Çatkıç, Sen de Şunu Düşün:

Ekim 31, 2010, 12:16 am | Antalyaspor, Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 2-1 Antalyaspor

Ömer Çatkıç:”Bana küfredenler, evlerine gidip annelerinin yüzlerine baktıklarında, hepsinin akıllarına ben geleyim.”

Küfürü hele kutsal değerlere her ne olursa olsun küfür edilmesini tasvip etmek kesinlikle mümkün değil. Hatta bir adım ileriye gidilerek insanların yanyana birbirlerinin yüzüne baka baka başka bir kişiye toplu bir şekilde küfür etmesi daha da abes. Çünkü sahadaki bir futbolcunun anasına bacısına küfür ederken yanındaki bir kadın da aynı şekilde buna destek veriyor ve hiç yadırganmıyor. İlginç. İşin içinde Ömer gibi rakip futbolcuları ve taraftarı her bakımdan geren bir yapıya sahip birinin olması bile bu gerçeği değiştiremez. Yapılan yanlış, toplu bir halde yapılması affedilemez.
Tamam, buraya kadar güzel. İşin bir de diğer yönüne bakalım. Küfür Türk toplumunun yakasında her zaman bulundurduğu en önemli illet. Sinirlenince ben etmiyor muyum? Evet, ama abartmadan. Peki, Ömer’in yaptığı açıklamalara karşılık o küfür edenler de şunu soramaz mı:

Ömer, sen geçen sezon taraftara dönüp tahrik ederken, el kol hareketi yaparak gererken bu hareketlerinin karşılığının nasıl olması gerektiğini düşünüyordun? Sen de ne zaman sana küfür edilirse acaba ben ne yaptım da bunlar bana küfür ediyor diye düşün. Eğer cevabın hiçbirşey olursa ve bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirsen kalbin rahat olsun ama o küfürler seni bulmaya devam eder. Eğer cevabın ben de yaptım birşeyler olursa işte o zaman bazı şeyleri düzeltebilirsin ve kimseden küfür yemezsin.

Özlemişim böyle takımı

Ekim 30, 2010, 9:37 pm | Antalyaspor, Galatasaray, misimovic, pino, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ali Sami Yen’deki son maçlardan biri daha geride kaldı. Lige iyi başlayamamıştık ancak son iki maçta oynanan futbol ve bir çok sakata karşın alınan 4 puan bir şeylerin yoluna girdiğini göstermekte sanki. Hele de orta sahada savaşan zaman zaman da dövüşen bir Galatasaray olduğunu görmek buna işaret gibi sanki.

Maçın başında Kadıköy’deki baskıyı yine gördük. Harika bir baskı kuruldu ileride ve Antalyaspor kitlendi bir şey yapamadı. İlk 10 dakika böyle geçtikten sonra biraz daha ortaya taşındı maç. Bu sırada maç öncesi dediğimiz gibi gelişmeler oldu ve Misimovic’in hızlı ara paslarına Pino ve Sabri müthiş hareketlendiler. Paslar golle sonuçlanmadı ama olsun. Pino’nun muhteşem deparlarını görmek bile heyecan kattı.

İlk yarı adına kilit dakika 17 idi. Antalyaspor’un yarı-organize atakları sonucunda Tita çok iyi vurdu ancak Ufuk aynı güzellikte cevap verdi Brezilyalıya. Genç kaleci o pozisyonda o refleksi gösteremese belki de sonuç böyle olmayacaktı.

Defansta iyi kapanan Galatasaray yine hızlı ve derin paslarla gol aramaya devam ediyordu ki 30. dakikada Misimovic’in herkesin uyuduğu anda arkaya kaçan (sanırım) Pino’ya attığı pas ilüzyon gibiydi. Sanki Pino’yu da topu da Misimovic ayakkabısının topuğundan çıkarıp oraya koymuştu. Nefis pas yine golle sonuçlanmadı ama ardından gelen korneri golle sonuçlandırmak şaşırtıcı oldu. Yıllardır adam gibi bir golümüz yoktu kornerden! Bir tak pas, bir tak da kafa şutu ve gol. Daha dün Bayern Münih maçını izledim ve ilk iki golünü kornerden buldu Bayern. Sonra zaten rahatladı. “Hiç bir şey yapmıyorsan kornerden gol at be kardeşim” dimi?? Sonunda bu da oldu. Bir şeyler değişiyordu valla. Çok geçmedi bir gol daha geldi Sabri’nin ortasını iyi uzaklaştıramayan defansın vuruşu Pino’ya pas oldu ve şu çocuk gol attı da ben de rahatladım. Maksimum 5 yıl önce menajerlik oyununda keşfettiğim bir yeteneğin neler yapabileceğini az çok tahmin eden biri olarak sabırla bu günü beklemiştim sanki. Pino daha güzellerine layık. Onları da atacak. İlk yarının en üzücü olayı tabi ki formunu yakalamış Serkan Kurtuluş’un sakatlanması oldu.

