Kıssadan Hisse…

Nisan 30, 2010, 6:20 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Türkiye’de dershaneye gitme yaşı 10’a kadar indi.

Türkiye’de resmi olarak 4.170 adet dershane var.

Türkiye’de 2 milyon öğrenci dershaneye gidiyor.

Türkiye’de bir öğrencinin dershanede eğitim görmesi için ödenmesi gereken tutar 2000-6000 TL arasında değişiyor.

Türkiye genelinde yıllık 3 milyar TL dershanelere harcanıyor.

İstanbul’da 657 adet dershane var. Ama iller sıralamasında İstanbul 43. sırada.

Emine Sipahi ismini bazılarınız bilir. Emine Sipahi oğlunu dershaneye göndermek için kendisine uzatılan akit belgelerini imzalar. Ancak ödeyemeyince dershanenin mahkemeye başvurusu neticesinde bu tutar mahkeme kararıyla 5000 TL’ye çıkarılır. Anne bu tutarı ödeyemeyince hapse gönderilir. Hikaye tabiki burada bitmez. Oğlu Saner bu durumu kendini yediremez ve sonuç oğul Saner’in intiharı. (5 Nisan 2010)

Başka bir örnek, Osman Nuri Avşar. 50 yaşında emekli bir öğretmen. Bir eğitimci olarak onca yıl boyunca o il senin bu il benim derken hayatın zorlukları karşısında ruhi olarak sıkıntıya düşüyor ve psikolojik destek almak zorunda kalıyor. Üstüne bir de haciz şoku yaşanıyor. Sonuç, baba Avşar oğul Avşar’ı bıçaklıyor. (30 Nisan 2010)

Ne bir söze gerek var, ne de bir yoruma. Herşey apaçık ortada…

Mourinho Olmak

Nisan 29, 2010, 2:15 pm | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum
“Çok fazla kazanan kaybetmesini bilmez. Bu çok zor ve ben bunu daha önceden söylemiştim.”
“Bu kinin sevgiye dönüşeceğine inanacak kadar salak değilim.”

Bu sözler Jose Mourinho’ya ait. Sevenimiz, sevmeneyimiz, nefret edenimiz etmeyenimiz vardır mutlaka. Herkese hitap eder bir tavrı yok Portekizlinin. Olması da mümkün değil. Hem onun yapısı hem de insanoğlunun genel genetik yapısı uygun değil buna. Benim için Mourinho bir istisna. Onun takımlarını izlerken takımlarının ne yaptığı değil onun ne yaptığı ya da yapacağı önemli benim için. Çok sevdiğim Barcelona’nın elenmesini bile sırf bu yüzden çok istiyordum. Acaba maç bitince Jose ne yapacak, ne söyleyecek? Senelerdir sabrediyordu, senelerdir katlanıyordu Şampiyonlar Ligi’nde kaybetmeye. Bu sefer farklı olmalıydı. Geçmiş yıllarda çok daha fazla hak ettiği dönemlerde başaramamıştı. Malzemesi bolken yapamadığını daha az malzemeyle ama sırf yapabileceğine inandığı için yapabileceğini biliyordum ben. Üstelik büyük başarılar en büyük engelleri aştığında kazanılır.

Kurada yarı finalde muhtemel Barcelona – Inter eşleşmesini gördüğümde şampiyon Mourinho olacak demiştim. Çünkü o farklı, çünkü o hepimizin içinde olan ama ortaya çıkaramadığımız isyankar ruh, çünkü o cesaret edebilen, kaybettiği, beceremediği milyonların göz şahitliğinde vücut bulacak olsa da bundan korkmayan adam. Mourinho en önemlisi ne olduğunu biliyor. Kendini küçümsemeyi bırakmış ve farkına varmış bir adam. Acı gerçekleri kabullenmeyi bilen ama isyanından yine de geri kalmayan bir şövalye. Yukarıdaki sözleri söylemek yürek ister. Kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Sevgi ile kini ayırt edebiliyor, en önemlisi arkaya bakma huyu yok onun, hep önündeki fırsatların peşinde, elindeki değerlerin kıymetini bilmekte, o yüzden şimdi olduğu yerde Mourinho, işte o yüzden Inter Şampiyonlar Ligi’ni kazanacak, işte o yüzden Mourinho olmak isteyecek yüzlerce antrenör, içlerinde tutmayacaklar, sabredecekler, tecrübe edecekler, düşecekler ama Mourinho olmayı öğrenecekler. Belki hiç biri tam anlamıyla 2. bir Mourinho olamayacak, belki sadece bir efsane olarak hatırlanacak Portekizli ama gerçekçiliği, isyanı, değer vermeyi, gerektiği yerde kavga etmeyi nasıl doğru yaptığını en azından ben hiç unutmayacağım.

Allah İkisini de Nur İçinde Yatırsın

Nisan 28, 2010, 10:21 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Utku, hayat ile sınavına çok erken başlamak zorunda kaldı. Geçen yıl 19 Temmuz’da babasını kaybetti. Dün de kanser tedavisi gören annesi daha fazla dayanamadı ve hayata gözlerini yumdu. Kısa aralıklarla hem baba hem de anneyi kaybetmek. Allah düşmanımın başına vermesin diyebileceğim bir olay varsa bu olan en keskin örnektir herhalde. Diyebilecek fazla birşey de yok. Allah hem Orhan Abi’nin hem de eşi Neslihan Şengürbüz’ün mekanını cennet eylesin, Utku’ya da sabır versin. Bunları öğrenince açıkçası utanıyorum kendimden, eften püften olaylara isyan ettiğim için kızıyorum ve hemen şükrediyorum şu anki halime…

Ruh Haline Tercüman – Heaven on Earth

Nisan 28, 2010, 12:19 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Britney Spears – Heaven On Earth .mp3
http://beemp3.com/player/player.swf
Found at bee mp3 search engine

your touch
your taste
your breath
your face
your hands
your head
you’re sweet
your love
your teeth
your tongue
your eye
you’re mine
your lips
you’re fine
you’re heaven on earth

i’ve waited all my life for you
my favourite kiss
your perfect skin
your perfect smile

waking up and you’re next to me
wrap me up in your arms and back to sleep
lay my head on your chest and drift away
dream of you and i’m almost half awake

(the palest brown i’ve never seen
the colour of your eyes
you’ve taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me

it’s just like heaven on earth
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

your breath
your face
your hands
your head
you’re sweet
your love
your tongue

i’d move across the world for you
just tell me when
just tell me where
i’ll come to you

take me back to that place in time
images of you occupy my mind
far away but i feel you hear with me
dream of you and you’re almost next to me

(the palest brown i’ve never seen
the colour of your eyes
you’ve taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me
it’s just like heaven on earth
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

i’m in love with you
i said i’m so in love
i said i’m so in love
so in love

fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you
i fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me
it’s just like heaven on earth
(so in love)
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

i’m so in love
i’m so in love

i fall off the edge of my mind
(i’m so in love)
when i just look at you
i feel like i’m gonna jump into heaven
(so in love)
and you’ll catch me
catch me if i jump
will you catch me?

