa ya da aşağılansa hoşuna gider miydi? Yıllardır edindiğin tecrübe bu mu? Yıllardır televizyonda yarım saatte iki cümle kurabildin, bak yarım saatte insan iki cümle kuruyor, şöyle büyük laf edebilecek zaman var, ama adam yıllar geçmesine rağmen gencecik bir çocuğun kellesini istiyor, sonra da olup bitenlere üzülüyorsun, taşkınlık yapanları kınıyorsun. Bu gençlerle ilgili yıllardır geliştirebildiğin tek proje ‘gençlere şans verilmeli’ projesi: büyük aklın mucizesi. İlk hatasında kelle iste, yabancı sayısı lakırdısı et, her akşam alex’i ilah ilan et, sonra geçlere şans verilmeli. Önce o yıllardır oturmaktan fol yaptığın o koltuktan bir kalk da gençler şans bulsun bakalım. Ve bu kalpazan sisteme belden bağlı diğerleri de-kimileri eski kulüp yöneticileri- aynı şekilde her türlü dolap çeviriyorlar, cahil çocukları galeyana getiriyorlar, sonra kafa göz Allah ne verdiyse öldüresiye birbirine giren bu çocukları kınıyorlar, sonra emniyete laf ediyorlar. Emniyet sizin yarattığınız canavarları ıslah etme kurumu değildir. 100 yıl oldu bu ülkeye top gireli, ama bunlar hala o topa bakıp birbirlerine küfür ediyorlar. Şöyle de bir fıkra sokayım araya, belki de çoğunuz biliyorsunuzdur: Erzurum’a ilk kez ayna gelmiş, daha önce gören bilen yok. Adamın biri aynaya bakıyor, ne kadar benziyor bu ölen kardeşime deyip, o gece aynayı yatağına alıyor. Tabi karısı görüyor bunu, aynayı alıp bakıyor ki ne görsün, bir kadın. Şuna bak o…pu’ya benziyor aynı diyor. Kadın kocasının kendini aldattığını düşünüyor, aynayı aldığı gibi muhtarın yanında soluğu alıyor. Muhtar, diyor, kocam beni bu o..pu’yla aldatıyor. Muhtar, alıyor aynayı, ne görsün o da, karşısında bir adam, dönüyor kadına,yenge bu o..pu’dan çok gavata benziyor diyor. İşte bunlar da yirmi otuz yıl oldu, bu aynaya bu topa bakıp karşısındakine küfür ediyor, cahil ilan ediyorlar, halbuki kendilerini ne kadar da güzel tarif ediyorlar…

Bu şoven haller, kafa kırmalar, saldırılar, rakip taraftara takıma ana avrat sövmeler günümüzün yoz kültürünün nadide örnekleridir. Örneğin, gayet iyi bilinir, bir komşu geldiğinde gayet iyi ağırlanır, yemekler bol yapılır, ziyaretçinin birçok hatası hoş görülür ve bunun gibi bizim kültürümüzü yüce kılan birçok unsur, pratik vardır. Ve ziyaretçimize hoş görünmek isteriz. Ülkede yarı yarıya izlenen maçlardan sonra gelinen nokta şudur: gelen rakip takım taraftarının anasına avradına yedi sülalesine düz gidilir. Hem de sosyal duyarlılığının yüksek olduğunu iddia eden gruplar anayla ilgili edilmedik küfür bırakmazlar ve buna da yaratıcılık adı verilir. Daha sonra bir avuç taraftar aşağılandıktan sonra temiz bir dövülür. Türkçesi: sizlere burada yaşam yok. Burası belli bir rengin yeridir, biz çeşitlilik istemeyiz, biz en büyüğüz, ve sizler onursuz şerefsiz varlıklarsınız, biz gururun timsalleriyiz. Bu Türkiye’nin her yerine bulaşmış bir vebadır ne yazık ki. Bu ölümcül virüsü de salanları az önce yukarıda teşhir ettik sanırsam, kanla leşle beslenen bu zümredir bu virüsü yayanlar. Ülkede, doğuya gittikçe daha belirginleşir bu, sınır iki şehir takım ya da taraftarı gösterin bana ki bunlar birbirine düşman olmasın. Dünya da böyle değil mi? Özellikle bu coğrafyaya, 1800ler öncesi Avrupasına bir göz atın savaşları kimler yapmış. Hep kardeş, komşu kavgası. Artık Amerikayı kesmediği için bunlar, bilimsel tekniğin gelişmesiyle beraber nerdeyse hiç görmediğimiz uzaylılara bile düşman kesildik, uzayı bombalamaya hazırlanıyoruz. Kanla beslenen bu Amerikancı zihniyete kimler sahip yukarıda bahsettik.