İkinci yarıya biraz geri çekilmiş olarak başladık. Antalyaspor’un baskılarına iyi dayansak da yenilen golde şaşkınlık dizboyuydu. Hala düdük çalmadan maçın durmayacağını öğrenemeyen oyuncular yüzünden yenen gole bir de şu açıdan bakalım. Ortada bir otorite var. Ve otoritenin-hakemin kararlarına karşı çıkabilecek bir halk-oyuncular topluluğu. Oyuncular muhtemelen “biz halk olarak ayaklanıp imza toplarsak karara itiraz edersek dediğimizi yaptırabiliriz” diye düşünüyorlar böyle pozisyonlarda. Ancak ne yazık ki futbol bu yönüyle çok totaliter. Siyahlar içindeki adamlar ne derse o oluyor. Ufuk ne yapsa yapsın golü çıkaramıyor. Ben biraz heyecanlanıyorum. Çünkü 2-1 her zaman tehlikeli skordur. Ve Galatasaray da ikinci yarıda bildiğin oyundan düştü ya. Tabi iki kişinin birden sakatlanması hiç hoş olmadı. Serkan’dan sonra da Hakan Balta’nın sakatlanıp çıkması hoş değildi. Hagi’nin elini kolunu bağladı. Atağa dönük tek değişiklik Emre Çolak olabildi.

Son iki maçta elinden geleni yaparak formasına ve üst düzey maç temposuna alışmaya çalışan Emre Çolak oynadığı son 20 dakika boyunca mükemmel işler çıkardı diyemeyiz tabi ki. Ama henüz kendini ve oyun tarzını bulamadığını görüyoruz. Yavaş yavaş hangi pozisyonda ne yapması gerektiğini anlayacak ve Arda takımdan ayrılınca güzümüz onu aramayacak. Henüz çok cılız Emre. Biraz güçlenmesi ve aklını kullanması gerek. Bunları geliştirebilecek yaşta ve önü açık bence. Fazla abartarak eleştirmeyelim çocuğu.

Maçın son 10 dakikasında bildiğin koptuk oyundan. Ancak olursa uzun toplarla Pino’nun deparlarıyla çıkabildik ileri. O da bir yere kadar sonuç verebilirdi. Yorulana kadar. Sonuç için diyecek pek bir şey yok. Taffarel vari bir cevap verelim bitsin bu uzun yazı: “3 points. Çok güiiüziiiel!!”


sevgiler
volkanbk3

LAWRENCE’ IN KAZMA KONUSUNDAKİ YASASI (OKU-ŞAŞIR!)

Ekim 21, 2010, 1:37 pm | Futbol, Galatasaray, ilginç, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bugün Google’ın özlü sözler kısmında gördüm Lawrence’in kazma konusundaki yasalarından birini gördüm.Merak ettim acaba kazma yasalarının diğerleri neymiş diye. Bildiğin Galatasaray’ın kazmalarını açıklamış. Açıkçası okuyunca tam bizdeki kazmalara uygun olduğu kanısına vardım. Buyrun okuyun:

1. Kazdığın çukur ne kadar derinse, çukuru tekrar doldurduktan sonra dışarıda eskisinden o kadar daha çok pislik kalır.

2. Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir. (Gidiyor zaten)

3. Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir. (Şu durumdan daha kötüsü var mıdır ama artık bir yerde dur denilsin, denmezse zaten kazmaların yerinde yeller esecek.)

4. Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır. (Bizde olasılıktan bol ne var, Hakan Şükür, olmadı Fatih Terim, olmadı Tugay Kerimoğlu, olmadı Daum, olmadı Hikmet Karaman, ama sonuç sıfıra sıfır elde var sıfır.)

5. Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır. (Şu derbi öncesi takımın başına adam gibi bir teknik direktör gelmesinin istenmesine rağmen bu olasılığın gerçekleşme yüzdesi her geçen gün azalıyor.)

6. Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır. (İçimden bir yerlerden en kötü durum eğer kazmaların gitmesiyse ben razıyım diyor ama kıyamıyorum yine de takıma ve taraftara.)

7. Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir. (Bizim teknik direktör getirme işimiz Süleyman Demirel’in hükümete gelme seferi gibi oldu. Kovduğumuz tekrar başımıza geliyor.)

8. Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi. (Rijkaard gibi adamı kırdık, daha ne olsun…)

Galatasaray’ın şu geçen 2-3 aylık durumunu ve son günlerde yaşanılanları bir hatırlayın. Bildiğin Galatasaray’ın ve Galatasaray’daki kazmaların durumunu anlatmış sevgili Lawrence. Büyük adammış vesselam…

Rijkaard’da Son!