Denize Çaldık ama Tutmadı Maya; O Zaman Dönelim Baba İşin Başına…

Nisan 27, 2010, 10:47 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Aykut maçlarda takımını kurtardıkça Rijkaard sanırım yaptığı yanlışın farkına varıyordur. Varıyor mudur acaba? Çok abartı olacak biliyorum ama “Aykut kurtarıyor, Rijkaard yerin dibine giriyor”. Taaaaaaa Leo transfer edildiğinde bahsetmiştik Aykut’un, eğer bir önyargı olmazsa ya da yabancı-yerli ayrımı yapılmazsa çok rahat bir şekilde kaleyi ele geçireceğinden hatta Ufuk’un performans olarak Leo ile yarışabileceğinden. Transferin tüm sorumluluğu yönetimde daha doğrusu transfer komitesinde ama Rijkaard gibi yıllarını futbola vermiş bir teknik direktörün olmayacak bir duaya amin demek için inat etmesi belki de bir şampiyonluğa maloldu. Tabiki Aykut da hatalı goller yiyebilir yiyecektir de ama Leo’dan daha çok umut aşıladığı aşikardır herhalde Galatasaray taraftarına…

Derviş

Nisan 26, 2010, 10:32 pm | Fenerbahçe, Futbol, TSL kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Bambaşka hayallerle gelmişti İstanbul’a Bekir. Düşündüğü şeyleri bulamadı ama. Tercih edilmedi, hep arka planda kaldı, ilk seçenek olamadı. Ama sabretti, sabretti, bir kez sesini çıkarmadı. Oynadığı, oynamadığı her maç sonrası bir gülümseme vardı yüzünde. Çok çalıştığı, azmettiği belliydi. Fırsatı yakaladığım zaman değerlendirmeliyim, bu formanın kıymetini biliyorum edası vardı hep gözlerinde. Pazar günü Bekir onca çalışmanın, onca sabrın, onca cefanın karşılığını aldı. Hafta sonunun gözümü buğulandıran, bana futbol sevgimi hatırlatan ve mutluluk veren dakikasıydı Bekir’in attığı gol sonrası Yaradan’a seslenişi “Çok şükür Yüce Rabbim, şükürler olsun sana!”

Bu çocuklar insan, robot değil hiçbiri, arkasından kurmalı bebekler gibi kurup kurup salamazsınız onları. Onlar inançlarından, ailelerinden, kendilerine inananlardan besleniyorlar. Milyon kere söylediler çok kıymetli yorumcularımız “Bekir Fenerbahçe’nin topçusu değil.” diye. Ama ne oldu? Fenerbahçe 2010 senesinin şampiyonu olursa ilk hatırlanacak adam oldu Bekir, Liderliği getiren, şampiyonluk yolunu açan adam. Bekir de diğer hakkı yenen çocuklar gibi bir futbol emekçisi, inançlarına, tanrısına sığınmış bir işçi. Bekir benim için bir Derviş. Muradı daha ne olabilirdi ki?

Salata’ya Ne Oldu?

Nisan 23, 2010, 7:39 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Kendi adıma çok yoğun günler geçiriyorum ve umarım pazartesi günü itibariyle bir rahatlığa kavuşacağım. Hem iş hem özel hayat açısından bir çok şey üst üste gelince, bir de bunlara bilgisayarımın bozulması eklenince tam anlamıyla Salatasız kaldım son 10 günde. Hayatımda o kadar önemli bir yeri var ki Çoban Salata’nın her gün bir yanım eksikmiş gibi hissettim. Aşırı ders yoğunluğu, bilirkişilik, hakemlik faaliyetleri zincirleme olarak yol alırken bilgisayarımın artık emeklilik sevdasına düşmüş olması bir çok işimi de aksattı haliyle. Komşunun, kuzenin, arkadaşların bilgisayarları ile idare etmek zorunda kaldım akşamları işleri yetiştirebilmek için. Yetmedi Üniversitedeki yeni binamıza acilen taşınmamız istenince her şey birbirine girdi. Yeni binada internet yok, evde bilgisayar yok, Cenk’te zaten vakit yok Salata kaynadı gitti arada. İtiraf ediyorum Salata’ya ayırabileceğim zamanlar vardı ama hepsini gönüllü olarak ve inanılmaz zevk alarak özelime, hayatımı siyah beyazdan tekrar renkliye çevirene, yaşamaktan keyif aldırana, yüzümü güldürene ayırdım, çok da iyi yaptım 🙂

Netice itibariyle Pazartesi gibi rayına tekrar oturur blog. Ozhano da bir cemiyete katılmak için Zonguldak’ta bu hafta sonu. Volkan zaten kayıp 1 var 38567 yok, hayırlısı bakalım, ben pazartesi kesin dönüş yapıyorum. Madem öyle sizlere ruh halimi yansıtan bir şiirle veda edeyim. Sağlıcakla kalın, bayramınız da kutlu olsun unutmadan!

Her sabah özlediğin bir dünyaya uyanmak
Tutkunu olduğun gölle selamlaşmak yeniden
Mavinin tonlarına anlamlar yüklemek
Balkona çıkıp burcu burcu aşkı çekmek içine
Tekrar tekrar şükretmek yaşadığın tüm acılara
Seni buraya getiren onlar, sebebini bulduran
Yaşamayı yeniden sevmek
Her nefesinden keyif almak
Hayat buymuş meğer…

