Ozone’a Geri Dönen Kelly …

Aralık 30, 2010, 3:29 am | Basketbol, bıkkınlık, dans, film, Hidayet Türkoğlu, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum


Aslında Hidayet bahsini çok da uzatmak ve abartmak istemiyorum. Bahsettiğimiz; yolunda giden bir sürecin nasıl patika bir yola sürülerek yolundan çıkartıldığıdır. Asla, Hidayet’i ulaşılmaz bir varlık, vazgeçilmez bir insan ya da bir kahraman telakki etmek değildir amacımız. Hidayet neden geri çağrılır takıma? Hidayet bulunmaz hint kumaşı mıdır? Bunun basit izahı tükürdüğünü yalamaktır. Vedat Türkali’nin bir romanından aklımda kaldığı kadarıyla, kahramanların çıkmaya türemeye başladığı yerde hep gerileme kaybetme başlamıştır minvalinde bir şey hatırlarım. Amerikan popüler kültürünün zihinlerimize nakşettiği en önemli paradokslardan biridir esasında kahramanlık olgusu. Kahramanlar değiştirmiştir tarihin gidişatını, diye öğretir bu doktrin, ama tadından yenmez çelişkiler de barındırır. Mesela kahramanlar o gün yani yaşandığı ‘an’ yaratılmaz, ortalık süt liman olur, ertesi gün olur, ortalık sakinleşmiştir yatışmıştır, yağlı ballı kahvaltılar hazırlanmıştır. Artık o geride bırakılan ‘an’ın hikâye edilmesi gerekir. Hikâyeler yazılmaya başlandığı an kahramanların yaratılması da artık kaçınılmazdır. En kolektif hareketlerin hikâyelenmelerinde bile bu hiyerarşi göze çarpar. Dünyada bir hikâye gösterin ki kahraman yaratmasın muktedir-yönetilen ilişkisi ruhunu oluşturmasın. Bu hikâyelerin en âşıkları en sevenleri de bugün Amerikan halkları olmuştur. Süpermenler batmanlar Jordanlar vb. Ama biz bu oyunlara gelmeyeceğiz kuşkusuz. Bu yola girersek kendi kendimizi tekzip etmiş oluruz ve emin olun, bataklığın içine saplanıp kalırız. Biz en başından beri bir sisteme dem vuruyoruz ve tabii ki o sistemi oluşturan elemanların da kaliteli sağlam ve birbirlerine uyumlu olmasını buralarda tekrarlayıp duruyoruz.

Tişört, ‘Breakin’ 2: Electric bogaloo’ filminden esinlenerek hazırlanmış. Filmin adından çıkarmışsınızdır; bahsettiğimiz bir devam filmi. Aslında, madem filmi de yazıya meze edeceğiz, ilk filmi de izlemek gerekir diye düşündüm baştan, ancak bahis filmin ikincisinin sabır kaldırmaz halini görünce bir bir-buçuk saatimi de birinci filme feda etmeye gözüm almadı. Eminim filmin herhangi ikisinden birini izlemiş olursanız bana hak vereceksiniz.

Kafadan uyarılarla başlamayı münasip buluyorum: film 1984 yılında yapılmış, yani annem-babam daha evli bile değiller o zaman. Filmin imdb notu: 4,0. Aslında bu notlar benim film ile ilgili düşüncelerimde ölçüt değildirler. Ne var ki, ufak da olsa bir fikir verme açısından değerlendirilebilir bir gösterge. Eğer türü nedir diye de tutturursanız, herhangi bir sınıfa atsanız atılacak hali olmadığı için verebileceğim bir cevabım yok. Divxplanet’te müzikal denmiş filmin türüne. Daha önce müzikal izlememiş arkadaşlar varsa da müzikal türden soğutturacak kadar bayağı bir film. Filmin çekim açıları bildiğimiz Amerikan hiyerarşik bakış açısıyla çekilmiş, yani aşina olduğumuz basitlikler mevcut. Alt metin okumak da çok kolay değil film için: bir yerlerinizi yırtsanız, belki o da, bir kapitalizm eleştirisi var, dersiniz. Ancak filmin sonunda, kapitalist ağbiler yine insaflıdır, onlar olmazsa sizden bir halt olmaz, ne ederseniz edin, o kin beslediğiniz şefkatli, yüreği yufka kapitalist babacanlara muhtaçsınız da denmeye gelinmiştir.

Açıkçası film boyunca, filmin Hidayet’in Orlando’ya dönüşüyle olan ilgisine benzerlikler yakalamak için dikkatimi oraya yoğunlaştırmıştım. Filmin başkarakterinin adı Ozone’dur. Filmin alt hikâyelerinden biri de Kelly’nin kariyer ve para uğruna Ozone’dan ayrılması ve sonra asıl yerinin asıl mutluluğun Ozone’la beraber mücadele etmede olduğunu anlayıp dönmesidir. Kelly’nin Miracle’a yani Ozone’a(O-zone’a: Orlando zone) dönmesiyle efsane günler de geri gelir. Filmin ilk ayağını izlemediğim için arkadaşın tişörtü hazırlarken ki düşündüklerine vakıf olamamış olabilirim. Çıkarımlar tamamen ikinci ayaktan.

Filmin merkezinde, modern dans grubu demeye dilim varmıyor, bir kasabanın bölgenin varoşun favelanın, artık hangi idari ya da sosyal birimle adlandırırsınız size kalmış, işte oranın break-dans yapan çocukları var. Film Ozone, Turbo, Kelly adlı üç çok yetenekli break-dansçısı üzerinden dönmekte. Bütün mahalle break dans için çıldırmaktadır ve bu dansın yaşayan üç efsanesi bu adlarını zikrettiklerimdir. Ozone ve Turbo bu mahallenin çocuğudur, ancak Kelly hanım evladı, zengin p.çi, süt çocuğudur. Esasen lafın gelişi öyledir, sonuçta ve hakikatte Kelly bu mahallenin evlatlarıyla düşüp kalkar onlarla yürek kader birliği etmiştir. Bunun için ailesine bile sırtını dönmüştür. Ozone, mahalledeki çocuklar açta açıkta kalmasın diye tiyatro binası hükümet konağı benzeri bir yapı inşa ettirir- inşa aşamasını göremeyiz tabi- .Bu yapı bir nevi enstitüdür(adı: Miracle). O yapı kurulmuş edilmiş boyası yapılmış sıva edilmiş bir de eğitime başlamış, ama ne hikmetse günün yarısını mahallede geçiren Kelly bunlardan habersizdir. Ozone bir gün, aaa biz bir işe kalkıştık, sana göstermedik değil mi, der ve Kelly’nin kolundan tuttuğu gibi binayı gezdirmeye başlar. İlk girdikleri salonda dans çalışması vardır, ikinci girdikleri yerde boks antrenmanı yapılıyordur, bu arada boks antrenörü de mahallenin Gundy’sidir. Mahalle bir dediğini iki etmez bu üstat kişinin. Ozone da sağ koludur, yani Howard’ıdır. Burada araya bir iki not ekleyelim. Ozone da Howard gibi çok sakacı ve duygusal bir adamdır. Bulunduğu grubun merkezidir. Ne yaparsa onlar için yapar, ama boks hocasının da sözünden asla bir adım dışarı atmaz. Howard ile aralarında benzemeyen bir şey; Ozone’un çok rezil giyinmesi ve yalan yok biraz çirkin olmasıdır. Yaşar Alptekin’in step-aerobik halleri gözümüzün önüne canlanıp irkiltir bizi. Bir de düşünün o cafcaflı kıyafetlerin üzerinde Stephen Jackson bıyığını. O kadar çirkinliğin yanında adamlığı bizim filme tutunmamızı sağlar.

Gelin görün ki, iyi olmak, insanlar için didinip çalışmak bir işe yaramıyor, iktidar sahibi sermayedar ağbiler o bina kar getirmiyor diye orasını cevahir alışveriş merkezi yapmak istiyorlar. Mesele Yargıtay’a kadar gitmiyor belki- adamlar ne bilir yargıtayı, onlar da bizim gibi avukatsızlar- ancak yerel yönetimde fırtınalar kopar, bizim iyi uşaklara 30 gün 200 bin dolar getirin, o zaman kazançlı bir yer olduğunu bize ispatlamış olursunuz, der yerel yönetim ve koşuşturmaca başlar. Burada da Otis zihniyetine atıfta bulunmak gerekir. Bu yapıda bu toplulukta herkes mutlu, dansını ediyor, boksunu yapıyor, atlıyor, terliyor yani işler yolunda, adamlar aşmış gidiyor, bizim belediye ya da müteahhit/yüklenici zihniyetli adamın biri çıkıp hemen klasik yöntemlerle oraya beton yığınını dikmek istiyor. Arkadaşlarım, kabul ediyoruz ki, Carter Hidayet’ten de Lee’den de daha estetik bir adam, o içeri kuğu gibi süzülürken gecenin bir yarısı bize de bir rahatlama geliyor. Ama kaçıncı deneyden geçti Carter. Artık aynı yere farklı adlarla elli tane alışveriş merkezi dikiliyor, zihniyet aynı adamlar isimler farklı, ama değişen bir şey yok, yine aynı tatsız tuzsuz tekdüze donuk silik bir hayat barındırıyor içinde o merkezler. İlk birkaç gün, ne de güzel olmuş diyoruz, yeni bir şeye sahip olmanın gazıyla hazzıyla, ama alışverişin bir kültürü yok ne yazık ki. Lewis takası sonrası, genel kanı, Orlando’nun geleneksel yöntemlere geri döndüğü yönündeydi. Şunu sormazlar mı insana; Carter takımdayken basketbolun hangi görülmemiş denenmemiş yönetimini uyguluyorduk ya da Carter hiç kimsenin hayal bile demeyeceği bir sistemi işlemenin bir parçası olabilir miydi? Yani dört numaranız Bass oldu diye, prezervatifi bırakıp klasik yöntemlere mi dönmüş olduk? Bunlar güleç yüzlü tombul adamların sayıklamalarından başka bir şey değildir, bu ancak Gundy’i küçümsemek, yok görmektir. Bunların genel kanı olmasına karşı duracağım burada. Takımın mükemmele gittiğini iddia etmemekle beraber, analizlerimizin daha sağlıklı olması için gecelerini sabah eden bizler bu laflara cevapsız kalmayız.

Nutuk atmayı kesip filmimize devam edelim. 200 bin doları denkleştirmek için mahalle seferber olur, bebeler mendil parlement satar, arabaların camları yıkanır, esnafa beş tanesi beş milyondan kalem kakalanır falan filan… Tabi gece gündüz dans eden bu arkadaşlar, dans etmeyi asla bırakmamışlardır, bir dakika yok ki tedavüle çıkmamış bir dans figürü görmeyelim filmde… Sadece sermayedar ağababaların kirli işlerin dolapların çevrildiği sahnelerde hayın müzikler çalar, gayet doğaldır; dans da yoktur bu sahnelerde, bol bol kıvırma izleriz sadece. Süregelen sahnelerde dans, ekranın karşısındaki bizleri de yormaktadır artık. Hatta, sürekli dans etmekten oluşan ter ve koltuk altı kokusunu duyumsamaya başlarsınız. Mahallede bir de kötü çocukların oluşturduğu grup vardır, bu arkadaşlar da içkinin esrarın peynir ekmek gibi gittiği Radiotron’a takılırlar. Ozone ‘punker’ ya da ‘punky’ diye dalga geçmektedir aklınca bu arkadaşlarla. Kavga çıkarmada sudan sebepler arayan bu iki tayfa, boş bir boya spreyi yüzünden kavgaya tutuşur ve kimseye en ufak bir fiskenin bile vurulmadığı büyük bir kavgaya tutuşurlar. Adamlar dans ederek birbirini alt etmeye çalışırlar. Bunun dışında, iki sahnede daha akıl almaz şeyler gelişir. Filmin başında tüm mahalle break dans eşliğinde oradan oraya akmaktadır; trafik polisi, boyacı, manav, travesti, herkes ama herkes görülmemiş güzellikte dans figürleri sunarak tahammüllerimizi zorlarlar. Bir diğer sahnede ise, işçilerin yemeğini çalmasının cezası olarak Allah tarafından çarpılan ve işçilerden kaçarken merdivenlerden yuvarlanıp kafası kanlar içinde kalıp bacağına sargılar atılan Turbo’nun kaldırıldığı hastanede sağlık personeli ve iyileşmesi mümkün olmayan hastalar dâhil herkesin break dans eşliğinde coşmaları yine tahammül sınırlarımızı zorlamaktadır. Herkesi anladık da başhemşirenin de break dans’a iştiraki hiç de inandırıcı olmamış( her şey inandırıcı ya, buna inanamıyorum).

Tüm bunlardan sonra başlarda da söylediğim gibi eksik kalan 50 bin dolar Kelly’nin zengin babası tarafından bir buzzer-beater ile tamamlanır. Yani illa olay son dakikaya kahramanlığa bağlanacaktır; kaçınılmaz. Tüm bu gelişmelere yaşananlara kavgalara gürültülere rağmen, Miracle’ı asıl ayakta tutan Kelly’nin yani beyaz kızın Ozone’a geri dönmesidir. Kelly, çok yeteneklidir yüreklidir ama bunun yanında Paris gibi bir yerde dansın müziğin reklamını yapmanın para kazanmanın beşiğinde sallanıp tatlı rüyalat görmek vardır, ama gitmeden oraların ona göre olmadığını anlar. Hidayet ise tecrübe ederek geri dönmüştür. Nba’de filmdeki gibi insancıl koşullar mevcut değildir. Yani, gitmen geri dönmen aslında senin elinde değildir pek. Her ne kadar serbest kalıp istediğin yere gitme özgürlüğün olsa da, insanların oyununa yeteneğine verilen değerin parayla ölçüldüğü bir alan olduğu için Nba, bu çarkın işleyişine aykırı hareket edemiyorsun, yine en çok parayı verenin yeteneklerine en çok değeri verdiğine aldanarak parayı basana kaçıyorsun. Aslında bu son dönemde gelişen olaylardan sonra çıkartabildiğim en sağlıklı sonuç ne Hidayet ne Howard ne Arenas ne Otis ile ilgili, tek söyleyebileceğim; Gundy’nin çok büyük ve baba bir adam olduğudur. Ama, inşallah Gundy için de bir tişört bastırırlar da onun için yazarız bir gün, konu Hidayet ile alakalı olduğu için onla bitirelim: Ozone’a (O-zone’a) tekrar hoş geldin Kelly.