Bu cahil gençlere kimliklerini tuttukları takımlarla ifade etmeleri öğretilir, iki tane renge aşık olması yeter. Bütün bir hayatı iki renkten ibaret sayarlar. Onlara doğuştan böyle oldukları söylenir. Doğuştan şu takımlı doğarmışız, yok doğuştan delikanlıymışız sünepe kültür söylemleri… Hayır, biz doğarken bebeğizdir, aynı bir solucan gibiyizdir, solucandan hiçbir farkımız yoktur, nasıl solucan takım tutmazsa, biz de doğuştan şu takımlı bu takımlı doğmayız. Damarımızı kessek şu renk akarmış, hayır efendim, damarımızı kessek canımız yanar herkes gibi, diğer takımı tutan dostlarımız gibi, akan kanın rengi umurumuzda olmaz, diğer takımı tutan arkadaştan yardım isteriz hemen. Doğuştan olduğumuz sadece nereli olduğumuzdur, yani türk olur, alman yunan kürt laz Fransız oluruz… İşte bilinçle olmadığımız ya da kendimize bir şey katmadığımız şeyler üzerinden politika yapmak, tavır tutum belirlemek, siyasi hareket edinmek oldukça tehlikelidir. Bugünkü siyasetimizin, sadece bizim değil dünya siyasetinin tıkandığı yer burasıdır. Yani kazandığımız, düstur edindiğimiz bilinçle seçtiğimiz bir hareket üzerinden siyasetin yerini, doğuştan değiştiremediğimiz bir özelliğin siyasi ifadesi almıştır. Hâlbuki ben seçimimle işçi olurum, ya da seçimimle şöyle bir bilinç kazanırım, ya da zulmederim, ona göre kader birliği edilir. Ama siyaset artık ırklar üzerinden dönüyor ve nefes alamaz durumda. Bu taraftar düşmanlığında da durum aynı. Tekrarlıyorum, kimse şu takımlı bu takımlı doğmaz, yani o meşhur tezahürat ırkçılığın surlarında gezmektedir (şuralı olunmaz, şuralı doğulur, şuralı olmayan bilmem neyin çocuğudur), herkes yaşantısına göre kimi çok kimi az bilinçle bir taraf olur. Mesela bu blogun hemen başında Galatasaraylı olmayı ifade eden şu güzel cümleler vardır: “HAGİ’NİN HIRSI, KEWELL’İN YÜZÜNDEKİ GÜLÜMSEME, İLK YARISINI 0-2 ÖNDE KAPATTIKLARI MAÇI 3-2 KAYBEDEN REAL MADRİDLİ OYUNCULARIN ŞAŞKINLIĞI, 5 METREDEN VURDUĞU KAFAYI TAFFAREL’İN NASIL ÇIKARDIĞINI ANLAMAYA ÇALIŞAN HENRY’NİN BOŞ GÖZLERLE ETRAFA BAKIŞI, 1-2’LİK MAÇI SON 10 DAKİKADA 3-2 KAYBEDEN MALDİNİLİ MİLAN’IN SAHADAKİ “N’OLUYOR YAHU” DURUŞU ve 10 KİŞİ KALAN TAKIMIN MÜCADELESİNİ GÖREN ARSENE WENGER’İN YÜZÜNDEKİ ENDİŞEDİR GALATASARAY.” Bu Galatasaraylılığı tarif eden bir cümledir ve duruştur, sen tecrübe edersin badireler atlatırsın yaşarsın, yani olursun ve bu cümledeki unsurları kazanırsın.( Hiçbir takım taraftarı hedefim değildir, lafım cehalete ve ırkçılık benzeri futbol söylemlerinedir.) Yine Beşiktaşlılık duruşu için, ‘popülerin değil doğrunun, moda olan değil erdemlinin, yapmacıklığın değil gerçeğin yanında olan duruştur. 3-5 senelik değil evladiyeliktir.’ diye yazmış bir arkadaş. Ya da kazım Koyuncu Trabzonsporu tutmayı, “”Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.” diye tarif etmiştir. Yani yaşanmış düşünülmüş ikna olunmuş vicdan muhasebesi yapılmış sonra taraf olunmuştur.

Uzattık epey… Dostlarımdan isteğim kimseye yar etmeden akbabalara leş kargalarına yem etmeden hep beraber el atıp bir olup şu işin altından kalkabilmektir.

Mantalite

Aralık 3, 2010, 2:40 am | afrikalı, mantalite, spor kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Perde 1

Havalar soğuyor yavaş yavaş… Afrikalı sporcuların performanslarıyla ilgili dedikoduların en yoğun olduğu dönem; sporcu dedikse de futbolcudur kastımız… Aslında bu değerlendirmeler de enteresandır. Mustafa Doğan, Ömer Üründül gibilerinin kusmuklarını dinleyen biz zihni tutsaklar, bu kusmukları gelip spor(futbol) muhabbetlerimizin en tatlı yerine sokuşturuyoruz: O yemeği mide kaldırmaz oluyor artık. Yani, gençler, demek istediğim, fizik kimya bilmiyoruz, pratik bir zihnimiz de yok hani, bir üretimimiz yok; ama futbol kadar basit ve çırılçıplak bir oyun hakkında fikir üreten yerlerimize giden damarlar da mı tıkalı? Ağzımıza dilimize zihniyetimize pelesenk olmuş mesela; Afrikalıların mantaliteleri düşükmüş geriymiş, o yüzden üç beş maç oynar sonrasında da yatarlarmış. O beğenmediğin Afrikalı aramıza karıştıktan iki üç gün sonra senden benden akıcı konuşur, biz çok bilmiş beyazlar memleketin en iyi okullarında okuyanı dahil on sene İngilizce dersine gireriz saatlerce, durumu olan yurtdışına gezmeye gider, ama yine anadol motoru gibi takılır ederiz; ayrıca memlekette ev araba alıp, üç gecenin ikisi hovardalık yapan turist futbolcuların kaç kelime anlayabildiklerini bilir hatırlarsınız, hayali geniş gençler. Başınıza taş kadar mantalite yağsın, ntvspor’da trt’de televizyonun önünde bizi hayran bırakan mantaliteler, işte futbolun tanrıları, konfüçyüsleri. Alın onlar sizin yerinize düşünüyor konuşuyor.

Bu kış televizyonları sadece iki saatliğine, yani yeşil veya nerede oynanıyorsa o oyun, o alan görüntüde olduğu saatler açık tutalım ve tekrar hayata dönelim. Kış mevsimini düşünelim, çalışan insanları, emeğiyle alın teriyle geçinen insanları düşünelim. Sporcuyu da kışın çalışan işçiler olarak düşünelim. Kışın kıçına şort geçirmiş, dize kadar incecik çorabını çekmiş, soğuktan üstüne giydiği ince formanın kollarını üşüyen ellerini ısıtmak için avucunun içine almış ve birilerini mutlu etmek için o halde orada olan işçiler olarak düşünelim. Bırakalım maç sonralarını; maç öncesinin o ısıtan tatlı hayallerini kuralım. Maç sonu her tarafından vıcık vıcık mantalite akan oturdukları yerde buda heykeli gibi duran adamların o çağ atlatacak fikirleri varsın onlara kalsın, onlar çağdaş çağ üstü olsun. Genç bir futbolcu Tevez; genç futbolcuların şımarıklığı kendini beğenmişlikleri, futbol dünyasının kirli ahlaksız yapısallığı yüzünden artık futbol oynamak istemediğini söylüyor. Peki, eli kalemden daha çok penisini tutmuş bu genç çocukları kim şımartıyor, ya da bu ahlaksız futbol dünyasının bireyleri olan, tvlerde gördüğümüz yine eli kalemden daha çok penisini tutmuş spor yazarcıklarını ağzı açık kimler dinliyor? Kışın; inşaat işlerinin durduğu, bu işten ekmek yiyenlerin biriktirdikleriyle geçindiği, dilenciler için boş yada aceleyle sıcağa koşan insanların doldurduğu sokakların kazançlarına balta vurduğu ve işlerin düşmemesi için esnafa roller kestiği, giyim kuşamcıların her mevsim dönüşümlerinde olduğu gibi deli paralar kazandığı, restoranların kaffelerin dışarıdaki masaları artık içeri aldığı umurunda değil bu adamların, bir de böyle Freud, Fanon, Jung edasıyla çok derinlemesine psikanalitik çıkarımlar yaparlar, Afrikalı sporcunun mantalitesine dem vururlar. Gören de beş sosyoloji tezi vermiş, uluslar arası dergilerde sayısız makaleleri çıkmış sanır. Şenol Güneş futbol filozofudur kuşkusuz, sakin ve efendidir, ama bunların Haşmet ve Hıncal adlı olanlarına da bir röportajında iyi giydirmiştir. Merak eden bilmeyen araştırıp bulabilir. Güzel bir sözü vardır: bunlar madem o kadar aydınlar; aydınlık veriyorlar demektir bunlar, bari şu ışığı gözümüze değil de önümüze tutsunlar, biz de önümüzü görmüş oluruz, aydınlanırız. Işık böceğinin verdiği ışık basit bir oksitlenme olayıdır ve dişisine/erine yaptığı bir gösteri olarak kabul edilir bu ışık. Yani soyunun devamı gibi doğal bir amacı vardır bu davranışın. Mantalite yığını bu göbek suratlı arkadaşlar, inanın ne bu böcekler kadar bir ışık yayabilirler, ne bu kadar basit bir ışık/fikir üretecek zihniyete, fikriyata sahiptirler ne de doğallıkları vardır yaptıkları şeyin. Zaten geldikleri nokta da, alt olur üst olur alır fark atar muhabbetidir, yani basit bir devredeki 1 ve 0 lardır. Hâlbuki mantık bağımsızlık yoluna çoktan girdi zannediyorduk…