Kedi Bilica-Futbolcu Bilica

Nisan 19, 2010, 9:08 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

KEDİ BILICA

1. Site Kedisi
2. Sıcak bir aile ortamı, yatacak yer ve karnının doyurulması karşılığında site sakinleri ile oyunlar oynayarak onları eğlendirir.
3. Kedi Bilica çok kişilikli ve temiz bir hayvandır. Haceti geldiği zaman sitenin dışına çıkar, işini görmek için kendisine hazırlanmış olan yere gider, hacetini görür, işini bitirdikten sonra kendisinden arta kalanları kimse görmesin diye pisliğin etrafında eşelenir durur, eşelenir durur ki toprak taşla pisliği kapansın. Yoksa çok utanır, görenin yüzüne bakamaz. Hatta o eşelenip dururken biri yaklaşıyor mu diye aynı anda sağa sola bakınıp durur, yani çevre kontrolü de çok üst düzeydedi kedi Bilica’da.
FUTBOLCU BILICA
1. Fenerbahçe Spor Kulübü Futbolcusu
2. Karnını doyurmak, kendisinin ve ailesinin geleceğini garanti altına almak için futbol oynar. Amacı, takımının gol yemesine veyahut sahadan yenik ayrılmasına mani olmaktır.
3. Futbolcu Bilica da tanımıyorum ama muhakkak kişilikli ve temiz bir insandır. Takımının, yendiği zaman 1. derecede şampiyon adayı durumuna geleceği bir maçta, yaptığı aptalca bir hareket sonucunda Fenerbahçe adına maçın içine etmek üzereydi. Ortaya çıkan pisliği örtmek için o da başladı penaltı çizgisinin ortasında eşelenip durmaya. Amacı 10 tane takım arkadaşının bütün uğraşlarının içine eden hareketin yarattığı pisliğin üzerini örtmekti. Yani futbolcu Bilica’nın yaptığı o kadar da anormal bir hareket değil doğaya baktığımız zaman. Tek fark. kedi Bilica’da utanma var ama bu Bilica’da utanmadan eser yok.
Sabahın köründe tv’de Bilica muhabbetleriyle güne başladım. Herkes Bilica’yı bir şeye benzetiyordu gelen maillerde. Aslında bu kadar niye üzerinde duruluyor onu da anlamış değilim. Bilica yaptığı bu hareket ile takımına belki de bir şampiyonluk kazandıracaktır belki de penaltı Bobo’nun beceriksizliğinden kaçmıştır. Ama ne olursa olsun Bilica, takımının kazanması adına yaptığı bu hareket kendisinden çok şeyi alıp götürmüştür.
Bu penaltı noktasını eşeleme hareketini yorumlamak aslında tamamen “futbolda kazanmak için girişilen her yol mübah mı?” sorusunun cevabı ile ilişkili doğrudan. Zamanında Arif o kadar maç kazandırmasına rağmen hakemi sürekli aldatma çabasında olduğundan hiç haz etmezdim Galatasaray’da olmasından. Ama çoğu arkadaşım “hakemin işi ne, görsün, tabi adam kazanmak için yapacak.” derdi. İşte bu görüş kazanmak için herşeyi mübah görenlerin görüşüdür. Benim gibiler yani kazanırsak adam gibi kazanalım görüşünde olanlar da bunun tam tersi istikametindedir.
Hangi görüşü savunmak daha akla mantığa yatkın; dediğim gibi mentaliteye göre değişir ama ben o pozisyonda ne yan hakemi ne orta hakemi ne dördüncü hakemi suçlarım. Pozisyonda Bilica eşelenip duruken kale arkasında ısınan Beşiktaşlı futbolcular tek suçludur burada. Ortalığı ilk önce onların inletmesi gerekirken yok yan hakem görmeli yok orta hakem görmeli ya da sahadaki Beşiktaşlılar nereye bakıyor türünden görüşlere katılmıyorum. Maç hakemlerin elinden kaymış gitmiş, Beşiktaşlıların kan beynine sıçramış, adrenalin çok üst seviyelerde bu durumda onların pozisyonu görmesine imkan yok. O an sahadaki hiç bir birey de bilinç denen olgu yoktu. Bilica’ydı tek akıllı. Yaptığını herkes gördü ama görmedi. Nasıl oluyor demeyin işte dün akşam oldu. Her zaman dediğim gibi bakmak ile görmek, işitmek ile dinlemek birbirinden tamamen farklı kavramlar.
Sonuç olarak dün akşam, futbolda kazanmak için her yolu mübah sayanların bir kazancı olarak görünse de ileriye dönük olarak bunun Bilica’ya zararları çok olacaktır. Mutlaka bir yerlerden çıkar. Artı son birşey daha, Fenerbahçe galibiyeti haketmiş ya da haketmemiş bilmem ama bildiğim birşey var ki bir takım 88 dakika öyle ya da böyle gol yemiyorsa veya bir takım 88 dakika boyunca öyle ya da böyle gol atamıyorsa atamayanda bir sorun, yemeyende de bir beceri vardır. Siz ister etik diyin, ister şans diyin…

2 Messi Hatırası ve Uçup Giden

Nisan 17, 2010, 1:00 am | Futbol, Hayat, La Liga kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Adeta Messi ile yatar kalkar olmuştuk son dönemde. Maç varsa Barcelona maçı olsun, herkes topu Messi’ye atsın, Messi bizi futbola doyursun. Oldu canım! Oldu ama hakkaten. Artık Galatasaray, Fener hatta şike olayları üzerine konuşurken bile konu bir şekilde dönüyor dolaşıyor Messi’ye geliyordu. Ben kendi adıma öyle bir haldeydim ki TSL’den maç seyretmek zulüm gelmeye başlamıştı. Hatta bazı EPL maçları bile sıkar olmuştu. Yani her gün Barcelona maçı olsa 3 öğün Messi izlesek, hatta içimizde Messi çıksa, yetmedi fazla gelse de Messi kussak oldum adeta. O kadar Messiciydim artık anlayacağınız. Neyse uzun uzun anlatılır Messinin futbol kültüründe yarattığı değişiklikler ama 2 çarpıcı hatıram ve bir kaybım var artık Messiyle ilgili.

Bir kaç gün evvel fark ettiğiniz üzere içinde bulunduğumuz yoğunluk yüzünden hem ozhano hem ben yazamazken, günlük biraraya gelme seanslarımızdan birini yapıyorduk. Ozhano Barça maçını izleyip izlemediğimi sorunca dedim ki “Hocam ben bırakıyorum Digiturk’ü.” Hayırdır hocam?” dedi ozhano cevaba bak çay demle yüz ifadesiyle. “Abicim ya Messi’yi izledikçe bir tuhaf oluyorum ben, bizim maçlardan tiksinti geldi, ayda 90 lira verilir mi bu rezilliğe. Koca sezon topu topu 3-4 üst düzey maç oluyor, topluyorsun Messinin 1 devrede verdiğini vermiyor!” dememle birlikte ozhanonun cevabı net oldu “Yok olmaz abi bırakmalı Messi futbolu. Yoksa ne futbol endüstrisi ne yayıncı ne de taraftar kalacak.”. Dondum kaldım bir anda, haklıydı adam. 5 dakikalık derinlemesine tartışmadan sonra Messi’nin futbolu bırakmasının Dünya futbol endüstrisinin devamı için şart olduğuna karar verip lanetledik Messi’yi. Hatta neredeyse mektup yazıp bakkallık yapmasını önerecek ruh haline geldik ki, sonraki birkaç dakikayı hatırlamıyorum kendimizden geçercesine güldüğümüz için.

2. olay ise geçen Salı günü Düzce’de yaşandı. Babamlar ev değiştirmeye karar verdiler ve salı gecesi taşınacaklarından ben de Sakarya’dan kalkıp yardıma gittim, gece orada kaldım, kuzenle beraber ağır işleri bitirdik sabah 2,5’a kadar. Saat 1 gibi salondaki yemek masasının montajını yaparken futbol muhabbeti açıldı, konu her daim olduğu gibi önce Barcelona’ya sonra Messi’ye geldi. “Abi adamların oynadığı futbolun adı yok, karşılığı yok, hele o Messi nasıl bir insan, insan değil…” falan diye anlatrken kuzen Cihat ağabeyimin şu kurduğu cümleyle hayretler içinde kaldım “Ya herkes Messi Messi diye anlatıyor, bi nasip olmadı şu elemanın maçını seyretmek.” Dondum, takıldım, şaşırdım, ağzım açık kaldı. Nasıl olabilirdi, yaklaşık 5 senedir ortalığın ağzına tükürmüş bu adamın tek bir maçını nasıl seyredemezdi hem de futbol aşığı bir insan. Ciddiydi, hiç denk gelmemiş, daha ziyade Real’in maçlarına rastlamış ama Barça maçlarını izleyememiş. Bir insan Messi’yi izlemeden ben nasıl futbolu seviyorum, futbol izliyorum diyebilirdi? O gece ozhanoya söylediğimi yapmaya kesin karar verdim, hatta işte o gece içimdeki futbol sevgisinin uçup gittiğini de hissettim. Bilmiyorum belki geçicidir ama önce Messi sonra Cihat ağabey beni perişan ettiler. Digiturk’ü de ay sonu iade ediyorum. Denk gelirsem sadece Messi maçlarını izleyecekmişim gibi bir his var içimde, ama belki de izlemem, bilmiyorum. Enteresan olanı ise bu 2 olayın insana olan sevgimi arttırması, kalbimde sanki artık daha çok yer var sevmek için.

Futbol aşkımı bitirdiğin için teşekkürler Messi, ama inan acilen futbolu bırakmalısın.

