Ne Kadar Acayipleştik Biz Ya!

Mart 5, 2011, 9:20 pm | Acayip İşler, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yazıklar Olsun!!!

Şubat 15, 2011, 11:15 pm | Beşiktaş, Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

İbrahim Üzülmez’le 2006 yazında yaptığım tatilde karşılaşmıştım. Ama tanıyamamıştım. Kaldığım otelin lobisinde müzik dinlerken yan masaya oturmuştu. Eşim göstermişti bu Beşiktaşlı futbolcu değil mi diye. Ben de ne yalan söyleyeyim yok be bu insana benziyor demiştim. Tabi herkeste olduğu gibi kafamdaki İbrahim Üzülmez şekli saçı sakalına karışmış, viran halde bir tipti ama yanımda oturan insan gayet bakımlı, sinek kaydı sakal traşı olan kısacası bakımlı biriydi. Tabi futbolcu olduğunun en önemli kanıtı, kısa beyaz çorapları üzerine giydiği spor ayakkabıları ve genelde futbolcuların hepsinin alması gerektiği zannettiğim adidas marka beyaz ya da siyah el çantası idi. Ben de ne dikkat etmişim adama! Yalan yok konuşana kadar iyice bir süzdüm adamı, ondan aklımda tüm ayrıntılar, velhasılı kelam ben genelde yaptığım gibi ilk önce müzasyenleri daha sonra da oradaki topluluğu avucumun içine aldıktan sonra o cesaretle baba sen Üzülmez misin yoksa ona mı benzemeye çalışıyorsun dedim. O içine kaçmış gibi bildiğim İbrahim sesi ile biraz da kasılarak evet o benim der gibi bir kafa salladı. 5-10 dakika muhabbet ettik ama o muhabbet sonunda Üzülmez hakkında düşüncelerim bayağı bir değişti. Futbolcuların çoğunda görülen aklındakileri cümlelere aktaramama kusurunun onda olmadığı ilk keşfim olmuştu. Hatta etrafımdaki arkadaşlarım da aynı şekilde adam ne güzel konuşuyor demişlerdi.

Bunu niye anlattım bilmiyorum ama sonuçta konuya bir yerden giriş yapmak lazımdı ve bu anı insanları görünüşüne, sıfatına, konuşmasına, işine, gücüne vs. göre önyargılı olmamak gerektiği düşüncesini bir kez daha yüzüme çarpmıştı. Peki İbrahim Üzülmez’i en az 10 senedir gayet iyi tanıyoruz, muhakkak ki maçlarda olsun dışarıdaki röportajları olsun kişiliği hakkında hepimizde bir fikir oluşmuştur. Milyon kişiye bu adamı sorsanız hiçbirinden yahu bu lanet bir adam lafını duyamazsınız ki böyle insan iki dakikada kendini belli ediyor. Örnekleri çok, isimleri lazım değil. Diğer yandan Üzülmez kimdir? Üzülmez işine sıkısıkıya bağlı bir insandır, aldığı parayı son kuruşuna kadar hak eden bir insandır, azimlidir, hırslıdır ancak bu hırsından dolayı futboldan ekmek yiyen hiç bir meslektaşına bir zarar vermemiştir. Bununla birlikte disiplinlidir, Türk futbolcular arasında Hakan Şükür ve Ergün Penbe ile birlikte iş disiplinine sonuna kadar bağlı olduğuna inandığım üç futbolcudan biridir.
Bu yukarıda saydığım özelliklerinden hangisine hangi futbol izleyicisi yok diyebilir? Tüm bunları gözönüne getirdiğimizde Beşiktaş yönetiminin yaptığı yolları ayırma kararının ne kadar yanlış olduğunu tartışmam kimseyle. Bu insan 11 yıldır içinde olduğu kulübün kaptanı. Bugün onu elimine edenlerin kaçı ondan daha fazla emeğe sahiptir kulüp için? Şu ana kadar kim bilir kaç tane aynı takımın futbolcusu maç içinde olsun devre arasında olsun maç sonu olsun birbirinin boğazına yapışmadı? Ama amaç burada şartlar hazır oluşmuşken gereğini yapıyoruz diye gösterip kimseyi de karşına almadan bir futbolcuyu yakmak. Bir de bu adam durup dururken mi dellendi? Onu dellendirenin hiç mi suçu yok da hiç adı geçmiyor, kıskıs gülüyor arka tarafta. Üzülmez dediğim gibi hırslı, hırsına yenik düşüp böyle bir yanlış iş yaptığı yönünde bir karar alınıp gerekenler yapılamaz mıydı?