Reklamlar

Bir Orlando Masalı

Aralık 23, 2010, 2:50 am | Basketbol, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum


Takastan birkaç gün önce Kaan Kural Magic için kalemini kırmıştı: İdam… Orlando artık bitti, sezon başında söylemiştim ben, diyordu Güleç yüzlü tombul adam. Açıkçası, Kaan Kural’ın Magic ile ilgili müşahedelerinin tespitlerinin çoğunun isabetsiz olduğunu düşünürüm, ama kalemini kırmadan önce ben de bir kırtasiye dolusu kalem kırmıştım kafamda Orlando için. Keyifsiz bir Magic için elim uzanmıyordu bilgisayarın tuşlarına. 2009 finallerinden sonra Otis’in ve yerel basının fantezilerine kurban edilmişti takım. Orlando’nun bu can çekişir günlerini görüp acıya gark olmak da payıma düşmemişti Allahtan asker olduğum günlerde geçtiğimiz kış. Daha finalde kaybettiğimiz maçın ertesi günü yerel basında çıkan yazı, finale çıkmış bu kadronun yetersizliğinden bahsediyordu. Ve hemşeri dost ilişkileriyle yürüyen işletme mantığıyla, geçen seneki über –gelişmiş kadromuz yerinde bile sayamadı, göt üstü oturdu. Halbuki çimentosu malası temeli çeri çöpüyle üç sezondur hazırlanan bu yapı için biz burada ‘kadro’ kelimesini kullanmıyorduk, ekip diyorduk sahada gördüğümüze. Geçen sene ve bu sezon başı ise sahada gördüğümüz ekip değil, -belki de acayip güçlü- kadroydu. Tabata’yı almak için bilmem kaç milyon dolar verip bir de üstüne Serdar’ı veren takım durumuna düştük, iki dakikalık hazlar tek gecelik ilişkiler için.

2009’un sonunda Lee, Battie ve Türkoğlu ile yataklarımızı ayrı sermeye başladık. Lee’nin ayrıldığı gün, Lee’yi bin tane Carter’a değişmem demiştim. Çünkü Lee, üç sene boyunca Gundy’nin uğraşıp didinip adam ettiği şelale gibi nehir gibi çağlattığı bu takımın akışını hızlandıran hırçın dalgasıydı. Ne dev kütükler ne padişahlar ne komutanlar dalgıçlar tanır bu hırçın dalgalar. İşte o dalgayı o karşındakinin ne olduğunu kim olduğunu umursamayan adamı koparıp aldı Otis zihniyeti bu nehirden, ve resimlerde yada belgesellerde gördüğümüz o sakin sakin estetik bir güzellikle akan nehir haline soktu takımı. İnce narin dalgalar, ama kayalara geldiklerinde ufalanıp parçalanan dalgalar. Zaten sezon içinde yaptığın maçların belki de yarısı mıymıntı maçlar, şov yapmışsın, Carter her hafta bir güzel hareket yapmış ilk on içinde, ama Boston karşısında playofflarda bir iki adam çıkacak da turu geçeceksin. Hani o über kadro: O salary cap’i bu kadronun kağıt üstündeki hoş duruşu için mi aştık? İşte, iki hafta önce Howard ve Gundy isyan ediyor, takım yatıyor, diye. Gundy, Otis ve teknik, idari ekip yuvarlak bir masa etrafında toplanmış öldürdükleri biçtikleri hakir gördükleri o eski ruhu çağırıyorlar. Nba’i çağlar ötesi uzaklıktan takip eden arkadaşım, Shaq’ın şu anki durumunu sormuştu. Ben de ayrıntılı bir izahati gerek görmediğim için- en azından zaman ve enerji kaybı- Shaq’ın artık dünyalığını yapmak için oynadığını söyledim. Desene, o da playstation oyuncusu oldu artık, dedi karşılığında. Otis’in yaptığının en güzel izahatini, tefsirini çağlar gerisi uzaklıktan takipçi olan arkadaşım yapmıştı. Otis, muhtemeldir, 2K11’de Orlando Magic takımının overall’ını yüksek görmek istiyordu, bu hususta hedefine ulaşmıştır diye umuyorum, tebrik ederiz kendisini.

Takımın takaslar sonrası halini ne olabileceğini az ilerde konuşacağım, ama öncesinde Hido’nun bu bir çeyrek seneki durumuna hakkında yapılan eleştirilere falana filana bir bakalım; kurcalayalım bakalım ne olmuş. Geçen sezona gitmeden bu sezon başında Hidayetle ilgili düşüncelerin genel anlamda iki yöne ayrıldığını gördük. Bir kısım; Hidayet’in Toronto sistemine alışamadığını onu anlayan bir oyuncu ekibi ve coach’u olmadığını, bu sene takas olduğu Phoenix’te ise yeteneklerini gösterebileceği umudu taşıyordu. İkinci kısım ise genel oyuncu gidişatının Hidayet için de geçerli olduğunu, artık fizik olarak Hido’nun belirli şeyleri kaldıramadığını ve geri dönülmez bir düşüşe geçeceğini ve bir ‘journeyman’ olarak kariyerine devam edeceğini düşünüyordu. İki tarafın da haklı olduğu kısımlar oldu, kimi fazla iyimser kimi ise çok fazla karamsardı. Gelelim bizim ne düşündüğümüze: Hidayet, gördüğüm tanıdığım tesadüf ettiğim en garip oyunculardan biri. Aşırı duygusal bir oyuncu ama kesinlikle takımın huzurunun bozulmaması için coach’unun anlayışına sadık, amiyane tabirle papazlık eden bir sporcu değil. Fizik kondisyonu artık önlenemez şekilde düşecek demek abartılı olur, zira yazın yapılan Dünya şampiyonasındaki maçta gördük turnuvanın son gününde son maçında çok diri bir Hidayet vardı sahada, belki de takımın o gün en diri oyuncusuydu, hatta ufak bir sakatlık geçirmesine rağmen o maçta, temposunu düşürmemeye gayret etti. Muhakkak, yaşı artık otuzu devirmiş durumda. Yani o atlayan zıplayan koşan eden bir insan göremeyeceğiz, zaten atletik hızlı dış oyunculara karşı her zaman zorluk yaşamıştır, bunu bilmeyen görmeyen yoktur. Ancak, yavaş adımlı daha çok fundamentaline driblingine güvenen oyunculara karşı da ne kadar iyi bir savunmacı olduğunu Atlanta ve Dallas maçlarında Smith ve Nowitzki’ye yaptığı savunmayla kanıtladı. Zaten Hidayet’ten antrenörleri de muhteşem bir birebir savunma beklemiyor, bekleyen hocaların karşılığında ne aldıklarını da gördük, Alvin Gentry gibi. Hidayet için bundan sonra vücudunu zinde tutma vakti gelmiştir. Bu hususta da alabileceği en güzel örnek artık eski takım arkadaşı ağabeyi Grant Hill. Nash’i örnek almasını istemeyiz; zira Nash, yaşlandıkça genç kadınlara olan düşkünlüğü artan herifler gibi kendini kanıtlama çabası içine yarışına giriyor (Tamam Nash, sen en büyüksün, senden yakışıklısı yok). Hidayet bitmemiştir, ama eskiye dönüş de muhakkak ki olmayacaktır, zaten Hidayet de bunların peşinde değil kuşkusuz o takımı için var ve o sahiplenişi iki gece üst üste takımı için g.tünü yırttığı anlarda tekrar tekrar kanıtladı ve ekranlarda izletti bize.

Öncelikle şunu ortaya koymak elzem: Bu takas normal bir takas değil. Yani bir asıl oğlan artı iki üç rol oyuncusu takası değil. Taşlar yerinden oynadı demek hafif kalır, taşlar sallandı şöyle ve epey gürültü kopararak yer değiştirdi. Her ne kadar Gundy’nin oyun planına sadık kalacağız desek de bazen oyuncuna göre setler çizmek durumunda kalırsın yani o taşının mutlu olması için oyun anlayışın içinde rötuşlar yaparsın. Bu açıdan Magic’in aşacağı tırmanacağı ufaklı büyüklü tepeler var. O mutlu etmek için dört döndüğün adamların yerine huyu suyu nazı çok farklı, ne bileyim, suyunu cam bardakta mı içer, dönerin yağlısını mı sever lahmacunun yanına ayran mı ister vb. adamlar geldi. Yani şöyle gelip de usulcuk ses çıkarmadan kenardan izleyim, coach babamdır diyen adamlar değil bu kuyruksuz yıldızlar. Ama Magic çok felaket insanlar gördüğü için zamanında, yani kaprisin allahını gördü diyelim, bunlardan ders almış bir periyot geçirdi ve son dört beş senedir de takıma kattığı sporcularda da buna özen gösteriyor nispeten… (desek de Carter hamlesini görünce, Francis ve Mobley de uykularımı kaçırmaya tekrar başlamıştı, ne saçma günler be)

Gelelim takıma yani ekibe, nasıl oynarına, kimyasına biyolojisine: Hatırlatmakta fayda var; yeni gelenlerle birlikte ilk idmanı Atlanta ve Dallas maçlarını geçtikten sonra bugün yapma fırsatı buldu Magic… Yani panik yapılacak bir durum yok, şanssızlık kafaya oynayan takımlarla oynanan bir döneme rast gelmesi bu kabuk değişiminin. Önümüzdeki iki maç Spurs ve Boston ile. Yani şöyle dememek gerekir, ya da bildiğimiz o gazete başlıklarına aldanmamak gerekir: Magic kan kaybediyor. Tekrarlıyorum: Bu değişiklik anormal bir değişiklik. Ev aynı ev, evin reisi de aynı, ancak çok farklı dünyalar görmüş çok farklı karakterde insanlar taşındı bu eve. Evin işleyişi kuşkusuz değişmeyecek, evin reisi belirleyecek yine her şeyi, ama yeni gelenler hep bir şeyler kazandıracaklar, özveride bulunacaklar. İşte, Gundy’nin de çocuklarında görmek istediği ilk şey özveri. Çocuklarının yeteneklerine büyük saygısı var, ama özverisizlik çaba gösterilmemesi içten içe yiyip bitiriyor Gundy’i. Takastan önceki hafta artık Howard ile beraber bu özverisizliğeydi tepkisi: Savunmada yatanlar var diyordu. Şu anda çok süper savunmacı bir takım mıyız? Kesinlikle hayır. Ama özveri gösterebilecek en azından iki adam kattık aramıza. Bu takım 2 yıl 3 yıl önce savunma istatistiklerinde ligi sallarken, her takımın saezon başında oyun ve transfer politikaları gereği bulundurduğu kobe-stopper, Lebron-Stopper larımız mı vardı? O takım ligin en iyi kayma yardımlaşma savunmasını yapıyordu kuşkusuz, o ekibi mükemmel kılan ruhu vardı o savunmalarda. Belki de ligin birebirde isim isim en kötü dış savunucularına sahiptik. Örneğin, Hido’nun Bryant’ı ensesinden avladığı blok tamamen takım savunmasının eseridir. Hido, dış ve atletik oyuncular için kek bir savunmacıdır. O pozisyonda da Hido kolay geçilmiştir Kobe’ye. Ancak, birincisi geçildikten sonra rakibini bırakmamıştır, ikincisi Howard’ın yardım savunması bu güveni vermiştir ona, üçüncüsü Howard’ın bu jestine rakibini sonuna kadar bırakmayarak jestle karşılık vermiştir. Ve bu jestlerin toplamı takım ruhunu oluşturur. Mesela, rakip tarafından kolay geçildiğinde rakibinin artık yapacak bir şey yok bari kolay sayı yedirmeyelim düşüncesiyle beline koluna sarılınır çoğu kez. Çünkü ona, geçildiğinde arkadaşları tarafından, açığının kapatabileceği hususunda bir his, güven(ce) verilmemiştir. Lakers da bacakları tutmayan Fisher oynayabiliyorsa ilk beş, sebebi ekip ruhudur ekip olabilmedir.

Savunmanın bir takımın nelerini açığa çıkarttığını neleri çıplaklığıyla ifşa ettiğini gördük. Dediğimiz gibi, Atlanta ve Dallas maçlarında öyle olağanüstü savunmalar çıkarmadık. Gayet de doğal karşılıyoruz. Ve bu yeni eklemelere rağmen sonuçta takımın guard savunucusu da Nelson. Zaten bu yüzden son üç dört sezondur da Magic ile oynayan takımların oyun kurucuları kendilerini milli takıma kadar yükseltecek performanslar sergilemişlerdir. Yenilenen kadromuzla beraber şu iki maçta da gördük ki, bu hiç değişmemiş, tahmini çeyrek yüzyıl da değişmeyecekmiş gibi duruyor. Son Atlanta ve Dallas maçlarında umut verici Gundy hamleleri de görmedik değil. Savunmada yatan oyuncu ismine cismine bakılmadan kendini kenarda buldu. Atlanta maçında Joe Johnson savunmasına yeterli gayreti göstermeyen J-Rich’in eline havluyu verdi Gundy. Dallas maçında ise, hücumda alev almaya başladığı sıra J.Kidd karşısında içten yanmaya başlayan Nelson’u bir el şıklatmasıyla kenara aldı. Ayrıca bir Nowtzki savunması sırasında saçma sapan göstermelik bir yardım savunması yapan yada yapamayan Nelson’u da hemen aldığı mola sırasında bir güzel haşladı ki takımın tam yaklaşıp öne geçeceği sıra takımın savunma gayretinin altını oyan bu özverisizliğe de tahammülü olmadığını gösterdi biricik Gundy. Richardson da henüz savunmaya uyum sağlayamamış gözüküyor. Savunmayı değerlendirmek için de henüz erken, o yüzden savunma faslını burada nihayetlendirelim. Muhtemel bu sezon, bu uyum sorunu zaman zaman fena canımızı yakacak, acayip yerlerde patlak verecektir, o yüzden sezon başı Otis’in fantezilediği gibi bir sonuçla da bitiremeyeceğiz belki ama playoff zamanına kadar ateş alırsa bu savunma, bir ‘99 New York yapmak işten bile değil.