Play-Off Resimleri Çizildi

Nisan 15, 2010, 6:50 am | NBA kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Az sonra bitecek olan Phoenix – Utah maçı sonrasında Play-off resmi her detayıyla çizilmiş olacak NBA’de, Batı’nın 3.sünü belirleyecek maçı Phoenix alacak gibi duruyor. Öte yandan hem Doğu’da hem Batı’da eşleşmeler belli oldu. Son 3 maçını alarak 8. sırayı Doğu’da Toronto’nun elinden kapan Bulls Cavs’in rakibi oldu. Sezon sonundaki çıkışlarıyla 3. olan Atlanta ve 7. olan Charlotte ise sürpriz takımlar dersek yalan olmaz. Görüntü Cavs – Orlando Konferans finaline işaret ediyor. Batı da ise Oklahoma ile eşleşen LA Lakers’ın tecrübesiz rakibine karşı avantajlı olduğunu, diğer muhtemel eşleşmelerin hiç birinde ise tahmin yapılamayacağını görüyoruz.3. ile 8. takım arasında sadece 3 galibiyet fark olması, takımların güç dengesini ortaya koyuyor. Belki de son play-off sezonunu yaşayan Spurs’ün Dallas’ı geçse bile daa ileri gidemeyeceği kanaatindeyim. Finalde Lakers’ın rakibi olarak Phoenix ihtimali üzerinde duruyorum kendi adıma.

Sonuç itibariyle resim şudur Play-off’ta:

Doğu
Cavs – Bulls
Magic – Bobcats
Hawks – Bucks
Celtics -Heat
Batı
Lakers – Thunder
Mavs – Spurs
Suns – T’Blazers
Nuggets – Jazz

Ekleme: Utah kendi sahasındaki Phoenix maçını kaybedince Denver’ın da altına inip 5. sırada kaldı. 1 maçla 3 takım yer değiştirmiş oldu. 3. Suns, 4. Nuggets, 5. Jazz oldu. İlk turda saha avantajı böylece Nuggets’ın eline geçti.

Ahmet Çakar’dan Yeni Bir İnci!

Nisan 13, 2010, 10:25 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

“Erman Toroğlu ile Ahmet Çakar’ı karşılaştırmak Arda ile Messi’yi karşılaştırmak gibi birşey. Benim için duayen Doğan Babacan’dır. Onunla beni karşılaştırırsanız Messi ile C. Ronaldo oluruz…”

Erman Toroğlu ekranlardayken böyle bir yorumu yapamazdı ama artık herhalde “ben bu alemin kralıyım” moduna iyice geçmiş, nirvanaya ulaşmış ki Toroğlu’na ondan önce Pele’ye, Gerd Müller’e ona buna salladı durdu o topçu değil bu hakem değil diye. Kısacası yine şovunu yaptı. Tabi benim tek diyeceğim Arda kadar başlarına taş düşmesi.

Tatlı Bir Hayaldi Play-Off

Nisan 12, 2010, 8:39 am | Chicago Bulls, Hidayet Türkoğlu, NBA, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Biraz aşağıda Crucial Loss başlıklı gönderide bahsetmiştik Toronto’nun yaşaması muhtemel kriz ve kayıplarından. Dediğimiz oldu haliyle, beklenen gelişme buydu, doğal olanı, ötesi biraz hayalcilikti gerçekten, Toronto evinde Chicago’ya yenildi. Bu kayıp Chicago’yu çok avantajlı hale getirdi, aynı derecede kalsalar bile playoff Bulls’un olacak. Geriye kalan son 2 maçı Toronto’nun kazanması Bulls’un kaybetmesi gerek şimdi. O da mucizeye yakın bir ihtimal. Bulls evinde Boston’la oynadıktan sonra Charlotte deplasmanına gidecek. En azından iddiasız, yeri belli Charlotte’ı yeneceklerdir. Toronto ise dışarıda Detroit içeride Knicks ile karşılaşacak. Bosh olmadan onlar seviyesinde bir takım Toronto, rakipler amaçsız ve kendini göstermek isteyen oyuncularla dolu. Toronto play-offsuz bir yaz daha geçirecek, Chicago ise Cavs’in ateşi ile kavrulacak. Bu yaz bir çok değişikliğe gebe artık Kanada takımı, bu değişiklikler içinde Hidayet de olabilir. Sezonun en iyi hammaliyesini yapmış olsa da dün gece (19 ribaunt, 9 asist, 3 top çalma), bu sezon isteneni bir türlü veremedi skor anlamında Hidayet. Belki de biletini hazırlamıştır bile.

Artık Ben Yazıyorum bu Romanı

Nisan 12, 2010, 7:20 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Şu hayatta 31. senemi yaşıyorum. Orta okul, lise sıralarında çok uzak bir hayal gibi gözüken yaşlarla dans ediyorum artık. Geriye dönüp baktığımda çok şey var yaşanmış. Geçen gün kısa bir sohbet esnasında işyerinden bir arkadaşım, sadece son bir kaç ayda yaşadıklarımın bir kısmını dinledikten sonra “Roman gibi hayatın” dedi. Oysa topu topu 15 dakikada kısacık birözet geçmiştim başıma gelenlerden. Söylediğinin ne kadar doğru olduğunu, sanki bir romanın kahramanı olduğumu da düşünmüyor değilim açıkçası. Bir film vardı onu hatırladım sonra “Stranger than Fiction”. Yaşadığı hayatın bir romancı tarafından yazıldığını farkeden ve romanın sonunda yazar tarafından hayatına son verilmesine karar verilmiş bir adamın hikayesini anlatıyordu. İşte aynı o adam gibi hissediyorum şu anda.

Tek çocuğum ben. Tek çocuklarla ilgili genel yargının aksine çok dengeli bir ailede, fazla şımartılmadan, merhamet ve vicdani duyguların sorumluluk bilinciyle birleştiği bir ortamda büyüdüm. Sevgiye eşlik eden saygı oldu hep hayatımda, fedekarlık yapmayı öğrettiler, paylaşmayı öğrettiler büyüklerim bana, minnettarım, şükrediyorum, iyi ki onların ellerine doğdum. Lise çağlarıma kadar sıradan bir çocukluk geçirdim, sonra hem medeni cesaretim hem de çalışkanlığım ve kafama koyduğumu yapmamla sivrildim. İşin garibi o sivrilme esnasında başladı hayatımdaki olumsuzluklar. Her bir adım ileriye atışımda, sanki o yukarıda söylediğim yazar özellikle öyle yazıyormuş gibi en az bir olumsuzluk, bir engel çıktı karşıma. Vazgeçmedim hiç çabalamaktan. Aynı anda hem kısa hayatımın en gurur dolu günlerini yaşadım hem de yıkıcı. Lise, üniversite hep böyle geçti. Çok başarılı, sosyal, gurur duyulan bir genç ama içinde fırtınalar var gizliden. Hastalıklar, kazalar, ölümler, kayıplar, çöküşler, bitmek bilmez dertler, ama hep sabır. İşte en büyük hatayı o zaman yaptım. Hayatımda bir çok fırsat yakaladığım halde farklı bir senaryo için, yaşamak istediğim hayatı istedim hep. Ama her kimse o romancı bana bile bile, acımadan o hatayı yaptırdı. Düzeltebilirim sandım, değiştirebilirim sandım, hissettiklerimi başka şeylerle karıştırdım, karıştım. Ya da o yazar, o romancı olacak terbiyesiz öyle sanmamı istedi.