Perde 2

Cenk hocamın uyarısı isabetli oldu… Açıkçası, bloga başladığım dönemle birlikte benim de yeni işime başlamam hem motive edici oldu hem de zorlu. Uzun aralar veriyorum, bundan dolayı çok özür dilerim Cenk hocam ve herkesten. Hocam uyarmasa yazmayacaktım belki bunu da ama, biraz utandım… Vaktimin darlığı epey zorluyor beni. Yani bir taraftan işim, bir taraftan yoğun okuma pratiğim etütlerim, gece gece maçlar, bir de kısa yazmak istemeyişim( birçok yazı yarıda bırakılıp, windowsun karanlıklarına kuyularına atılmış) …

Bu yüzden ailemi neredeyse silip attım hayatımdan. Neyse, burası ağlama duvarı değil kuşkusuz. Sadece, kendi tarafımdan bu kadar uzun aralar vermemin nedenlerine ufaktan laf arasında değinmekti. Cenk hocamın heyecanını, askerliğini yeni halletmiş biri olarak hala hissedebiliyorum. Cenk hocasız buralar zar zor dönüyor, gözlerimizi dört açtık kaptan gelene kadar dümeni zor bela rotada tutmaya çalışıyoruz.

Ağlamayı keseyim burada… Yakında basketbol ağırlıklı bir yazı yazacağım… Böyle de dönmüş olayım bloga…

49 Gün Kaldı

Kasım 28, 2010, 1:36 pm | Blog, Hayat, Sitem kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Sevgili Çoban Salata Dostları,

Bilenler biliyor Ağrı’da Piyade olarak yapıyorum askerliğimi. Dolayısıyla askere geldiğimden beri bloga katkıda bulunamıyorum. Çok ksa sürelerle çarşıya çıkabildiğim için çoğu zaman son gönderilere bakmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Giderken 3 arkadaşıma emanet edip gittiğim, evladım yerine saydığım blogun güncelliğini ve arkadaşlarımın katkılarını görünce ise tam anlamıyla şaşkınlığa uğramış durumdayım. Hadi yoğunluğu, sıkıntısı olanı biliyorum da diğerleri ne yapar, ne eder, nerededir, insan merak ediyor. İnşallah 49 gün sonra bitecek olan askerliğimin akabinde blogu ciddi değişikliklerle tekrar güncel bir hale getirip ayağa kaldıracağız. Umarım eskisinden daha iyi, şu ankinden ise ışık yılı uzakta olacak blogun yeni hali. Yeter ki Allah sağlık versin.

Bizi hala inatla ne var ne yok, acaba yeni bir gönderi oldu mu diye takip eden arkadaşlara da sonsuz teşekkürler. Hakkınız ödenmez. 49 gün sonra Yaradan’ın iziyle görüşebilmek dileğiyle. Tüm sevdiklerime kucak dolusu, hasretle bezenmiş öpücükler Ağrı’dan…

cenky
Evladına sahip çıkan baba formatındaki, zorunlu piyade, blog kurucusu ve yazarı

Çatkıç, Sen de Şunu Düşün:

Ekim 31, 2010, 12:16 am | Antalyaspor, Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 2-1 Antalyaspor

Ömer Çatkıç:”Bana küfredenler, evlerine gidip annelerinin yüzlerine baktıklarında, hepsinin akıllarına ben geleyim.”

Küfürü hele kutsal değerlere her ne olursa olsun küfür edilmesini tasvip etmek kesinlikle mümkün değil. Hatta bir adım ileriye gidilerek insanların yanyana birbirlerinin yüzüne baka baka başka bir kişiye toplu bir şekilde küfür etmesi daha da abes. Çünkü sahadaki bir futbolcunun anasına bacısına küfür ederken yanındaki bir kadın da aynı şekilde buna destek veriyor ve hiç yadırganmıyor. İlginç. İşin içinde Ömer gibi rakip futbolcuları ve taraftarı her bakımdan geren bir yapıya sahip birinin olması bile bu gerçeği değiştiremez. Yapılan yanlış, toplu bir halde yapılması affedilemez.
Tamam, buraya kadar güzel. İşin bir de diğer yönüne bakalım. Küfür Türk toplumunun yakasında her zaman bulundurduğu en önemli illet. Sinirlenince ben etmiyor muyum? Evet, ama abartmadan. Peki, Ömer’in yaptığı açıklamalara karşılık o küfür edenler de şunu soramaz mı:

Ömer, sen geçen sezon taraftara dönüp tahrik ederken, el kol hareketi yaparak gererken bu hareketlerinin karşılığının nasıl olması gerektiğini düşünüyordun? Sen de ne zaman sana küfür edilirse acaba ben ne yaptım da bunlar bana küfür ediyor diye düşün. Eğer cevabın hiçbirşey olursa ve bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirsen kalbin rahat olsun ama o küfürler seni bulmaya devam eder. Eğer cevabın ben de yaptım birşeyler olursa işte o zaman bazı şeyleri düzeltebilirsin ve kimseden küfür yemezsin.

Özlemişim böyle takımı

Ekim 30, 2010, 9:37 pm | Antalyaspor, Galatasaray, misimovic, pino, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ali Sami Yen’deki son maçlardan biri daha geride kaldı. Lige iyi başlayamamıştık ancak son iki maçta oynanan futbol ve bir çok sakata karşın alınan 4 puan bir şeylerin yoluna girdiğini göstermekte sanki. Hele de orta sahada savaşan zaman zaman da dövüşen bir Galatasaray olduğunu görmek buna işaret gibi sanki.