Ekim 20, 2010, 11:26 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

“20 Ekim 2010 tarihi itibarıyla Teknik Direktörümüz Frank Rijkaard, antrenörümüz Johan Neeskens ve yardımcılarıyla yaptığımız karşılıklı görüşme sonucunda yollarımızı ayırma kararı vermiş bulunuyoruz…

Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız, tecrübe ve birikimini bizimle paylaşan Sayın Frank Rijkaard’a Galatasaray’a verdiği emek ve mesaisi için teşekkürü borç biliriz.

Çalışması ve beyefendi kişiliğiyle birlikte olduğumuz süreçte futbol adamlığı ve ustalığını, bu konuda deneyimlerini ve görüşlerini aynı ortamlarda soluduğumuz antrenörümüz Johan Neeskens’e Galatasaray camiasına katkıları, emeği ve çalışması için müteşekkir olduğumuzu belirtiriz.

Her iki ustanın yanısıra teknik heyetimizde yer alan Alberto Roca Pujol ve Carlos Quadrat’a da bugüne kadar kulübümüz bünyesinde vermiş oldukları mesaileri için teşekkür ederiz. Galatasaray Spor Kulübü”

Gelişi her isimli teknik direktörde olduğu gibi şaşalı ve ses getirici idi. Beklenti doğal olarak çok yüksekti. Taraftar olabildiğince sabır gösterdi ama futbolcularla birlik beraberlik içerisinde olamadı, sakatlıklar hep köstek oldu, belki de takım içerisinden darbe yedi ve ne zamanki taraftar yönetimi hedef aldı, o zaman bileti kesildi. İnşallah bundan sonra kariyeri boyunca yaşadığı en kötü performans burası olur. Fakat nasıl bir milletsek Rijkaard’ı da kendimize benzettik. Nasıl başarabiliyorsak…

Rijkaard Görevden Alınsın! (Vol:2)

Ekim 17, 2010, 11:34 pm | frank rijkaard, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

3 Ekim itibari ile “Rijkaard Görevden Alınsın” diye bir yazı yazmıştım. Eminim ki o zaman başlığı görüp yazının içeriği hakkında herkes Rijkaard’ın kovulması gerektiğini düşündüğüme istinaden yazıyı okumuşlardı. Ama benim dediğim Rijkaard’ın kovulması için şartların tamamen uygun olduğu ancak futbolcuya dayalı düzenin yıkılması için bu icraatın beklemesi gerektiği idi. O zaman şartlar müsaitti, ama şu anda durum o zamankinden daha da müsait ve son yenilgiden sonra yapılan açıklamalar şunu gösteriyor ki, eğer yönetimden bir kontra gelmezse Rijkaard’ın Galatasaray çatısı altındaki yolculuğu yarın itibar ile sona erecek.

Rijkaard’ın Galatasaray’a gelmesi ile söylenmeye başlayan total futbol, futbolcuya değil sisteme dayalı bir futbol, pozitif oyun, kişilikli futbol lafları yarın itibari ile sona erecek. Taraftar belki de Galatasaray’a kuruluşundan beri en önemli mutlulukları yaşatan iki isimden biri olan Fatih Terim’den bile daha çok destek gösterdi. Beklenti Rijkaard’ın aynı Derwall gibi olacağı idi. Ama olmadı, bu kulüp yapısı, bu düşünce yapısı ve futbol dünyasının bu kaos ortamı içinde Rijkaard da tutunamadı.
Hatalı mıydı? Bana göre belli noktalarda çok ciddi hataları oldu. Bu taraftar ona destek için 1 sezon boyunca bilerek ya da mecbur kaldığı için yapmak zorunda kaldığı onca hataya rağmen bir hayat belirtisi olmasını bekledi futbol takımında. Bu belirti seri galibiyet, şampiyonluk, Avrupa’da başarı falan değildi; iyi bir sistem, güzel bir oyun, yapılması gerekeni yapan, sahadaki oyunu iyi okuyan, altyapıya önem veren bir teknik direktör idi. Altyapı olayı ileriye dönük başarısı görülebilecek bir icraat ama Rijkaard takım üzerinde bir sistem oturtamadı ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse takım içindeki oyuncuların kimyasına uyan sistemi bir türlü bulamadı. Bununla birlikte Türkiye’deki futbolcu profilini ve düşüncesini bir türlü tanıyamadı ya da tanımaya gerek duymadı. Bunu kimse anlatmadı O’na. Denmedi ki “Hoca burası İspanya değil, burada futbolcularla devamlı ikili konuşacaksın, onları gerekirse pohpohlayacaksın, takım içinde yerlileri yabancıları ayırmayacaksın hatta yerlilerin liderlerine onların değerlerini devamlı anlatacaksın, anlatacaksın ki onlar da seni sevsin, aman hoca gitmesin desinler, burada profesyonellik bu kadar”. Eminim ki, Galatasaray’da Rijkaard’ın gitmesinin bir numaralı sebebi bazı! futbolcuların onu sevmemesi ve saha içinde alttan alttan takımı dinamitlemesi. Rijkaard da sağolsun kaybedilen maçlarda futbolcuları eleştirmesi ile futbolcuların bunu yapmasına katkı sağladı. Çünkü futbolcu biliyor ki yönetim de taraftar da ilk önce futbolcuya değil teknik direktöre faturayı kesecek yeni gelen ile tekrar yeni bir sayfa açacaklar.