Sabır dolu seneler, mutlu olma ve etme çabaları, gülmeyen yüzler, tatmin olmayan ruhlar, hep daha fazlasını isteyen ama suçu başkasına atan insanlar. Dayandım, değişebileceğine inandırmaya çalıştım kendimi, sabrettim, dua ettim… Sonra bir gün yazar fikir değiştirdi, olmadı bu dedi, haketmiyorsun bunları, seni getirmek istediğim yer burası değildi, affet beni. Sihirli bir dokunuş gibi. İlk önce anlamadım, herşeyin daha kötüye gideceğini sandım, ne yapacağımı şaşırdım. Ama öyle bir olay örgüsü yarattı ki hayatımın onca senesini berbat eden romancı, öyle bir çekip aldı ki beni inanamadım. Sanki kabuk değiştirdim, başka bir adam oldum, bütün sıkıntılarımdan bir çırpıda sıyrılıverdim. Bütün duvarlar teker teker yıkıldı önümdeki. Bambaşka bir adam oldum, gerçek kendimi buldum, içimdeki o eski dertli ve sorunlu adam öldü, yerine ben bir kez daha doğdum, arınmış gibi, kutsanmış gibi…

Ne çok hasretim varmış, gözlerimin önündeki perde kalkınca şahit oldum. Ne kadar yalnızmışım, yalnızlığa zorlanmışım. Ailem başta tüm sevdiklerimle kucaklaştım, yeniden bütün olduk. Kaybettiğim dostlarım, içimde sızısı kalan arkadaşlarımla buluştum teker teker, ilk kez gibi, özlemle, tertemiz bir hasretle.

Sonra yazar sanki diyetini öder gibi bana yaşattıklarının, yetinmedi kendimi bulmamla, insanlarla yeniden kavuşmamla, hayatımın rayına oturmasıyla bir ışık yaktı. “Işığa bak!” Baktım. Çok parlaktı ama uzaktaydı. Vazgeçmedim bakmaktan, baktığım her an yaklaştığını gördüm, yaklaştıkça daha da netleşti görüntü. Işığın içinde bir yüz vardı. Tanıyordum bu yüzü ben, hep bir ışıltı görmüştüm bu yüzde ama seçememiştim gözümün önündeki o kalın perdelerden. Aslında ışığın ta kendisiymiş o yüz, sadece kendisini fark edene yol gösterirmiş. Tam karşısında durdum ışığın, uzun uzun baktım, alamadım gözlerimi. Hep de bir korku içimde ya yazar vazgeçerse yazdıklarından? Ben vazgeçmeyecektim, o yazmasa da ben yaşayacaktım. Başladım. Gülümsedim, gülümsedi, elimi uzattım, o da uzattı, sıkıca kavradım, yine o da. Sonra birden ışığın bana da geçtiğini hissettim, hiç bilmediğim bir duygu, hiç yaşamadığım, ilk kez yaşatılan. Rüya değil, hayal değil, bu sefer kurgu da değil. Kalemi aldım yazarın elinden, kendim yazmaya başladım hayatımı. En çok böylesi bir ışığa muhtaçtım. Yeni başladım yazmaya, aslında yeniden, bana yazdıransa ışığın ta kendisi, 31 senedir aradığım olduğunu yeni anladığım, ona kadar yaşanan her şeyin detay olduğunu keşfettiğim ışık…

Tiyatro

Nisan 9, 2010, 4:44 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Çok garip hatta acayiplik mertebesinde şeyler oluyor Türkiye’de. Öyle şeyler yaşıyor ki içinde bulunduğum camia sadece gülünür yaşananlara, yaşatılanlara. Allah’a emanet gidiyoruz, kervanları yolda düzüyoruz, her yanımız yama da yama, şerefli yalancılar sarmış etrafımızı. Ayrıntılı bir yazı gelecek 1-2 güne kadar, kirli çamaşırları bir dökelim, nerede hangi leke var, kim ne saçmış etrafa bir görelim ama değil mi? Susmayacağız bu sefer, bakalım kim hancı kim yolcu, kim öle kim kala. Müsadenizle çekiliyorum sahneden, zaten oynanan bir oyun var, kirlenmesin üzerim.

Vefat ve Teşekkür

Nisan 9, 2010, 7:33 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Ömrünü enayilik derecesinde fedakarca ve hep başkalarını düşünerek geçirmiş olan Sevgili kardeşimiz eski Cenk’ten kalan son parça dün gece vefat etmiştir. Ezan saati beklemeden hatta yıkamadan eski Cenk’in naaşı yakılarak kül edilmiştir ki bir daha kimse bulamasın. Küllerin serpildiği yer bile muammadır, öyle kalacaktır.

Son bir kaç aydır filizlenmekte olan yeni Cenk ise dün geceki veda ritüelinden sonra yarıda kalan hayata güzelliklere sahip çıkarak devam etmek üzere iştirak etmiştir. Eski Cenk’in vefatında ve yeni Cenk’in filizlenip boy atmasında emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler boynumuzun borcudur.

Kem Göz Değmesi

Nisan 8, 2010, 9:26 am | Boston Celtics, Chicago Bulls, Hidayet Türkoğlu, NBA, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Yeniden ilk 5’e döndüğü ilk maça fırtına gibi başlamışken bu sabaha karşı Hidayet de tıpkı Chris Bosh gibi sakatlandı. Yüzüne aldığı kafa darbesiyle sakatlanan milli basketbolcumuz acilen hastaneye kaldırıldı. Onun da yüzündeki bir kemikte kırık şüphesi var. Boston da iyice eksik kalan Toronto’yu Finley’in etkili oyunu ile mağlup etti. Bosh gitti, Hidayet gitti, Toronto’nun sonu pek hayır gözükmüyor, Bulls önemli bir fırsat yakaladı tekrar. Şifalar diliyoruz tüm sakatlara, keşke hiç sakatlık olmasa da seyir zevki hep tavana vursa.

Keyfin Nasıl Hacı?

Nisan 7, 2010, 9:00 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Anlamadım gitti bu Adnan Polat’ın Adnan Sezgin aşkını!

Ayakta Kal!

Nisan 7, 2010, 6:28 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hiç bir zaman düşmeyeceksin. Devamlı ayakta kalacaksın. Kalacaksın ki arkanda senin yere kapaklanmanı bekleyen sırtlanlara umut vermeyeceksin. Düşersen ne mi olur? Spor yazarı görünümlü sırtlanların söylediklerini kaale alanların sayısı artar. Total futbol, kollektif oyun, oyuncu değil sistem söylemleri yerini istifa seslerine, kaosa, keşmekeşliğe bırakır. İstifayı geçtim üstüne bir haftada takımın başına 30 yeni t.d. getirilir. Üstüne takımın yarısı satılır pardon serbest bırakılır yerlerine sanki bedavaymış gibi yeni oyuncularla doldurulur.

