POLONYANIN SUYU

Haziran 30, 2010, 10:00 am | Almanya, Futbol, Grass, Polonya, tolga kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Daha ikinci yazımdan su koyverdim gibi; futbol yazmak hiç aklımda yoktu ama, fırsat var madem, ufaktan bir laf açayım.

70-80 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en sistemli soykırımlarından biri yaşandı Almanya’da. Milyonlarca insan yakıldı, boğuldu, katledildi. Nice insan soykırım laboratuvarlarında ciğerlerine kadar parçalandı. Alman ırkı o günlerde, topraklarında başka bir ırkın yaşamasına tahammül edemedi. İşte o Almanya, bu gün futbolunu; dünyabaşı yapmak, uluslarası listelerde tepeye taşımak için topraklarında doğmamış çocuklara emanet ediyor. Yani 40-50 yıl ülkesinde hakir gördüğü insanların çocuklarından başka bir sömürdüğü kıta olan Afrika’da, ülkesinin bayrağını dalgalandırmak için faydalanıyor, başarı bekliyor. Sadece Almanya değil, birçok Avrupa ülkesinde aynı dramatik ve ironik ortam mevcut. Sözü Polonyalılara getirmek istediğimden bu derin konuyu ayrıca, başka bir yazıda uzun uzadıya tartışmak üzere kenara alıyorum. Şimdi dağılmadan devam edelim. İşte o Almanya, bu gün, Afrika’da Çeyrek final oynayacak; o maç öncesi İngiltere’yi perişan ederken iki adama özellikle duacılar: Podolski ve Klose. Bu iki adamın dünyaya geldikleri hastaneler (en azından hastanede doğduklarını umuyoruz:Opole ve Gliwice Devlet hastaneleri) Almanya topraklarında, ilhakında değil. Yani ari ırktan değil bu iki Alman! Belki 3-4 yıl içinde başka Polonyalıları da göreceğiz Alman milli takımında. Bendeki de şans işte, geldi yazıma meze baharat oldu: mesela yakın zamanda bir haber duymuştum, tanımam etmem ama haberin niteliği açısından ilgimi çekmişti futbolcu: Mainz’da Polanski adında Polonyalı bir futbolcu Polonya milli takımı hocası tarafından oynatılmak isteniyor fakat bu genç çocuk Alman milli takımında oynamak istediğinden bu daveti geri çeviriyor. Google’da şöyle basit bir araştırma da yapınca Almanya’da birçok Polonyalı gencin top peşinde koşturduğunu görüyoruz. Futbolu çok takip edemediğimden kısıtlı bilgi verebiliyorum, affola; ancak böyle bir gerçek sabit.

Peki Almanya’da birden mi çiçekleniverdi bu Polonya sevdası? Hayır gibi duruyor cevap. Futbolla alakasız belki ama, büyük Alman romancısı Günter Grass’ın ‘Yüzyılım(Mein Jahrhundert)’ adlı romanında bu konuyla ilgili birkaç ifadeye rastlıyoruz: Almanya’da ulusal anlamda ilk mücadele 1902 yılına tesadüf eder; turnuva şeklinde olur şampiyonluk mücadelesi. 7 bölge/eyalet birincisi belirlenir, işin enteresan yanı, bu eyalet birincilerinin hepsi turnuvaya dahil edilmez. Daha enteresanı turnuvaya hiç alakası olmayan, bir tane bile maç yapmadan gelmiş, Prag dahil edilir, Avusturya-Macaristan kontenjanından. Praglılar olağanüstü uyanık çıkarlar, gerçi söylentidir tabi ancak, Karlsruher FV ekibiyle oynayacakları hem çeyrek hem de yarı final sayılan maçlarını Münih’ten Saksonya şehri, Napolyon’un tarihten silindiği şehir Leipzig’e alırlar, daha sonra da Karlsruher FV yöneticilerine maçın iptal edildiğine dair bir telgraf atarlar. Karlsruher maça çıkmaz ve Alman futbol federasyonu maçı Prag’a verir. Kanıtlanmamışsa da böyle olduğu kesin gibidir. Finalde Prag’ın rakibi ise o zamanların multiyetenek,her işten çakan “Herr” Behr’li Altonaer(şimdiki Werder Bremen)’ine 6 tane atan Leipzigtir. “Pantekot yortusu (Pfingsten) günü saat dörtbuçuğu biraz gece final maçı başladı,” diyor o dönemi yaşamış gibi anlatan Grass. Maç başlamadan enteresanlıklar başlar; orta noktaya konması için top bulamazlar. Onun öncesinde ise takımlar topsuz ısınmışlardır. Maçta olanları ise hikayeleştirilmiş şekilde şöyle anlatıyor Grass:

Sonunda top orta çizgiye konduğunda büyük bir tezahürat oldu. Oyuna başlayan,rüzgarı ve güneşi arkasına alan rakibimizdi. Hemen kalemize kadar sokuldular, sol taraftan yaptıkları ortayı, ağaç gibi uzun kalecimiz Raydt zorlukla çeldi, böylece Leipzig’i daha başlangıçta yenik duruma düşürmekten kurtardı. Sonraları karşı koymaya başladık ama sağ taraftan paslarla bizi sıkıştırıyorlardı. Daha sonra ceza sahamızdaki bir karambolda Praglılar gole kavuştu. Pick adlı iyi bir kalecileri olan Pragla ancak zorlu hücumlardan sonra birinci devre bitmeden beraberliği sağlayabildik. Kaleleri değiştikten sonra tutulacak gibi değildik. Friedrich’in ikinci golü ve Stany gol yağmurundan önceki ilk gölünü attıktan sonra, beş dakika içinde Stany ve Riso üç gol daha attılar. Her ne kadar Praglılar hatalı pasımızdan yararlanarak bir gol daha attılarsa da, -tabiri caizse- iş bitirilmişti ve tezahürat çok büyüktü. Stany’ye sert fauller yapan çok çalışkan orta saha oyuncusu Robitsek bile bizim oyuncuları durduramadı. Herr Behr sportmenliğe uymayan Robi’yi sertçe uyardı (Altonearlı futbolcu,ayrıca maçın organizatörü ve hakemi olur,ancak bu maçtan kazandıkları harcadıklarının gerisinde kalır ve zarar eder). Bitiş düdüğünden hemen önce Riso yedinci golümüzü attı.

Grass’ın bahsettiği Stany denen adam Polonya kökenliydi,ve lakabı “iş bitirici”ydi, bugünkü Klose gibi. Bakın tüm bunlardan sonra Grass kitabında Polonyalılar hakkında ne diyor:

…bizim kısaca Stany dediğimiz Bruno Stanischewski, Polonya kökenli futbolcuların zaman içinde alman futbolu için neler yaptıklarını daha o zaman göstermiş oldu.
Fritz Szepan’ı ve onun kayınbiraderi Ernst Kuzzora’yı, yani Schalke’li iki as’la, Schalke’nin büyük zaferlerini yaşadığım için hiç çekinmeden diyebilirim ki, Altona’nın şampiyonluğundan sonra alman futbolu hep ileri gitmiş ve bunda almanlaştırılan Polonyalıların oyun şevki ve golcülükleriyle katkıları olmuştur.

Bu gün, taa 100 yıl sonra bile Polonyalılar şevkleri ve golcülükleriyle Alman futbolunu ileriye taşıyorlar. En halisane duygularımızla bize de; ‘doğduğun değil,doyduğun yer…’ demek düşüyor.

Denizli – Pamukkale – Kongre

Haziran 30, 2010, 7:29 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Uluslararası Ege Enerji Kongresi için Denizli’deyim, yarın döneceğim, bir kaç gündür yazamamamın sebebi o. Buralara gelmişken Pamukkale’yi görmemek olmazdı. Sevgili kardeşim Memet sağolsun dün akşam götürdü beni. Muazzam bir yermiş gerçekten. Dedemin ruhu şad olsun, çok götürmek isterdi beni, o yanımdaymış gibi gezdim. Döneyim Hierapolis’li, Pamukkale’li fotoğraflardan paylaşırız.

İleri Görüşlü Cenky

Haziran 29, 2010, 12:30 pm | Afrika 2010, arjantin milli takımı, cenky, Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
Türkiye’de Yılmaz Vural’a güven duyulmazken onunla aynı kişiliğe sahip olduğu görüşünün hakim olduğu Maradona’nın Arjantin’in başına geçtikten sonraki yaşadıkları ve yaşattıkları ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum ki Cenky taa 29.10.2008’te olacakları görmüş ve yazmış. Noktasına virgülüne dokunmadan aynen koyuyorum ve başarılarının devamını diliyorum kendisinin. Bu arada yorumları da ekledim ki o zaman ki beklentiler de nasılmış görülsün diye. Kısacası Cenky medyumvari bir şekilde olacakları yazarken yorumcular biraz yaya kalmışlar bu hususta. Tabi şu an için.

Arjantin Teknik Direktörlüğü’ne sonunda beklendiği gibi getirildi Maradona. Kampanyalar sonuç verdi, halkın istediği oldu. Maradona’nın Arjantin Hocası olduğunu ilk duyduğumda aklıma hemen kulübedeki Maradona acaba nasıl olur sorusu takıldı. Sonra gerek Boca gerekse Milli maçlardaki Maradona’yı düşündüm. Sorunun cevabını bulup bizim ülkeden dengini söylemek olmazdı. Arjantin’in Yılmaz Vural’ı olur Maradona bence. Takımının ne yaptığından çok onun kenarda, içerde, dışarda, golde, ofsaytta, faulde ne yaptğıyla ilgilenilir. Kesin olan takımın önüne geçecek, daha fazla ilgi toplayacak. Bunu takımdaki oyuncular ne derece kaldırabilecek, kafalarını topa verebilecekler mi orası muallak. Bunu bilen Arjantin Federasyonu yanına bir de Basile’yi koymuşlar ki, Bilardo (Di Stefano uyardı da fark ettim, Basile yazmışım adamı, akıl fikir baskete gitmeye başlamış anlaşıldı) iyi futbolcu – iyi hoca örneklerinin bana göre enderlerindendir. Ha öte yandan da Karpatların Maradonası Hagi’yi ve gittiği her yerdeki üstün (!) başarılarını aklımızdan çıkaramıyoruz, o ayrı. En çok “Devrimci Diktatör” Maradona futbolcu döver mi ve Aguero bir yerine kına yakmış mıdır onları merak ediyorum bugünden sonra. Ya kısmet artık foto muhabirlerine.