Şu iki maç sonrası hücum performansımızdan uyumumuzdan bize çakan ışıklar ise sürpriz değil. Gundy hücumda basit işler yapacaklarını söyledi; temelini ise yine öldürücü picknroll’ler olacak; ki Dallas maçında picknroll’leri eski Magic’e yakın oynadık. Carter’lı dönemde bu perde oyunlarında Carter’ın ‘playstationvari’ bıkkınlık veren bencilliklerini gördük örneğin. Hidayet yaptığı asistlerin yarısını bu pick’lerden yaptı ve kaçan en az üç dört boş sayılabilecek şut da kaçırıldı. Bugün yapılan idman sonrası Gundy, takımın hücumda daha yüzde ellilik oynadığını söyledi(Asıl önemli olanın savunma olduğunu defaatlen ekledi, dilinde ağdalık tüy bitti). Örneğin, bu iki maç sonrası görülen Arenas’ın daha bir hücum setini bile anlayamamış olması. Top elindeyken faciaydı, attığı sayılar ise asistten gelen sayılardı. Pick’ten sonra ne yapabileceğini hiç anlayamamış; şimdilik en önemli en ivedilikle halledilmesi gereken husus bu. Washington’da oynadığının biraz daha hızlısını oynaması lazım burada. J-Rich ise karakteri gereği zaten uyum sağlama konusunda zorlanmayacak olmasının yanı sıra oyun anlayışı gereği Nash’le oynadığının iki katı daha zevk alacağı kesin (Ayrıca Nash ile oynamak bir dış oyuncu için ne kadar zevkli olabilir, konu şüpheli, başka zaman karıştırırız oraları). Bu iki maçta sadece şut kaçırdı, yani ortalama kullandığı 10-11 şutun hemen hiçbiri saçma şutlar değil. Zaten saçma sapan şutlar atabilecek bir takımda değil. Phoenix’te durum şuydu: Nash, içeriyi karıştırır, iki tur atar bir tavaf eder pota altını, beş perde yapılır kendine, sonra ‘creat shot’ denilen asisti verir Richardson’a, o da sallar.Nash’in turlamaktan bıktırdığı ya da yorulduğu dakikalar ise bir iki isolation yapılır J-Rich’e, yine o şut hevesinin gidermesi sağlanır. Ama burada şut sırası yok kesinlike, yani Nelson şu kadar attı, Howard bu kadar attı, sıra bende havası iklimi yoktur Magic hava sahasında. Örneğin, ardı ardına 6-7 hücum Howard’tan oynarız, ama bu durumda Lewis alınmaz, bir buçuk iki periyot şuta bile yeltenmez ama çocuk gibi mızmızlanmaz, yine aynı gayreti gösterir savunmada. Yine o anlayışın oyuncularından Hido, Atlanta maçında sadece 4 şut kullandı, takımı adına. Arenas aynı maçta mal bulmuş mağribi gibi top eline gelmesin, aldığını tepeye ovaya fırlattı. Bir kere yeni gelen kardeşlerimizin bunları öğrenmesi lazım, Gundy baba da bunları öğretecektir kuşkusuz. 2009’da bu takımın en çok şut atan adamı (Lewis) diğer 29 takımın en çok şut atanları arasında sonuncuydu. J-Rich de ortalama maç başı 12 il 15 arası şut kullanablir. Ve ortalama 6-7 şutu bizim hücum anlayışımızdan kaynaklı açık şutlar olursa muhteşem bir verim yakalayabilir Magic ondan. Yani J-Rich oyun tarzı gereği de zaten bu takıma ballı börek gibi gidecek cinsten bir adamdır, şu an kaçan şutlar ya da durgunluğu, hücuma rolüne ve takımın anlayışına alışamaması ve biraz da uçaktan indiği gibi iki gece üst üste maç yapması. Bugünkü idman sonrası da bir boş gün( day-off) isteğini açıklamakta bir beis görmedi. Bu içtenliğiyle de tam da bu takıma gittiğini gösterdi. Earl Clark için de bir iki cümle sarfetmek gerekir, ki Dallas maçındaki gayretiyle de bunu hak etti. Hidayet’in Nowitzki’ye özellikle son çeyrek yaptığı enfes savunmanın gölgesinde kaldı onun savunması da. İkinci ve üçüncü çeyreklerde Nowitzki’ye yaptığı savunma en az Hido’nun ki kadar enfesti. Hatta hücumda da kendi varlığından haberdar ettirdi kendisini 13 dakika oyunda kaldığı süre içerisinde. Gundy onun için geldiğinde kapalı kutu demişti, çok iyi tanımadığını bekleyip göreceğimizi söylemişti. Atlanta maçında Malik Allen’in sakatlanmasıyla Ryan Anderson ve – açıkçası pek bir beklentimin olmadığı bir ışık göremediğim – Orton’un yokluklarında ve Gortat’ın gidişiyle sıfırı gören uzun rotasyonunda kendine doğan şansı hiç de fena kullanmadı. Sakatlardan Allen’ın döndükten sonra salona alınması bile şüpheli, zira Atlanta maçında takımın sayıya en ihtiyacı olduğu dakikalarda bir buçuk metreden kaçırdığı boş şut ve turniklerle tüm Magic taraftarına hayran bıraktırdı kendini! Orton’un da yine bu sisteme en ufak katkısı olamayacaktır, işte gençtir güzeldir kontenjanından arasıra kameralar suratına zoom yapabilir. O yüzden Earl Clark’ın saçtığı bu ziyayı güçlendirmesi lazım; ağabey tavsiyesi.

Giden çok baba adamlar oldu, çoğu kimse sevemese de Lewis delikanlı çocuktu. Gortat ayrı bir hikaye. Yedek bir uzun daha doğrusu Howard’ı yedeklemek için 12-13 dakika sahada kaldığı süre içersinde maksimum verim alabileceğimiz bir uzunu kadroya dahil edeceğimiz bir takas eli kulağında bekliyor, biz de bekliyoruz. Takımda 4 oyun kurucu olduğundan takasın parçalarından biri ya da parçası o da kuvvetle muhtemel sezon başı büyük ümit beslediğim Duhon olacak. Biz onunla birlikte Nelson’dan biraz olsun yakamızı sıyıracağız diye umut ve hedef büyüttük, o da sağolsun g.tünü büyüttü ancak bench sırasında. Antonhy Johnson’un ne günahı vardı dedik, hatta aynı basenler onda da vardı.O yüzden giden olacağı için gidenleri ve kalanları bir sonraki yazıya bırakalım. Gidenlere vefa borcumuzu biraz erteleyelim. Yakında gerçekleşmesi muhtemel takas sonrası takımın vaziyetine bir sonraki yazıda girelim. Kim bilir,-yanılmıyorsam- şafak 25 diyen Cenk Hocam’ın çıktığı güne bomba gibi bir takımdan bahsediyor oluruz?

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire

Eylül 28, 2010, 12:23 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan’ın Almanya’da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri’nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor’da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

Türkiye 83-82 Sırbistan (Yenilmekten değil sevindikten sonra üzüleceğim diye korktum…)

Eylül 12, 2010, 9:15 am | Basketbol, Milli Takım, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1. Son 1 dakikada skorların eşitlendiği andan sonra ömrümden ömür geçirdiği için Hidayet’i affetmeyeceğim. Benim gibi basketboldan az çok anlayan biri bile evin içinde “Hido potaya git, üçlük deneme, en azından faul aldırırsın” diye bağırıp çağırırken O’nun inadına, belki de kahraman olmak için üçlük denemesi maçı kaybetmemize neden olabilirdi. Şükür ki o ana kadar maçı Kesely ile birlikte götüren Teodosic’in aynı Hido gibi topu içeriden kullanmak yerine üçlük denemesi galibiyete yaklaştırdı.

2. %60-65 gibi düşük bir serbest atış yüzdesine sahip bir basket takımı eğer finale geliyorsa bu takımın gücünü küçümsemek yanlış olur. Ne var ki eğer kupayı istiyorsak bu yüzdeyi yükseltmemiz gerek.

3. Son 2-3 sn’deki Kerem Tunçeri’nin “o” basketi kesinlikle ilahi bir basketti. Çünkü kenardan top Hido’ya atıldığında dikkat edildiyse Hido, Kerem’e pas vermedi, top Hido’nun elinden bir anda kaçtı, adeta canlandı ve araya hiçbir Sırp oyuncu giremeyince Kerem ile buluştu ve basit bir turnike ile Kerem işi bitirdi. Bir de maçın o basket anını tekrar izlerseniz topu eline alan Semih’in basket olduktan sonra oyunu başlatmaya giden Sırp oyuncuya bağırışına bir dikkat edin. Sırp arkadaş kesin korktu ki önünde eğildi.

4. Murat Murathanoğlu “o” basketten sonra delirip kaç kere Kerem’in ismini söyledi?

5. Hido’nun maç bitimindeki röportajında spiker ile konuşurken “bize maddi ve manevi” diye başlayıp ertesinde “laylaylaylaylay ooooo Türkiyeee” diye bağlaması gerçekten komikti. Aynı şekilde maçın bittiğini zanneden oyuncu ve taraftarlara spiker ve Murat Murathanoğlu’nun “bitmedi hayır bitmedi” diye bağırması onların da ne kadar sahanın içinde olduklarının göstergesiydi.

6. Maçın bitmeyip son hücumu yapan Sırp takımının hücum taktiğine bayıldım. Top kenardaki adamdayken pota altındaki iki sırp oyuncu dışarıya doğru penetre etti ve kendilerini savunan bizim oyuncuları oradan çıkardılar. Bu arada üç sayı civarındaki Sırp oyuncu bizimkini ekarte edip içeri doğru koştu, topla buluştu ve topu tipleyerek potaya yolladı. O top eğer Semih’in bloğu olmasaydı büyük ihtimalle girecekti ve eğer yalancı bir seviçten sonra yenilseydik sinirimden sabah kadar uyuyamazdım. Yine de Semih’in oyunu iyi gözlemleyip son şutu atan Sırp’ın üzerine kara bulut gibi çöküşü savunmadaki konsantrasyonumuzun bir göstergesiydi bana göre. Ama ne kadar çirkef olduğunu düşünsem de bu kadar dahiyane bir taktik kuran İvkovic’e bu taktikten sonra aşırı derecede saygı duydum.

7. Tanjevic, yardımcıları başta Orhun Ene ve Harun Erdenay ve tabiki Turgay Demirel’i de unutmamak lazım. Daha yakın bir zamana kadar Tanjevic’in kellesini isteyen onca insana karşı durmak, ağır bir medikal operasyon geçirdikten sonra takımın başına geçip böylesine heyecanlı maçlarda sağlığını tehlikeye atmak, baş antrenör yokken takımı iyi bir şekilde antrene edip hazır tutabildikleri için teşekkürler hepsine.

8. Şimdi final maçı A.B.D. ile bugün 21.30’da. Akşam ki yorumlar nasıl olacak bakalım: “Buraya kadar gelmek zaten başlı başına bir başarıdır. Sonuçta karşımızda oynadığımız ülke basketbolun beşiği. Bizi son maçımıza kadar destekleyen herkese teşekkür ederiz” mi denilecek yoksa sanirim unutulmaz maclar serisinde seyrettiğim gibi Fatih terim’in sampiyonlugu anlatan kelimeleri olan “winner first” mü kullanılacak Tanjevic için de? UEFA Kupası’nın sonunda basin odasına giriste maglup olan hocayi durdurmuslar ve “siz buyrun demisler kazanan oldugunuz icin” dendikten sonra O’nun dediği gibi “Evet, buraya kadar gelmek bir başarıydı ama birinci olmak kupayı almak başlı başına, ayrı bir şey. Bakın basın toplantısında bile ne diyorlar: Winner first. Olay burada bitiyor” mu? Bekleyip göreceğiz…

9. Son olarak bir söz de Şahan’a. Güneş gözlüğüyle sanki güneşlenirmiş gibi maç seyretmek için mi kendisine yer ayrıldı acaba? İlla marjinal olmalıyım diye mi yapıyor acaba bunu, belki de gözünde bir kusuru vardır, bilemiyorum. Bir Jack Nicholson’u gördüm güneş gözlüğüyle maç seyreden bir de Şahan’ı. Ama Jack maçlarda deliriyordu hatırladığım kadarıyla.

Beko Amerikan Basketbol Ligi

Mart 27, 2010, 11:46 pm | Basketbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Arkadaş nedir bu rezalet Allah aşkına! Hangi ülkede yaşıyoruz, bu basketbol hangi sınırlar içinde kimler tarafından oynanıyor. Furkan Aldemir olmasa şu tabloya baktığınızda gördüğünüz şey NBA olmasa da NBDL istatistikleri gibi. Ben kaldıramıyorum artık bunu. Milli Takımın başındaki adam da yabancı, Türkiye’de hiç basketbol antrenörü olmadığı için, bir de kalkıp utanmadan soruyoruz “Milli Takım neden başarılı olamıyor?” diye. Asıl soru şu bence “Bu derece istila edilmişken, daha da ötesi kendi elimizle oyuncularımızın önünü tıkamışken, nasıl oluyor da Milli Takım bu kadar başarılı olabiliyor?”. Aferin bize, Bravo Turgay Bey, mümkünse Türk oyuncu sayısını kısıtlayalım, yabancıyı serbest bırakalım, aynen devam!

Not: Ekran görüntüsü Turkbasket’ten araktır.

Devenin Nalı!

Mart 26, 2010, 9:48 am | Basketbol, NBA, San Antonio Spurs kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Real Madrid bu sezon kontratı bitecek olan Manu Ginobili’ye, ki kendileri 32 yaşında olurlar, gelecek sezon için net 13,5 milyon Dolar teklif etmeye hazırlanıyormuş. Bu para Manu’nun bu sezon vergiler dahil aldığı kontratın tam 3 milyon fazlası. Bu kadarı da fazla artık! Gerçekten sinirlendim. Her sezon sakatlanan, bileği bir türlü iyileşmeyen ve gelecek sezon 33 yaşında olacak bir adama nasıl olur da bu teklifi yapmayı düşünebilirsiniz bre cahiller. Sanki Lebron, Kobe ayarında bir adam da Manu Ginobili, bırakmadan bir sezon da İspanya’nın tadına bakayım diyecek. Rezalet bunun adı. O paraya Euroleague’de kafaya oynayacak takım kurulur be arkadaş. Umarım dil sürçmesi falandır.