Maçın başında Kadıköy’deki baskıyı yine gördük. Harika bir baskı kuruldu ileride ve Antalyaspor kitlendi bir şey yapamadı. İlk 10 dakika böyle geçtikten sonra biraz daha ortaya taşındı maç. Bu sırada maç öncesi dediğimiz gibi gelişmeler oldu ve Misimovic’in hızlı ara paslarına Pino ve Sabri müthiş hareketlendiler. Paslar golle sonuçlanmadı ama olsun. Pino’nun muhteşem deparlarını görmek bile heyecan kattı.

İlk yarı adına kilit dakika 17 idi. Antalyaspor’un yarı-organize atakları sonucunda Tita çok iyi vurdu ancak Ufuk aynı güzellikte cevap verdi Brezilyalıya. Genç kaleci o pozisyonda o refleksi gösteremese belki de sonuç böyle olmayacaktı.

Defansta iyi kapanan Galatasaray yine hızlı ve derin paslarla gol aramaya devam ediyordu ki 30. dakikada Misimovic’in herkesin uyuduğu anda arkaya kaçan (sanırım) Pino’ya attığı pas ilüzyon gibiydi. Sanki Pino’yu da topu da Misimovic ayakkabısının topuğundan çıkarıp oraya koymuştu. Nefis pas yine golle sonuçlanmadı ama ardından gelen korneri golle sonuçlandırmak şaşırtıcı oldu. Yıllardır adam gibi bir golümüz yoktu kornerden! Bir tak pas, bir tak da kafa şutu ve gol. Daha dün Bayern Münih maçını izledim ve ilk iki golünü kornerden buldu Bayern. Sonra zaten rahatladı. “Hiç bir şey yapmıyorsan kornerden gol at be kardeşim” dimi?? Sonunda bu da oldu. Bir şeyler değişiyordu valla. Çok geçmedi bir gol daha geldi Sabri’nin ortasını iyi uzaklaştıramayan defansın vuruşu Pino’ya pas oldu ve şu çocuk gol attı da ben de rahatladım. Maksimum 5 yıl önce menajerlik oyununda keşfettiğim bir yeteneğin neler yapabileceğini az çok tahmin eden biri olarak sabırla bu günü beklemiştim sanki. Pino daha güzellerine layık. Onları da atacak. İlk yarının en üzücü olayı tabi ki formunu yakalamış Serkan Kurtuluş’un sakatlanması oldu.

İkinci yarıya biraz geri çekilmiş olarak başladık. Antalyaspor’un baskılarına iyi dayansak da yenilen golde şaşkınlık dizboyuydu. Hala düdük çalmadan maçın durmayacağını öğrenemeyen oyuncular yüzünden yenen gole bir de şu açıdan bakalım. Ortada bir otorite var. Ve otoritenin-hakemin kararlarına karşı çıkabilecek bir halk-oyuncular topluluğu. Oyuncular muhtemelen “biz halk olarak ayaklanıp imza toplarsak karara itiraz edersek dediğimizi yaptırabiliriz” diye düşünüyorlar böyle pozisyonlarda. Ancak ne yazık ki futbol bu yönüyle çok totaliter. Siyahlar içindeki adamlar ne derse o oluyor. Ufuk ne yapsa yapsın golü çıkaramıyor. Ben biraz heyecanlanıyorum. Çünkü 2-1 her zaman tehlikeli skordur. Ve Galatasaray da ikinci yarıda bildiğin oyundan düştü ya. Tabi iki kişinin birden sakatlanması hiç hoş olmadı. Serkan’dan sonra da Hakan Balta’nın sakatlanıp çıkması hoş değildi. Hagi’nin elini kolunu bağladı. Atağa dönük tek değişiklik Emre Çolak olabildi.

Son iki maçta elinden geleni yaparak formasına ve üst düzey maç temposuna alışmaya çalışan Emre Çolak oynadığı son 20 dakika boyunca mükemmel işler çıkardı diyemeyiz tabi ki. Ama henüz kendini ve oyun tarzını bulamadığını görüyoruz. Yavaş yavaş hangi pozisyonda ne yapması gerektiğini anlayacak ve Arda takımdan ayrılınca güzümüz onu aramayacak. Henüz çok cılız Emre. Biraz güçlenmesi ve aklını kullanması gerek. Bunları geliştirebilecek yaşta ve önü açık bence. Fazla abartarak eleştirmeyelim çocuğu.

Maçın son 10 dakikasında bildiğin koptuk oyundan. Ancak olursa uzun toplarla Pino’nun deparlarıyla çıkabildik ileri. O da bir yere kadar sonuç verebilirdi. Yorulana kadar. Sonuç için diyecek pek bir şey yok. Taffarel vari bir cevap verelim bitsin bu uzun yazı: “3 points. Çok güiiüziiiel!!”


sevgiler
volkanbk3

LAWRENCE’ IN KAZMA KONUSUNDAKİ YASASI (OKU-ŞAŞIR!)

Ekim 21, 2010, 1:37 pm | Futbol, Galatasaray, ilginç, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bugün Google’ın özlü sözler kısmında gördüm Lawrence’in kazma konusundaki yasalarından birini gördüm.Merak ettim acaba kazma yasalarının diğerleri neymiş diye. Bildiğin Galatasaray’ın kazmalarını açıklamış. Açıkçası okuyunca tam bizdeki kazmalara uygun olduğu kanısına vardım. Buyrun okuyun:

1. Kazdığın çukur ne kadar derinse, çukuru tekrar doldurduktan sonra dışarıda eskisinden o kadar daha çok pislik kalır.

2. Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir. (Gidiyor zaten)

3. Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir. (Şu durumdan daha kötüsü var mıdır ama artık bir yerde dur denilsin, denmezse zaten kazmaların yerinde yeller esecek.)

4. Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır. (Bizde olasılıktan bol ne var, Hakan Şükür, olmadı Fatih Terim, olmadı Tugay Kerimoğlu, olmadı Daum, olmadı Hikmet Karaman, ama sonuç sıfıra sıfır elde var sıfır.)

5. Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır. (Şu derbi öncesi takımın başına adam gibi bir teknik direktör gelmesinin istenmesine rağmen bu olasılığın gerçekleşme yüzdesi her geçen gün azalıyor.)

6. Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır. (İçimden bir yerlerden en kötü durum eğer kazmaların gitmesiyse ben razıyım diyor ama kıyamıyorum yine de takıma ve taraftara.)

7. Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir. (Bizim teknik direktör getirme işimiz Süleyman Demirel’in hükümete gelme seferi gibi oldu. Kovduğumuz tekrar başımıza geliyor.)

8. Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi. (Rijkaard gibi adamı kırdık, daha ne olsun…)

Galatasaray’ın şu geçen 2-3 aylık durumunu ve son günlerde yaşanılanları bir hatırlayın. Bildiğin Galatasaray’ın ve Galatasaray’daki kazmaların durumunu anlatmış sevgili Lawrence. Büyük adammış vesselam…

Rijkaard’da Son!

Ekim 20, 2010, 11:26 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

“20 Ekim 2010 tarihi itibarıyla Teknik Direktörümüz Frank Rijkaard, antrenörümüz Johan Neeskens ve yardımcılarıyla yaptığımız karşılıklı görüşme sonucunda yollarımızı ayırma kararı vermiş bulunuyoruz…

Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız, tecrübe ve birikimini bizimle paylaşan Sayın Frank Rijkaard’a Galatasaray’a verdiği emek ve mesaisi için teşekkürü borç biliriz.

Çalışması ve beyefendi kişiliğiyle birlikte olduğumuz süreçte futbol adamlığı ve ustalığını, bu konuda deneyimlerini ve görüşlerini aynı ortamlarda soluduğumuz antrenörümüz Johan Neeskens’e Galatasaray camiasına katkıları, emeği ve çalışması için müteşekkir olduğumuzu belirtiriz.

Her iki ustanın yanısıra teknik heyetimizde yer alan Alberto Roca Pujol ve Carlos Quadrat’a da bugüne kadar kulübümüz bünyesinde vermiş oldukları mesaileri için teşekkür ederiz. Galatasaray Spor Kulübü”

Gelişi her isimli teknik direktörde olduğu gibi şaşalı ve ses getirici idi. Beklenti doğal olarak çok yüksekti. Taraftar olabildiğince sabır gösterdi ama futbolcularla birlik beraberlik içerisinde olamadı, sakatlıklar hep köstek oldu, belki de takım içerisinden darbe yedi ve ne zamanki taraftar yönetimi hedef aldı, o zaman bileti kesildi. İnşallah bundan sonra kariyeri boyunca yaşadığı en kötü performans burası olur. Fakat nasıl bir milletsek Rijkaard’ı da kendimize benzettik. Nasıl başarabiliyorsak…

Rijkaard Görevden Alınsın! (Vol:2)

Ekim 17, 2010, 11:34 pm | frank rijkaard, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

3 Ekim itibari ile “Rijkaard Görevden Alınsın” diye bir yazı yazmıştım. Eminim ki o zaman başlığı görüp yazının içeriği hakkında herkes Rijkaard’ın kovulması gerektiğini düşündüğüme istinaden yazıyı okumuşlardı. Ama benim dediğim Rijkaard’ın kovulması için şartların tamamen uygun olduğu ancak futbolcuya dayalı düzenin yıkılması için bu icraatın beklemesi gerektiği idi. O zaman şartlar müsaitti, ama şu anda durum o zamankinden daha da müsait ve son yenilgiden sonra yapılan açıklamalar şunu gösteriyor ki, eğer yönetimden bir kontra gelmezse Rijkaard’ın Galatasaray çatısı altındaki yolculuğu yarın itibar ile sona erecek.

Rijkaard’ın Galatasaray’a gelmesi ile söylenmeye başlayan total futbol, futbolcuya değil sisteme dayalı bir futbol, pozitif oyun, kişilikli futbol lafları yarın itibari ile sona erecek. Taraftar belki de Galatasaray’a kuruluşundan beri en önemli mutlulukları yaşatan iki isimden biri olan Fatih Terim’den bile daha çok destek gösterdi. Beklenti Rijkaard’ın aynı Derwall gibi olacağı idi. Ama olmadı, bu kulüp yapısı, bu düşünce yapısı ve futbol dünyasının bu kaos ortamı içinde Rijkaard da tutunamadı.
Hatalı mıydı? Bana göre belli noktalarda çok ciddi hataları oldu. Bu taraftar ona destek için 1 sezon boyunca bilerek ya da mecbur kaldığı için yapmak zorunda kaldığı onca hataya rağmen bir hayat belirtisi olmasını bekledi futbol takımında. Bu belirti seri galibiyet, şampiyonluk, Avrupa’da başarı falan değildi; iyi bir sistem, güzel bir oyun, yapılması gerekeni yapan, sahadaki oyunu iyi okuyan, altyapıya önem veren bir teknik direktör idi. Altyapı olayı ileriye dönük başarısı görülebilecek bir icraat ama Rijkaard takım üzerinde bir sistem oturtamadı ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse takım içindeki oyuncuların kimyasına uyan sistemi bir türlü bulamadı. Bununla birlikte Türkiye’deki futbolcu profilini ve düşüncesini bir türlü tanıyamadı ya da tanımaya gerek duymadı. Bunu kimse anlatmadı O’na. Denmedi ki “Hoca burası İspanya değil, burada futbolcularla devamlı ikili konuşacaksın, onları gerekirse pohpohlayacaksın, takım içinde yerlileri yabancıları ayırmayacaksın hatta yerlilerin liderlerine onların değerlerini devamlı anlatacaksın, anlatacaksın ki onlar da seni sevsin, aman hoca gitmesin desinler, burada profesyonellik bu kadar”. Eminim ki, Galatasaray’da Rijkaard’ın gitmesinin bir numaralı sebebi bazı! futbolcuların onu sevmemesi ve saha içinde alttan alttan takımı dinamitlemesi. Rijkaard da sağolsun kaybedilen maçlarda futbolcuları eleştirmesi ile futbolcuların bunu yapmasına katkı sağladı. Çünkü futbolcu biliyor ki yönetim de taraftar da ilk önce futbolcuya değil teknik direktöre faturayı kesecek yeni gelen ile tekrar yeni bir sayfa açacaklar.

Şimdi Adnan Polat yönetimine gelmek lazım. Daha sezon başında Rijkaard ile sözleşme yapmayı düşünen başkan ne oldu da şimdi O’nu kapının önüne koyabildi? Acaba stadda keserin sapı Rijkaard ile birlikte kendilerine döndüğünü ve bunun giderek artacağını düşündüğü için mi bu uygulamaya gidildi? Sakatlık olayı tamamen antrenman programlarına ya da darbelere bağlı olduğu düşünülse veya söylense de özellikle yabancı futbolcu transferlerinde, transferi düşünülen futbolcunun sakatlık geçmişi kıstasını belki de en sona koymak hangi transfer politikası düşünülerek yapıldı? Rijkaardlı takımın geçen sezonun sonunda oynadığı futbol şu anda oynanana göre biraz daha iyi sayılsa da bilinen Galatasaray futbol mentalitesinin çok çok uzağında iken neden güvenilip devam edildi de şimdi o güven bir anda yokoldu? Şu an sahada oynanan futbol o zamankinden çok çok kötü değildi. Tamam takım öyle böyle galip geliyordu ama oyun ya da sistem veya olmayan sistem o zaman da aynıydı. Keserin sapı olması gereken gibi yönetime de döndü de ondan destek çekildi ve işin sonuna gelindi.