Yorumlar
Adsız dedi ki…
aslinda takimin onune gecebilir dusuncen arjantin milli takiminin yararina olur, cunku eger maclardan once stress maradonanin uzerine cokerde oda bunu iyi bir sekilde futbolcularini motive etmede kullanabilirse takim is yapar. chelsea doneminde mourinho nun yaptigi aciklamalar butun baskiyi presi kendine cekiyordu maclardan once bu sayede futbolcularin kafasi rahat oluyordu cikip duzgun bir sekilde baskisiz stresssiz oyunlarini oynuyorlardi.

ama ne yazikki (bu kisim ulkemizde ki tum arjantin yalakalarina geliyor) maradonadan direktor felan olmaz saka gibi. bu iki seyin nasil diyim bu isim ile bu teknik direktorluk taniminin ayni cumlede gecmesi bile saka gibi. bu adam eski bir kokainman sirf su resimlerine bakin. hayatinda 1 kere 8 ayligina bir takim calistirmis, yanina verdikleri adaminda sebebi bu zaten yoksa bu adamin cikip antremanlarda felan futbolculara taktik felan verecegini beklemek cok saflik bence saka gibi, hagiye elestiriler gelmiste hani haginin teknik taktik antreman bilgisi felan maradonanin fersah fersah otesindedir en azindan direktorluk yapiyor adam yillardir hemde, bir gun galatasaraya 2. defa direktor olarak gelip tamamlayamadiklarini tamamlamasi gibi bir fikri oldugunuda biliyor herkes.tamam iyi futbolcu iyi teknik adam olmaz derler ama hagide kotu teknik adam deildir ama maradona ne diyim artik 🙂 maradonada maradona iste 😀 ciksin amigo gibi takimini desteklesin puro ile felan kokain felan cekmiyor artik diyorlardi gitsin dedikodu yapsin surekli aguero sole messi bole diye onu ciddiye alip teknik direktorluk beklemek hata olur, hersey yanindaki adama yani 2. direktore bagli o cikarirsa cikarir bu takimi dunya kupasi finallerine.
29 Ekim 2008 04:38

Alfredo Di Stéfano dedi ki…
yanındaki adam Carlos Bilardo.arjantin geçmişi muhteşem olan bir TD.(2 dünya kupası finali oynatmak ve birini kazanmak).Maradona gibi bir adamın yerine onu başa geçirselerdi muhteşem olurdu.Maradonanın teknik ekipte olması Arjantin için büyük şanssızlık.

30 Ekim 2008 17:49

Gecenin İkisinde Program Yapılırsa…

Haziran 29, 2010, 12:15 am | Afrika 2010, Futbol, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Ahmet Çakar:”Maradona, Dünya Kupası’nın en önemli rengi şu anda. Hiç beklemediğim bir sıcaklık var kendisinde. Tıpkı bir anaokulu öğretmeni gibi. Yani o kadar ki gece futbolcuların üzerini örtüyorsa ya da susayana su getiriyorsa kesinlikle şaşırmam.”

Ziya Şengül: “O kadar da değil be hocam. Abartıyorsun”

A.Ç.:”Kesinlikle öyle, futbolcularıyla arasında çok sağlam, sarsılmaz bir ilişki olduğu apaçık ortada. Gözlerinden anlaşılıyor. Yani futbolcularıyla konuşuyor, parmak…..(bir an ne diyorum ben sessizliği), futbolcuların popolarına şöyle haydi koçum dercesine pıt pıt vuruyor. Yani dediğim gibi tam bir şefkat timsali oldu benim gözümde.

Serhat Ulueren: “Programı da bitirme vakti geldi gibi geliyor bana.”

29.06.2010 Telegol

Ziya Şengül tabiki kıs kıs gülüyor bu arada…

ANKET

Haziran 28, 2010, 4:28 pm | Anket, Futbol kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Geçen sezon başlamadan önce yapmıştık aynı anketi. Bu sezon biraz geç kaldık ama yine de yapmak istedik. Sezon başlamadan önce Galatasaray’da kimlerin yararlı olamayacağını soruyoruz sizlere. Ankete yeni transferleri de ekledik ki çıkan sonuçlar bu transferlerin taraftarın gözündeki yerini gösterecektir. Aynı zamanda yine önceki ankette olduğu gibi teknik kadro, yönetim, sağlık kurulunu da ekledik anketimize. Buyrun, Galatasaray’da size göre bu sezon kimler iş yapmaz?

What the F…?

Haziran 27, 2010, 12:30 pm | Afrika 2010, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Nooluyo Birader?
Bence Afrika 2010’un şu ana kadarki en güzel enstantanesi…

Günah Keçisi (Scape Goat) Geliyor

Haziran 27, 2010, 9:30 am | komik, Sinema kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum
http://www.dailymotion.com/swf/video/xdrtx9_gunah-kecisi_fun

Bu film kaçmaz, box-officeler yıkılır, salonlar dolar, taşar, ödüller ardı ardına gelir 😛
The Blair Witch Project, Rec, Paranormal Activity halt etmiş 😛

NBA Draft 2010

Haziran 27, 2010, 7:30 am | Draft, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arşivlik olsun, kenarda dursun. Zamanında yazamadık yazısını. Bu draftin en önemli iki ismi kuşkusuz oyun kurucu John Wall ve şutör gard Evan Turner’dı. Sürpriz olmadan ilk 2 sırada Wizards ve Sixers seçti bu iki oyuncuyu. Wall için en az bir Derrick Rose etkisi yapar denilirken, Turner’da Roy-Kobe arası bir potansiyel olduğu ama işlenmesi gerektiği anlatılıyor. Bu seneki draftlerde Türk oyuncu yoktu. Orlando Magic 4-5 numara oynayabilen Daniel Orton‘u 29., 3 numara oynayan Stanley Robinson‘ı 59. sıradan seçti. Oyuncuların isimlerine tıklarsanız kendileriyle ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz. Orton’ın kadroda yer bulabileceğini ama Robinson ile sözleşme yapılmayacağını düşünüyorum çok zorda kalınmazsa. Yine spektaküler isimlerin çıkmadığı vasatın altında bir draft oldu. Tutarsa Wall bu sınıfın en çok hatırlanacak adamı olur.

Sobalı Oda, Cenk Hocam, Blog ve Magic Üzerine Kısa Değinmeler

Haziran 26, 2010, 7:00 pm | Blog, NBA, Orlando Magic, tolga kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
“Gece saat iki suları… Soğuk odamda, zor bela ısıttığım yatağımın içinde dönüp duruyorum, saat üçteki maçı izlemek için beklerken. Portland ekibine Jailblazers denen günler işte. Sheed’in maç sonrası hakem yolu kestiği dönemler… Kings’le karşılaşacaklar. Sanırım, basketbolcuların ısınmaya çıktığı saatlerde ben de sıkıntıdan alev topuna döndüm yatağımın içinde. 2.45’e ayarlı, pembe plastik çeperli, o plastikten de fırlayıp duran gövdesiyle uyduruk saatimin, o uyuz alarm sesiyle, bir an önce seslenmesini istiyorum. Seslensin çalsın ama duyar duymaz sesi, saati kapıp alarmı durdurayım istiyorum ayrıca.(O saatlerin güzel de anıları olur: İşte, bir tanesi: Mesela, saat ikikırkbeşe ayarlayacağız alarmı,saat üzerindeki kırmızı göstergeyi 2 ile 3 arasında bir yere kondururuz, tabi 3’e biraz daha yakın olur. 15-20 gün istediğin saatelerde uyandırır seni, ama 1-2 ay sonra, saati de kendimize benzetiriz, o Çin işi saat yarım saat bir saat geç çalmaya başlar, zaten bizaman sonra da iyice gevşer, bırakır çalmayı.) Daha ortaokul-lise öğrencisiyiz tabi. Ana-babamızdan izinsiz gece gece kalkıp maçlar izliyoruz; bir yandan da o gizlice iş yapmanın tatlı bir heyecanı var. Annem mesela, gece maç izlediğimi anladığı an, bağırtı çağırtı kopara kopar gelir odasından. Her türlüsünden nasihat eder sakinleştiği anlarda. Baktı ikna edemeyecek, söylene söylene yatağına yurduna döner. İşte bunlar geçiyor kafamdan, bunun sıkıntısıyla yatağımın içinde iki saattir uyanığım.