Ricky Davis Ankara’da

Mart 3, 2010, 6:00 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Nereden nereye be Tricky. Sen git NBA’de, Celticslerde, Cavslerde, Heat’lerde tarihin en iyi basketbolcularıyla omuz omuza ter dök, sonra öyle bir düş, ters kapak ol ki kendini bir anda Türk Telekom’da bul. Sözlerim yanlış anlaşılmasın, Telekom için değil söylediğim bu sözler, ama bu adam daha 3-4 sene önce NBA’in en önemli şutörlerinden biriydi, ardı ardına rekorlar kırıyor, 30’lu 40’lı sayılar atıyordu bir maçta. İşte kendine iyi bakmamak, profesyonelce yaşamamak insanı nerelere getiriyor iyi bakıp öğrenmek gerek. Umarım hem kendine hem Telekom’a fayda sağlar, sadece basketbole kanalize olur ve bize keyifli bir 4 ay yaşatır ligde.

Yeter Ergin Ataman Yeter!

Ocak 27, 2010, 11:30 pm | Basketbol, Efes Pilsen kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Biraz onurlu ol, bırak artık şu takımın yakası, ver istifanı git! Yılların köpüklü Efes’ini gazı kaçmış sade gazoza çevirdin! Git Avrupa’da bir takım çalıştır, yeter artık Türk Basketbolu’nu bitirdiğin!

>Starbury Çin’de!

Ocak 19, 2010, 8:01 pm | Basketbol, NBA kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Sonunda olacağı buydu. Stephon Marbury’nin serbest düşüşü devam ediyor. Marbury, Çin Ligi takımlarından Shanxi Zhongyu ile anlaşma imzalamış. 17 takımlı ligde 15. sıradaki takımı küme düşmekten kurtarması bekleniyormuş Starbury’nin. Gerçekten bir kez daha görüldü ki insanın kendine yaptığı düşmanı yapamazmış. Başarı dileyelim de bu işin geleceği var mıdır ki? Haber New York Times’tan.

Starbury Çin’de!

Ocak 19, 2010, 8:01 pm | Basketbol, NBA kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Sonunda olacağı buydu. Stephon Marbury’nin serbest düşüşü devam ediyor. Marbury, Çin Ligi takımlarından Shanxi Zhongyu ile anlaşma imzalamış. 17 takımlı ligde 15. sıradaki takımı küme düşmekten kurtarması bekleniyormuş Starbury’nin. Gerçekten bir kez daha görüldü ki insanın kendine yaptığı düşmanı yapamazmış. Başarı dileyelim de bu işin geleceği var mıdır ki? Haber New York Times’tan.

>Türk Basketbolunu Bitiren Adamlar

Ocak 14, 2010, 12:05 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

 
 
  Yabancı hayranlığı
Kişisel çekişmeler
Anlamsız gurur
Türk oyuncuları oynatmayı unutmak (!)
Sadece başarı odaklı çalışmak
Türk Basketbolu adım adım böyle bitiyor, sağolun varolun, emekleriniz zayi olmasın.

Türk Basketbolunu Bitiren Adamlar

Ocak 14, 2010, 12:05 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
 
 
  Yabancı hayranlığı
Kişisel çekişmeler
Anlamsız gurur
Türk oyuncuları oynatmayı unutmak (!)
Sadece başarı odaklı çalışmak
Türk Basketbolu adım adım böyle bitiyor, sağolun varolun, emekleriniz zayi olmasın.

Gergin misin?

Ocak 7, 2010, 11:15 pm | Basketbol, Efes Pilsen kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir seni bir de Tanjevic’i hiç yakıştıramadım Türk basketboluna. Söyle bakalım Ataman Ergin, bu gece gergin misin?

>Gergin misin?

Ocak 7, 2010, 11:15 pm | Basketbol, Efes Pilsen kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Bir seni bir de Tanjevic’i hiç yakıştıramadım Türk basketboluna. Söyle bakalım Ataman Ergin, bu gece gergin misin?

Savunma

Ekim 15, 2009, 11:48 pm | Basketbol, Efes Pilsen, Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Foto: Hürriyet

>Savunma

Ekim 15, 2009, 11:48 pm | Basketbol, Efes Pilsen, Fenerbahçe kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Foto: Hürriyet

Cenk’in Yolu

Ekim 13, 2009, 4:14 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

S.S. Felice Scandone Air Avellino. Bu Cenk Akyol’un İtalya’da bu sezon başında transfer olduğu takımın adı. Air Avellino adıyla, yani sponsoru vesilesiyle daha çok biliniyor. Her sezon play-off için oynayan, vasatın üstünde, orta sıralarla tepe arasında olmaya çalışan bir takım. Türkiye’de örneğin Banvit’i örnek verebiliriz, o ayarda bir takım diyelim. Cenk Akyol sadece 1987 doğumlu olmasına rağmen sanki ülkede misyonunu tamamlamış, yüzü eskimiş, Milli Takım Kapıları kendisine kapanmış gibi gözüken bir basketbolcu. Bundan 5 sene önce sadece ve sadece 17 yaşındayken milli formayı verdiğinde ona Tanjevic, geleceğin en önemli skoreri olacak denen adam. Oysa bu adam geride kalan 5 senenin neredeyse 4’ünde Efes’te kenarda oturan sadece Galatasaray’da kiralık oynadığı sezon basketbolu hatırlayan bir isim. Bir türlü Efes’te esas oğlanlardan biri olamamasının 2 büyük sebebi var. Birincisi bir anda “ben oldum” havasına girmesi, ikicisi bitmez tükenmek bilmeyen yabancı transferleri.

Özellikle İtalya ve İspanya’da bir transfer politikası vardır senelerdir imrenerek takip ettiğimiz. Çok iyi bir genç oyuncu yakalarlarsa onun oynadığı bölgeye yabancı transferi yapmayıp adeta o genci kurtlar sofrasına atıyorlar ki derinde yüzmeyi öğrensin, kendi başına ayakta kalmayı becersin. Ya da en fazla transfer ettikleri yabancı oyuncu tecrübeli, yaşı ileri, o mevki ile ilgili o gence tecrübesini öykünmeden aktaracak bir adam oluyor. Bugün Fernandez, Gasol, Rodriguez, Navarro, Rubio gibi adamların (hepsi İspanyol oldu gerçi ama neyse) gelişim süreçleri ve sıçrama noktalarına bakarsak yaklaşık benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Şimdi Türkiye’ye gelecek olursak mesela Cenk’in eski takımı Efes’in kadrosunda sadece 4 Türk oyuncu mevcut. Kerem Gönlüm’ü doping nedeniyle görmezden geldim. Geriye kalan 7-8 isim yabancı. Benzer şekilde Fenerbahçe’ye gidelim, kadronun yarısından çoğu yabancı. Telekom ya da başka bir ekip en azından kadronun yarısı yabancı. Önü alınamaz bir yabancı çılgınlığı. İşte bu çılgınlık Milli Takım ve o takımın parçası olması muhtemel adamlara bençte sallanan soğuk havlular olarak yansıyor. Halbuki doğru bir kariyer yönetimi, zamanında verilecek psikolojik destek, kadroda bulundurma felsefesinden çok kazanma ve yetiştirme felsefesine sarılmak hem onları ileri götürecek hem Milli Takım’a kademe atlatacak hareketler. Hakan Demirel, Engin Atsür gibi adamları düşünelim örneğin. Bu adamlar senelerce üzerlerine hiç bir şey koyamadılar. Hakan’ı bizzat Tanjevic bitirdi. Türk takımlarının çoğunda pg oynayan adamlar yabancı ve biz bu değerleri itinayla körelttik, köreltiyoruz. Bu şartlar altında, yabancının kıymetli gencimizin uğraşmaya değer olmadığı, yabancının ön planda gencimizin bençte, yabancının sahada, gencimizin havlu elinde kenarda olduğu bir senaryoda benzer statüye sahip olup önemli adledilmek için yurtdışına açılmak çok doğru bir çözüm gibi gözüküyor.

Cenk Akyol Hawks’un kampında denedi, acaba NBA olur mu dedi, olsa bile 3-5 dakika oynayacağını anlayıp vazgeçti. Sonra Avellino devreye girdi. İlk 5 vaadi ve 30 dakika süre tam da Cenk’in, aslında havlu sallayan tüm gençlerin, aradığı şeydi. Oynayarak, maç tecrübesiyle gelişebilir ancak bir basketbolcu. Hidayet, Mehmet, Kerem nasıl böyle önemli yıldızlar olabildiler, oynayarak. Daha 17 yaşında kurtlar sofrasındaydı onlar, çünkü başlarında günlük başarıyı değil geleceği, Türk Basketbolu’nu düşünen ileri görüşlü Koçlar vardı. Bugün herkes günlük başarıya odaklanmış, “yabancın ne kadar iyiyse o kadar başarılı olursun” sözü ve yaklaşımı dillere pelesenk olmuşken yeni Hidayet’ler Kerem’ler nasıl çıkacak? Bence Cenk’in seçtiği yol çok doğru. Daha sadece 22 yaşında, önemli Milli Takım ve kulüp tecrübesi var. İlk 5’i de hiçe sayılmayı da kaybetmeyi de biliyor. Neden Efes’te, Fener’de veya x bir takımda kenarda oturacağına, oturacaklarına bir Avrupa takımında Türk takımlarındaki yabancıların statüsünde olmasınlar ki?

Tekrar söylüyorum Cenk’in seçtiği yol doğru ve arkadaşlarına, paslanan, tükenen, yazık edilen arkadaşlarına örnek olmalı. Göz önünde, TV’den yayınlanan bir ligde değil diye değer kaybetmeyeceklerdir, aksine Tanjevic’in kazık dikmeyeceğini düşünürsek, kazanan ileride onlar olacaktır. Mutlaka bir gün o Milli Takım’ın başına sadece Türk basketbolunu düşünen bir adam gelecek. Kulüp takımları belki biraz zor değişir ama en azından var olmak, kariyerlerine tutunmak için yurtdışına çıkmak, yakalandığı zaman Cenk’in yaptığı gibi kaçırılmaması gereken bir fırsat. O yüzden Cenk bir elçi belki bir gönüllü gibi bu sezon, o gençlerimize Avrupa Liglerinin kapısını açıp hiç kapanmamasını sağlayacak anahtar belki de.

>Cenk’in Yolu

Ekim 13, 2009, 4:14 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>S.S. Felice Scandone Air Avellino. Bu Cenk Akyol’un İtalya’da bu sezon başında transfer olduğu takımın adı. Air Avellino adıyla, yani sponsoru vesilesiyle daha çok biliniyor. Her sezon play-off için oynayan, vasatın üstünde, orta sıralarla tepe arasında olmaya çalışan bir takım. Türkiye’de örneğin Banvit’i örnek verebiliriz, o ayarda bir takım diyelim. Cenk Akyol sadece 1987 doğumlu olmasına rağmen sanki ülkede misyonunu tamamlamış, yüzü eskimiş, Milli Takım Kapıları kendisine kapanmış gibi gözüken bir basketbolcu. Bundan 5 sene önce sadece ve sadece 17 yaşındayken milli formayı verdiğinde ona Tanjevic, geleceğin en önemli skoreri olacak denen adam. Oysa bu adam geride kalan 5 senenin neredeyse 4’ünde Efes’te kenarda oturan sadece Galatasaray’da kiralık oynadığı sezon basketbolu hatırlayan bir isim. Bir türlü Efes’te esas oğlanlardan biri olamamasının 2 büyük sebebi var. Birincisi bir anda “ben oldum” havasına girmesi, ikicisi bitmez tükenmek bilmeyen yabancı transferleri.

Özellikle İtalya ve İspanya’da bir transfer politikası vardır senelerdir imrenerek takip ettiğimiz. Çok iyi bir genç oyuncu yakalarlarsa onun oynadığı bölgeye yabancı transferi yapmayıp adeta o genci kurtlar sofrasına atıyorlar ki derinde yüzmeyi öğrensin, kendi başına ayakta kalmayı becersin. Ya da en fazla transfer ettikleri yabancı oyuncu tecrübeli, yaşı ileri, o mevki ile ilgili o gence tecrübesini öykünmeden aktaracak bir adam oluyor. Bugün Fernandez, Gasol, Rodriguez, Navarro, Rubio gibi adamların (hepsi İspanyol oldu gerçi ama neyse) gelişim süreçleri ve sıçrama noktalarına bakarsak yaklaşık benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Şimdi Türkiye’ye gelecek olursak mesela Cenk’in eski takımı Efes’in kadrosunda sadece 4 Türk oyuncu mevcut. Kerem Gönlüm’ü doping nedeniyle görmezden geldim. Geriye kalan 7-8 isim yabancı. Benzer şekilde Fenerbahçe’ye gidelim, kadronun yarısından çoğu yabancı. Telekom ya da başka bir ekip en azından kadronun yarısı yabancı. Önü alınamaz bir yabancı çılgınlığı. İşte bu çılgınlık Milli Takım ve o takımın parçası olması muhtemel adamlara bençte sallanan soğuk havlular olarak yansıyor. Halbuki doğru bir kariyer yönetimi, zamanında verilecek psikolojik destek, kadroda bulundurma felsefesinden çok kazanma ve yetiştirme felsefesine sarılmak hem onları ileri götürecek hem Milli Takım’a kademe atlatacak hareketler. Hakan Demirel, Engin Atsür gibi adamları düşünelim örneğin. Bu adamlar senelerce üzerlerine hiç bir şey koyamadılar. Hakan’ı bizzat Tanjevic bitirdi. Türk takımlarının çoğunda pg oynayan adamlar yabancı ve biz bu değerleri itinayla körelttik, köreltiyoruz. Bu şartlar altında, yabancının kıymetli gencimizin uğraşmaya değer olmadığı, yabancının ön planda gencimizin bençte, yabancının sahada, gencimizin havlu elinde kenarda olduğu bir senaryoda benzer statüye sahip olup önemli adledilmek için yurtdışına açılmak çok doğru bir çözüm gibi gözüküyor.