Peki Rijkaard gidecek de takım şaha mı kalkacak? Elinde sihirli değnek mi var lafını geçiyorum açıkçası kalkabilir. Hatta bir de takımdaki futbolcuların çoğunluğunun istediği bir teknik direktör olursa yeme de yanında yat durumu olabilir. Çünkü bizdeki sistem futbolcuya dayalı. Çünkü ben Rijkaard’ın takım içerisinden ciddi biçimde sabote edildiğini düşündüğüm için yeni teknik direktör ile o koşamayan, iki adım ötedeki topa ayağını uzatamayan, antrenmanlarda amiyane bir tavırla yayan bazı futbolcular ciddi ciddi oynamaya başlarlar. Artı takımda Rijkaard ile 11’e girme ümitleri sona eren futbolcular yenisine kendilerini ispat etme derdinde olacaklar. Hatta sakat olan bazı oyuncular zamanından önce iyileşip takıma tekrar girebilirler. Ama tüm bunlar Rijkaard takımı iyi antre etmişse olabilir.

Fatih Terim, Tugay Kerimoğlu, Hikmet Karaman, Ersun Yanal. Tugay gelirse aynı Bülent Korkmaz gibi, aynı Ümit Davala gibi O’na da yazık eder yönetim. Fatih Terim’in olacağını sanmıyorum çünkü yönetim gerektiğinde lafını geçirebileceği bir teknik direktör ister. Fatih Terim, eğer değişmemişse Adnan Sezgin’i istemez. Adnan Polat da sevgilisini geri plana almak istemez. Hikmet Karaman zaten Fatih Terim-2. Aynı Daum gibi Yılmaz Vural gibi Köln Spor Akademisi mezunu. İşin okulunu okumuş bir teknik direktör. Yönetime biat edebilecek bir tip ama futbolculara söz geçirebileceğini, sıkıntılı anlarda kaso yönetimini yönetebileceğini düşünmediğim için olmasını mantıklı bulmuyorum. Ersun Yanal ise Galatasaray taraftarına kendini kabul ettirmek için sıkı çalışabilir. Ama bu isim açıklanırsa Galatasaray yönetimi ile taraftarı artık tamamen karşı karşıya gelir ve en küçük bir sıkıntıda bu ikili arasındaki ipler tamamen kopabilir. Aslında bu isimler ya da öne çıkmayan başka bir isim olsa da takımda bir silkelenmeye yolaçacağı kesin.

Rijkaard gidiyor büyük ihtimalle, bu sezondan da şu futbolcu kadrosu ile fazla beklenti içerisinde olmamak en güzeli. Zaten beklentisi olan Galatasaray taraftarı var mıdır ondan da emin değilim. Son olarak demek istediğim, Rijkaard 1,5 yıl Türkiye’de kaldı ama ne Türk futbolunu öğrenebildi, ne Türk futbolcusunu tahlil edebildi, işin sadece teknik taktik kısmında kaldı onu da başaramadı, doğal olarak da gitti tabi Adnan Polat ve yönetim son anda sürpriz bir kontra yapmazlarsa…

O El Hareketi Podolski’ye Aynen İade!

Ekim 16, 2010, 12:28 pm | Bundesliga, Futbol, nuri şahin, ozhano, podolski kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kaşınanı kaşımış Nuri, Podolski’nin O’na karşı yaptığı el hareketine karşılık oyunda kalması ilginç olmuş ancak Nuri’nin hareketinden sonra Podolski’nin tepki vermemesi de “bi’halt ettik ceremesini de çekeceğiz” gibi görünmüş, diğer bir deyişle hazmetmesini bilmiş. Yalnız bir şey kesin ki, Podolski’ye Türkler birşey yapmışlar…

Arda’nın Sakatlığı Bile Ayrı Bir Keşmekeşlik!

Ekim 12, 2010, 12:03 pm | arda turan, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sakatlık, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Belçika’da ayak bileğine darbeye bağlı olarak sakatlandı 4 hafta yatar dendi, yattı kalktı tam iyileşti, takıma geri dönecek derken bu sefer de osteitis pubis dendi ki ilk duyduğumda işim gereği az çok biyomedikal ve kas-eklem hastalıkları ile ilgilendiğim için doğrudan “Arda’dan bundan sonra ne köy ne kasaba olur” dedim çünkü bir futbolcu hastalığı geçirdiyse biraz ağır olacak ama bitti demektir. 4-6 ay süresi bir iyileşme süreci var tamamen topsuz, daha sonrasında en az bir en iyisi iki ay yükleme çalışması için vakit harcanması gerek diye biliyorum. Bununla birlikte bir de bu rahatsızlığın çıkış noktasının ve sebep parametrelerinin ne olduğunun tam olarak bilinememesi sebebiyle de tam bir iyileşme söz konusu olmuyor yani profesyonel yaşam tarzına sahip bir futbolcu için en fazla 20-25 maç çıkarılabilir o da tam randıman olmaksızın. Tamam, yapacak birşey yok, bu takıma yeterince yükleme yapılmıyor derken dengesiz yüklemenin ağırlıklı sebep olduğu düşünülen bir sakatlığın Arda’nın başına gelmesi ilginç. Buna taraftar hazırladı kendini zaten, tamam Arda bu sezon büyük ihtimalle yok.

Sonra ne olduysa iş fıtığa döndü, Cem Yılmaz’ın deyimiyle bildiğin amele hastalığı, ama kasık fıtığı, amelelerde kasık fıtığı ne kadar olur onu bilemeyeceğim. Şimdi kasık fıtığı denilince işin rengi tamamen değişir, öenmsemeye fazla gerek yok, bir ameliyat, 2-3 hafta dinlen, hop kalk topunu oyna. Yok efendim neymiş kasık fıtığı olmuş o sıkıntısı da pubis’e etki ediyormuş. Yahu bir insanın pubis’inde sorun varsa vardır yoksa yoktur. O zaman Arda’da ne diye osteitis pubis var dendi? Kasık fıtığı var denir fıtık ameliyatı yapılır oldu bitti. Bu arada Almanya’daki maharetli eller 4-6 aylık sakatlık sürecini bir anda bu hafta yürür gelecek hafta antremana çıkar sonraki hafta da sahada olayına kadar indirgediler. O zaman bu Burak Kunduracıoğlu, yüce şahsiyet ne diye pubis’te sorun var diye ortaya çıktı tam tetkikleri yapmadan. Demek ki şu an için Arda’da osteitis pubis yokmuş, sadece kasık fıtığı varmış. Ama yarın ne olur onu bilmek mümkün değil şu an için.