Televizyon sobalı odada, benim odam ise hemen yanında; tek avantajım da bu, ana-babamın odası nispeten uzak. Hafiften uykuya dalıyorum. Saatin cırlamasıyla birlikte yataktan kolumu fırlatıp tek hamleyle saati etkisiz hale getiriyorum, şöyle etrafa kulak kesiliyorum, duyan uyanan yok. Saat üçonbeş olmuş bu arada, yine kelek yaptı aksi saat. Yorganı sıyırdığım gibi üzerimden, buz gibi bir soğuk titretiyor vücudumu, ama basketbol aşkı işte, okul olsa yarım saatte kalkamam o yataktan… Ayak parmaklarımın üzerinde sobalı odaya doğru yol alıyorum. Ama asıl zor görev şimdi geliyor: Kapı… Sobalı odanın bir kapısı var ki, maaşallah, hiçbir padişaha nasip olmamış, her açılıp kapanmasında apartman sallanıyor, dünya yıkılıp yeniden kuruluyor. Sobalı odanın kapısını ustalıkla kimseleri uyandırmadan kapatmam, abartmıyorum, 40-60 saniyemi alıyor; yani altı üstü bir kapı kapatması değil işte. Ev halkını uyandırmadan görevimi başarıyla tamamlamanın gururuyla sobalı odada gol sevinci yaşıyorum. O kadar seviniyorum ki, bağırmadan sesim kısılıyor, gözlerim doluyor.Soba hala nar gibi. Beko marka televizyonun metal açma tuşuna basıyorum, almıyor ilkinde, bir daha yediriyorum.Yatarken kanalı ayarlamıştım; açtığım gibi Rose Garden’ın parkelerinin parıltısı vuruyor gözüme. Seriliyorum yere. Çekyatların birinden kaptığım kırlenti alıyorum başımın altına. Ve uzun geceler başlıyor.”

Biliyorsunuzdur, Cenk ağabeyimizi, hocamızı, yaklaşık birbuçuk ay sonra askere uğurlayacağız, asker yolu gözleyeceğiz sonrasında. Kuşkusuz, bu kısa süreli ayrılış başta yakınları sonrasında da tanıdıkları açısından zor olacak (Cenk hocamla bir kez olsun yüz yüze gelmişliğimiz yok; not olsun bu da).Onun yazılarının verdiği tattan keyiften yoksun kalacağız bir süreliğine, kuşkusuz yanındakiler, yakınıdakiler ise muhabbetinden.Özhan hocam ve Volkan kardeşim blog için büyük çaba harcamışlardır, harcayacaklardır. Onların üzerindeki yük bir kat daha ağırlaşacak bu kısa ayrılışta. Ama Cenk hocamın, ağabeyimin yeri bende çok farklıdır. Daha yüz yüze gelip de iki kelam etmememe rağmen; yazdıklarına hesapsızca serptiği hüzün, kırgınlık, sevinç, hayal kırıklığı, aşk bana samimi gelmiştir, o yüzden Cenk hocam en başta insan olarak çok değerlidir benim için. İşte bu kısadönemde (335. kısadönem), sağolsunlar, Cenk ve Özhan ağbilerimin anlayışı ve onayıyla, blogda oluşması muhtemel basketbol açığını kendimce elimden geldiğince doldurmaya çalışacağım. İnşallah ağabeylerimi, hocalarımı utandırmam. Magic ağırlıklı basketbol olacak önceliğim doğal olarak. Bunun dışında beceribilirsek ordan burdan havadan sudan da yazarız. Ama baştan da belirteyim; çalışan eden bir insan olduğum için de ortadan kaybolmalar olabilir, bunlar da biline.
Yukarıdaki satırları da işte,basketbola nasıl bağlılık duyduğumu gösterme açısından yazdım. Çağlar boyu felsefede, mistisizmde, türkülerde, romanlarda, şiirler ve destanlarda aşk çok tartışıldı. Allah’a olan aşk, böceğe olan aşk, kadına-erkeğe olan aşk… Bizimkisi de böyle garip bir aşk işte. Uzatıyorum, farkındayım, ilk yazı bir de, yoksa uzatacak değildim. Magic hakkında genel görüşümün ne olduğunun bilinmesi açısından şöyle ufaktan bir giriş yapıp yazıyı bitireceğim. Magic için yazmaya başlarken, bir kördüğüm hali mevcutken başlıyorum. Hep beraber göreceğiz önümüzdeki dönemde;Magic bu kördüğümü hiçbir şeye zarar vermeden mi çözecek, yoksa Smith eline makası alıp bağları paramparça edip mi çözecek? Geçtiğimiz yaza girerken ayağımızda şık bir ayakkabı vardı, ancak sezona başlarken daha iyisi olduğunu düşündüğümüz bir üst modelini alıp denedik, bir baktık ki kördüğüm atmışız; daha doğrusu Smith biraderimiz atmış. Smith, anlaşılan o 2000’lerin ortalarındaki cesur ve akkılıca hamlelerinin ardından, ortodoks/muhafazakar bir girişime bulaşayım dedi, nedenini hala öğrenemediğimiz şekilde. Ancak bu skolastik düşünce, artık dünya basketbolunda çok gerilerde kaldı. Dünya Amerika’nın bir zamanlar yazdığı mukaddes basketbol kitaplarına, inançlarına iman etmiyor; başka bir yola daldı basketbol. Smith ise, belki de en kritik karar aşamasını başarısızlıkla, kolaycılığa kaçarak geçti. Carter hamlesinde ,düstur edindiği ‘kaz gelen yerden tavuk esirgenmez’ ilkesi basketbolun bu aydınlanma döneminde elbette geçersiz kalacaktı ve kaldı da. Artık, tavuklar da birer canlı, yaşayan olduklarını hatırladılar ve kazlara pabuç bırakmıyorlar. Anlayacağınız, Smith bu kümes işinden anlamıyor. Smith’in bu hamlesine benzer hamleler yapan bir çok yönetici gördük, futbolda da mevcut böyle adamlar. Şimdi, bu adamlar böyle yaptıkça, aklıma hep şu gelir: 10-15 sene öncesine kadar evlerimizde uydu yokken, daha doğrusu digiler, smartlar, zartlar, zurtlar yokken, televizyonda kanal sıralaması yapacağımız sıra bire trt, ikiye atv, üçe show, dörde kanal d, beşe star koyardık. Tamamen kalıp bir hareketti o zamanlar, su içmek, araç kullanmak gibi birşey işte: doğal refleks. Ama yöneticilik kuşkusuz bu değil; artık discoveryler, sinema kanalları ve daha onlarca daha nitelikli tv kanalları var. Onların ayırdına varmak gerekir. Neyse, Smith işte böyle bir adam. Zamanında çok sevindirdi bizi, şu sıralar üzmekte. Olsun, yine de buralarda bi işi düşsün; ssk, bağkur, oto alım-satım, uğraşır görürüz işini…
Bundan sonra, inşallah, Cenk hocamızın askerde olduğu dönemde bunların dedikodusunu yapacağız vakit buldukça. Saygılarımla… (Not:Ben de 331.kısa dönem askerlik yaptığımdan geçtiğimiz sezonun % 90’ını kaçırdım,o yüzden yargıda bulunmakta zorlanıyorum, affola.)

Dünya Kupası Yazısı Yazmıyorum

Haziran 26, 2010, 1:30 pm | Dünya Kupası, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

1986’dan beri hatırladığım ve izlediğim 7. Dünya Kupası bu. İzlediğime pişman olduğum ilki ama. Ben bunca senedir böyle kötü futbol oynanan, böyle zevksiz maçların çıkarıldığı, oyuncuların bu kadar kupa atmosferinden uzak olduğu, hakemlerin bu kadar rezil yönetim gösterdiği başka bir Dünya Kupası hatırlamıyorum. evet diğer kupalarda da kötü maçlar izledik, evet diğer kupalarda da ciddi hakem hataları gördük, evet kesinlikle kupaya kafa olarak gelememiş yıldızlara şahit olduk daha önce de ama bu kadar hepsi bir arada olanı beni gerdi arkadaşım. Futbol anlatmaya çalışsan futbol yok, strateji anlatmaya çalışsan strateji yok. Neredeyse bütün hocalar “Aman gol yemeyelim de belki bi tane sıkıştırır arada, çalar gideriz” mantalitesinde. İzlerken zevk aldığım 2 maç Güney Kore-Nijerya ve Japonya-Danimarka maçları. Dünya Kupası’nda futbol kalitesini ve heyecanı yükselten takımların uzakdoğudan çıkıyor olması ise oldukça manidar.

Bu şartlar altında Dünya Kupası yazısı yamayacağım ben. Belki çok ekstrem bir konu olursa “yabancı kalmak” yazısındaki gibi bir tespit yaparsak karalarız bir şeyler ama Jules Rimet’e saygımdan sessiz kalmayı tercih ediyorum. Alın topunuzu oynayın kardeşim.

Salata’ya Yeni Şef

Haziran 26, 2010, 10:30 am | Blog, tolga kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Çoban Salata ailesi olarak 2. yaşımızı bitirdikten kısa bir süre sonra yeni bir şef daha katıyoruz bünyemize. Aslında Çoban Salata’yı özellikle Orlando Magic ve NBA yazılarını takip edenler yeni şefimiz tolga’ya pek yabancı değiller. Onun yorumlarını virgülüne dokunmadan gönderi yapacak kadar değer veriyorduk kendisine. Hayırlısıyla askerliğini yapıp geldikten sonra biz de teklifimizi yaptık kendisine o da kırmadı, kadromuza katıldı. tolga’nın salataları genelde NBA ve Orlando Magic soslu olacak. Katacağı farklı tatlar ve eşsiz yorumuyla salatayı daha da güzelleştirecek kendisi.

Kocaman bir hoşgeldin sana tolga. Yazılarını heyecanla bekliyoruz, zevkle okuyacağımızdan ise kuşkumuz yok.

İyi ki Doğdun Dost!

Haziran 25, 2010, 11:53 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 10 Yorum

Bugün çok güzel bir gün, çünkü 26 Haziran. Bugün sevgili dostum, kardeşim, meslektaşım, blog partnerim ve daha bir çok şeyim olan Ozhano’nun doğum günü. İyi ki doğdun! İyi ki varsın! İyi ki tanıştık seninle! İyi ki kaderlerimizde karşılaşmak varmış! Yüce rabbim seni önce ailene, eşine sonra bizlere bağışlasın, bu sevgi, bu duygular, bu güzellik daim olsun ömürler boyu.