Cenk Akyol Hawks’un kampında denedi, acaba NBA olur mu dedi, olsa bile 3-5 dakika oynayacağını anlayıp vazgeçti. Sonra Avellino devreye girdi. İlk 5 vaadi ve 30 dakika süre tam da Cenk’in, aslında havlu sallayan tüm gençlerin, aradığı şeydi. Oynayarak, maç tecrübesiyle gelişebilir ancak bir basketbolcu. Hidayet, Mehmet, Kerem nasıl böyle önemli yıldızlar olabildiler, oynayarak. Daha 17 yaşında kurtlar sofrasındaydı onlar, çünkü başlarında günlük başarıyı değil geleceği, Türk Basketbolu’nu düşünen ileri görüşlü Koçlar vardı. Bugün herkes günlük başarıya odaklanmış, “yabancın ne kadar iyiyse o kadar başarılı olursun” sözü ve yaklaşımı dillere pelesenk olmuşken yeni Hidayet’ler Kerem’ler nasıl çıkacak? Bence Cenk’in seçtiği yol çok doğru. Daha sadece 22 yaşında, önemli Milli Takım ve kulüp tecrübesi var. İlk 5’i de hiçe sayılmayı da kaybetmeyi de biliyor. Neden Efes’te, Fener’de veya x bir takımda kenarda oturacağına, oturacaklarına bir Avrupa takımında Türk takımlarındaki yabancıların statüsünde olmasınlar ki?

Tekrar söylüyorum Cenk’in seçtiği yol doğru ve arkadaşlarına, paslanan, tükenen, yazık edilen arkadaşlarına örnek olmalı. Göz önünde, TV’den yayınlanan bir ligde değil diye değer kaybetmeyeceklerdir, aksine Tanjevic’in kazık dikmeyeceğini düşünürsek, kazanan ileride onlar olacaktır. Mutlaka bir gün o Milli Takım’ın başına sadece Türk basketbolunu düşünen bir adam gelecek. Kulüp takımları belki biraz zor değişir ama en azından var olmak, kariyerlerine tutunmak için yurtdışına çıkmak, yakalandığı zaman Cenk’in yaptığı gibi kaçırılmaması gereken bir fırsat. O yüzden Cenk bir elçi belki bir gönüllü gibi bu sezon, o gençlerimize Avrupa Liglerinin kapısını açıp hiç kapanmamasını sağlayacak anahtar belki de.

Hayalimdeki Milli Takım Koçu!

Eylül 23, 2009, 9:38 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Murat Didin!
Neden olmasın!?!
Neden Tanjevic’e mahkum kalalım!?!
Neden milli değerimiz Milli Takıma değer katmasın!?!

Fotoğraf beyazgolge.net’ten

>Hayalimdeki Milli Takım Koçu!

Eylül 23, 2009, 9:38 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Murat Didin!
Neden olmasın!?!
Neden Tanjevic’e mahkum kalalım!?!
Neden milli değerimiz Milli Takıma değer katmasın!?!

Fotoğraf beyazgolge.net’ten

Türk Basketbolu Üzerine 3 Cümle

Eylül 19, 2009, 3:29 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Türk Basketbolunun üçlük atma, kullanma, üçlükle kısa yoldan maç kazanma sevdasından altyapıdan başlayarak kurtarılması şarttır (Potaya atmak değil potaya gitmek).

Türk Basketbolcusu yine altyapıdan başlayarak temas almaktan korkmayan bir kafa yapısında yetiştirilmeli ve faul çizgisi korkulan değil orada olunmak istenen yer olmalıdır (Blok yemekten korkan değil aksine teması almak isteyen kafa yapısı).

Savunmanın alasını yapan bir ekol haline gelen Türkiye’nin sorunu asla kendi yarı sahasında değil, aksine karşı sahada işi bitirecek kendine güvenen, güçlü skorer yetiştirememektedir (Kendini önemli şutör-skorer zanneden bir çok vasat hücumcuya sahibiz).

Ne bu şimdi diyenlere bknz: Eurobasket 2009; Slovenya-Türkiye ve Yunanistan-Türkiye müsabakaları

>Türk Basketbolu Üzerine 3 Cümle

Eylül 19, 2009, 3:29 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Türk Basketbolunun üçlük atma, kullanma, üçlükle kısa yoldan maç kazanma sevdasından altyapıdan başlayarak kurtarılması şarttır (Potaya atmak değil potaya gitmek).

Türk Basketbolcusu yine altyapıdan başlayarak temas almaktan korkmayan bir kafa yapısında yetiştirilmeli ve faul çizgisi korkulan değil orada olunmak istenen yer olmalıdır (Blok yemekten korkan değil aksine teması almak isteyen kafa yapısı).

Savunmanın alasını yapan bir ekol haline gelen Türkiye’nin sorunu asla kendi yarı sahasında değil, aksine karşı sahada işi bitirecek kendine güvenen, güçlü skorer yetiştirememektedir (Kendini önemli şutör-skorer zanneden bir çok vasat hücumcuya sahibiz).

Ne bu şimdi diyenlere bknz: Eurobasket 2009; Slovenya-Türkiye ve Yunanistan-Türkiye müsabakaları

O Son Oyunu Kim Çizdi?

Eylül 16, 2009, 10:51 pm | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Slovenya maçının son oyununu, uzatmayı belki de maçı getirecek oyunu kim çizdi çok ama çok merak ediyorum. Oyun muhteşem, kat, koşu, perdeden çıkan adam, pas ve bomboş şut muazzam bir tahlilin ürünü. Ama o oyunu çizen ulu insan, o topu kullanacak adam Engin Atsür mü Allah aşkına ya! Ömer Onan var açılmış atıyor, Hidayet var turnuvaya geri dönmüş, olmadı Ersan var eli titremez, beğenmiyorsan bunları Sinan Güler var ki en zor şutları en rahat kullanan adamlardan. Neden Engin, neden o köşe, neden üçlük, üstelik 2 adıma vakit varken!

Çok güzel laftır “Aza tamah etmeyen çoğu hiç bulamaz.”. Korkmuş, geri adım atmış Slovenleri uzatmada ipe dizerdik ipe! O son oyunu kim çizdi kardeşim, Allah aşkına söyleyin, önce kendisini bir öpeceğim sonra da tokatı indireceğim suratına. Oraya buz kesmiş Engin mi konur be kardeşim!

Kafayı çizdim, kaçtım…

>O Son Oyunu Kim Çizdi?

Eylül 16, 2009, 10:51 pm | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Slovenya maçının son oyununu, uzatmayı belki de maçı getirecek oyunu kim çizdi çok ama çok merak ediyorum. Oyun muhteşem, kat, koşu, perdeden çıkan adam, pas ve bomboş şut muazzam bir tahlilin ürünü. Ama o oyunu çizen ulu insan, o topu kullanacak adam Engin Atsür mü Allah aşkına ya! Ömer Onan var açılmış atıyor, Hidayet var turnuvaya geri dönmüş, olmadı Ersan var eli titremez, beğenmiyorsan bunları Sinan Güler var ki en zor şutları en rahat kullanan adamlardan. Neden Engin, neden o köşe, neden üçlük, üstelik 2 adıma vakit varken!

Çok güzel laftır “Aza tamah etmeyen çoğu hiç bulamaz.”. Korkmuş, geri adım atmış Slovenleri uzatmada ipe dizerdik ipe! O son oyunu kim çizdi kardeşim, Allah aşkına söyleyin, önce kendisini bir öpeceğim sonra da tokatı indireceğim suratına. Oraya buz kesmiş Engin mi konur be kardeşim!

Kafayı çizdim, kaçtım…

Burası "İstan"Bul

Eylül 16, 2009, 10:09 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bugün Basketbol Milli Takımımız için çok önemli bir gün. Bugünkü maçlar sonucunda gruptaki nihai sıralamamız ve çeyrek finaldeki rakibimiz belli olacak. Slovenya’yı yener ve 1. olursak Hırvatistan, Slovenya’ya yenilir ve 2. olursak Yunanistan ile karşılacağız. Sonuçta bugün bir “İstan” Bulacağız ama hangisini. Ben olsam Slovenya maçını kazanmak için elimden geleni yapmaya çalışırdım. Keza o durumda “İstan”ların daha zayıf olanıyla, Hırvatistan’la eşleşip çok ciddi bir final şansına erişme imkanı yakalardım. Grup 1.si olup Hırvatistan’ı geçtiğimiz anda karşımıza çıkacak ekip Rusya ile bizim grubun 3.sünü karşı karşıya getirecek eşleşmenin galibi. Oraya gelecek o 3. takım için 4 ihtimal var. Onlara da aşağıda bakalım.

* Bizim geldiğimiz gruptan çıkan Polonya ve Litvanya şanslarını tüketmiş vaziyette. Gerçi Polonya’nın artık mucizelere bağlı olan bir 4.lük şansı var desek de pek ihtimal vermiyorum ben buna. Polonya İspanya’yı, Sırbistan Litvanya’yı yenerse bizim maça bakmadan ikili averajda Polonya 4. olur. Ancak rakip İspanya olunca Polonya için bunu dşünmek bile bir hayalden öteye geçemez diyorum ben.

* Yukarıdaki nedenden ilk 4’te 3 C grubu takımı olacağı kesin gibi. İlk 2’yi ise Türkiye ve Slovenya parsellemiş durumda. 3. ve 4. sıra için geriye Sırbistan ve İspanya kalıyor. Sırbistan’ın Litvanya’yı, İspanya’nın Polonya’yı yenmesi durumunda ikili averajda İspanya önde olduğu için 3. İspanya oluyor.

* Eğer Sırbistan Litvanya’ya kaybederse Polonya’nın İspanya’ya her türlü galibiyeti İspanya’yı 5.liğe atıyor. Polonya’nın İspanya karşısındaki 10 sayı ve üzeri galibiyeti ise Polonya’yı 3. Sırbistan’ı 4. yapıyor ki sanırım bu ihtimal verdiğimiz en düşük ihtimal. Asıl mucize bu olur herhalde.

* Bundan biraz daha yüksek bir ihtimal olmakla beraber olmasına yine pek olasılık vermediğimiz seçenek ise Sırbistan’ın Litvanya’ya kaybetmesi, İspanya’nın Polonya’yı yenmesi ve Slovenya’nın bize kaybetmesiyle bir anda Sırbistan’ın 3.lük için devreden çıkıp işin İspanya – Slovenya 2’li averajına kalması. Bu durumda C grubundaki maçı Slovenya önünde İspanya kazandığı için İspanya 2. Slovenya 3. oluyor. Zor diyorum, Sırbistan Litvanya’ya kaybetmeyecektir.

* Eğer Sırbistan ve İspanya kazanırsa bu sefer gözler bizim maça çevrilecek. Keza Slovenya kazanırsa sıralama Slovenya – Türkiye – İspanya – Sırbistan olurken, Slovenya’nın kaybetmesi durumunda 3’lü averaj devreye girecek ve C grubundan gelen takımlar arasında en kötü 3’lü averaj İspanya’da olduğu için Sırbistan 3. olurken İspanya 4. sırada kalacak. O nedenle bizim 22:00’de yapacağımız maçın sonucu turnuvanın yol haritasını belirleyecek gibi duruyor.

* Eğer kazanırsak Hırvatistan’la oynayıp, ki rahat geçeceğimizi düşünüyorum, Yarı Final’de Rusya Sırbistan galibiyle karşılacağız. Bu Sırbistan olursa psikolojik üstünlüğümüz ve onları çözmüş olmamız önemli bir avantaj ve bize Final yolu açabilir. Rusya ise bize genelde ters gelen bir takım olmasına karşın sert savunmamız iş görebilir diye düşünüyorum.

* Eğer kaybedersek Yunanistan’la oynayacağız ki, onların da Rusya gibi bize çok ters geleceğini ve maçın ortada olduğunu düşünüyorum. Onları geçersek bu sefer çok büyük ihtimalle Fransa – İspanya eşleşmesinden gelecek olan takım ile karşılacağız. Ben Fransa – Türkiye eşleşmesi çıkarsa Final’deyiz diye kabul ediyorum. İspanya olursa rakibimiz tıpkı Sırbistan’a olan avantajımız gibi onlara karşı da artımız olacaktır.

Sonuç olarak bugün İspanya ve Sırbistan maçlarını kazanıp bizim maçı beklemeye başlayacaklar. Tanjevic diğer maçlarda olduğu gibi takım içi dengeyi koruyabilirse son ana kadar kafa kafa gitse de stresi daha iyi kaldıran ve maçı alan tarafın bizim takım olacağına inanıyorum. Tahmini Çeyrek Final eşleşmeleri de şöyle olur diyip kaçıyorum:

Fransa – İspanya
Rusya – Sırbistan
Slovenya – Yunanistan
Türkiye – Hırvatistan

>Burası "İstan"Bul

Eylül 16, 2009, 10:09 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Bugün Basketbol Milli Takımımız için çok önemli bir gün. Bugünkü maçlar sonucunda gruptaki nihai sıralamamız ve çeyrek finaldeki rakibimiz belli olacak. Slovenya’yı yener ve 1. olursak Hırvatistan, Slovenya’ya yenilir ve 2. olursak Yunanistan ile karşılacağız. Sonuçta bugün bir “İstan” Bulacağız ama hangisini. Ben olsam Slovenya maçını kazanmak için elimden geleni yapmaya çalışırdım. Keza o durumda “İstan”ların daha zayıf olanıyla, Hırvatistan’la eşleşip çok ciddi bir final şansına erişme imkanı yakalardım. Grup 1.si olup Hırvatistan’ı geçtiğimiz anda karşımıza çıkacak ekip Rusya ile bizim grubun 3.sünü karşı karşıya getirecek eşleşmenin galibi. Oraya gelecek o 3. takım için 4 ihtimal var. Onlara da aşağıda bakalım.

* Bizim geldiğimiz gruptan çıkan Polonya ve Litvanya şanslarını tüketmiş vaziyette. Gerçi Polonya’nın artık mucizelere bağlı olan bir 4.lük şansı var desek de pek ihtimal vermiyorum ben buna. Polonya İspanya’yı, Sırbistan Litvanya’yı yenerse bizim maça bakmadan ikili averajda Polonya 4. olur. Ancak rakip İspanya olunca Polonya için bunu dşünmek bile bir hayalden öteye geçemez diyorum ben.

* Yukarıdaki nedenden ilk 4’te 3 C grubu takımı olacağı kesin gibi. İlk 2’yi ise Türkiye ve Slovenya parsellemiş durumda. 3. ve 4. sıra için geriye Sırbistan ve İspanya kalıyor. Sırbistan’ın Litvanya’yı, İspanya’nın Polonya’yı yenmesi durumunda ikili averajda İspanya önde olduğu için 3. İspanya oluyor.