Şimdi Adnan Polat yönetimine gelmek lazım. Daha sezon başında Rijkaard ile sözleşme yapmayı düşünen başkan ne oldu da şimdi O’nu kapının önüne koyabildi? Acaba stadda keserin sapı Rijkaard ile birlikte kendilerine döndüğünü ve bunun giderek artacağını düşündüğü için mi bu uygulamaya gidildi? Sakatlık olayı tamamen antrenman programlarına ya da darbelere bağlı olduğu düşünülse veya söylense de özellikle yabancı futbolcu transferlerinde, transferi düşünülen futbolcunun sakatlık geçmişi kıstasını belki de en sona koymak hangi transfer politikası düşünülerek yapıldı? Rijkaardlı takımın geçen sezonun sonunda oynadığı futbol şu anda oynanana göre biraz daha iyi sayılsa da bilinen Galatasaray futbol mentalitesinin çok çok uzağında iken neden güvenilip devam edildi de şimdi o güven bir anda yokoldu? Şu an sahada oynanan futbol o zamankinden çok çok kötü değildi. Tamam takım öyle böyle galip geliyordu ama oyun ya da sistem veya olmayan sistem o zaman da aynıydı. Keserin sapı olması gereken gibi yönetime de döndü de ondan destek çekildi ve işin sonuna gelindi.

Peki Rijkaard gidecek de takım şaha mı kalkacak? Elinde sihirli değnek mi var lafını geçiyorum açıkçası kalkabilir. Hatta bir de takımdaki futbolcuların çoğunluğunun istediği bir teknik direktör olursa yeme de yanında yat durumu olabilir. Çünkü bizdeki sistem futbolcuya dayalı. Çünkü ben Rijkaard’ın takım içerisinden ciddi biçimde sabote edildiğini düşündüğüm için yeni teknik direktör ile o koşamayan, iki adım ötedeki topa ayağını uzatamayan, antrenmanlarda amiyane bir tavırla yayan bazı futbolcular ciddi ciddi oynamaya başlarlar. Artı takımda Rijkaard ile 11’e girme ümitleri sona eren futbolcular yenisine kendilerini ispat etme derdinde olacaklar. Hatta sakat olan bazı oyuncular zamanından önce iyileşip takıma tekrar girebilirler. Ama tüm bunlar Rijkaard takımı iyi antre etmişse olabilir.

Fatih Terim, Tugay Kerimoğlu, Hikmet Karaman, Ersun Yanal. Tugay gelirse aynı Bülent Korkmaz gibi, aynı Ümit Davala gibi O’na da yazık eder yönetim. Fatih Terim’in olacağını sanmıyorum çünkü yönetim gerektiğinde lafını geçirebileceği bir teknik direktör ister. Fatih Terim, eğer değişmemişse Adnan Sezgin’i istemez. Adnan Polat da sevgilisini geri plana almak istemez. Hikmet Karaman zaten Fatih Terim-2. Aynı Daum gibi Yılmaz Vural gibi Köln Spor Akademisi mezunu. İşin okulunu okumuş bir teknik direktör. Yönetime biat edebilecek bir tip ama futbolculara söz geçirebileceğini, sıkıntılı anlarda kaso yönetimini yönetebileceğini düşünmediğim için olmasını mantıklı bulmuyorum. Ersun Yanal ise Galatasaray taraftarına kendini kabul ettirmek için sıkı çalışabilir. Ama bu isim açıklanırsa Galatasaray yönetimi ile taraftarı artık tamamen karşı karşıya gelir ve en küçük bir sıkıntıda bu ikili arasındaki ipler tamamen kopabilir. Aslında bu isimler ya da öne çıkmayan başka bir isim olsa da takımda bir silkelenmeye yolaçacağı kesin.