Seni tanıyan herkes adına mutlu ve sağlıklı yıllar diliyorum sana. Muazzam bir insansın.

Bu şiir de benden sana gelsin, Allah sana uzun ömürler versin, yanıbaşımızdan eksik etmesin…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…


Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…

Şiir: Can Dündar

Ballack geri döndü

Haziran 25, 2010, 11:47 am | Ballack, bayer leverkusen, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

33 yaşındaki modern çağdaş Alman futbolunun yıldız ismi Leverkusen’e geri döndü. Son bir kaç yılda şampiyonluk yarışında istikrarı sağlayamayan kırmızı siyahlı takıma jübilesinden önce bir şampiyonluk yaşatabilecek mi? 2 yıllık imzalamış Ballack. Acaba 2001 ruhunu geri çağırıp Yıldıray’ı da kadroya dahil ederler mi?

3 Gün Maç mı Olur Kardeşim !?!

Haziran 24, 2010, 10:30 pm | Tenis kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
6-4, 3-6, 6-7, 7-6, 70-68
11 saat 5 dakika ile en uzun maç
8 saat 11 dakika ile en uzun set (5.set)
181 oyun ile en çok oyun oynanan maç
980 puan ile en çok puan alınan maç (Isner 502 – Mahut 478)
215 ace ile en çok ace yapılan maç (Isner 112 – Mahut 103)
Maçın başlangıcı 22 Haziran 2010 – Bitişi 24 Haziran 2010
Maç Sonrası Isner “Birazcık Yorgunum, ama Mahıt’la oynamak bir onurdu”
Maç Sonrası Mahut “Şu an, çok acı verici ama oynamak harikaydı.”

Yabancı Kalmak

Haziran 24, 2010, 7:44 pm | Acayip İşler, Futbol, Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Elenen Fransa ve İtalya ile grubundan ancak 2. olarak çıkan İngiltere’yi düşünelim. Nedir bu ülkelerin ortak özellikleri? Ligleri yabancı futbolcu cenneti. Fransa’da o kadar dışarıda oynayan adam var ama demeyin! Çıkar Arsenal’i, United’ı, Chelsea’yi ne oldu? Sıkıntıda dediğimiz ülkenin topraklarında oynayan adamlar bunlar da. Hadi geçtik onları bak Arjantin’e, Brezilya’ya, Slovakya’ya, Uruguay’a, Paraguay’a. Ne var bu ülkelerde? Nerdeyse takımlarındaki herkes ülke dışında, hepsi lejyoner adeta. Farklı ülkelerin, farklı futbol kültürleriyle yoğrulmuş adamlar. Sentezi beceren adam akıllı bir hocayla geldikleri yer belli. Kaç İngiliz, kaç İtalyan, kaç Fransız var (Fransızlar için İngiltere’yi saymıyorum) yurt dışında forma terleten? Bu adamların takımları her sene Avrupa Kupaları’nda tepeye oynuyor. Ama Inter’de, United’da, Chelsea’de, Arsenal’de, Lyon’da kaç yerli isim sayabiliyoruz. Allah aşkına kaç İtalyan vardı Inter Şampiyonlar Ligini alırken ilk 11’de?

Ha tamam cenky anlattın da netice ne, sadede gel diyenler için: Turkcell Süper Ligde bu sezon itibariyle kadrolarda izin verilen yabancı oyuncu sayısı 10! Yurt dışında Milli Takım seviyesinde olup da forma giyen oyuncu sayısını hatırlayan var mı?

Nokta!

Uğur’un Yerine Çetin

Haziran 23, 2010, 5:30 pm | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uğur’un gidişine ne kadar üzüldüğümü anlatamam. PCLionFc Uğur gerekenleri yazmış, kendi adıma uzatmaya gerek yok. Umarım başarılı olur Ankaragücü’nde Uğur. Uğur ve Antep’e verilen Emre’den boşalan savunma oyuncusu ya da hatta sağ bek mevkiinin yedeği kim olacak sorusu hemen kafalarda canlanıyor haliyle. Sabri’nin orada 1. adam olarak düşünüldüğü aşikarken aklıma gelen tek isim Rijkaard’ın geçen sezon takıma ufak ufak monte etmeye çalıştığı Çetin Güngör. Bu oyuncudan fazlasıyla umutlu olunduğu, altyapının başına geçen Tugay’ın da Çetin başta olmak üzere bir kaç ismi Rijkaard’a kullanması için tavsiye ettiği konuşuluyor. Sonuç olarak benim de içime bu sezon Çetin’i önce Sami Yen’de sonra Seyrantepe’de fazlasıyla görecekmişiz gibi bir his doğuyor. 1990 doğumlu Çetin için bu sezon önemli bir şans olacak umarım sakatlıksız, kazasız belasız kullanabilir de Galatasaray bir değer kazanır Arda’dan, Çolak’tan sonra ilk kez.

Tuncay Şanlı mı !?!

Haziran 22, 2010, 6:50 pm | Galatasaray, ozhano, Transfer, Tuncay Şanlı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Artık yazalım bari. Gelme ihtimali ne kadarsa gelmeme ihtimali de o kadar. Herşey onun Aziz Yıldırım ile yapacağı son görüşmede bitecek. Denilene göre 2 kere görüşme oldu ve en son olarak tatil sonrasına bırakıldı. Tuncay, Bodrum semalarındaydı en son. Tatili de bitti bitiyor sanırım. Yıldırım bu son görüşmede yine bonservis ödemem sana, bedavaya geleceksen gel derse büyük ihtimalle Galatasaray ile anlaşacak. Fenerbahçe’den fazla bir para istemiyor zaten. Sadece bonservisinin alınmasını istiyor eski takımdan Tuncay. 3 ay öncesinden başlamış denilene göre Sezgin’in görüşmeleri. İlk başta tabiki gelemem teşekkür ederim demiş bizim al yanaklı. Ama Stoke’ta kalmayacağı kesin. Kendisini isteyen 2-3 kulüpte onun istediğinin yarısı kadar para teklif etmesi de Avrupa’da kalma isteğini törpülüyor. Bu arada kaynak ne diye düşünüyorsunuz tabiki. Arkadaşımdan, çaycıdan ondan bundan duyup da buraya yazacak değilim. Şu anda menajerliği Hakan Özlü ve Necdet Tanış’ın elinde. Ama onun akıl hocası 14 yaşında onu TEKSpor’dan Sakaryaspor’a oradan da Fenerbahçe’ye götüren Erdinç Şehit. Tabiki Erdinç Şehit’i de girdiği her işte iflas edip parasını ona buna kaptırmaktan kurtaran da Tuncay Şanlı. Bu nedenle her ne kadar kavgalı olsalar da Şehit onunla ilgili tüm gelişmelerin farkında. Doğal olarak Erdinç Şehit olunca da o da bize yakın…

Gelir gelmez ama ciddi ciddi bir girişim var Tuncay ile ilgili. Olursa arşiv olur, olmazsa da duyumsal hareket deriz olur biter.

Tribün de Saha da Portakal

Haziran 22, 2010, 9:03 am | Afrika 2010, Futbol, La Liga kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dünya Kupası için hazırlanan yaratıcı reklam ve pazarlama fikirlerinden en beğendiğim bu oldu açıkçası. T-Shirtlerin iç tarafında Hollandalı futbolcuların resimleri işlenmiş. Gol sevinci yaşayan futbolcu misali taraftarlar T-shirtlerini kafalarına geçirdiklerinde hangi futbolcunun ürününü tercih etmişlerse bir anda o futbolcu oluveriyorlar 🙂 Oldukça eğlenceli bir fikir. Bir kaç yüz taraftarın aynı anda bu hareketi yaptığını düşünsenize, görsellik muazzam olur. Getafe’nin Burger King’le anlaşmasından sonra sahalarda ilk kez görülen bir uygulama, bence ülkemizde de uygulanabilirliği yüksek sembol futbolcular için.

(Khalil Al Ghamdi) Hakem mi Kalem Kıran Hakim mi?

Haziran 21, 2010, 8:38 pm | Afrika 2010, Futbol, hakem, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Şili 1-0 İsviçre

Bazı hakemler vardır maçta varlığı yokluğu belli olmaz, bazı hakemler de vardır ki illa maçta kameralar her dakika kendisini gösterecek. Denildiği gibi bir hakemden maç içerisinde çok bahsediliyorsa ya da sürekli düdük sesleri ile maç kesiliyorsa ya hakem sıkıntılı ya da futbolcular sıkıntılı demektir.

Şili- İsviçre maçında da yukarıdaki ikinci duruma benzeyen bir maç oldu. Daha 2. dakikada Şili’den Suazo’ya çıkan sarı kart maçın hakeminin şov yapacağının göstergesi oldu. Nitekim de ortalama sertlikte denilebilecek bir şekilde biten maçta 9 sarı 1 de kırmızı kart çıkarmayı başardı Gandi. Utanmasa koşan futbolcuya rüzgar yapıyorsun diyerek cezalandıracak gibiydi. Maçtaki tek olumlu hareketi Şili’li bir futbolcunun kendisini yere atmasıyla gösterdiği sarı kart oldu.