* Eğer Sırbistan Litvanya’ya kaybederse Polonya’nın İspanya’ya her türlü galibiyeti İspanya’yı 5.liğe atıyor. Polonya’nın İspanya karşısındaki 10 sayı ve üzeri galibiyeti ise Polonya’yı 3. Sırbistan’ı 4. yapıyor ki sanırım bu ihtimal verdiğimiz en düşük ihtimal. Asıl mucize bu olur herhalde.

* Bundan biraz daha yüksek bir ihtimal olmakla beraber olmasına yine pek olasılık vermediğimiz seçenek ise Sırbistan’ın Litvanya’ya kaybetmesi, İspanya’nın Polonya’yı yenmesi ve Slovenya’nın bize kaybetmesiyle bir anda Sırbistan’ın 3.lük için devreden çıkıp işin İspanya – Slovenya 2’li averajına kalması. Bu durumda C grubundaki maçı Slovenya önünde İspanya kazandığı için İspanya 2. Slovenya 3. oluyor. Zor diyorum, Sırbistan Litvanya’ya kaybetmeyecektir.

* Eğer Sırbistan ve İspanya kazanırsa bu sefer gözler bizim maça çevrilecek. Keza Slovenya kazanırsa sıralama Slovenya – Türkiye – İspanya – Sırbistan olurken, Slovenya’nın kaybetmesi durumunda 3’lü averaj devreye girecek ve C grubundan gelen takımlar arasında en kötü 3’lü averaj İspanya’da olduğu için Sırbistan 3. olurken İspanya 4. sırada kalacak. O nedenle bizim 22:00’de yapacağımız maçın sonucu turnuvanın yol haritasını belirleyecek gibi duruyor.

* Eğer kazanırsak Hırvatistan’la oynayıp, ki rahat geçeceğimizi düşünüyorum, Yarı Final’de Rusya Sırbistan galibiyle karşılacağız. Bu Sırbistan olursa psikolojik üstünlüğümüz ve onları çözmüş olmamız önemli bir avantaj ve bize Final yolu açabilir. Rusya ise bize genelde ters gelen bir takım olmasına karşın sert savunmamız iş görebilir diye düşünüyorum.

* Eğer kaybedersek Yunanistan’la oynayacağız ki, onların da Rusya gibi bize çok ters geleceğini ve maçın ortada olduğunu düşünüyorum. Onları geçersek bu sefer çok büyük ihtimalle Fransa – İspanya eşleşmesinden gelecek olan takım ile karşılacağız. Ben Fransa – Türkiye eşleşmesi çıkarsa Final’deyiz diye kabul ediyorum. İspanya olursa rakibimiz tıpkı Sırbistan’a olan avantajımız gibi onlara karşı da artımız olacaktır.

Sonuç olarak bugün İspanya ve Sırbistan maçlarını kazanıp bizim maçı beklemeye başlayacaklar. Tanjevic diğer maçlarda olduğu gibi takım içi dengeyi koruyabilirse son ana kadar kafa kafa gitse de stresi daha iyi kaldıran ve maçı alan tarafın bizim takım olacağına inanıyorum. Tahmini Çeyrek Final eşleşmeleri de şöyle olur diyip kaçıyorum:

Fransa – İspanya
Rusya – Sırbistan
Slovenya – Yunanistan
Türkiye – Hırvatistan

>Kemik Kıran!

Eylül 14, 2009, 11:08 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Bu Milli Takım tam bir kemik kıran artık. Bir basketbol maçından bu kadar kemik sesi gelir mi be arkadaş! Senelerdir böyle fiziksel, böyle sert, böyle kuvvet tüketen bir maç izlememiştim. Sakatlıklar ve eksiklere rağmen bütünleşmiş bir takım var hep sahada. Sanki şu üzüntü, felaket, şehit dolu günlerde Türk Milletini sevindirmeyi görev edinmişler. Kendi potansiyellerini, kendi güçlerini aşıyorlar, ortalık kırık kemikler, mosmor vücutlarla dolu ama son nefeste hep bizim çocuklarımız var. Kenar yönetimin şaşırtıcı karakter değişimi ve isteyen adamlar topluluğu hepimizi sevince boğuyor. Senelerdir ilk kez bir basketbol maçında gözlerim doldu, sağolun çocuklar, vazgeçmediğiniz, yıkılmadığınız, vazgeçmeden istediğiniz için!

Kemik Kıran!

Eylül 14, 2009, 11:08 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bu Milli Takım tam bir kemik kıran artık. Bir basketbol maçından bu kadar kemik sesi gelir mi be arkadaş! Senelerdir böyle fiziksel, böyle sert, böyle kuvvet tüketen bir maç izlememiştim. Sakatlıklar ve eksiklere rağmen bütünleşmiş bir takım var hep sahada. Sanki şu üzüntü, felaket, şehit dolu günlerde Türk Milletini sevindirmeyi görev edinmişler. Kendi potansiyellerini, kendi güçlerini aşıyorlar, ortalık kırık kemikler, mosmor vücutlarla dolu ama son nefeste hep bizim çocuklarımız var. Kenar yönetimin şaşırtıcı karakter değişimi ve isteyen adamlar topluluğu hepimizi sevince boğuyor. Senelerdir ilk kez bir basketbol maçında gözlerim doldu, sağolun çocuklar, vazgeçmediğiniz, yıkılmadığınız, vazgeçmeden istediğiniz için!

>Kanserrr

Eylül 14, 2009, 11:07 pm | Basketbol, EuroBasket 2009, Milli Takım, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Sırbistan 64-69 Türkiye

Serbest atış isabeti bakımından bizim takımla rakip arasındaki büyük fark kanserin bir numaralı nedeni oldu. Ama olsun sonuçta kazandık. Kazanan bana göre her zaman haklıdır. Ama sıkıntılar da gözönüne alınıp eksikliklerin üzerine gidilmelidir.

Hidayet sakat sakat oynadı, dikkat ettiğim kadarıyla bir yandan kendini korudu, olabilediğince de savaştı. Açıkçası ofansta çok kötü bir günündeydi ama defansta sakat haline rağmen beklemediğim kadar iyi mücadele etti. İstatistiklerine bakılırsa 16 da 1 isabetle ve 4 sayıyla oynayarak maçı tamamlaması kendisinde de sıkıntı yarattı ki verdiği röportajda ilk dediği sakatlığını hatırlatması oldu. Olsun Hedo kötüyken kazanabiliyorsak takımımızdan daha çok şeyler bekleyebiliriz.

Bu arada bu Tanjevic’e de bir paragraf açmamak olmaz. Bu takıma ofansif anlamda fazla katkı yapmadığı açıkça görülüyor ama defansif anlamda adamın hakkını yememek lazım. Muhteşem bir defans anlayışı yükledi takıma ki kazandığımız son iki maç defans gücünün ve anlayışının göstergesidir.

Murat Murathanoğlu’nun maçın normal süresinin bitiminden sonra gelen baskete sevinmelerine sonra acı gerçekle karşılaşıp süzülmelerine üzüldüm.

Sonuç olarak ben basketbolun terimlerini sistemini bu olaya aşık olanlar kadar bilmem, düz mantık düşünürüm. Bu akşam yendik mi yendik, namağlup muyuz namağlubuz, o zaman sıradaki gelsin. Beni bile gaza getirdiler.

Eurobasket 2009 F Grubu Puan Durumu

Türkiye 4 maç – 8 puan
slovenya 4 maç – 7 puan
sırbistan 4 maç – 6 puan
ispanya 4 maç – 6 puan
polonya 4 maç – 5 puan
litvanya 4 maç – 4 puan

Kanserrr

Eylül 14, 2009, 11:07 pm | Basketbol, EuroBasket 2009, Milli Takım, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sırbistan 64-69 Türkiye

Serbest atış isabeti bakımından bizim takımla rakip arasındaki büyük fark kanserin bir numaralı nedeni oldu. Ama olsun sonuçta kazandık. Kazanan bana göre her zaman haklıdır. Ama sıkıntılar da gözönüne alınıp eksikliklerin üzerine gidilmelidir.

Hidayet sakat sakat oynadı, dikkat ettiğim kadarıyla bir yandan kendini korudu, olabilediğince de savaştı. Açıkçası ofansta çok kötü bir günündeydi ama defansta sakat haline rağmen beklemediğim kadar iyi mücadele etti. İstatistiklerine bakılırsa 16 da 1 isabetle ve 4 sayıyla oynayarak maçı tamamlaması kendisinde de sıkıntı yarattı ki verdiği röportajda ilk dediği sakatlığını hatırlatması oldu. Olsun Hedo kötüyken kazanabiliyorsak takımımızdan daha çok şeyler bekleyebiliriz.

Bu arada bu Tanjevic’e de bir paragraf açmamak olmaz. Bu takıma ofansif anlamda fazla katkı yapmadığı açıkça görülüyor ama defansif anlamda adamın hakkını yememek lazım. Muhteşem bir defans anlayışı yükledi takıma ki kazandığımız son iki maç defans gücünün ve anlayışının göstergesidir.

Murat Murathanoğlu’nun maçın normal süresinin bitiminden sonra gelen baskete sevinmelerine sonra acı gerçekle karşılaşıp süzülmelerine üzüldüm.

Sonuç olarak ben basketbolun terimlerini sistemini bu olaya aşık olanlar kadar bilmem, düz mantık düşünürüm. Bu akşam yendik mi yendik, namağlup muyuz namağlubuz, o zaman sıradaki gelsin. Beni bile gaza getirdiler.

Eurobasket 2009 F Grubu Puan Durumu

Türkiye 4 maç – 8 puan
slovenya 4 maç – 7 puan
sırbistan 4 maç – 6 puan
ispanya 4 maç – 6 puan
polonya 4 maç – 5 puan
litvanya 4 maç – 4 puan

Tanjevic’ten Özür Diliyorum

Eylül 12, 2009, 5:33 pm | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Turnuva öncesinde;

* Çılgınca rotasyon yapmaktan vazgeçebileceğine,

* Zamanında ve doğru oyuncu değişiklikleri yapacağına,

* En doğru anda mola alacağına,

* Takımdaki her oyuncuya adaletle davranacağına inanmadığım için

Bogdan Tanyevic’ten özür diliyorum. Belki Orhun, belki Harun ya da bir başkası katkı yapmıştır bu dengeyi ve istikrarı yakalamasında ama sonuçta takımın Baş Antrenörü O ve O ne derse o olur. Bu yüzden tekrar tekrar özür diliyorum Tanjevic’ten. Aleyhinde tek kelime söylemeyeceğim turnuva bitene kadar, hala Milli Takımın başında görmek istemiyor olsam da kendisini turnuva bitene kadar bütün defterleri rafa kaldırıyorum kendi açımdan. Bu turnuvayı böyle iyi götürürken kendisine tek laf söylemek ancak ayıptır. Önce özür sonra başarı diliyorum Tanjevic’e.

>Tanjevic’ten Özür Diliyorum

Eylül 12, 2009, 5:33 pm | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Turnuva öncesinde;

* Çılgınca rotasyon yapmaktan vazgeçebileceğine,

* Zamanında ve doğru oyuncu değişiklikleri yapacağına,

* En doğru anda mola alacağına,

* Takımdaki her oyuncuya adaletle davranacağına inanmadığım için

Bogdan Tanyevic’ten özür diliyorum. Belki Orhun, belki Harun ya da bir başkası katkı yapmıştır bu dengeyi ve istikrarı yakalamasında ama sonuçta takımın Baş Antrenörü O ve O ne derse o olur. Bu yüzden tekrar tekrar özür diliyorum Tanjevic’ten. Aleyhinde tek kelime söylemeyeceğim turnuva bitene kadar, hala Milli Takımın başında görmek istemiyor olsam da kendisini turnuva bitene kadar bütün defterleri rafa kaldırıyorum kendi açımdan. Bu turnuvayı böyle iyi götürürken kendisine tek laf söylemek ancak ayıptır. Önce özür sonra başarı diliyorum Tanjevic’e.

Milli Takımın F Grubu ve Maç Programı

Eylül 10, 2009, 12:34 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

GROUP F

Rank Team P W L P for P ag Goal avg. Points
1. Turkey 2 2 0 171 145 1,179 4
2. Slovenia 2 1 1 164 159 1,031 3
3. Serbia 2 1 1 135 137 0,985 3
4. Spain 2 1 1 147 150 0,980 3
5. Poland 2 1 1 155 162 0,957 3
6. Lithuania 2 0 2 151 170 0,888 2

12.09.2009

F/3 Turkey
Spain
Lodz, POL 16:45
F/1 Poland
Serbia
Lodz, POL 19:15
F/2 Lithuania
Slovenia
Lodz, POL 22:00

14.09.2009

F/4 Spain
Lithuania
Lodz, POL 16:45
F/5 Slovenia
Poland
Lodz, POL 19:15
F/6 Serbia
Turkey
Lodz, POL 22:00

16.09.2009

F/8 Lithuania
Serbia
Lodz, POL 16:45
F/7 Poland
Spain
Lodz, POL 19:15
F/9 Turkey
Slovenia
Lodz, POL 22:00

>Milli Takımın F Grubu ve Maç Programı

Eylül 10, 2009, 12:34 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>GROUP F

Rank Team P W L P for P ag Goal avg. Points
1. Turkey 2 2 0 171 145 1,179 4
2. Slovenia 2 1 1 164 159 1,031 3
3. Serbia 2 1 1 135 137 0,985 3
4. Spain 2 1 1 147 150 0,980 3
5. Poland 2 1 1 155 162 0,957 3
6. Lithuania 2 0 2 151 170 0,888 2

12.09.2009

F/3 Turkey
Spain
Lodz, POL 16:45
F/1 Poland
Serbia
Lodz, POL 19:15
F/2 Lithuania
Slovenia
Lodz, POL 22:00

14.09.2009

F/4 Spain
Lithuania
Lodz, POL 16:45
F/5 Slovenia
Poland
Lodz, POL 19:15
F/6 Serbia
Turkey
Lodz, POL 22:00