Rijkaard gidiyor büyük ihtimalle, bu sezondan da şu futbolcu kadrosu ile fazla beklenti içerisinde olmamak en güzeli. Zaten beklentisi olan Galatasaray taraftarı var mıdır ondan da emin değilim. Son olarak demek istediğim, Rijkaard 1,5 yıl Türkiye’de kaldı ama ne Türk futbolunu öğrenebildi, ne Türk futbolcusunu tahlil edebildi, işin sadece teknik taktik kısmında kaldı onu da başaramadı, doğal olarak da gitti tabi Adnan Polat ve yönetim son anda sürpriz bir kontra yapmazlarsa…

O El Hareketi Podolski’ye Aynen İade!

Ekim 16, 2010, 12:28 pm | Bundesliga, Futbol, nuri şahin, ozhano, podolski kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kaşınanı kaşımış Nuri, Podolski’nin O’na karşı yaptığı el hareketine karşılık oyunda kalması ilginç olmuş ancak Nuri’nin hareketinden sonra Podolski’nin tepki vermemesi de “bi’halt ettik ceremesini de çekeceğiz” gibi görünmüş, diğer bir deyişle hazmetmesini bilmiş. Yalnız bir şey kesin ki, Podolski’ye Türkler birşey yapmışlar…

Arda’nın Sakatlığı Bile Ayrı Bir Keşmekeşlik!

Ekim 12, 2010, 12:03 pm | arda turan, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sakatlık, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Belçika’da ayak bileğine darbeye bağlı olarak sakatlandı 4 hafta yatar dendi, yattı kalktı tam iyileşti, takıma geri dönecek derken bu sefer de osteitis pubis dendi ki ilk duyduğumda işim gereği az çok biyomedikal ve kas-eklem hastalıkları ile ilgilendiğim için doğrudan “Arda’dan bundan sonra ne köy ne kasaba olur” dedim çünkü bir futbolcu hastalığı geçirdiyse biraz ağır olacak ama bitti demektir. 4-6 ay süresi bir iyileşme süreci var tamamen topsuz, daha sonrasında en az bir en iyisi iki ay yükleme çalışması için vakit harcanması gerek diye biliyorum. Bununla birlikte bir de bu rahatsızlığın çıkış noktasının ve sebep parametrelerinin ne olduğunun tam olarak bilinememesi sebebiyle de tam bir iyileşme söz konusu olmuyor yani profesyonel yaşam tarzına sahip bir futbolcu için en fazla 20-25 maç çıkarılabilir o da tam randıman olmaksızın. Tamam, yapacak birşey yok, bu takıma yeterince yükleme yapılmıyor derken dengesiz yüklemenin ağırlıklı sebep olduğu düşünülen bir sakatlığın Arda’nın başına gelmesi ilginç. Buna taraftar hazırladı kendini zaten, tamam Arda bu sezon büyük ihtimalle yok.

Sonra ne olduysa iş fıtığa döndü, Cem Yılmaz’ın deyimiyle bildiğin amele hastalığı, ama kasık fıtığı, amelelerde kasık fıtığı ne kadar olur onu bilemeyeceğim. Şimdi kasık fıtığı denilince işin rengi tamamen değişir, öenmsemeye fazla gerek yok, bir ameliyat, 2-3 hafta dinlen, hop kalk topunu oyna. Yok efendim neymiş kasık fıtığı olmuş o sıkıntısı da pubis’e etki ediyormuş. Yahu bir insanın pubis’inde sorun varsa vardır yoksa yoktur. O zaman Arda’da ne diye osteitis pubis var dendi? Kasık fıtığı var denir fıtık ameliyatı yapılır oldu bitti. Bu arada Almanya’daki maharetli eller 4-6 aylık sakatlık sürecini bir anda bu hafta yürür gelecek hafta antremana çıkar sonraki hafta da sahada olayına kadar indirgediler. O zaman bu Burak Kunduracıoğlu, yüce şahsiyet ne diye pubis’te sorun var diye ortaya çıktı tam tetkikleri yapmadan. Demek ki şu an için Arda’da osteitis pubis yokmuş, sadece kasık fıtığı varmış. Ama yarın ne olur onu bilmek mümkün değil şu an için.

Sözün özü, Arda’nın şu 15 günlük sakatlığının ne olduğunun anlaşılması süreci trajikomik bir hale bürünmüştür. 4-6 ay sürecek diyen bir sakatlık nasıl olup 3 haftada iyileştirilirmiş bunu öğrenmiş oldu tüm Türkiye. Neyse teşbihte hata olmasın ama eşeği önce kaybedip sonra bulmak bu olsa gerek…
Bu arada Galatasaray’ın sağlık kurulu eski başkanı Mehmet Kurtoğlu da bu fırsatı kaçırmadığı da görülmüş oldu. O kadar demeç verdi, röportaj yaptı ama hepsinin özeti:
“İşte buyrun bakalım bizde miymiş suç? Şu ankiler bziden çok mu iyi? Bizi kovdular, daha beter oldular”.