Gandi’nin maç performanslarına bir bakalım bir de:

2010 Dünya Kupası
Fransa- Meksika 6 sarı 0 kırmızı 1 penaltı
Şili- İsviçre 9 sarı 1 kırmızı

2010 Asya Şampiyonlar Ligi
Kawasaki-Melbourne 8 sarı 2 kırmızı
Beijing-Seongham 6 sarı 2 kırmızı
Shandong-Hiroshima 4 sarı 1 kırmızı
Shandong-Gamba 7 sarı 1 kırmızı

2010 Dünya Kupası Elemeleri
Katar-Sri Lanka 7 sarı 1 kırmızı
Yemen-Tayland 6 sarı 1 kırmızı
Japonya-Tayland 4 sarı 1 kırmızı
Avustralya-Katar 4 sarı 0 kırmızı 1 penaltı

Bahreyn-Katar 7 sarı 1 kırmızı
Özbekistan-Kore 6 sarı
Irak-Lübnan 3 sarı 0 kırmızı 2 penaltı

Eskilerden ise;
Brezilya-Belçika 2008 Olimpiyatları 6 sarı 2 kırmızı
Quadsia-Arbil Asya Şamp. Ligi 9 sarı 0 kırmızı 1 penaltı
Muharraq-Nejmeh Asya Şamp. Ligi 6 sarı 4 kırmızı 2 penaltı
UAE-Umman Asya Kupası 9 sarı 1 kırmızı

Daha örnek çok ama yeter. Hep hakemlerin olabildiğince maçın 11 e 11 devam etmesine çalışması lazım denir ama bu hakeme farklı birşey denmiş sanırım. Anlaşılan bu hakemin yönettiği maçlarda ya futbolcular birbirlerine kafa kol dalıyorlar ya da sayın Gandi’de bir sorun var. Ve yine anlaşılan o ki bundan sonra onun yöneteceği maçlarda futbolcuların bale ile futbol arası yeni bir spor ortaya çıkarmaları gerekiyor kart görmemeleri için. Acaba yönettiği takımın futbolcuları ya da teknik direktörleri farkında mı bu hakemin böyle cart cart kart çıkarttığını? Yeminle top oynayamıyor garibim futbolcular sahada…

Ayıp Ayıp!

Haziran 21, 2010, 3:58 pm | Afrika 2010, Futbol kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Sanki Arjantin’i gole boğmuşlar gibi seviniyorlar bir de utanmadan. Hele ki o Ronaldo, gol atacam diye bir tarafını yırtan adam Şekil örneği oldu adeta. Ayıptır ya, günahtır. Bu mudur futbol, dostluk, kardeşlik falan? Hele durun siz bakayım Koreliler kafayı çizip size de gelmesinler nükleerle, atom bombasıyla, kaşındınız ama Ronaldo efendi.

Şampiyonlukları Takımlar Kazanır

Haziran 18, 2010, 5:55 am | Boston Celtics, LA Lakers, NBA kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Yıldızların yıldız olamadığı gecede, şapiyonluğun tek bir topla belirlendiği sahada, her iki tarafta da takımlar vardı. Ama daha fazla takım olmayı beceren bu maçtaki Kobe’ye rağmen Lakers oldu. Muhteşem bir finaldi. Bir kez daha takım olmanın, savunmanın, kavga edercesine mücadele etmenin, inancın insana neler kazandırabileceğini gördük.

Şampiyon Lakers, kazanan basketbol aşkı oldu.

Basketbolu çok seviyorum.

En Büyük Kim?

Haziran 17, 2010, 6:15 pm | Boston Celtics, LA Lakers, NBA kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bu geceyi bitirip yarın sabahı başlatacak saatlerde tarihe tanıklık etme fırsatımız var bir kez daha. Bundan yaklaşık 2 yıl önce bu blog yeni yeni emeklemeye başlarken defalarca kez yazı konusu olan olayların başında onlarca yıl sonraki Lakers – Celtics finali vardı. 2 yıl sonra bugün bir yeni efsane final, geleceğin efsane olarak hatırlayacağı kaptanlardan birinin elinde yükselecek. Pierce ya da Bryant bir kez daha o kupayı kaldırmak için bu gece tüm enerjilerini koyacaklar ortaya. Celtics Büyük üçlüsüyle bir daha bu seviyelere kolay kolay gelebilecek bir görüntü vermese de “ben de büyüdüm” diyen Rondo dengeleri bozmaya çalışacak. Kobe İspanyol partneri ve 6. maçta olduğu gibi bir kez daha savaşmak arzusuyla sahaya çıkmasını umduğu arkadaşlarıyla ağır basmaya çalışacak.

6. maçta kaç sayı fark olmuş, hangi takımda kim eksikmiş, maç Staples Center’daymış falan bunların hepsi hikaye. İlk hava atışı yapıldığı andan itibaren çok büyük bir savaş olacak o sahada ve gözlerimiz bayram edecek kesinlikle, basketbola, mücadeleye doyacağız. Lakers daha ağır basıyor olsa da kağıt üstünde, Tek top herşeyi değiştirebilir. Daha çok isteyen, kendini hayattaki son dakikaları o dakikalarmış gibi zevk ve inançla maça veren kazanacak. Ama tabii ki önce David Stern kazanacak, NBA kazanacak. Kim kazanırsa kazansın bizler ekran başında çok eğleneceğiz.

Maç bu sabah saat 04:00’da NTV’de, ben karşısındayım. Basketbolseverlere iyi seyirler ve iyi eğlenceler.

Keşke şu maçtan önce Magic ve Bird eski günlerin anısına çıkıp ufak bir şov yapsalar, kısa bir konuşma olsa ikiliden. Ne hoş olurdu, eskiyi yad ederdik…

NTVSpor Reklamı

Haziran 17, 2010, 4:06 pm | komik, Televizyon kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Daha önce görüp izleyenler illaki olmuştur, bugün beni kırdı geçirdi bu video adeta. NTVSpor’a bir de bu açıdan bakmak gerk sanırım. Bu kadar zevksiz seyreden bir Dünya Kupası’na kısa süreli ilaç kıvamında.

Büyüklerin Büyük Sorunları

Haziran 16, 2010, 9:35 am | Afrika 2010, Futbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hem tatilde olmam hem de itiraf edeyim vaktimi sevdiklerimle geçirmeyi maçlara tercih etmem nedeniyle deli gibi bütün maçları izlemiyorum. Önceki senelerde olsa dakikasını kaçırmayacağım maçları bu sene seyretmek pek içimden gelmiyor. Onun yerine sevgilimle görüşmek, görüşemiyorsam msnden yazışmak, aileme vakit ayırmak çok daha çekici geliyor. Yaşlanıyor muyum yoksa farklılaşıyor muyum çözemedim 🙂 Ama böylesi daha güzel. E tabi böyle diye iyice kopmadık her şeyden. Fransa, İtalya, Portekiz ve Brezilya maçlarını takip etme imkanım oldu. 3 takımda da ciddi sorunlar olduğunu herkes gibi ben de gördüm. Bir kaç madde çıkardım, Euro 2008’de benzeri şeyleri yapardım her maç günü sonrası bu da Afrika 2010 için ilk olsun madem.

* Fransa’nın en büyük sorunu Domenech. Takımda hiç bir oyuncunun Teknik Direktörüne güveni olmadığı çok belli.
* Domenech kesinlikle Anelka’yı kullanmayı bilmiyor.
* Kaç turnuvadır olduğu gibi yine kendi bileklerini kesiyor Domenech ama yine kovamaz bu Fransız şansölyeleri efendiyi.

* İtalya’nın en büyük sorunu yıldız oyuncuları olmayışı artık. Bir Baggio, Del Piero, Totti gibi takımın sıkıştığı anda yüzünü çevireceği bir adamları yok.
* İtalya’nın ciddi bir santrafor sorunu var. Açıkçası en son Inzaghi-Vieri santrafor ikilisinden sonra verim alınabilen bir ikili, bırak ikiliyi tek bir adam bulamadılar. Büyük takımlarda büyük maçlar oynamış büyük bir santraforu kalmamış İtalyanların.
* Lippi takımı değiştirmeye, gençleştirmeye, yenilemeye çalışıyor olsa da senlerdir aynı adamların omzuna yığılmış bu düzene kolay kolay alışamamış yeni oyuncular. İşi çok zor yaşlı kurtun.
* Buffon’da ciddi bir motivasyon sorunu gözüküyor. Tamam sakat falan da eskisi gibi bakmıyor Gianluigi artık. Gerçekten çok üzüldüm onu böyle görmekten.
* Bu İtalya’ya mutlaka Pirlo gerek.

* Ronaldo kaç turnuvadır ortada yok. Yere göğe sığdırılamayan adam bu mudur. İdareten ayıp olmasın diye sahaya çıkmış gibi. Bir top da ona verseler yeridir. Varsa yoksa artistik hareket yapıp hakemle arkadaşlarıyla bağıraşacak.
* Deco ve Simao çok daha faydalı isimler Portekiz adına.
* Carvalho bugün Portekiz takımından çıksa yerine koyacak adamları yok.
* Çok sıradan bir takım haline gelmiş Portekiz. Scolari’nin mirası her mevkiide tükenmiş.

* Brezilya’yı Dunga takım yapmaya çalışırken fazlaca sıradanlaştırmış koca efsaneyi.
* Şu Brezilya’nın yıldızı Elano oldu. Galatasaray için oldukça iyi ama hem Dunga hem de Brezilya için çok kötü bir haber. 1 gol 1 asist yapan Elano’yu daha kolay elden çıkarma ihtimali kuvvetlendi Galatasaray’ın.
* Brezilya’nın o efsane sol kanadından geriye bir şey kalmamış yazık. Fenerli Andre Santos çok iş yaparmış bu Brezilya’da.
* Kaka’da ciddi bir konsantrasyon eksikliği gözüküyordu. Diğer 2 maçta bu Kaka Brezilya için el bombası olur.
* Robinho’dan hiç bir şey olmaz, Avrupa’da en fazla Fransa belki tekrar İspanya’da oynayabilir, ama bence Avrupa günleri bitmiş Rocbinho’nun. Şu Robinho’yu görünce gözler Ronaldinho’yu hatta Pato’yu arıyor.