16.09.2009

F/8 Lithuania
Serbia
Lodz, POL 16:45
F/7 Poland
Spain
Lodz, POL 19:15
F/9 Turkey
Slovenia
Lodz, POL 22:00

Dün Geceye Dair – Kendime Cevap

Eylül 8, 2009, 9:34 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

1- Bogdan Tanjevic
1. çeyreğin sonu ve 2. çeyrekteki oyuncu tercihleri oldukça başarısızdı ancak Litvanya koçu da aynı hataya düşüp, Litvanya düşük yüzdeyle atınca handikapımız ortadan kalktı. Baskı kurabilecek nitelikte kısa bir beşle başlaması da Litvanya’nın oyun kurmasını zorlaştırdı.
2- Ribauntlardaki muhtemel Litvanya üstünlüğü
Beklenmedik şekilde maça konsantre olamamış Javtokas faul problemine de girince iş Petravicius’a kaldı ancak ne kadar skorer olsa da Litvanya karakterinde bir uzun değil bu oyuncu. Kısalar ribaunta yardıma gitmeyince haliyle bir anda ribauntlarda öne çıktık.
3- Sarunas Jasikevicius’un olmaması
Tek adamlı sistemlere karşı daha başarılı olduğumuzu gördük hep bugüne kadar. O tek adama yardım getirecekleri kilitlediğimiz zaman yorulan yıldız takımı alıp götüremiyordu. Jasikevicius ve o yokken Maciujkas’ın da olmamasının Litvanya’da rolleri eşit paylaştıracağını düşünmüştüm. Üzerine son İspanya galibiyetinin görüntülerinde izlediğimiz paylaşımcı oyun kurucuları ve setleri koyunca bir adım öndeydi Litvanya. Ama kısaya baskılı savunma sonuç verdi.
4- Aşırı üçlük denememiz
Sanırım Ömer Onan’ın olmayışı bir etken oldu bunda. Kutluay sonrası en iyi üçlükçümüz olmayınca uzak mesafe yerine perde üzerinden katlar, tepe ikili oyunları ve orta mesafe şutlarıyla yüklendik hep. Litvanya’nın 25’te 9 soktuğu bir gecede sadece 13 üçlük deneyip 7’sini sokmak mental bir başarıdır.
5- İkili oyunlara çare bulamayışımız
Bulamadık. Türk basketbolunun sanırım en büyük eksiği bu. İkili oyunları bir türlü durduramıyoruz. Bunu bildikleri ve ikili oyunları en iyi okuyan adam da Hidayet olduğu çin, onun adamını köşeye çekip yaptılar hep bu oyunları. Durduramadık defalarca kez, o pas hep geçti uzuna. Çok şükür ki oyun kurucuların pasları ya çok kötüydü ya da uzunlar olması gerektiği gibi kontrol sağlayamadılar. Ancak bize karşı o pasları düzgün atan-tutan bir takım ikili oyundan hem çok ekmek yer hem de bizi yer.
6- Aşırı rotasyon
İlk yarı çok sinirlendim. Bir ara sahada Sinan-Ender-Semih-Bekir-Oğuz beşi vardı. O dönem çok az sayı üretebildik. Hep zorlama atışlara kaldık. Bu milli takımda pas ve oyun organizasyonunu sağlayabilmek istiyorsak Hidayet ve Kerem’den biri mutlaka sahada olmalı. İlk 5’in bütün adamları kenarda oturuyor, daha maçın 10-11. dakikasında tüm yedekler sahada ve organizasyon ziyadesiyle bozuk. Sadece enerjiyle basketbol oynanmaz. 2. yarı bu işten vazgeçildi ki tahminim bu sene Orhun Ene’nin Tanjevic üzerinde fazlaca etkili olduğu yönünde.
7- Hidayet’i olması gerektiği kullanamayacak olmamız
Kullanamadık. Hücumda 2. topu onun eline veremedik. Ne zaman ki ribauntunu çekti, topunu kaptı rakibin o zaman Hidayet’in organizesinde çok güzel hücumlar izledik. Çok iyi tepe ikili oyunu oynayan adama bu işi yaptırmadık maç boyu. Hep kendi şutunu yaratmak zorunda kaldı. Oyuncularda bir de otomatikman top Hidayet’e gelince durup izleme refleksi gelişmiş. O nedenle hücum hareket etmeyince onun işi de zorlaştı. Top Hidayet’te iken mutlaka dolaşan adamlara ihtiyaç var. Sen pozisyon alacaksın ki topu sana indirebilsin. Bu iş üzerine çok çalışmak gerek.
8- Oyuna en çok müdahale etmesi gerektiği anlarda yapacağı hatalarla yine Bogdan Tanyevic
4. çeyrekte oyuna hiç müdahale etmemesini hayretle izledim. En müspet müdahalesi de buydu zaten oyuna. Suskun e daha az bağırıp çağıran bir Tanjevic beni şaşırttı. Yukarıda dediğim gibi kenar yönetim bu turnuvaya Ruanda ve Efes faciaları sonrası mental olarak sağlam gelmiş. Usta bir pg sakinliğinde idi kenardakiler. Burada Orhun Ene’nin ciddi bir etkisi olduğu kanaatindeyim dediğim gibi. Tanjevic sonrası için sanki o hazırlanıyor, çok da iyi oluyor. Tanjevic’in rotasyon çılgınlığını dizginleyebildikçe ileri gideriz.

Bir de ilave bu kadar iyi faul atabileceğimizi maçtan önce söyleseler inanmazdım. Seneler sonra rakipten fazla gidip çok daha isabetli faul attık ve rakip Litvanya idi. İspanya galibiyetinin gözümüzü fazlasıyla boyadığını zaten Sırbistan’ın İspanya’yı perişan etmesiyle de görmüş olduk. Akılcı ve sakin oynayarak neler yapacağımızı da gördük. Bugün eksiklere yoğunlaşıyordur umarım Tanjevic, o görmediyse de Orhun görmüştür.

>Dün Geceye Dair – Kendime Cevap

Eylül 8, 2009, 9:34 am | Basketbol, EuroBasket 2009 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>1- Bogdan Tanjevic
1. çeyreğin sonu ve 2. çeyrekteki oyuncu tercihleri oldukça başarısızdı ancak Litvanya koçu da aynı hataya düşüp, Litvanya düşük yüzdeyle atınca handikapımız ortadan kalktı. Baskı kurabilecek nitelikte kısa bir beşle başlaması da Litvanya’nın oyun kurmasını zorlaştırdı.
2- Ribauntlardaki muhtemel Litvanya üstünlüğü
Beklenmedik şekilde maça konsantre olamamış Javtokas faul problemine de girince iş Petravicius’a kaldı ancak ne kadar skorer olsa da Litvanya karakterinde bir uzun değil bu oyuncu. Kısalar ribaunta yardıma gitmeyince haliyle bir anda ribauntlarda öne çıktık.
3- Sarunas Jasikevicius’un olmaması
Tek adamlı sistemlere karşı daha başarılı olduğumuzu gördük hep bugüne kadar. O tek adama yardım getirecekleri kilitlediğimiz zaman yorulan yıldız takımı alıp götüremiyordu. Jasikevicius ve o yokken Maciujkas’ın da olmamasının Litvanya’da rolleri eşit paylaştıracağını düşünmüştüm. Üzerine son İspanya galibiyetinin görüntülerinde izlediğimiz paylaşımcı oyun kurucuları ve setleri koyunca bir adım öndeydi Litvanya. Ama kısaya baskılı savunma sonuç verdi.
4- Aşırı üçlük denememiz
Sanırım Ömer Onan’ın olmayışı bir etken oldu bunda. Kutluay sonrası en iyi üçlükçümüz olmayınca uzak mesafe yerine perde üzerinden katlar, tepe ikili oyunları ve orta mesafe şutlarıyla yüklendik hep. Litvanya’nın 25’te 9 soktuğu bir gecede sadece 13 üçlük deneyip 7’sini sokmak mental bir başarıdır.
5- İkili oyunlara çare bulamayışımız
Bulamadık. Türk basketbolunun sanırım en büyük eksiği bu. İkili oyunları bir türlü durduramıyoruz. Bunu bildikleri ve ikili oyunları en iyi okuyan adam da Hidayet olduğu çin, onun adamını köşeye çekip yaptılar hep bu oyunları. Durduramadık defalarca kez, o pas hep geçti uzuna. Çok şükür ki oyun kurucuların pasları ya çok kötüydü ya da uzunlar olması gerektiği gibi kontrol sağlayamadılar. Ancak bize karşı o pasları düzgün atan-tutan bir takım ikili oyundan hem çok ekmek yer hem de bizi yer.
6- Aşırı rotasyon
İlk yarı çok sinirlendim. Bir ara sahada Sinan-Ender-Semih-Bekir-Oğuz beşi vardı. O dönem çok az sayı üretebildik. Hep zorlama atışlara kaldık. Bu milli takımda pas ve oyun organizasyonunu sağlayabilmek istiyorsak Hidayet ve Kerem’den biri mutlaka sahada olmalı. İlk 5’in bütün adamları kenarda oturuyor, daha maçın 10-11. dakikasında tüm yedekler sahada ve organizasyon ziyadesiyle bozuk. Sadece enerjiyle basketbol oynanmaz. 2. yarı bu işten vazgeçildi ki tahminim bu sene Orhun Ene’nin Tanjevic üzerinde fazlaca etkili olduğu yönünde.
7- Hidayet’i olması gerektiği kullanamayacak olmamız
Kullanamadık. Hücumda 2. topu onun eline veremedik. Ne zaman ki ribauntunu çekti, topunu kaptı rakibin o zaman Hidayet’in organizesinde çok güzel hücumlar izledik. Çok iyi tepe ikili oyunu oynayan adama bu işi yaptırmadık maç boyu. Hep kendi şutunu yaratmak zorunda kaldı. Oyuncularda bir de otomatikman top Hidayet’e gelince durup izleme refleksi gelişmiş. O nedenle hücum hareket etmeyince onun işi de zorlaştı. Top Hidayet’te iken mutlaka dolaşan adamlara ihtiyaç var. Sen pozisyon alacaksın ki topu sana indirebilsin. Bu iş üzerine çok çalışmak gerek.
8- Oyuna en çok müdahale etmesi gerektiği anlarda yapacağı hatalarla yine Bogdan Tanyevic
4. çeyrekte oyuna hiç müdahale etmemesini hayretle izledim. En müspet müdahalesi de buydu zaten oyuna. Suskun e daha az bağırıp çağıran bir Tanjevic beni şaşırttı. Yukarıda dediğim gibi kenar yönetim bu turnuvaya Ruanda ve Efes faciaları sonrası mental olarak sağlam gelmiş. Usta bir pg sakinliğinde idi kenardakiler. Burada Orhun Ene’nin ciddi bir etkisi olduğu kanaatindeyim dediğim gibi. Tanjevic sonrası için sanki o hazırlanıyor, çok da iyi oluyor. Tanjevic’in rotasyon çılgınlığını dizginleyebildikçe ileri gideriz.

Bir de ilave bu kadar iyi faul atabileceğimizi maçtan önce söyleseler inanmazdım. Seneler sonra rakipten fazla gidip çok daha isabetli faul attık ve rakip Litvanya idi. İspanya galibiyetinin gözümüzü fazlasıyla boyadığını zaten Sırbistan’ın İspanya’yı perişan etmesiyle de görmüş olduk. Akılcı ve sakin oynayarak neler yapacağımızı da gördük. Bugün eksiklere yoğunlaşıyordur umarım Tanjevic, o görmediyse de Orhun görmüştür.

Mutluluğun Tarifi Yok!

Eylül 7, 2009, 11:02 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

2 aşağıdaki postun çıktısını aldım yiyorum şu anda. O kadar mutluyum ki! Sanırım biri Tanjevic’e büyü, muska falan yapmış! Orhun Ene’nin işi bu, evet evet onun işi.

>Mutluluğun Tarifi Yok!

Eylül 7, 2009, 11:02 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>2 aşağıdaki postun çıktısını aldım yiyorum şu anda. O kadar mutluyum ki! Sanırım biri Tanjevic’e büyü, muska falan yapmış! Orhun Ene’nin işi bu, evet evet onun işi.

Litvanya’ya Kaybedecek Olmamızın 8 Nedeni

Eylül 7, 2009, 2:28 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

1- Bogdan Tanjevic
2- Ribauntlardaki muhtemel Litvanya üstünlüğü
3- Sarunas Jasikevicius’un olmaması (edit: Herkes kadroda yok diye uyarıda bulunmuş da ben de adam yok diye yazdım zaten, olmaması diye ekledim)
4- Aşırı üçlük denememiz
5- İkili oyunlara çare bulamayışımız
6- Aşırı rotasyon
7- Hidayet’i olması gerektiği kullanamayacak olmamız
8- Oyuna en çok müdahale etmesi gerektiği anlarda yapacağı hatalarla yine Bogdan Tanyevic

>Litvanya’ya Kaybedecek Olmamızın 8 Nedeni

Eylül 7, 2009, 2:28 pm | Basketbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>1- Bogdan Tanjevic
2- Ribauntlardaki muhtemel Litvanya üstünlüğü
3- Sarunas Jasikevicius’un olmaması (edit: Herkes kadroda yok diye uyarıda bulunmuş da ben de adam yok diye yazdım zaten, olmaması diye ekledim)
4- Aşırı üçlük denememiz
5- İkili oyunlara çare bulamayışımız
6- Aşırı rotasyon
7- Hidayet’i olması gerektiği kullanamayacak olmamız
8- Oyuna en çok müdahale etmesi gerektiği anlarda yapacağı hatalarla yine Bogdan Tanyevic

>Iverson Yunanistan’a mı Geliyor?

Ağustos 4, 2009, 8:37 am | Basketbol, Euroleague, NBA kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>Olympiakos henüz hiç bir takımla anlaşamamış olan Allen Iverson’a 2 senelik net 10 milyon değerinde bir kontrat önermiş. Gel kariyerin şampiyonluk görsün, reklamlarla ücretin katlansın, müritlerin oluşsun demişler. Iverson mid-level ve en az 2 senelik bir kontrat arayışında ki bu da vergiler çıkınca en fazla 2 sene ve 7-8 milyona denk gelir. Ben olsam kabul eder gelir, efsane olur Avrupa’da dönerdim. Gerçi şimdiden efsane ama kalplere kazıtmak kendini apayrı bir şey.