Sözün özü, Arda’nın şu 15 günlük sakatlığının ne olduğunun anlaşılması süreci trajikomik bir hale bürünmüştür. 4-6 ay sürecek diyen bir sakatlık nasıl olup 3 haftada iyileştirilirmiş bunu öğrenmiş oldu tüm Türkiye. Neyse teşbihte hata olmasın ama eşeği önce kaybedip sonra bulmak bu olsa gerek…
Bu arada Galatasaray’ın sağlık kurulu eski başkanı Mehmet Kurtoğlu da bu fırsatı kaçırmadığı da görülmüş oldu. O kadar demeç verdi, röportaj yaptı ama hepsinin özeti:
“İşte buyrun bakalım bizde miymiş suç? Şu ankiler bziden çok mu iyi? Bizi kovdular, daha beter oldular”.

Milli Takımdaki Düşüşün Nedeni

Ekim 9, 2010, 9:00 am | Fenerbahçe, Futbol, Galatasaray, ozhano, Türk Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Sistem yok, mentalite yok, ruh yok, mücadele yok, akıl fikir yok, teknik direktör yok, o yok bu yok; doğal olarak rakip elin kolunu sallaya sallaya, hiç zorlamadan üç farkı yaptı, gitti. Maç içinde Türkiye açısından fazla bir şey değil, hiç bir şey göremediğim için fazla bir şey demeye gerek yok. Önceki maçlardaki oyun da zaten çoğu kişi gibi beni de tatmin etmemişti. Almanya’ya yenilmek önemli değil, gurbetçileri başları önde, Almanların alaycı tezahüratları ile staddan çıkartmak kısacası çatır çatır oynayamamak esas üzüntü verici olan.

Benim düşüncem biraz daha farklı. Hiç dallanıp budaklandırmadan söyleyeyim, Galatasaray ve Fenerbahçe ne zamanki tekrar Türkiye Ligi’nde lokomotif olur, tabi bunu derken federasyon bakımından korunarak kollanarak değil bileğinin hakkıyla çatır çatır bu işi başarırlar, şampiyonlukta 80 puanların üzerine çıkılır, bu başarıda da takımlarında oynayan Türk oyuncular tamamlayıcı değil baskın olurlar, takımın başında da Türk Milli Takımı’nın ne olduğunu, nasıl oynaması gerektiğini bilen bir teknik adam olur, işte o zaman yine deriz ki karşımıza kim çıkarsa çıksın, onlar bizden korksun. Yemişim Anadolu kulüpleri de artık Galatasaray, Fenerbahçe’yle başabaş oynuyor, ligin kalitesi arttı laflarını. Bunları diyenler de herşeyin farkında ama değişim hoşlarına gidiyor sadece, onlar da biliyorlar aslında Galatasaray ve Fenerbahçe’nin kalitesi düştüğünü, Anadolu kulüplerinde değişen bir şey olmadığını; ondan sonra Milli Takım niye Almanya’da top oynayamadı diye sorarlar, 80li yıllara döndük derler tabiki. Bursaspor, Trabzonspor, Beşiktaş ve diğerleri en iyi oldukları dönemlerde bile Milli takım açısından bir başarı kazanılamadı, kazanılamaz da. Sadece biraz Beşiktaş’ı tenzih edebilirim bu konuda. Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazandığı dönemde Ankaragücünü, Gaziantepspor’u 6,8 geçerken, Adanaspor’u zoru zoruna 4-3 yendiği maç önemliydi. Çünkü Galatasaray taş bir takımdı ve Adanaspor onu zorladığı zaman sorgulanırdı. Şimdi bakıyorsun takım helva gibi, nereden tutsan elinde kalıyor, Fenerbahçe’nin de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadığı dönemler için de aynı şey söylenebilir.

Diyeceğim şudur ki, Milli Takım’ı tek bir maçta yermek tabiki doğru değil ama ne olursa olsun milli takımın iyi olması için Galatasaray ve Fenerbahçe’nin tekrar bu ligin başına geçmeleri, bununla birlikte bu takımlarda oynayan yerli oyuncuların takımlarında tamamlayıcı değil esas rolde olmaları gerekiyor. Sercanla, Ömer Erdoğanla, alınmayan Volkan Şenle, Selçuk İnanla vs. bu işler yürümez. Bu isimler Milli takımda esas oğlan olacak kapasiteye sahip değiller, olamazlar, anca tamamlayıcı olurlar. Çünkü kendi takımlarında oynarken üzerlerinde herhangi bir baskı yok, insiyatif alma hiç yok; Galatasaray ve Fenerbahçedekilerin ise kulübün kapısından itibaren baskı başlıyor, insiyatif almazsan zaten bu takımlarda kalamazsın. Milli takımda da bu baskıyı kaldırabilecek böyle insiyatif alabilecek oyuncular ancak bu kulüplerden olabilir.

Tüm Galatasaray Bloglarında Olması Gereken Yazı:

Ekim 4, 2010, 10:12 pm | Futbol, Galatasaray, mazi, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yazıyı biraz önce Şef Gümüş Kıvrım‘da okudum. Blog yazarı Goldenaxe yazıyı ekşisözlükte bloom isimli yazardan alıntılamış. Okuyunca gerçekten bloom’un kalbinin en derinlerinden çıkmış bir yazı olduğu apaçık ortaya çıkıyor ve Goldenaxe’ın da dediği gibi kötü zamanda Galatasaray’ı desteklemenin önemi bu yazıda mevcut. Bu yazıyı bulup bloguna taşıyan Goldenaxe’e teşekkürler. Ayrıca Galatasaray’ı ağırlıklı olarak inceleyen bloglarda olması gereken bir yazı olarak görüyorum. İşte ekşisözlük yazarı bloom’dan Galatasaray’ın ve Galatasaraylılığın tanımı:

“Hagi’nin hırsı, Kewell’ın yüzündeki gülümseme, ilk yarısını 0-2 önde kapattıkları maçı 3-2 kaybeden Real Madrid’li futbolcuların şaşkınlığı, 5 metreden vurduğu kafayı Taffarel’in nasıl çıkardığını anlamaya çalışan Henry’nin boş gözlerle etrafa bakışıdır Galatasaray. Hagi’nin 30 metreden çatala astığı golün arkasından Sabri Ugan’ın attığı çığlık; Ömer Üründül’ün kupa gelince dudaklarından dökülen “korkunçç bir şeyy” feryadıdır. çıkık omzuna aldırmadan maça devam eden Bülent kaptan’ın inancına; uefa finalindeki son penaltıyı gole çeviren Popescu’nun deparına; Fatih Terim’in gözyaşlarına; Metin Oktay’ın “bizi sevenleri üzmeyelim baba” cümlesine bakmak gerekir ona dair sevginin ne olduğunu; nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için. Kimi zaman Meksika’da bir hapishane duvarında çıkar karşına adı, kimi zaman Ryan Giggs’in kariyerine dair anlattığı bir hikayede ya da Gregory Coupet’in bir röportajında… unutturmaz kendini, unutamazsınız. Türkiye denince Galatasaray gelir aklına dünyadaki bir çok kişinin. Hakan Şükür gelir, Hagi gelir, Popescu gelir, Fatih Terim gelir.