İlginç bir yapıya bürünmeye başladık. Farkında mısınız her sezon gittikçe ezeli rakibimize benzemeye başlıyoruz. Yararlı transferler yerine isimli transferler yapıyor yönetim. Eskiden 11 içerisinde yerli oyuncularımız kalbini sahaya koyacak türden topçulardı ya da takımdaki ağabeyler tarafından o hale büründürülürdü yeni transferler. Yabancılar da onları tamamlıyorlardı. Artık Arda da dahil hiçbir yerli oyuncudan beklenti kalmadı. Yabancılardan ise takım sevgisi olgusuna inanmalarını beklemedim hiçbir zaman. En profesyoneli bile takım biraz kötü gidince hemen bavulunu toplamaya, huzursuzlanmaya başlar. Aslında sezon başında mutlu olmayan bir taraftar olmuş mudur teknik direktör ve oyuncu transferlerinden sonra? Bana göre hayır. En azından beklnetim, bu kadar aciz bir takım seyretmek değildi. Sakatlıklar takımın tabi ki belini büktü, sallanmasına neden oldu ama teknik direktör ya da yöneticinin hası burada ortaya çıkar. Bizim saha içinde Hasan Şaş, Hagi gibi psikopat, Suat, Emre, Okan, Tugay gibi çalışkan, terinin son damlasına kadar sahada koşan, effektif adamlara ihtiyacımız var ki zaten bunu bilmeyen de yok. Ama en önemlisi bizim bize benzemeyecek bir teknik direktöre ihtiyacımız var.

Crucial Loss

Nisan 7, 2010, 4:05 pm | Milwaukee Bucks, NBA, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Crucial Hukuk dilinde “Sonucu belirleyecek derecede önemli” anlamına gelen, Amerikalıların sıklıkla kullandığı bir kelimedir. Özellikle spor sayfalarında ya da TV’de “Crucial” ile başlayan bir haber görmüşseniz bilin ki çok önemli bir oyuncu sakatlanmış ve takımı o olmadan yapabilecekleri sınırlı olan bir takımdır. Şu son günlerde 2 kez manşetlere çıktı Crucial kelimesi. Birinde Milwaukee’de şok yaşanırken diğerinde Toronto neredeyse gözyaşlarına boğuldu. Seneler sonra play-off’u bileğinin hakkıyla hem de 5. sıradan yapan Bucks bir anda en önemli silahını kaybetti. Andrew Bogut artistlik yapayım derken kırdı elini ve ameliyat oldu. En çabuk dönüş süresi ise 6 hafta parkelere. O varken Bucks muhtemel 4. Atlanta’ya ya da belki Boston’a bile diş geçirebilir, en azından rakibiyle kavgaya tutuşabilirdi. Ancak Bogutsuz bir Bucks domatessiz, yağsız, sirkesiz bir Çoban Salata gibi. Toronto’da ise takımın yarısı olan adam Chris Bosh’un üst çene kemiğinin sağ tarafı ile burnu arasındaki kemik kırıldı Cavs maçında Jamison’ın darbesiyle. Bir anda kanlar içinde yerde kalan Bosh taraflı tarafsız herkesi korkuttu. Ne zaman geri döner, maskeyle oynayabilir mi bilinmez ama bu gece sahada olmayacağı kesin yıldız oyuncunun. Hem de Bulls’la aralarında sadece 1 galibiyet fark varken, hem de takımın içi bu denli çorba olmuşken.

“Sonucu belirleyecek derecede önemli kayıp” Boguttur, Boshtur. Bucks 4-0’la elenirse, Raptors 9. olup play-off’a kalamazsa bakılacak ilk adres, üzerine anlam yüklenecek ilk olaydır bu sakatlıklar.

Messi Aşkı

Nisan 7, 2010, 11:00 am | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Köşeye Sıkıştırmak Dedikleri Bu Olsa Gerek

Quartet God

Nisan 7, 2010, 6:30 am | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Dörtlü demek quartet, dördü bir arada yani. Futbolda çok fazla karşılaşılan bir olay değildir aynı maçta bir futbolcunun 4 gol birden atması. O adam senelerce unutulmaz, o maç hep anlatılı durur. Ama aynı futbolcunun aynı sezonda 2 ayrı maçta birden 4 gol atması efsane de değildir artık. Ancak mitolojideki yarı insan yarı tanrılar başarabilir bunu. Futbolun tanrısı bu adam, top onun kölesi adeta. O buyurur ve olur. Bir çok santrafor sezonda 8 golü geçemezken o 2 maçta beceriyor bunu. Emsalleri sakatlıktan belini doğrultamazken senelerdir neredeyse sakatlık yüzünden maç kaçırdığını hatırlamıyoruz Messi’nin. Her maça kazanmak çin çıkıyor, didiniyor, zaman zaman yarı insan kısmı çıkıyor öne, sinirleniyor ama futbolun tanrısı rolüne büründüğünde ben şükrediyorum onu izleyebildiğime. Ne kadar çok rezalet yaşanıyor olsa da ülkemizde futbol adına, buradaki futbolu bile seyretme sebebim haline geliyor bu adam. O bir mucize ve biz mucizeye tanıklık edenleriz dostlar, keyfini sürün.

Kaçı Başarabilecek?

Nisan 6, 2010, 4:45 pm | Futbol, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Turkcell Süper Lig’de 18 takım var. 18 takımın başında bu sezon kaç hocanın görev yaptığını ben şaşırdım, sayamadım. Bazı takımlar 3. teknik adamlarıyla devam ediyorlar yollarına, bazıları 2. isimlerdeler. Geçmiş senelerin aksine Gençlerbirliği, Gaziantep ve Eskişehir çok önemli sabır göstererek sahip çıktılar hocalarına. Peki en azından bu sezonluk sahip çıkılan adamlar gelecek sezon aynı koltklarda oturabilecekler mi? Örneğin Antep’te Coucerio, Gençler’de Doll takım üstüste 3-4 mağlubiyet alıp düşme potasına yaklaşsa gelecek sezon oralarda olabilecekler mi? Denizli’nin devam edip etmeyeceği, Rijkaard’ın halinin ne olacağı, Daum’la Aziz Başkan’ın sonlarının nereye varacağı belli değil bugün. Şu koca ligde Şenol Güneş, Abdullah Avcı ve Ertuğrul Sağlam’ı aynı koltuklarda göreceğimiz kesin sadece.

Ne kadar yazık, ne kadar acı bir durum aslında bu. Devamlılık adına atılan adımların çoğu yalancı, verilen sözlerin bir çoğu bomboş,  mesnetsiz. Kadrolara baksan her sezon her takımda onlarca transfer, devamlı değişen kadrolar, değişen oyuncular. Bu devri daimin içinde dikiş tutturmaya çalışan antrenörler. Bir sezonda 2 teknik direktör kısıtlaması yapmadan, sözleşme adaletini sağlamadan, tazminatlar yalan olurken, her hafta yeni bir hoca harcanırken nereye gider Türk Futbolu?

Kaçı Başarabilecek? Kaçı gelecek sene başka bir gurbete göçmeyecek? Kaçı kurduğu kadroyu bir yerlere getirebilmenin, altyapıdan oyuncu çıkarmanın, 3-5 senelik planlar yapmanın hazzını tadabilecek? Gerçekten kaçı?

Erman Özgür

Nisan 4, 2010, 10:16 pm | Futbol, Galatasaray, Gaziantepspor kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Kıymetini bilemedik biz bu çocuğun. Hep yeni Sergen olarak görmüştüm onu, inanılmaz bir potansiyeli vardı. Trabzonspor’a transferine çok sevinmiştim. Kıvrak bilekleri, milimetrik pasları, Sergen’e göre çok daha fazla koşuyor olması, savunmayı da ihmal etmemesi onu benim için geleceğin yıldızı çervesine koyduğum resim haline getirmişti. Ama ne oldu, maya neden tutmadı, Erman Trabzon ve sonrasında neden yer bulamadı kendine İstanbul takımlarında çözemedim. 32 yaşını bitirmiş, yavaş yavaş futbolunun sonlarına yaklaşırken yeteneklerini cömertlikle sergilemeye devam ediyor halbuki. Jorginho ile girdikleri verkaç, o verkaç öncesi top hakimiyeti, sonrası bel kıran pasları nasıl oluyor da hala atabiliyor? Normal şartlarda kaybolup gitmeliydi Erman ama pes etmemiş hala sergiliyor yeteneklerini. Bugün Yusuf Şimşek Beşiktaş’ta hala alternatif olabiliyorsa Erman 3 büyüklerin her birinin orta sahasına 2 kere alternatif olmaz mı? Ağlayan Galatasaray orta sahası kahkaha atar onunla. Zaman içinde savunma yapmayı da öğrenmiş bir Erman ne Sarp bırakır ne Barış Galatasaray’da ama senelerdir nerelerdeydin be Erman, niye hiç çıkarmadın sesini, niye demedin “ben de varım” diye?