Yaptığını kesinlikle haklı bulmuyorum, doğru olduğunu da düşünmüyorum. Ama 37 yaşında çatır çatır top oynayan, hatta top oynadığını zanneden bazı tiplere bu işi öğreten insanı bir kalemde yokedebilen zihniyet aynı akıbete uğradığı zaman cart curt konuşmayacak. Üzülmez’in kafasına vurulan keserin sapı da Toraman’ı elbet yakında bulacak, bulması gerek eğer o yönetici diye kendilerini addeden insanların azıcık adalet duyguları varsa.

Diğer yandan bu kadar hız niye? Koştura koştura adamı kovmak da ne demek oluyor? Yapıcılık diye birşey öğrenememiş mi bu yönetim ya da futbol şubesindekiler. Herhalde beklediler beklediler adam performanstan düşsün de yollayalım diye. Baktılar ki adam yıl geçtikçe Benjamin Button gibi daha da güçleniyor ellerine fırsat geçince yok ettiler adamı. Ya da kabul edelim yaptığı çok pis birşey ve yolların ayrılmasından başka yol yok. Zaten adan 2-3 ay sonra futbolu bırakacağını açıkladı. Gizliden gizliye bu işi böyle bir afişe ile yapmayıp kitabına uydurmak ile halledilemez miydi? Hiç mi olmadı bir futbolcu hiç sakat değilken sakat gibi gösterilip kadro dışına atılmadı mı? Millete milyonlarca avro parayı çatır çatır verirken ki haketmedikleri halde, parasını sonuna kadar haketmiş adamın 2-3 aylık alacağını kesmek için mi paldır küldür kovuyorsun da milletin önünde rezil ediyorsun? Yazık, nerden bakarsan bak yazık.

Son bir laf da Beşiktaş taraftarına ve özellikle herşeye karşı olduğunu iddia eden Çarşı grubuna. Bakalım göreceğiz Green peace ile çevre kirliliğine, bilmem kimle altın çıkarma işine vs. bir ton zımbırtı olaylara karşı olan bu grup yönetimin bu uygulamasına da karşı olup, Üzülmez’e iade-i itibar edecek mi? Eğer hiç sesleri çıkmazsa hiç bundan sonra yok ona karşıyız yok bunu destekliyoruz diye ortaya çıkmasınlar. Adama derler sen ilk önce kendi takımının kaptanını yiyenleri karşı çık!!!
Açık açık söylüyorum, İbrahim Üzülmez’e sanki yüzkızartıcı bir iş yapmış gibi 1-2 günde kadro dışı bırakıp kamuoyunun önüne salanlara yazıklar olsun! Sanki adamın kalemin kırdınız da iyi bir halt ettiniz. Sizin de zamanı gelir belinizi kırar o taraftar azıcık adalet duyguları varsa. Tabi, bazıları gider geceleri yapmadığı maskaralık, kepazelik kalmaz ki bunların sadece %1’lik kısmı tvlere yansır, çünkü hemen gizli eller olayı kapatmak için hareket eder ve onların arkası vardır, parası çok, yemesi zordur. Ama İbo tek tabancadır, arkası yoktur, tek dayanağı performansını devamlı yüksek tutmasıdır, kolaylıkla gözardı edilebilir ve o ancak hırsına yenik düştüğü zaman yenilebilir…

Hayırlı Uğurlu Olsun!

Şubat 4, 2011, 10:37 am | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Efendim yeni kalecimiz camiamıza hayırlı, uğurlu, rakiplere bereketli olsun. Muhteşem bir tercih, müthiş bir transfer. Getirip kulübümüze bu yeteneği kazandıran büyük insanlara ne kadar teşekkür etsek az, etmeyelim o yüzden.

Niye Futbolu Bu Kadar Ciddiye Alıyoruz?