Paragliding

Haziran 15, 2010, 10:29 pm | Hayat, Paragliding kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Paragliding yani yamaç paraşütü. Muhteşem bir heyecan, anlatılamaz bir adrenalin patlaması. Hayatımda geçirdiğim en güzel tatil olacağını hissediyorum demiştim, yanılmadım. Harika tatil partnerleri, harika bir tur, harika bir hava ve tabii ki harika bir yamaç paraşütü tecrübesi. Fethiye merkezli bir Likya turu satın almıştım, iyi ki yapmışım bunu. Fethiye Ölüdeniz mevkiindeki Babadağ yamaç paraşütü merkezi. avrupa’nın en iyi 2. yamaç paraşütü parkuruymuş aynı zamanda. Zirvesinden yani 1965 metre yükseklikten atlıyorsun boşluğa 1-2-3 adım derken uçurumdan aşağı salıveriyorsun kendini. Boşlukta süzülmek harika bir his. Hele pilotun ya da eğitmenin diyelim kalburüstü bir adamsa yaptığı akrobatik hareketlerle coşturuyor seni. 35-40 dakikalık bir heyecan, zevk, keyif patlaması. Hayatta fiziksel olarak alınabilecek en büyük zevk birbirini seven kadın ve erkeğin birleşmesiyle kesinlikle paragliding 2. sıraya adaydır. Aslında bir de uçaktan paraşütle atlamadan bunu söylemek doğru mu bilmiyorum. İkinci adrenalin hedefim de bu anlaşıldığı gibi paraşütle atlamak 🙂 Fırsatınız olursa mutlaka deneyin yamaç paraşütünü. Ülkemizde buna böyle müsait parkurlar varken bu fırsatı kullanmamak kayıp olur. Burdan pilotum Sevgili Hüseyin’e de sonsuz teşekkürler yaşattığı güzel heyecan için.

Tatille alakalı anlatacak daha başka şeyler de olacak, bu arada dişimi çektiremedim kanalımdaki enfeksiyon geçmediği için biraz daha erteledik. Ama acıyla yaşamayı öğrendim, acı bağımlılık mı yapıyor acaba 🙂

Maradona’nın Cezası Böyle Olur

Haziran 10, 2010, 2:00 pm | arjantin milli takımı, Futbol, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Fotoğraf, Arjantin Milli Takımı antrenmanından. Maradona, çift kale maçta yenilen takımı kale çizgisinin üzerine sıralıyor. Arkalarını döndürüyor, “eğilin lan” diyor. (O an yenilen takımda herkes hoca niyeti bozdu en sonunda demiştir.)Ondan sonra yenilen takım bu haldeyken kazanan takım kaleye şut atıyor iman gücüyle. Bir sonraki antrenman maçı nasıl geçer kimbilir???

Foto: unprofessionalfoul.com

TSL’nin Evliya Çelebisi

Haziran 8, 2010, 2:41 pm | Futbol, ilginç, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

GALATASARAY A.Ş. 31.07.1995-31.05.1996 Profesyonelliğe Geçiş
GALATASARAY A.Ş. 01.06.1996-31.05.1998 Sözleşme Yenileme
ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 01.11.1996-31.05.1997 Geçici Transfer
GALATASARAY A.Ş. 01.06.1996-31.05.1998 Vize
GALATASARAY A.Ş. 01.06.1996-31.05.1998 Vize
ALİAĞA A.Ş. 31.10.1997-31.05.1998 Geçici Transfer
GALATASARAY A.Ş. 18.06.1998-31.05.2000 Sözleşme Yenileme
ALİAĞA A.Ş. 11.08.1998-31.05.1999 Geçici Transfer
GALATASARAY A.Ş. 18.06.1998-31.05.2000 Vize
SİİRTSPOR 03.11.1999-31.05.2000 Yurt İçi Transfer
GALATASARAY A.Ş. 18.06.1998-31.05.2000 Karşılıklı Sona Erdirme
SİİRTSPOR 14.07.2000-31.05.2001 Sözleşme Yenileme
FENERBAHÇE 19.06.2001-31.05.2003 Yurt İçi Transfer
FENERBAHÇE 19.06.2001-31.05.2003 Vize
FENERBAHÇE 19.06.2001-31.05.2003 Vize
MKE ANKARAGÜCÜ 29.08.2003-28.08.2004 Yurt İçi Transfer
GENÇLERBİRLİĞİ 31.08.2004-31.08.2006 Yurt İçi Transfer
KONYASPOR 17.01.2005-16.06.2006 Yurt İçi Transfer
GENÇLERBİRLİĞİ 31.08.2004-31.08.2006 Karşılıklı Sona Erdirme
KONYASPOR 17.01.2005-16.06.2006 Vize
MKE ANKARAGÜCÜ 27.06.2006-31.05.2007 Yurt İçi Transfer
TRABZONSPOR A.Ş. 01.02.2007-31.05.2008 Yurt İçi Transfer
MKE ANKARAGÜCÜ 27.06.2006-31.05.2007 Karşılıklı Sona Erdirme
TRABZONSPOR A.Ş. 01.02.2007-31.05.2008 Vize
KONYASPOR 05.02.2008-31.05.2008 Yurt İçi Transfer
TRABZONSPOR A.Ş. 01.02.2007-31.05.2008 Karşılıklı Sona Erdirme
FC SEOUL 15.06.2008-15.01.2009 Karşılıklı Sona Erdirme
MKE ANKARAGÜCÜ 30.01.2009-31.05.2009 Yurt Dışı Transfer
MKE ANKARAGÜCÜ 18.06.2009-31.05.2010 Sözleşme Yenileme
MKE ANKARAGÜCÜ 18.06.2009-31.05.2010 Karşılıklı Sona Erdirme
ASSYRİSKA FÖRENİNGEN 01.02.2010-31.05.2010 Karşılıklı Sona Erdirme
SİVASSPOR 15.06.2010- ?

Yaş: 33

Profesyonellikten itibaren;

Faal Futbol Hayatı: 15 yıl (devam ediyor)
Transfer Olduğu Takım Sayısı: 14 (2 yurt dışı)
Transfer Olduğu İl Sayısı: 11 (2 yurt dışı)
Ceyhun Eriş’in ortalama 36-37 yaşına kadar futbol hayatının devam edeceğini düşünürsek, ben ondan transfer olduğu takım sayısını 20’ye, il sayısını da 15’e çıkarmasını bekliyorum. Ligde acaba ondan daha fazla gezen başka bir profesyonel futbolcu var mı? Bildiğin Evliya Çelebi. Futbol hayatı bittikten sonra da turist rehberi olarak çalışabileceği kanaatindeyim kendisinin. Bu sebeple özellikle çok turist çeken güney illerimizden de kendisine teklifler bekliyoruz.
O kadar takım gezmiş, o kadar işler yapmış ama aklımda onunla ilgili kalanlar, agresifliği, 2-3 yılda bir kez Ankara’ya transfer olması, Ariel Ortega’nın ve dolayısıyla Lorant’ın başını yemesi ve 6-0 lık Galatasaray galibiyetinde attığı gol. Geçen koskoca 15 yıl ve akılda kalan 3-5 şey. Yazık çok yazık…

Önce Tatil Sonra Rektefiye

Haziran 6, 2010, 3:29 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir senenin yorgunluğunu atmak için 1 hafta yeter mi? Yapacağın tatilin tadına göre 2 gün bile kafi gelir belki de. İzninizle ben de hayatı koşarak, hatta depar atarak yaşadığım şu 1 sene sonunda bir tatile kaçayım diyorum 🙂 Az sonra yola çıkıp 1 hafta ortalardan kaybolacağım. İstikamet Ege, tatil ekibi muazzam, programlar şimdiden hazır. Bir sürü tekne turu, serin sular, sıcak kumsallar ve daha nice güzellikler. Umarım hiç bir sağlık problemi olmadan güzel günler geçirir ve tam anlamıyla yeni hayatıma daha hazır ve zinde olarak dönerim tatilden. Gerçi bence hayatımın en güzel tatili olacak ya neyse 🙂

Tatil sonrası ise beni uzun zamandır rahatsız eden yirmilik diş ameliyatım var. Mevcut dişlere tam 90 derecelik açıyla baskı yapan ve horizontal olarak arzı endam eden yirmilik, çenemden kendi çabalarıyla çıkmadan aldırayım diyorum. 14 Haziran Pazartesi İstanbul’da ameliyatımı yaptırıp tatil üstüne bir 3 gün de evde yatacağım. Demek oluyor ki Tatil ve rektefiye sonrası yaklaşık 10 gün ortalarda yokum. Blog sevgili ozhano ve volkanbk3’e emanet.

Yenilenmiş ve bomba gibi dönmek umuduyla….

Hayatın tadını çıkarın!

Bu dünya kupasında “bug”* var!!

Haziran 6, 2010, 7:19 am | Ballack, Beckham, Drogba, Robben, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
  • Didier Drogba (Fildişi Sahili, henüz kadroda ama oynaması mucize. Kırık olduğu ifade ediliyor)
  • Andre Pirlo (İtalya, açılış maçında oynaması çok zor)
  • Michael Ballack, Christian Trasch, Rene Adler, Heiko Westermann (Almanya)
  • Rio Ferdinand, David Beckham (İngiltere)
  • Michael Essien (Gana)
  • Jon Obi Mikel (Nijerya)
  • Arjen Robben ve John Heitinga (Hollanda, durumları henüz belli değil)
  • Martin Skrtel (Slovakya, 3 gün dinlendirilecek)
  • Daniel Güiza (İspanya, hocası Del Bosque’ye göre sakatlığı yüzünden kadroya alınmadı)
  • Jose Bosingwa (Portekiz)
  • Dragotunovic (Sırbistan)
  • Guillermo Franco (Meksika)
  • Julio Cesar ve Michel Bastos (Brezilya dinlendirilecekler)
Şuradaki isimlerden bir takım çıkarsan şampiyon olur mu? Güiza engellemezse! olur… Böyle Dünya Kupası’mı olur yaa!! Bu Dünya Kupası’nda ya “bug”* var ya da Güney Afrika büyü yaptırdı şampiyon olabilmek için…
iyiki bir övdük Hollanda’yı başımıza gelene bak… dua edelim de ikinci maça falan yetişsin… ikinci maça tam 2 hafta var… oynar oynar aslanım benim…
*Football Manager oyununda çok fazla sakatlık oluyorsa “bu oyunda bug-hata var amk!” denir… bundandır vesselam başlığın nedeni…

Hollandalıyım futbola doymalıyım!