Haftalar Sonra Haftasonu

Nisan 4, 2010, 8:26 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Farkındasınızdır bu hafta sonu hiç birimiz bir şeyler yazmadık Salata’ya. Volkan’ı bilemiyorum da biz Açık Öğretim Sınavları’nda görevliydik. Engelli Salonlarında 4 seans boyunca görme ya da fiziksel engeli olan öğrenci arkadaşlara yardımcı olmaya çalıştık. Ben yaklaşık 7 senedir yapıyorum bunu, ozhano da yanılmıyorsam 3. senesine başladı. Engellerine rağmen okumak, diploma sahibi olmak, işe girebilmek, hiç bir şey yapamasalar da mezun olduktan sonra vakitlerini boşa harcamadıklarını hissedebilmek için azimle çalışanları görünce çok önemli dersler alıyor insan hayata dair. Gerçi ben 7 senedir çok etkileniyor ve biliyor olsam da bunu, her seferi bir kez daha duygulandırıyor, kendimi sorgulamama neden oluyor. Acaba kendime hak ettiğim saygıyı gösterebiliyor, kendi kıymetimi, sağlığımın, elindekilerin değerini bilebiliyor muyum diye soruyorum, bir iç hesaplaşma yaşıyorum. Bu sene ilk kez bu soruların cevabı tam anlamıyla tatmin etti beni. İlk kez, sonunda doğru düzgün cevaplar verebildim kendime, çok mutlu oldum. Çok yorucu olsa da hafta sonu çalışmak, cumartesi-pazar sabahın yedisinde kalkıp işe gitmek ve akşama kadar işte ama kendi odanda olmamak, çok keyif aldım bu haftasonu yaşadıklarımdan.

Kendime verdiğim cevaplardan aldığım mutluluktan daha önce başladı aslında haftasonu keyfi benim için. “Cuma gecesi itirafları” diye roman yazsan satacak cinsten içeriğe sahip muhteşem bir sohbet ve paylaşım yaşadım. Sadece 1 saat 45 dakika uyudum o keyifli ve eşsiz sohbetten sonra ama zıpkın gibi kalktım yataktan, yaydan fırlamış ok gibi başladım güne. O kadar uyku yetti bana bütün gün, sınavlarda hiç zorluk çekmedim, gram uykum gelmedi, her açıdan verimliydim çalışırken. Sonra içimde kalmış olan bir arzumu yerine getirmek için kendime verdiğim söze uydum ve yeniden dansa başladım. Salsa ve Bachata öğrenmeye başladım, ilk dersime girdim Cumartesi akşamı. Pazar günü de çok verimli bir sınav dönemi geçirdim ve iki okumalı sınav yaptım ama hiç yorulmadım. Ama bu iki çalışma gününün en güzel rengi öğlenleri yediğim yemekler, sınavlar sonrası paylaştığım mekanlardı. “İnsanın gönlünde yer tutmuşsa birileri onlarla yediğin dayak bile tatlı gelir” derdi rahmetli dedem. O kadar iş telaşının arasında insanın kanını kaynatıyor bu paylaşımlar, yaşadığını hissediyor, zevk alıyor nefes almaktan, huzurla doluyorsun. Gün içinde son derece sürpriz ve akademik kariyerim açısından son derece önemli bir de haber aldım, katlandı keyfim. Yetmedi; dansın, keyifli dakikaların, güzel insanların ve haberlerin verdiği hazzın yanında uzun zamandır ayrı kaldığım, ancak yaklaşık 10 gün önce tekrar buluşabildiğim, beni hiç tanımayan dostum Bryan Adams’la kucaklaştım yeniden. Çok özel anlardı. Üstelik bir de şarkı istedim ondan, o şarkıyı da armağan ettim üstelik!

Beni mutlu gördüğüne sevinen ve bunu da hissettiren arkadaşlarımla sohbetler ettim, iyi dilekler değiş tokuş ettim kalbimden, kalplerinden. ozhano oradaydı ihtiyaç duyduğumda, hızır gibi yetişti yine. Ailemle aldığım kararları, çıktığım yolları paylaştım, gördüğüm güleryüz ve inançtı bir kez daha. Hem gurur duydum hayatımdakilerle hem şükrettim. Haftalar sonra öyle bir haftasonu yaşadım ki hayat buymuş dedim!

Hiç olmadığım kadar mutlu, hiç olmadığım kadar genç, hiç olmadığım kadar enerji doluyum, yaşadıklarımın kıymetini biliyor, şükrediyorum.

Her yanımız Bataklık, Çamur…

Nisan 2, 2010, 9:08 am | Futbol, Milli Takım, Şike kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

* İLHAN CAVCAV: “… Hiçbir kulüp yöneticisi, futbolcusuna ’Gel kardeşim sen bu maç ver’ demez. Adam almış, böyle şerefsiz her cemiyette var. Adam kaleci… Bakın, bir şey söyleyeyim size, bunu Milli Takım yaptı. Bizde kaleci Petry vardı; ama Allah aşkına, bunları, sakın, basına, masına… Kimse yok değil mi?”
* KOMİSYON BAŞKANI HALUK İPEK: Basın yok.”
* SELAMİ UZUN : “Kayda geçiyor ama bunlar.”
* İLHAN CAVCAV: “Yav geçsin. Petry diye kaleci vardı bizde. Macar Milli Takımı’yla İstanbul’da oynuyoruz, Türkiye 3, Macaristan 0. (Maç 2-0 bitmişti) 25 bin dolar vermişler Petry’ye Federasyondan, el altından vermişler.”
* MURAT YILMAZER : “Bizimkiler veriyor?”
* İLHAN CAVCAV: “Bizimkiler veriyor. Bunu öğrendim, hemen o sene Petry’yi, mukavelesi de olduğu halde gönderdim; ama, ilk defa burada size söylüyorum.”
* AHMET ÇAĞLAYAN : “Ben soracaktım başkan Petry’yi ne yaptın diye? O F.Bahçe’yi kupa şampiyonluğundan etti bir sene değil mi? Çok güzel bir oyuncuydu.”
* İLHAN CAVCAV: “Tabii, tabii. Ama, işte, maalesef, milli maç bunlar. Efendim, yabancı oyuncu… Ülkenin insanları, orada… Yani, her cemiyette, takdir edersiniz…”
* SELAMİ UZUN: “Kendi ülkesini satmış.”
* İLHAN CAVCAV: “Kendi ülkesini satmış, tabii canım.”
* AHMET ÇAĞLAYAN: “Kayseri’de oynanan maçta geçilmez bir adamdı, hep öyle hatırlıyorduk…”

İlhan Cavcav doğru mu söylüyor yoksa kendini kurtarmak için hedefi en tepeye mi saptırıyor bilmem ama şu bahis olayları futbola girdi gireli artık kimse maç skorlarına güvenle bakamıyor. Gerçi tüm dünyada legal olarak kabul edilen bir olgudan kendi ülkeni nasıl muaf tutacaksın, mümkün değil. İş Atatürk’ün dediği gibi “Ahlaklı” sporcuya, yöneticiye kalıyor. O ahlaktan da nasibini almamışlar var çok fazla bu spor, özellikle futbol dünyasında.