Galatasaraylı olmak, torununa, çocuğuna, arkadaşına, kardeşine anlatacak bir şeylerinin olmasını sağlar. Turgay Şeren’den bahseder eskiler, Coşkun Özarı’dan bahseder, Prekazi’den bahseder, Metin Oktay’ı düşürmez dilinden misal. Şampiyon kulüpler kupası’ndaki yarı finali anlatırlar. efsanevi Manchester maçlarına değinmemek olur mu? onu da yaparlar. ya da Neuchatel maçlarını. Biraz daha yaklaşırsın bugüne, 4 yıl üst üste şampiyonluk ve akabinde hiç yenilgi almadan gelen uefa kupası, süper kupa… 17 mayıs 2000 hani. Türkiye’nin tek yürek olduğu gün. Dünya üçüncüsü olan milli takım’ın ilk 11’indeki 7 futbolcu. Sivas’ta 5-3 biten maçta arda’nın hırsı; Hasan Şaş’ın umudu; Cevat hoca’nın inancı meze olur muhabbetlere.

Galatasaraylı olmak, futbol mevzubahis ise, yılmamayı öğrenmektir. Mamuttur galatasaray zira. 1-2’lik maçı son 10 dakikada 3-2 kaybeden Maldini’li Milan’ın sahadaki “n’oluyor a… k…” duruşudur. 10 kişi kalan takımın mücadelesini gören Arsene Wenger’in yüzündeki endişedir.

Yenilmiyor mu? Yeniliyor. Fark yemiyor mu en büyük rakibinden? yiyor. Adı sanı duyulmamış takıma elenip avrupa’ya veda etmiyor mu? ediyor. ama ne fark eder ki? neyi değiştirebilir tüm bunlar? sevgisini mi eksiltir taraftarının; inancını mı azaltır; daha az bağırmasını mı sağlar tribünde? hiçbiri.. hiçbirini yapamaz. o yüzden galatasaraylılık sadakat ister. sabır ister; her koşulda bağrına basmayı gerektirir takımı. kaypak aşklar gibi günübirlik olmamıştır; ezeldir, ebed olacaktır.”

Evet, geçmişle yaşamak insana fazla birşey kazandırmayabilir ama iş takım taraftarlığına gelince geçmiş; asaletin ve azametin tekrar hatırlanması için önemlidir. Bunu taraftar unutmaz, zaten bilir de önemli olan o takımı yönetenler ve oynayanlar bunun farkında mı?

Rijkaard Görevden Alınsın!!!

Ekim 3, 2010, 8:50 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Rijkaard’ın görevden alınması için tüm şartlar halihazırda mevcut. Kovulsun ya da medeni bir şekilde yollar ayrılsın. Yerine konuşulmaya başlasın isimler Lucescu’sundan Martin O’Neill’ına kadar. Tamam savunulacak hali kalmadı gibi görünüyor Rijkaard’ı destekleyenler için. Takım o hale geldi ki, Çatladıkapıspor’a arşı bile 1-0 öne geçse hemen skorun üzerine yatacak bir sisteme döndü iyice yapı. Özgüven denilen birşey kalmadı. Sistem hiç olmadı. Öyle mi? Öyle görünüyor. Rijkaard geldi geleli alınan oyuncular hep kalbur üstü isim yapmış oyuncular oldu. Onları da bir türlü harmanlayamadı saha içinde. Ona da varım. Türkiye’de futbolcular teknik direktör gönderir, bunun bilincindeler ve eğer başarılı olmak istiyorsa futbolculara kendisini sevdirmeli. Rijkaard’a saygı sonuna kadar ama sevgi var mı? Çok az ona da kabul. Üstüne daha derbi falan oynamadan 3 yenilgi almış bir takımın teknik direktörü. Nereden tutmaya çalışırsan elinde kalıyor, farkındayım.

Ama nankörlük yapılmasın. Şu takım Rijkaard’ın ilk 10 haftası haricinde doğru düzgün bir araya gelmedi. Görüldü işte, sadece Baros’un gelmesi bile takımın çehresini nasıl değiştiriyor. Arda, bu takımın sadece varlığıyla bile önemli bir unsuru. Sahaya çıkıp hadi oynayalım dese iki hareket yapsa bir anda takımın konsantrasyonunu üst seviyelere sahip bir iki oyuncudan biri belki de şu anda sadece O. Artı bir de Servet belası var. Oynatabilirsen defansı tek başına kaldırır, o yapıya sahip; ama kaprisli. Hangi teknik direktör futbolcunun kaprisini çekmek zorunda? Çekebiliyorsan oynat, çekemiyorsan gönder B takımına Beşiktaşlı Yusuf ile beraber oynasın oralarda. Takımda kaleci eh işte, Sabri milli takımda banko kendi takımında idare eder. Harry geçen sezon beklentilerin çok üzerindeydi bana göre ve O’nu bu performansa ulaştıran Arda ve Keita idi. Bu sene onlar da yok. Dolayısıyla Harry de Arda gelene kadar ya da Pino Keita’laşana dek yok sayılabilir. Misimovic ise daha gelmedi ne zamanki Arda, Baros gelir ondan sonra tartışmaya başlanır onun performansı da. Yönetimsel bazda da t.d.nin en güvendiği isim olan Üstünel’in gönderilmesi de işin başka bir tarafı.

Yani bardağın dolusunu mu boşunu mu görmek lazım şu anda. Normal şartlarda görevine son verilmesi lazım. Ama bir sakatlık iki kaprisli, arkasından iş çevirebilen futbolcular yüzünden bu kadar inanaılan bir teknik direktör gönderilmeli midir? Bana göre beklemek lazım ama nereye kadar diyene de lafım olmaz, olamaz.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.