Haziran 6, 2010, 12:09 am | Brezilya, hollanda, hollanda futbol milli takımı, Kuyt, Mathijsen, Robben, Sneijder, van Bommel, van Bronckhorst, van der Vaart, Van persie, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sessizce takip ediyorum dünya kupasına kalan son günleri… İngiltere’de Ferdinand sakat, Fildişi’nde Drogba sakat, İtalya’da Pirlo sakat, Brezilya Tanzanya ve Zimbabve ile hazırlık maçı yaparak kendini kandırıyor, Arjantin’de Messi solbek!, Fransızlar’ın kötü şansı Domenech! Almanya’da Ballack eksik, İspanya Arabistan’dan 2 gol yiyerek özgüvenine yenik… Portekiz’inse her zamanki gibi takım olabileceği meçhul…

Geriye hiçbir sorunu olmayan tek bir öne çıkıyor. Kimsenin şampiyon adayı olarak bile adını tenezzül etmediği Hollanda! Şimdiye dek Meksika (2-1), Gana (4-1) ve Macaristan’la (6-1) oynadılar hazırlık maçlarında. Toplam attıkları gol sayısı ise 3 maçta 12!! Her maçta 1 gol yemiş olmaları dezavantaj yaratabilir… Ama grup maçlarında sıkıntı yaşamaz…

Dünya Kupası’na puan kaybetmeden gelen iki takım var biri İspanya diğeri Hollanda. Kadrosundaki as oyuncular bu yıl en formda sezonlarını geçirdiler dersek yalan olur mu? Sneijder, van der Vaart, van Persie, Robben, van Bommel, Kuyt, Mathijsen… Kötü bir sezon geçirdiğini söyleyebileceğimiz ama 6 pasta tehlikeli olabilecek Huntelaar gibi bir forvet, Babel gibi süpriz bir güç ve van Bronckhorst gibi bir kaptan-lider!

Grupta işleri kolay. Danimarka, Japonya, Kamerun tam dişlerine göre. İyi ihtimalle grubu 1. bitirirlerse bir sonraki turda F grubunun muhtemel ikincisi Paraguay ya da Slovakya ile karşılaşacaklar. Oldu da süpriz oldu İtalya geldi karşılarına. Euro 2008’de İtalya’ya karşı gruplarda temiz bir 3-0’lık galibiyet aldıklarını hatırlatırım. Fransa’ya 4 çakmışlardı. Hollanda kadrosu da o günküyle aynı şu anda… (1-2 değişiklik var tabi ki…)

Lafı uzatmadan Hollanda çeyrek finalde sanırım Brezilya ile oynayacak. Bence turnuvanın en güzel maçı olur. Gerisini bilemem ama 2.07.2010’da nefis bir maç izleyebiliriz…

Şampiyonada tüm maçlarını takip edeceğim takım Hollanda olacak. Diğerlerini de elimden geldiğince izleyeceğim tabi ki… 14.06.2010 – 19.06.2010 – 24.06.2010 günleri ekran başındayım. Hollandalıyım. Futbola doymalıyım… =)

Kaybolan Sihir – Bir Orlando Magic Analizi

Haziran 5, 2010, 8:00 am | Blog, Boston Celtics, Hayat, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Aylardır yazamadık Magic ile ilgili tek satır. Takip edenler bilir hayatımdaki büyük değişiklikler ve yoğun iş temposu nedeniyle kendi blogumdan da NBAKolik’ten de uzak kaldım. Ama bu sezon başında söylediğim şeylerin gerçekleşmesine pek engel olmadı. Finallerde Orlando Magic’i göremeyeceğiz demiştim göremedik, Bu takım geçen sezonki dereceyi geçemez dedim geçemedi, gerçi aynı dereceyi yaptı ama her maçı kazanmak için oynadılar geçen sene son 5 maçın hangi atmosferde oynandığını hatırlarsınız. Eğer Atlanta ve Boston sezon içinde o kadar dalgalanma yaşamasalardı Orlando hem grupta hem konferansta koltuğunu kaptıracak ve 4. sıraya kadar düşecekti play-off sıralamasında. O noktada Van Gundy’nin basketbol bilgisi hatta dehası diyelim devreye girdi ve adeta maç seçerek hazırladı takımı. Hedef maçlarını hep kazandı Orlando, rakibi kaybederken kazanmaları ise onları 2.liğe kadar taşımayı başardı. Şimdi beni senelerdir okuyanlar yine diyeceklerdir ki “Ne yaptın ettin lafı yine SVG’ye getirdin. Bu kadar mı kötü bu takım?”. Takım kötü demiyorum, oyuncular kötü demiyorum, ama maalesef bu takımın bu sene IQ’su önemli derecede düştü. Özellikle Hidayet ve Lee geçen sene bu takıma mental anlamda çok şeyler katmış, paylaşmayı bilen adamlardı. Peki bu sene ne oldu? Orlando paylaşmayı beceremedi. Sadece bu bile en yükseğe çıkamamak için önemli bir sebep.
Oyuncuları tek tek değerlendirmek istemiyorum ama hiç sevmesem de istatistiklere bakmak zorunda kalıyoruz. Vince Carter’ın gelişini, hem de gelirken onun için Hidayet’in ve Lee’nin feda edilişini bir türlü anlayamamış ve bu hamleyi ciddi şekilde eleştirmiştim. Carter’dan savunma yapmasını, topu paylaşmasını, takımı oynatmasını bekleyemezsiniz. 5-6 sene önceki Carter’dan ancak takımı spektaküler hareketleri ve hızıyla şaha kaldırmasını beklersiniz ki bu adam 35’ine doğru gelmiş artık. Ne eskisi gibi zıplayabiliyor, ne bileğini ne omzunu sağlam tutabiliyor sezon boyu. Ciddi rakiplere karşı çoğunlukla kayıpken, sıradan takımlara aslan kesiliyor. Bu Carter Magic’i 1 adım ileri götüremezdi, götüremedi. Hele bir Ocak ayı var ki yaşadığı Carter’dan cacık olmaz diye yazı yazdırmışlığı var bana. Neyse konuya dönelim. Carter’ın gelişi takım içi dengeleri bozar demiştik. Ne oldu? Bozdu! Şimdi bu Orlando Magic takımının en pahalı oyuncusu ve en büyük yıldızı kabul edilen adamı kim? Rashard Lewis. Bu adama 118 milyon Dolar bağlamış Magic. İlk 2 sezonunda fena oynamadı ama geçen seneki finalden sonra artık bu sene patlar denilen adama ne oldu? Başına Carter düştü! Lewis’in kullandığı top 3, sayı ortalaması, 3.5, asisti 1 küsür, ribaundu yaklaşık 1.5 azaldı. Keyiften mi bunlar? Hayır. Çünkü artık takımda topu paylaşmayan bir yıldız eskisi vardı ve ha bire dağdan taştan üçlük sallayıp duruyordu, Lewis’in atması gereken üçlükleri. Lewis ne oldu? Pert oldu. 
Peki takımın diğer büyük yıldızı kim? Tabii ki Child Man Dwight Howard. Carter’ın takıma gelmesi ona da hiç yaramadı. Onun da şutu ve sayısı yaklaşık 2.5 düşerken ribaunt ortalaması da azaldı ve geçen seneki Howard’ı gözler arasa da bulamadı. Basın önünde arkadaşlarıyla atıştı, hocasına laf soktu, sempatik adam olmaktan çıkıp tepki toplayan adam haline geldi. 
Bu takımın saha içi liderinin kim olması gerek? Jameer Nelson, yedeği kim peki? Basketbola yeniden dönen J-Will. Bu iki adamın olduğu PG rotasyonu size sabırlı, sakin ve akılcı oyunu mu yoksa hızlı, düşünmeden ve spektaküler hareketlerin fazlasıyla bulunduğu ama rakip PG’lere karşı her daim savunmada parkenin öpüldüğü bir manzara mı hatırlatıyor? Ben daha ikisi sahaya çıkmadan Anthony Johnson – Rafer Alston ikilisine razıydım, düşünün artık. Ne yaptı peki bu spektaküler adamlar? Nelson geçen senenin çoooook gerilerinde kalırken birlikte yaptıkları maç başı toplam asist sadece 9 (yazıyla dokuz)! Böylesine şuta dayalı ve artık pivotunu daha az kullanan bu takımın oyun kurucularının toplam asist sayısı 9! Bu inanılacak bir sayı değil. Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Demek ki bu takım oyun kurucusu olmadan oynuyormuş. Hele ki bu 2 adamın toplam sayı ortalamasının 16.5 olduğunu düşününce şampiyonluğa oynayan bir takımın PG rotasyonu bu mudur diye sormak zorunda kalıyor insan. Bu mudur gerçekten ya! 
Hadi onları da geçtik. Bu takımda bir de 35 milyona 5 senelik anlaşma yenilenen Polonyalı pivotumuz vardı değil mi? 13 dakika 24 saniye ortalama süre alıp 3.6 sayı, 4.2 ribaunt, 0.2 asist ve 0.9 blokla oynayan 35 milyonluk bir adam. Yetmedi yanında neredeyse bütün bir sezon oturan 18 milyonluk kontratı ile hem alınan hem beğenilmeyen Brandon Bass gibi bir 4 numara. 2 kontratı toplayınca yapan meblağ ise maalesef Hidayet’in Toronto’ya imza attığı para. Veteran minimumla piyasadan 13 dakika oynayacak o kadar adam bulma şansı varken 50 küsür milyon vermemk için gönderilen takımın zekası ve o paraya yedek sırasında pas tutturulan 2 adam. 
Orlando için en ilginç olanı ise J.J. Redick denilen istenmeyen adam ilan edilmiş gencin bir çok maçta takımın kurtarıcılığına soyunmuş olması. Hem de bunu yaparken Carter’ı oturtması. Pietrus, Barnes ve Anderson’ın iyi niyetli katkıları ise ancak tamamlayıcı nitelikte sezon boyu. Hiç biri asla takımı tek başına sürükleyecek adam olamadılar, zaten olamazlar da, ki onlardan bunu beklemek hem onlara hem basketbola yapılan çok büyük bir ayıp olurdu. 
Otis Smith’in şaheser transferi Carter ise sezonu 16.6 sayı 3.9 ribaunt 3.1 asist % 36.5 üçlük % 43 şut yüzdesi gibi muazzam istatistikler ile kapatarak çok önemli katkıda bulundu takıma. 
Sorulacak soru şudur: Bunları yapıp kurulu düzeni bozmaya değer miydi? Hem şampiyonluk yakalama ihtimali olan o güzelim Orlando kadrosuna hem Hidayet’e hem Courtney Lee’ye yazık oldu. O kadro ve o ruhun tekrar bir araya gelmesi geçen sefer ki gibi 15 sene sürerse çok ama çok yazık olur vefakâr, cefakâr Orlando taraftarına. 
Görüldüğü üzere oyun planı şöyleydi, şu maçın şu dakikasında şu yanlış yapıldı, bu maçta şu şut seçimi yanlıştı gibi bir şey yazacak durumum, halim hem de alışkanlığım yok. Ayıp olmasın Boston serisinin kaybedilmesinden bahsedelim. Tek sebebi Pierce. Onu sinirlendirecek, sindirecek, savunacak ve aynı anda Orlando için sayı atacak şu kadroda tek adam yoktu. Rondo Nelson’a, Garnett Lewis’e ağır gelirken Allen Carter kafa kafaya desek Howard Perkins’e ağır basmakta. Dengeleri sağlayacak, sarsacak ve en sonunda Orlando lehine bozacak tek eşleşme Pierce – Orlando 3 numarası eşleşmesi olacaktı. Barnes Pierce’a çok hafif geldi. Mental olarak buraları fazla yaşamamış bir isim olan Barnes adeta kayboldu Pierce’a karşı. Geçen seneki Hidayet performansı ve Garnett2in olmayışını eklediğimizde Orlando’nun Boston’u geçebilmesindeki nüanslar daha iyi anlaşılıyor. Pota altında Wallace eklentili bir Boston’la Orlando’nun başa çıkması şu kadro yapısıyla imkansızdı zaten. Nelson defalarca kez paspas olurken, Carter amaçsızca bitmiş maçlarda sayı yapmaya çalışır, Howard top alamadıkça çıldırır ve Van Gundy ceketini yerken ben ta sezon başında olacağını bildiğim şeyin gerçekleşmesine hiç ama hiç üzülemedim. Kendi düşen ağlamaz Mr. Smith. 
Bu duygularını yitirmiş, kendini bir şey sanan adamlar topluğu görünümündeki takım olamayan takımın bütün sezon tek bir süper yıldızı vardı, onun adı da Stan Van Gundy. Bu malzemeden bu hamuru çıkarması bile büyük işti, hocalığını yine gösterdi. Umarım gelecek sezon için akıllı hamleler yapılmasını sağlar ve Smith’in akıl tutulmalarının önüne geçebilir. 
Bu yazı benim NBAKolik için yazdığım son yazı oluyor maalesef. Çok büyük bir heyecanla ilk kez 2005’te başladığım Orlando Magic yazarlığım sitenin de kapanıyor olması nedeniyle sona eriyor. Çoban Salata’da illaki Orlando yazmaya devam edeceğiz ama NBAKolik günlerinin yerini asla tutmayacağı kesin. Harika bir ortamda çok güzel dostluklar kurdum burada. En başta Sevgili Mehmet İstanbullu olmak üzere emeği olan tüm arkadaşlara sonsuz teşekkürler. 2 defa en iyi yazarı seçildiğim, çok nitelikli ve çok özel bir sitenin kapanması beni fazlasıyla derinden etkiliyor. Çok şey söylemek istiyor ama uygun kelime bulamıyorum. Çok özleyeceğim bu işi yapmayı, bu keyfi tekrar yaşamayı. Hayatımda her geçen gün yeni güzellikler yaşarken bu çok ciddi bir kayıp oldu benim için. Hiç unutulmayacak NBAKolik günlerim ve sevgili dostlarım…