Peki Şenes Erzik bunun üzerine ne konuşmuş: “Benim görev yaptığım bir yerde böyle şeylerin olması söz konusu olabilir mi? Bu tip konuların çok hassas konular olduğunu düşünüyorum. Ve şu anda bunların gündeme gelmesi de oldukça sakıncalı. 2016 Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği ypmak için uğraşan bir ülkeyiz. Umarım bir zararı dokunmaz. Federasyon’un böyle ilişkiler içinde olduğunu düşünmek de çok yanlış.”

Bravo vallahi Şenes Erzik’e. Şike iddialarının fazlalığından artık hassasiyet falan kalmadı ki neyin hassas konusundan bahsediyor bu Erzik, anlamadım gitti. Bütün kulüp takımları şike yapsın o önemli değil, hassas konularda değil onlar ama Milli Takım’ın adı şikeye karışırsa ortalık toz duman olur mu yani? Olacaksa olsun eğer durum buysa. Resmen, şimdi bunların zamanı değil, boşverin, olan olmuş demeye getirmiş. Her soruya politik cevaplar vermekten bıkmadı ömrü boyunca. Hayatı politika. Bu iddianın üzerine gidilsin, bu kokuşmuşluktan kurtulalım diyeceğine hala daha politik cevaplar veriyor. Zaten hep halı altına pislikleri ata ata bu hale geldi futbol. Her geçen gün izleyicisi azalıyor, marka değeri için 400-500 milyon eurolardan bahsediliyor ya gülmekten alamıyorum kendimi.

Yaşadığını Hissetmek Yeniden

Nisan 2, 2010, 6:35 am | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum
Saat çalmadan uyanmak sabahları,
Kaçta yatarsan yat dinlenmiş olarak kalkabilmek,
Dimdik durabilmek her dakika,
Annem, babam diyebilmek yeniden doya doya,
Sarılabilmek dostuna hiç olmayan kardeşinmiş gibi,
Gülen gözlerde yansıdığını bilmek, 
Set kurmamak artık hayata, 
Sana uzanan eller olduğunu görmek,
Olduğun yere şükretmek huzur dolu bir kalple,
Mutluluk gözyaşlarını tatmak tam da tadını unutmuşken,
Erkek olduğunu yıllar sonra,
Yaşadığını hissetmek yeniden…

Beni Kimsenin Bulamayacağı Bir Yer Çiziktirsene Amca

Nisan 1, 2010, 5:35 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Ne ilgiyle izlerdim bu amcanın sunduğu programı. İlgi çeken tabiki sadece resim yapması değildi. Öyle güzel anlatırdı ki yaptığı resmi her zaman gitmek isteyeceğimiz türden yerler olurdu hep. Bob Ross amcamız 1995 yılında hayata gözlerini kapadı. Ama aklıma geldi bugün. Hala daha onu hatırlayabiliyorsak bu amca bize sadece resim yapmayı öğretmemiş, başka şeyler de varmış programının arka planında ve hafızamızda güzel bir yer edinmiş.

Bugün sabah kalkmakta zorlanmıştım uyumak istiyordum ama işe gitmem gerekiyordu. Üstüne yapmam gereken onca şey var ki. Zaman az, iş çok. Hayat hep koşuşturmayla geçmeye başladı. Verimli bir şekilde uyuyabilmek haram oldu. Sabah 8.00 de telefonlar çalmaya başlıyor. Cevap vermesen daha büyük sorun olacak. Bir yandan aranıyorum ki işe yarıyorum diyorum, diğer yandan da keşke yokolsam bir anda. Ancak yaşamam gerek bunları sanırım. Ama içimden keşke beni kimsenin bulamayacağı bir yerler olsa diye geçirmedim değil. Arkasından da aklıma bu amca geldi. Hep derdi ya ” Şimdi her zaman gitmek isteeceğimiz türden bir orman yapalım.” Keşke bir kere de beni kimsenin bulamayacağı türden bir yerin resmini yapsaydı… Yok yok ben cidden deliriyorum. Hadi hayırlı olsun.

Rooney’i Hedef Almak

Nisan 1, 2010, 2:14 pm | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ribery’nin üzerine basa basa söylediği laftı “Rooney’i durdurmalıyız.”. Rooney’nin normal şartlar altında durdurulamayacağını daha 2. dakikada basit bir korner atışında biz de gördük onlar da. Geri kalan 88 dakika ise tam Soccernet’in başlığı gibiydi “Bayern Rooney’i Hedef aldı!”. Demichelis çok uğraştı İngiliz’den parça almaya ama bu şeref oyuna sonradan giren Gomez’e nasip oldu. Rooney’nin normal şartlarda 1 ay boyunca sahaya çıkamayacağını söylüyor doktorlar. Ama biz biliyoruz ki daha 19 yaşında, hem de ayağında kırık varken sahaya çıkıp İngltere adına gol atma başarısı göstermiş bir adamdır Rooney. Serttir, inatçıdır, mücadeleden kaçmaz. Ve haftaya Salı günü o sahada olmasa bile onun işini yapacak ilk önce ruhu vardır United’ın. Tek bir adamın üstüne oynayan zihniyet eninde sonunda kaybedecektir. Ribery’nin söyledikleri çok çirkindi sözün özü, sonunda Pandora’nın kutusundan bu sakatlığın çıkması hiç iyi olmadı. Ribery benim gözümde bir kez daha değer kaybetti.

Tur hala Ferguson’un ellerinde…

Zlatan ve Futbol Aşkı

Nisan 1, 2010, 5:45 am | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

İnsanın morali yüksek olunca uykuda alacağı enerjiye çok da ihtiyacı kalmıyor haliyle. Yine öyle bir gecede Arsenal-Barcelona maçına takılmış buldum kendimi. İyi ki de bulmuşum arkadaş, şu maç kaçırılsa cidden yazık olurmuş. Müthiş keyifli futbolun ve pozisyonların su gibi aktığı bir maçtı Ama en önemlisi Zlatan Ibrahimovic’in futbola, Barcelona’ya tam anlamıyla döndüğünü ilan ettiği maç oldu. İlk devre çok önemli 2 pozisyonu Almunia’da eritse de Zlatan 2. yarıda müthişti. Inter’i lokomotif gibi çektiği zamanlardaki Zlatandı sahada, yeniden Ibrakadabra’ydı, yeniden göz alıcıydı. Arsenal de eşlik edince Barça ve Zlatan’a Emirates’te tam bir futbol şöleni sergilendi, ama ne şölen ama ne goller. Futbolu sevme nedeni bu Barcelona, bu Messi, bu Zlatan. Zamanında TRT2’de izleyip de aşık olduğumuz İngiltere Ligi’nin, cumartesi geceleri kaçak köçek izlediğimiz İspanya Ligi’nin bıraktığı etkiyi bırakıyor çocuklar üzerinde, onları futbola aşık ediyor.

Hoşgeldin Zlatan, ne iyi ettin de döndün!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.