>Bogdan

Ağustos 4, 2009, 8:00 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>Evet ben de aynen senin yaptığın gibi kolarımı 2 yana açıp soruyorum “Ne zaman gideceksin, ne zaman düşeceksin Türk basketbolunun yakasından?”

Ruanda yenilgisinin bile normal karşılandığı bir ülke haline geldik, boy aynamız dev aynası oldu artık sığmıyor aksimiz. Yazık ki ne yazık. Basketbol değerlerimiz dışarıdan bakarken milli takıma, milli takımdakilerin yarısı orada olduğuna bile şaşkın. 2-3 kişi var ki mecburen aldığı, mecburiyet olmasa bir gün bile düşünmeden harcanacak adamlar onlar. Turgay Demirel – Bogdan Tanyevic ortaklığı son sürat buz dağına doğru yol almakta. Olan yine bize, gemideki masum yolculara olacak, herkes farkında, bir onlar değil. Aynaya bakmaktan önlerine bakamaz olmuşlar. Haydi Bogdan, kim tutar ki seni!

>Bu Senenin Bezdireni Odom

Temmuz 27, 2009, 9:51 pm | Basketbol, LA Lakers, Miami Heat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

>Geçen yazı Cristiano Ronaldo’nun Real’e gidip gitmeyeceğine dair onbinlerce haberle geçirmiş, elemanın bu yaz imza atmasıyla rahatlamıştık. Hem futbol hem basketbol takip edince adeta yağmurdan kurtulup doluya tutulmuş hesabı bu sene de LAmar Odom başımıza bela oldu. 3 haftadır nereyi açsak Odom yazılıyor. Yok teklif aldı yok Lakers teklifini geri çekti efendim Heat geldi, Cavs gitti Celtics acaba dedi, olmadı kıçında çıban, burnunda sivilce çıktı, asabı bozuldu, beli kaykıldı!

Yeter ya sıkıldım valla Lamarından da Odomundan da. Nereye gidecekse gitsin, atsın imzayı Lakers’a mı Heat’e mi atacaksa, yoksa hususi Amerika’ya gidip odunla kovalayacağım dingili, o imza kalemini de alıp…!

Çık git! Yürrrrüüüüüü!

>Bostjan Nachbar Efes’e Geliyor

Temmuz 14, 2009, 3:42 pm | Basketbol, Efes Pilsen, NBA, TBL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>New Jersey’de beğenerek izlemiştik Nachbar’ı. Hala NBA’de önemli süre alabilir ve emsallerinin bir çoğundan çok ileride. Geçen sezonu Dinamo Moskova’da geçirdi ve neredeyse mahkemelik olmak üzere kulübüyle. Dinamo’dan ayrılacağını, kriz nedeniyle NBA’den iyi bir teklif alamadığı için, NBA ölçütlerinin üzerinde para verecek olan Efes Pilsen’e imza atmak üzere olduğunu söyüyor.

Jorge Sierra ile röportajına buradan detaylı olarak bakabilirsiniz.

Ne kadar para alır bilmiyorum ama hem kalıbı hem oyun yapısıyla Efes’e çok şey katar.

Edit: Bu arada ulusal basına düştü, Efes resmi imzayı attırmış Nachbar’a, hayırlı olsun Türk Basketboluna.

Kavgayı Meşrulaştırmak

Haziran 18, 2009, 9:20 am | Acayip İşler, Basketbol, Sıkıntı, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Son basketbol maçına ne zaman gittim hatırlamıyorum ama lise 1’deyken yani 7 sene önce falan Abdi İpekçi’nin arkasındaki lisede okuyordum. Okulumuzda da spor bölümü sorumlusu bir öğretmenimiz vardı. Basketbol camiasında çevresi genişti kadıncağızın. Sağolsun ne zaman maç olsa bize bedava bilet verirdi. Biz de o boş salonu doldurmaya çabalardık. O gitti ben basket maçlarına gitmez oldum. Ama 2006 Dünya Kupası’ndaki (Çin’de miydi o?) mücadelemizi büyük bir heyecanla takip etmiştim. Ne zaman sırf stadlar dolsun diye futbol taraftarlarının da salonlara çekilmeye başlandığına şahit oldum o zaman vazgeçtim salonlara gitmekten…

Hakikaten yaşananlar skandal. Hiçbir maçı izlemedim. Sadece play-off sonuçlarını takip ettim. Fenerbahçe 2-0 öndeydi, ardından Efes Pilsen 4-2 yaptı, kupayı kaptı. Hekedilmiş bir durum var gibi. Sanırım bir önceki maçta hakemin verdiği bir iki hatalı karar vardı ama o maç sonrası durum 3-2 oldu sadece. Fener kupayı kaybetmemişti ki. Son oynanan maçı kazanıp 3-3 ardından da 4-3’le kupayı götürebilirdi sarı-lacivertli ekip. Yapamadılar. Galiba sahada değil de masabaşında yenilmişiz zaten psikolojisi egemen oldu oyuncularda. Kupa belki de bu yüzden gitti.

Aziz Yıldırım çok övünüyor Saraçoğlu’na gelen seyircisiyle. “Bizde küfüv yok. Bizde kavga yok…” diyor sürekli. İkisi de Saraçoğlu’na gelenin, (stadı sallıyorum) Ayhan Şahenk’e gelenden farkı var mı acaba? Bence yok. Buna da eminim. Şimdi de övünebilecek mi Aziz Yıldırım seyircisiyle? Sahaya girme özgürlüğüne sahip taraftar kaybedince o psikolojiyle nasıl da sahaya girip kavgayı gürültüyü çıkarıyormuş gördük! Aziz de gördü mü? Şimdi denilebilir ki “UEFA Finali’ne kadar Saraçoğlu’nda maçlar tel örgüsüz oynandı. O zaman kavga çıkmadı. İkisinin ne alakası var?” Ben de cevap veriyorum ani bir fast-breakle… “Fenerbahçe o dönemde tansiyonu yüksek bir kupa maçına ev sahipliği yapıp maçı kaybetti mi?” …

Kırıp eline aldığı koltuğu sahaya fırlatan Fenerbahçe seyircisi görüntüsüne rastladım televizyonda. Acaba o adam eline hiç basketbol topunu almış mı? O adam basketbol topunu görse bomba sanmaz mı? Futbol taraftarı, salonlara girmeye devam ettiği sürece biz bu güzel sporu da kirletiriz… Hele ki Kerem Tunçeri’nin söylediği söz gösteriyordu, kavga sadece popülerleşmek için basketbolcular arasında meşru hale bile gelmiş…

Kerem Tunçeri ise, maçın bitiş düdüğünün ardından yaşanan olayların, basketbolu popüler hale getirdiğini vurgulayarak, “İstenmeyen birçok olay yaşandı. Ama bir bakıma iyi oldu. Basketbol bu sayede popüler olmuş oldu. Ancak yapılan küfürler iyi bir şey değil. Takım arkadaşlarımla gurur duyuyuorum. Özellikle seride 2-0 geriye düştükten sonra tek yürek olduk. Bizi destekleyen herkese teşekkür ediyorum. 3 senedir şampiyon olamıyorduk. Şimdi ise bu şampiyonluğun tadını çıkaracağız. Daha sonra da gelecek senenin planlarını yapacağız” ifadelerini kullandı.

Ender Arslan ise, şampiyonluğu hakettiklerini ifade ederet, “Zor bi seriyi geride bıraktık. Saha içinde muhteşem bir mücadele vardı. Ama bu şampiyonluğu hak ettiğimizi düşünüyorum. Fenerbahçe Ülker gibi bir takımı kendi sahasında 3 kere mağlup etmeyi, bizden başka kimsenin yapamayacağını düşünüyorum. Bütün takım arkadaşlarımı tebrik ediyorum” diye konuştu.

Soyunma odasına giderken bir görevliye yanlışlıkla tokat attığını ifade eden Antrenör Ataman, “Kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Sahaya giren taraftar, biz soyunma odasında şampiyonluğu kutlarken, gelip üzerimize atlıyor. Orada kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Eğer görevliye vurduysam özür dilerim. Zaten bu yaşananlar birer rezalet ve skandal” diye konuştu.

sevgiler volkanbk3

>Kavgayı Meşrulaştırmak

Haziran 18, 2009, 9:20 am | Acayip İşler, Basketbol, Sıkıntı, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

>Son basketbol maçına ne zaman gittim hatırlamıyorum ama lise 1’deyken yani 7 sene önce falan Abdi İpekçi’nin arkasındaki lisede okuyordum. Okulumuzda da spor bölümü sorumlusu bir öğretmenimiz vardı. Basketbol camiasında çevresi genişti kadıncağızın. Sağolsun ne zaman maç olsa bize bedava bilet verirdi. Biz de o boş salonu doldurmaya çabalardık. O gitti ben basket maçlarına gitmez oldum. Ama 2006 Dünya Kupası’ndaki (Çin’de miydi o?) mücadelemizi büyük bir heyecanla takip etmiştim. Ne zaman sırf stadlar dolsun diye futbol taraftarlarının da salonlara çekilmeye başlandığına şahit oldum o zaman vazgeçtim salonlara gitmekten…

Hakikaten yaşananlar skandal. Hiçbir maçı izlemedim. Sadece play-off sonuçlarını takip ettim. Fenerbahçe 2-0 öndeydi, ardından Efes Pilsen 4-2 yaptı, kupayı kaptı. Hekedilmiş bir durum var gibi. Sanırım bir önceki maçta hakemin verdiği bir iki hatalı karar vardı ama o maç sonrası durum 3-2 oldu sadece. Fener kupayı kaybetmemişti ki. Son oynanan maçı kazanıp 3-3 ardından da 4-3’le kupayı götürebilirdi sarı-lacivertli ekip. Yapamadılar. Galiba sahada değil de masabaşında yenilmişiz zaten psikolojisi egemen oldu oyuncularda. Kupa belki de bu yüzden gitti.

Aziz Yıldırım çok övünüyor Saraçoğlu’na gelen seyircisiyle. “Bizde küfüv yok. Bizde kavga yok…” diyor sürekli. İkisi de Saraçoğlu’na gelenin, (stadı sallıyorum) Ayhan Şahenk’e gelenden farkı var mı acaba? Bence yok. Buna da eminim. Şimdi de övünebilecek mi Aziz Yıldırım seyircisiyle? Sahaya girme özgürlüğüne sahip taraftar kaybedince o psikolojiyle nasıl da sahaya girip kavgayı gürültüyü çıkarıyormuş gördük! Aziz de gördü mü? Şimdi denilebilir ki “UEFA Finali’ne kadar Saraçoğlu’nda maçlar tel örgüsüz oynandı. O zaman kavga çıkmadı. İkisinin ne alakası var?” Ben de cevap veriyorum ani bir fast-breakle… “Fenerbahçe o dönemde tansiyonu yüksek bir kupa maçına ev sahipliği yapıp maçı kaybetti mi?” …

Kırıp eline aldığı koltuğu sahaya fırlatan Fenerbahçe seyircisi görüntüsüne rastladım televizyonda. Acaba o adam eline hiç basketbol topunu almış mı? O adam basketbol topunu görse bomba sanmaz mı? Futbol taraftarı, salonlara girmeye devam ettiği sürece biz bu güzel sporu da kirletiriz… Hele ki Kerem Tunçeri’nin söylediği söz gösteriyordu, kavga sadece popülerleşmek için basketbolcular arasında meşru hale bile gelmiş…

Kerem Tunçeri ise, maçın bitiş düdüğünün ardından yaşanan olayların, basketbolu popüler hale getirdiğini vurgulayarak, “İstenmeyen birçok olay yaşandı. Ama bir bakıma iyi oldu. Basketbol bu sayede popüler olmuş oldu. Ancak yapılan küfürler iyi bir şey değil. Takım arkadaşlarımla gurur duyuyuorum. Özellikle seride 2-0 geriye düştükten sonra tek yürek olduk. Bizi destekleyen herkese teşekkür ediyorum. 3 senedir şampiyon olamıyorduk. Şimdi ise bu şampiyonluğun tadını çıkaracağız. Daha sonra da gelecek senenin planlarını yapacağız” ifadelerini kullandı.

Ender Arslan ise, şampiyonluğu hakettiklerini ifade ederet, “Zor bi seriyi geride bıraktık. Saha içinde muhteşem bir mücadele vardı. Ama bu şampiyonluğu hak ettiğimizi düşünüyorum. Fenerbahçe Ülker gibi bir takımı kendi sahasında 3 kere mağlup etmeyi, bizden başka kimsenin yapamayacağını düşünüyorum. Bütün takım arkadaşlarımı tebrik ediyorum” diye konuştu.

Soyunma odasına giderken bir görevliye yanlışlıkla tokat attığını ifade eden Antrenör Ataman, “Kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Sahaya giren taraftar, biz soyunma odasında şampiyonluğu kutlarken, gelip üzerimize atlıyor. Orada kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Eğer görevliye vurduysam özür dilerim. Zaten bu yaşananlar birer rezalet ve skandal” diye konuştu.

sevgiler volkanbk3

Hatırlatma Amaçlı

Haziran 11, 2009, 4:39 pm | Basketbol, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

TBL Final Serisi 4. Maçı: F. Ülker-Efes Pilsen Saat 20.00 Spormax ve Skyturk ortak yayın

Orlando Magic-LA Lakers 4. maçı: Saat 04.00 NTV’de.

>Hatırlatma Amaçlı

Haziran 11, 2009, 4:39 pm | Basketbol, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

> TBL Final Serisi 4. Maçı: F. Ülker-Efes Pilsen Saat 20.00 Spormax ve Skyturk ortak yayın

Orlando Magic-LA Lakers 4. maçı: Saat 04.00 NTV’de.

>Helal Olsun Size!

Mayıs 3, 2009, 6:36 pm | Basketbol, GS Basket kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Diyecek laf bulamıyorum. Biz şu sağlıklı, sapasağlam halimizle en ufak sıkıntıya gelemezken, onlar Avrupa Şampiyonu! Helal Olsun Helal!

Helal Olsun Size!

Mayıs 3, 2009, 6:36 pm | Basketbol, GS Basket kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Diyecek laf bulamıyorum. Biz şu sağlıklı, sapasağlam halimizle en ufak sıkıntıya gelemezken, onlar Avrupa Şampiyonu! Helal Olsun Helal!

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.