Milli Takımdaki Düşüşün Nedeni

Ekim 9, 2010, 9:00 am | Fenerbahçe, Futbol, Galatasaray, ozhano, Türk Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Sistem yok, mentalite yok, ruh yok, mücadele yok, akıl fikir yok, teknik direktör yok, o yok bu yok; doğal olarak rakip elin kolunu sallaya sallaya, hiç zorlamadan üç farkı yaptı, gitti. Maç içinde Türkiye açısından fazla bir şey değil, hiç bir şey göremediğim için fazla bir şey demeye gerek yok. Önceki maçlardaki oyun da zaten çoğu kişi gibi beni de tatmin etmemişti. Almanya’ya yenilmek önemli değil, gurbetçileri başları önde, Almanların alaycı tezahüratları ile staddan çıkartmak kısacası çatır çatır oynayamamak esas üzüntü verici olan.

Benim düşüncem biraz daha farklı. Hiç dallanıp budaklandırmadan söyleyeyim, Galatasaray ve Fenerbahçe ne zamanki tekrar Türkiye Ligi’nde lokomotif olur, tabi bunu derken federasyon bakımından korunarak kollanarak değil bileğinin hakkıyla çatır çatır bu işi başarırlar, şampiyonlukta 80 puanların üzerine çıkılır, bu başarıda da takımlarında oynayan Türk oyuncular tamamlayıcı değil baskın olurlar, takımın başında da Türk Milli Takımı’nın ne olduğunu, nasıl oynaması gerektiğini bilen bir teknik adam olur, işte o zaman yine deriz ki karşımıza kim çıkarsa çıksın, onlar bizden korksun. Yemişim Anadolu kulüpleri de artık Galatasaray, Fenerbahçe’yle başabaş oynuyor, ligin kalitesi arttı laflarını. Bunları diyenler de herşeyin farkında ama değişim hoşlarına gidiyor sadece, onlar da biliyorlar aslında Galatasaray ve Fenerbahçe’nin kalitesi düştüğünü, Anadolu kulüplerinde değişen bir şey olmadığını; ondan sonra Milli Takım niye Almanya’da top oynayamadı diye sorarlar, 80li yıllara döndük derler tabiki. Bursaspor, Trabzonspor, Beşiktaş ve diğerleri en iyi oldukları dönemlerde bile Milli takım açısından bir başarı kazanılamadı, kazanılamaz da. Sadece biraz Beşiktaş’ı tenzih edebilirim bu konuda. Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazandığı dönemde Ankaragücünü, Gaziantepspor’u 6,8 geçerken, Adanaspor’u zoru zoruna 4-3 yendiği maç önemliydi. Çünkü Galatasaray taş bir takımdı ve Adanaspor onu zorladığı zaman sorgulanırdı. Şimdi bakıyorsun takım helva gibi, nereden tutsan elinde kalıyor, Fenerbahçe’nin de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadığı dönemler için de aynı şey söylenebilir.

Diyeceğim şudur ki, Milli Takım’ı tek bir maçta yermek tabiki doğru değil ama ne olursa olsun milli takımın iyi olması için Galatasaray ve Fenerbahçe’nin tekrar bu ligin başına geçmeleri, bununla birlikte bu takımlarda oynayan yerli oyuncuların takımlarında tamamlayıcı değil esas rolde olmaları gerekiyor. Sercanla, Ömer Erdoğanla, alınmayan Volkan Şenle, Selçuk İnanla vs. bu işler yürümez. Bu isimler Milli takımda esas oğlan olacak kapasiteye sahip değiller, olamazlar, anca tamamlayıcı olurlar. Çünkü kendi takımlarında oynarken üzerlerinde herhangi bir baskı yok, insiyatif alma hiç yok; Galatasaray ve Fenerbahçedekilerin ise kulübün kapısından itibaren baskı başlıyor, insiyatif almazsan zaten bu takımlarda kalamazsın. Milli takımda da bu baskıyı kaldırabilecek böyle insiyatif alabilecek oyuncular ancak bu kulüplerden olabilir.