Şubat 3, 2011, 11:48 am | Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uğur Meleke’nin senelerdir takipçisiyiz. Şu spor basınındaki ender doğru adamlardan biri. Yazdıkları, söyledikleri, yakaladıkları çok önemli. Askere gitmeden önce Türkiye’deki futboldan çok soğuduğumu anlatan yazılar yazmış ve neden bunun sadece bir oyun olduğunu unutuyor, hayat memat meselesine büründürüyoruz bu işleri diye sormuştum. Her ne kadar bir endüstri haline gelmiş olsa da sadece bir oyun oynanıyor ve temaşaa sanatı icra ediliyor aslında sahada. İnsanın en ön planda olduğu, olması gerektiği bir sahne futbol sahası. O insan zarar görmemeli, sağlıklı kalmalı, eğlenmeye ve eğlendirmeye devam edebilmeli. Ama hem biz izleyenler, hem bu işi finanse edip yönetenler hem de bu işin pardon oyunun içindekiler bunu unutmuş vaziyette sanki. İşte o yüzden Meleke’nin tespiti ve bizim bu zamana kadar bu adamla ilgili düşündüklerimiz, gördüklerimiz oyunun oyun olduğunun unutulmaması için böyle adamlarının sayısının çoğalması gerektiğini bir kez daha sokuyor adeta gözümüze.

İlk kısmı da çok önemli mesajlar içeren yazının sadece Simao Sabrosa ile ilgili kısmını alıntılıyorum bu noktada. Teşekkürler Meleke, şu kadar spor yazarı içinde bu güzelliklerin olduğunu, olması gerektiğini bizlere gösterdiğin için…

“Simao Sabrosa
İBB-Beşiktaş maçında Simao bir gol attı, iyi de oynadı. Ama o müsabakada benim esas dikkatimi çeken Simao’nun iyi futbolculuğu değil, iyi insanlığı/iyi profesyonelliğiydi. 
Maçın 25’inci dakikasıydı. Beşiktaş ceza yayı önünde bir hava topu mücadelesinde Guti ve Mahmut kafa kafaya çarpıştılar, top siyah-beyazlılarda kaldı. Hakem devam işareti verdi, Beşiktaş hızlı hücuma kalktı, top orta çizginin biraz önündeki Simao’ya ulaştı. Simao hakemin devam işaretini gördü, devam etseydi belki de Belediyespor’u son 5 yılda en eksik yakalayan oyuncu o olacaktı(!).
Devam etmedi. Hakemin kaçırdığını o kaçırmadı, iki kişinin kafa kafaya çarpışmasından doğabilecek tehlikenin farkındaydı, topu taca bıraktı.
 

* * *
Aynı maçın bu kez 80’inci dakikası gelmişti. Hakem, aşırı tepkiler veren Schuster’i tribüne göndermek istedi. Schuster’se gitmek istemiyor, direniyordu. Tam o anda yaşananları Lig TV’den dostumuz Bora Koçyiğit anlatıyor: “Simao diğer taç çizgisi kenarından, yani 60 metreden bir depar atıp Schuster’in yanına koştu. Alman Hocaya sinirli şekilde terden sırılsıklam olmuş formasını gösterdi, hemen gitmesini işaret etti. Alman Hoca kendine geldi ve hızlı adımlarla tribüne doğru yola çıktı”.
Bu iki hadisesanırım Beşiktaş’ın takıma sadece iyi bir futbolcudeğil, iyi de bir insan transfer ettiğinin göstergesi…”

Yazının tamamı için kaynak

Özat, Başına İş Açacaksın!

Ocak 31, 2011, 6:24 pm | Ankaragücü, Futbol, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Futbolda bu haftanın en önemli gündem maddesi muhakkak ki Ankaragücü-Manisaspor maçında Ankaragücü teknik direktörü Ümit Özat’a yapılan saldırı idi.

Tabii bana bu olayda doğrudan şu haklıdır şu haksızdır demekten çok olayın baştan aşağıya bir yanlışlar sinsilesinin son halkası olarak çıktığını kabul etmek daha mantıklı geliyor.