90!

Haziran 4, 2010, 7:00 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

10 Mart tarihli 96 yazımda vermiştim kendimle alakalı müjdemi. Yıllar sonra 96 kiloya düşmüştüm. Aradan geçen yaklaşık 3 ay içinde ise yeni hedefim olan 90 kiloya nasıl inerim diye düşündüm hep. Ama öyle delicesine de kafayı takmadım. Evde mekik, şınav çekmeye başladım, ufak egzersizler ve haftada 2 maçla vücudumu zinde tuttu. Olabildiğince az araba kullanıp yürünerek gidilebilecek yerlere yürüyerek gittim. Çok terledim, çok yoruldum ama cidden alıştım. Akşam 7’den sonra bir şey yememeye, öğün atlamamaya, beyaz ekmek, tuz ve şekerden uzak durmaya devam ettim sadece. Burger King’e de gittim, iskender kebap da yedim, kumpir de pizza da! Ama 4 hafta önce tartıda ilk kez gördüğüm “90” kiloyu muhafaza ettim. Geride kalan 4 hafta çok zorlu geçmiş ve zaman zaman yemek saatleri ve yediklerim şaşmış olsam da 90’ın üzerine çıkmadım. Hareketi bırakmamak kilo almamı engelledi. 97 sanırım 1. eşiğiydi vücudumun, şimdi 90 kilo 2. eşik konumunda. Bu kilodan da aşağı inebilirsem sanırım 85’i de göreceğim. Belim ve göbeğimdeki fazla yağlar da eriyip gidecek.

Yaklaşık 20 oldu verdiğim kilo böylece 6,5 ayda, üstelik sağlığım bozulmadan ve vücudumu sarkıtmadan. artık belim, dizlerim ağrımıyor, daha fazla ayakta durabiliyor ve daha verimli çalışabiliyorum. Aynada kendimi böyle görmek de daha güzel deyip bi de ukalalık yapayım 🙂 Saçlar da artık toplanıyor, gençliğimde yaşayamadığım her şeyi sırasıyla yaşıyorum. Çok şükür içimi aşk, ruhumu ferahlık, vücudumu zindelikle dolduran Rabbime!

Şimdi Hedef 85 kg!

Sevgili M.T. sana da selam olsun buradan, 90 demişken ne güzel kupaydı değil mi İtalya 90, ah Scilachi ah!

Secret Garden

Haziran 2, 2010, 3:29 pm | Hayat, Müzik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://www.dailymotion.com/swf/video/x8tvu7_secret-garden-bruce-springsteen_music

Bruce Springsteen bir ekol, şarkıları her daim efsane olmuştur. Bu şarkının bendeki yeri ise apayrı. Paylaşayım istedim. Şarkı kime gideceğini biliyor zaten 🙂

Secret Garden

She’ll let you in her house
If you come knockin’ late at night
She’ll let you in her mouth
If the words you say are right
If you pay the price
She’ll let you deep inside
But there’s a secret garden she hides

She’ll let you in her car
To go drivin’ round
She’ll let you into the parts of herself
That will bring you down
She’ll let you in her heart
If you got a hammer and a vise
But into her secret garden don’t think twice

You’ve gone a million miles
How far did you get
To that place where you can’t remember
And you can’t forget

She’ll lead you down the path
There will be tenderness in the air
She’ll let you come just far enough
So you know she’s really there
She’ll look at you and smile
And her eyes will say
She’s got a secret garden
Where everything you want
Where everything you need will always stay
A million miles away

İstanbul Portluyor

Haziran 2, 2010, 12:32 am | Acayip İşler, sinir, Türkiye Meseleleri kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

İstanbul’a her gittiğimde cidden bu şehri yeni bir şeyler olmuş halde görüyorum. Zaten Türkçenin unutulduğu bu şehir artık iyice portlamaya zortlamaya başlamış. Portlama daha İstanbul’a girerken Via Port’la başlıyor Kurtköy’de, oradan içerlere doğru gidip köprüyü geçince ilerlerde, Bahçelievler’de Metro Port’un boy verdiğini görüyorsunuz. Haydi Via Port’a alışmıştık Sabiha Gökçen’in dibinde ama Metro Port pek bi zorlama olmuş, hatta olmamış. Metro Portlamayı da geçtik de bu sefer ne çıkıyor karşımıza Atatürk Havalimanı’na pek yakın diye Air Port Outlet Center. Muhteşem ya koca şehir semt semt portluyor. Bir ucundan bir ucuna port port maşallah.

Cidden ne oluyor bu şehire Allah aşkına. Tamam metropol, dünya şehri falan filan da Türkiye be dayı burası. Bu ülkenin dili Türkçe değil miydi en son. Yoksa haberimiz olmadan Anayasa paketi yutturmasında tablet edasıyla Türkçeyi defterden silen bir madde de mi içirdiler bize. Yeminle Nuri Alço’nun ilaçlı gazonunu içmiş gibi horulduyor memleket, elalem de hart hart kaşıyıp bir taraflarını portlatıyor caanım İstanbul’u.

Bu da 2. isyanım olsun blogdaki. Cem’e selam, yola devam.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.