Tüm Galatasaray Bloglarında Olması Gereken Yazı:

Ekim 4, 2010, 10:12 pm | Futbol, Galatasaray, mazi, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yazıyı biraz önce Şef Gümüş Kıvrım‘da okudum. Blog yazarı Goldenaxe yazıyı ekşisözlükte bloom isimli yazardan alıntılamış. Okuyunca gerçekten bloom’un kalbinin en derinlerinden çıkmış bir yazı olduğu apaçık ortaya çıkıyor ve Goldenaxe’ın da dediği gibi kötü zamanda Galatasaray’ı desteklemenin önemi bu yazıda mevcut. Bu yazıyı bulup bloguna taşıyan Goldenaxe’e teşekkürler. Ayrıca Galatasaray’ı ağırlıklı olarak inceleyen bloglarda olması gereken bir yazı olarak görüyorum. İşte ekşisözlük yazarı bloom’dan Galatasaray’ın ve Galatasaraylılığın tanımı:

“Hagi’nin hırsı, Kewell’ın yüzündeki gülümseme, ilk yarısını 0-2 önde kapattıkları maçı 3-2 kaybeden Real Madrid’li futbolcuların şaşkınlığı, 5 metreden vurduğu kafayı Taffarel’in nasıl çıkardığını anlamaya çalışan Henry’nin boş gözlerle etrafa bakışıdır Galatasaray. Hagi’nin 30 metreden çatala astığı golün arkasından Sabri Ugan’ın attığı çığlık; Ömer Üründül’ün kupa gelince dudaklarından dökülen “korkunçç bir şeyy” feryadıdır. çıkık omzuna aldırmadan maça devam eden Bülent kaptan’ın inancına; uefa finalindeki son penaltıyı gole çeviren Popescu’nun deparına; Fatih Terim’in gözyaşlarına; Metin Oktay’ın “bizi sevenleri üzmeyelim baba” cümlesine bakmak gerekir ona dair sevginin ne olduğunu; nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için. Kimi zaman Meksika’da bir hapishane duvarında çıkar karşına adı, kimi zaman Ryan Giggs’in kariyerine dair anlattığı bir hikayede ya da Gregory Coupet’in bir röportajında… unutturmaz kendini, unutamazsınız. Türkiye denince Galatasaray gelir aklına dünyadaki bir çok kişinin. Hakan Şükür gelir, Hagi gelir, Popescu gelir, Fatih Terim gelir.

Galatasaraylı olmak, torununa, çocuğuna, arkadaşına, kardeşine anlatacak bir şeylerinin olmasını sağlar. Turgay Şeren’den bahseder eskiler, Coşkun Özarı’dan bahseder, Prekazi’den bahseder, Metin Oktay’ı düşürmez dilinden misal. Şampiyon kulüpler kupası’ndaki yarı finali anlatırlar. efsanevi Manchester maçlarına değinmemek olur mu? onu da yaparlar. ya da Neuchatel maçlarını. Biraz daha yaklaşırsın bugüne, 4 yıl üst üste şampiyonluk ve akabinde hiç yenilgi almadan gelen uefa kupası, süper kupa… 17 mayıs 2000 hani. Türkiye’nin tek yürek olduğu gün. Dünya üçüncüsü olan milli takım’ın ilk 11’indeki 7 futbolcu. Sivas’ta 5-3 biten maçta arda’nın hırsı; Hasan Şaş’ın umudu; Cevat hoca’nın inancı meze olur muhabbetlere.

Galatasaraylı olmak, futbol mevzubahis ise, yılmamayı öğrenmektir. Mamuttur galatasaray zira. 1-2’lik maçı son 10 dakikada 3-2 kaybeden Maldini’li Milan’ın sahadaki “n’oluyor a… k…” duruşudur. 10 kişi kalan takımın mücadelesini gören Arsene Wenger’in yüzündeki endişedir.

Yenilmiyor mu? Yeniliyor. Fark yemiyor mu en büyük rakibinden? yiyor. Adı sanı duyulmamış takıma elenip avrupa’ya veda etmiyor mu? ediyor. ama ne fark eder ki? neyi değiştirebilir tüm bunlar? sevgisini mi eksiltir taraftarının; inancını mı azaltır; daha az bağırmasını mı sağlar tribünde? hiçbiri.. hiçbirini yapamaz. o yüzden galatasaraylılık sadakat ister. sabır ister; her koşulda bağrına basmayı gerektirir takımı. kaypak aşklar gibi günübirlik olmamıştır; ezeldir, ebed olacaktır.”

Evet, geçmişle yaşamak insana fazla birşey kazandırmayabilir ama iş takım taraftarlığına gelince geçmiş; asaletin ve azametin tekrar hatırlanması için önemlidir. Bunu taraftar unutmaz, zaten bilir de önemli olan o takımı yönetenler ve oynayanlar bunun farkında mı?

Rijkaard Görevden Alınsın!!!