Cemal Aydın’dan sonra bir türlü yönetimsel bazda bir uzlaşının sağlanamaması, Ankara Belediye Başkanı’nın takım üzerinden elini çekmek istememesi aksine tek hükümdar olacak şekilde takımı bir oyuncak haline getirmesi, eski başkanların yeni yönetimi devamlı çomaklamaları, çoğu kişisel rant peşinde olan sözde taraftarların birilerinin avukatı ya da celladı kisvesine bürünmeleri, dün kavga ettikleri birini ya da birilerini işlerine gelince takımın menfaatini düşünmeksizin omuzlara almaları ve kafasının dikine gitmeyi seven, yönetilmekten hoşlanmayan bir teknik direktörün takım üzerinde tek etkili olma inadı sonucunda iş o saldırıya kadar geldi.

Başta da belirttiğim gibi, olay anında ne maçın Ankaragücü aleyhine devam ediyor olması, ne Özat’a edilen küfürler, ne Ümit’in edilen küfürlerden sonra Ankaragücü golü bulunca yaptığı iddia edilen tahrikvari hareketler, ne de takımın ligdeki durumu ki onca hengameye rağmen iyi durumda olduğunu düşünüyorum bu olayın münferit ya da bir anlık sinirle olan bir olay olduğunu kanıtlamaz. Ümit Özat’ı ne parasızlık, ne yönetimsel dirayetsizlik ne de futbolcu olmaması yıldırabilirdi ancak can korkusu onu bu takımın başından ayırırdı.

Dün olmasaydı gelecek hafta olacaktı, ya da ondan sonra ki hafta. Ama bu olay olacaktı. Olay öncesi tahrikler de işin tetiklemesi oldu. Tabi ayrıca Özat’ın saldırı geçiştirildikten sonra saldırgana yaptıklarını ve daha sonra genel anlamda söylediklerini de tasvip etmek mümkün değil.

Malum psikopat çok bu memlekette. Onlardan biri Özat’ın bu hareketleri ve söylemlerinden kendine vazife çıkarıp onun canına bile kastedebilir. Olmaz olmaz demeyin. Dediğim gibi psikopat çok…

Eskiden…

Aralık 13, 2010, 11:25 pm | Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hatırlar mısınız;
Bir zamanlar ligde üç büyüklerde şampiyonluktan başkası başarısızlıktı.
Bir zamanlar ligde üç büyüklerin birbirleriyle yaptığı maçlar şampiyonu belirlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları İstanbul’da bırak berabere kalmayı az farklı yenilgilerde bile mutlu olurlardı.
Bir zamanlar Spor Toto’da üç büyüklerin maçlarına doğrudan galibiyet işaretlenirdi.
Bir zamanlar üç büyükler Anadolu takımlarını yarım saatte üçlük yapar sonra dalgasına bakarlardı.
Bir zamanlar hakemler üç büyüklerin aleyhine hata yapılınca kulüp yöneticileri ortalığı yangın yerine döndürülerdi.
Bir zamanlar Trabzonspor hep lige İstanbul hegamonyasını yıkma söylemleriyle başlar, ilk yarı sonunda havluyu ilk atan yine onlar olurlardı.
Bir zamanlar üç büyükler oynadıkları maçların son 15 dakikasında yenik olsalar bile taraftar galibiyete maç sonuna kadar inanırdı.
Bir zamanlar Anadolu takımları üç büyüklerle oynadıkları maçlarda orta sahayı geçmeyi düşünmezlerdi.
Bir zamanlar üç büyükler yenik duruma düşünce gerekirse defansta 2 adam bırakır topyekün ofansa geçerlerdi.
Bir zamanlar Anadolu takımları ancak şansları ile üç büyüklerden puan alırlardı.
Bir zamanlar Avrupa Kupalarında Türk takımları ile eşleşilmesi hiç bir Avrupa kulübünün hoşuna gitmezdi.
Bir zamanlar Türk takımlarının özgüvenleri o kadar yüksekti ki, ” Biz değil onlar korksunlar.” denirdi. Ama o laf icraate de geçirilirdi.
Bir zamanlar taraftar gibi taraftar giderdi maçlara. Sataşmalar tabi ki olurdu ama taraflar birbirini boğazlamazdı, kesmezdi, tebrik etmesini bilirdi. Yani hazımsızlık yoktu öncelerde.
Ne günlerdi be…

Neyiz Biz?

Aralık 9, 2010, 1:02 am | ozhano, STSL, Sıkıntı, teknik direktör kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Şampiyonlar Ligi’nde akşam oynanan maçların sonuçlarına bakarken Shakhtar ilgimi çekti. Lucescu ile sürmekte olan başarılı sonuçlarına bir yenisini eklemiş ve Braga’yı da 2-0 yenerek grupta 15 puan ile bir üst gruba çıkmaya hak kazanmış. Galatasaray’da Beşiktaş’ta beğenilmeyen Lucescu kaç yıl oldu tam olarak bilmiyorum ama Ukrayna’ya her sezon yeni sevinçler tattırmaya devam ediyor.

Tabi bu sonucu görünce Türkiye’deki futbol alemi olarak nasıl bir yapıya sahibiz diye düşünürken değişik sonuçlar geldi aklıma.

Biz ne garip bir milletiz ki Lucescu gibi, Daum gibi, Gerets gibi vs. adamların arkasından tefleri çalarak göndeririz ama sıkıntıya düştüğümüzde ne hikmetse ilk akla gelen yine o arkalarından tef çalınan teknik direktörlerdir. Tabi bu olay oluşturulmaya çalışılırken Türkiye’yi ve Türk futbolunu iyi tanıyor kisvesi en çok kullanılan hatta tek kullanılan bahanedir. Gelirken de Havaalanında bu sefer davullarla zurnalarla karşılarız giderken küfür kıyamet yolladığımız adamı.

Biz ne garip bir topluluğuz ki, desteklediğimiz takımın yenmesi yetmez. Oyun olarak iyi oynamalıdır. 1-0 lık galibiyetler bize göre değildir. Tabi iyi oyunda yetmez galip de geleceksindir. Takım galip gelir, oyun olarak yeterli görülmez, pozitif futbol oynanmıyor naraları atılır. Takım iyi futbol oynar, pozitif futbol oynar ama yenilir bu sefer de tam tersi bağırışlar başlar.
Biz ne acayip bir birlikteliğiz ki, yurtdışındaki x takımı taraftarları meşale yakınca sahayı yakınca, kulübüne maddi zarara uğratınca “şuna bak, bizde olsa ne cezalar verilirdi, insan değil bunlar…” deriz. Ama biz birbirimizi boğazlarız, keseriz; arkasından ağır tahrikten, ondan, bundan bahanelerin arkasına saklanarak yapılanı doğru değil ama olağan bir yola sokmaya çalışırız.

Tabi bir de yöneticilerimiz var. Biz de öyle değişik yöneticiler var ki, mevkilerini tanınma ve statü elde etme için kullanırlar. Başarı aslında onlar için bir ölçüt değildir. Çünkü çok iyi biliyorum ki, her kulüpte takımın başarısı nedeniyle hoşnut olmayan yöneticiler de var. Neden? Takımda işler yolunda olunca yönetici düzeltecek bir şey bulamaz, doğal olarak da ismi çok fazla medyada geçmez, yüzü çok fazla görünmez ekranlarda. O yüzden arada sırada takımda kaos olmasını ister ki, o da çıksın durumu düzeltsin, sonra birileri de onun sırtını sıvazlayıp takdir etsin helal olsun desin.

Bunun bir de medya tarafı var. Bizim o kadar ne üdüğü belirsiz bir medyamız var ki, dün beyaz dediğine bugün kara diyecek kadar düzgün bir medyadır. Aynı bazı yöneticilerde olduğu gibi medya için başarı en istenmeyen durumdur bir kulüp için. Çünkü kargaşa, sıkıntı olmayınca konuşulacak, yazılacak da fazla bir şey olmayacak doğal olarak.

Biz öyle acayip bir taraftar topluluğuzdur ki, uygun maliyetli yetenekli, geleceği parlak futbolcular isteriz, alınınca da yahu nereden geldi bu adam demekten de kendimizi alamayız. Tam tersi tanınmış, yüksek maliyetli futbolcular alınınca da bu sefer adamdan tek başına maçları almasını bekleriz. Olmayınca da acaba bizdeki bu adam bizim tanıdığımız olanı değil mi deriz. “Yahu angut, sen adamı senin takımının 10 kat daha iyisinde oynarken gördün, senin takımın ne ki adam ne kadar oynasın” demeyi de kendimize ya da tuttuğumuz takımın azametine! yakıştıramayız.