Ekim 3, 2010, 8:50 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Rijkaard’ın görevden alınması için tüm şartlar halihazırda mevcut. Kovulsun ya da medeni bir şekilde yollar ayrılsın. Yerine konuşulmaya başlasın isimler Lucescu’sundan Martin O’Neill’ına kadar. Tamam savunulacak hali kalmadı gibi görünüyor Rijkaard’ı destekleyenler için. Takım o hale geldi ki, Çatladıkapıspor’a arşı bile 1-0 öne geçse hemen skorun üzerine yatacak bir sisteme döndü iyice yapı. Özgüven denilen birşey kalmadı. Sistem hiç olmadı. Öyle mi? Öyle görünüyor. Rijkaard geldi geleli alınan oyuncular hep kalbur üstü isim yapmış oyuncular oldu. Onları da bir türlü harmanlayamadı saha içinde. Ona da varım. Türkiye’de futbolcular teknik direktör gönderir, bunun bilincindeler ve eğer başarılı olmak istiyorsa futbolculara kendisini sevdirmeli. Rijkaard’a saygı sonuna kadar ama sevgi var mı? Çok az ona da kabul. Üstüne daha derbi falan oynamadan 3 yenilgi almış bir takımın teknik direktörü. Nereden tutmaya çalışırsan elinde kalıyor, farkındayım.

Ama nankörlük yapılmasın. Şu takım Rijkaard’ın ilk 10 haftası haricinde doğru düzgün bir araya gelmedi. Görüldü işte, sadece Baros’un gelmesi bile takımın çehresini nasıl değiştiriyor. Arda, bu takımın sadece varlığıyla bile önemli bir unsuru. Sahaya çıkıp hadi oynayalım dese iki hareket yapsa bir anda takımın konsantrasyonunu üst seviyelere sahip bir iki oyuncudan biri belki de şu anda sadece O. Artı bir de Servet belası var. Oynatabilirsen defansı tek başına kaldırır, o yapıya sahip; ama kaprisli. Hangi teknik direktör futbolcunun kaprisini çekmek zorunda? Çekebiliyorsan oynat, çekemiyorsan gönder B takımına Beşiktaşlı Yusuf ile beraber oynasın oralarda. Takımda kaleci eh işte, Sabri milli takımda banko kendi takımında idare eder. Harry geçen sezon beklentilerin çok üzerindeydi bana göre ve O’nu bu performansa ulaştıran Arda ve Keita idi. Bu sene onlar da yok. Dolayısıyla Harry de Arda gelene kadar ya da Pino Keita’laşana dek yok sayılabilir. Misimovic ise daha gelmedi ne zamanki Arda, Baros gelir ondan sonra tartışmaya başlanır onun performansı da. Yönetimsel bazda da t.d.nin en güvendiği isim olan Üstünel’in gönderilmesi de işin başka bir tarafı.

Yani bardağın dolusunu mu boşunu mu görmek lazım şu anda. Normal şartlarda görevine son verilmesi lazım. Ama bir sakatlık iki kaprisli, arkasından iş çevirebilen futbolcular yüzünden bu kadar inanaılan bir teknik direktör gönderilmeli midir? Bana göre beklemek lazım ama nereye kadar diyene de lafım olmaz, olamaz.

Kadroya Bak Hizaya Gel!!!

Ekim 1, 2010, 12:44 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | 9 Yorum

1. Ufuk

2. Serkan Kurtuluş
3. Neill
4. Gökhan Zan
5. Insua
6. Mustafa Sarp
7. Ayhan
8. Aydın
9. Pino
10. Muslimovic
11. Kewell

Galatasaray’ın Karabükspor karşısındaki kadrosu bu şekilde olacak büyük ihtimalle. Kewell ile Müslüm’ü çıkar, bildiğin vasat bir Anadolu takımı görünümünde şu anda kadro. Onları da çıkarmamın sebebi Kewell’in geçen sezonki iyi formu, Müslüm’ün de Almanya’da yaptıkları sebebiyle, hani yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır hesabı. Yoksa Müslüm’de birşey yok, Kewell da tek başına maç koparamaz. Ne menem bir belaymış ki bu sakatlık belası bir türlü başımızdan ayrılmıyor. Sakat denilen oyuncuların hepsi de şu anda takımda varlıklarıyla pozitif etki yapabilecek önemli isimler.

1. Hakan Balta
2. Sabri Sarıoğlu (Oynayabilecek durumda mı bilmiyorum ama oynamasın tam iyileşmeden diyenlerdenim.)
3. Arda Turan
4. Milan Baros
5. Çağlar Birinci
6. Mehmet Batdal

Edilebilecek en iyi dilek galibiyetten çok o berbat bir zemine sahip Karabükspor Stadı’nda yeni bir sakatlık haberinin daha eklenmemesi eskilerin yanına. Neyse maçla ilgili diyebilecek ise tek bir şey var: Allah bir: sahadan, iki: Emenike’den korusun!!!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.