Biz öyle garip bir futbol alemiyiz ki, kulüpte sportif bir başarısızlık varsa kulüp içerisinde olsun olmasın herkes kendi dışında herkesi suçlar. Takım kötü gider; yönetici, t.d.yi futbolcuları ve azıcık cesaretliyse taraftarı suçlar. Takım kötü gider; t.d., yönetimi, futbolcuları ve taraftarı suçlar. Takım kötü gider, futbolcular, teknik direktörü, yönetimi suçlar. Hiçbir zaman hiç kimse suçu kendisinde bulmaz ya da sorunu çözmekte uğraşmaz, derdi, düşüncesi kendini mevcut olan nahoş durumdan sıyırmaktır her zaman.

İşte biz böyle oldukça on geri bir ileri devam ederiz. Sonra bir bakarız ne kadar da geride kalmışız, nereye gidiyor Türk Futbolu deriz, bunun nedenini de kendimize değil başkalarına atarız. Kendimizi dev aynasında görüp başı çeken ülkelerle laf çakıştırırız. Ama iş icraate gelince popomuzun üstüne oturtur o küçük gördüğümüz takımlar bizleri.

Çatkıç, Sen de Şunu Düşün:

Ekim 31, 2010, 12:16 am | Antalyaspor, Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 2-1 Antalyaspor

Ömer Çatkıç:”Bana küfredenler, evlerine gidip annelerinin yüzlerine baktıklarında, hepsinin akıllarına ben geleyim.”

Küfürü hele kutsal değerlere her ne olursa olsun küfür edilmesini tasvip etmek kesinlikle mümkün değil. Hatta bir adım ileriye gidilerek insanların yanyana birbirlerinin yüzüne baka baka başka bir kişiye toplu bir şekilde küfür etmesi daha da abes. Çünkü sahadaki bir futbolcunun anasına bacısına küfür ederken yanındaki bir kadın da aynı şekilde buna destek veriyor ve hiç yadırganmıyor. İlginç. İşin içinde Ömer gibi rakip futbolcuları ve taraftarı her bakımdan geren bir yapıya sahip birinin olması bile bu gerçeği değiştiremez. Yapılan yanlış, toplu bir halde yapılması affedilemez.
Tamam, buraya kadar güzel. İşin bir de diğer yönüne bakalım. Küfür Türk toplumunun yakasında her zaman bulundurduğu en önemli illet. Sinirlenince ben etmiyor muyum? Evet, ama abartmadan. Peki, Ömer’in yaptığı açıklamalara karşılık o küfür edenler de şunu soramaz mı:

Ömer, sen geçen sezon taraftara dönüp tahrik ederken, el kol hareketi yaparak gererken bu hareketlerinin karşılığının nasıl olması gerektiğini düşünüyordun? Sen de ne zaman sana küfür edilirse acaba ben ne yaptım da bunlar bana küfür ediyor diye düşün. Eğer cevabın hiçbirşey olursa ve bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirsen kalbin rahat olsun ama o küfürler seni bulmaya devam eder. Eğer cevabın ben de yaptım birşeyler olursa işte o zaman bazı şeyleri düzeltebilirsin ve kimseden küfür yemezsin.

LAWRENCE’ IN KAZMA KONUSUNDAKİ YASASI (OKU-ŞAŞIR!)

Ekim 21, 2010, 1:37 pm | Futbol, Galatasaray, ilginç, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bugün Google’ın özlü sözler kısmında gördüm Lawrence’in kazma konusundaki yasalarından birini gördüm.Merak ettim acaba kazma yasalarının diğerleri neymiş diye. Bildiğin Galatasaray’ın kazmalarını açıklamış. Açıkçası okuyunca tam bizdeki kazmalara uygun olduğu kanısına vardım. Buyrun okuyun:

1. Kazdığın çukur ne kadar derinse, çukuru tekrar doldurduktan sonra dışarıda eskisinden o kadar daha çok pislik kalır.

2. Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir. (Gidiyor zaten)

3. Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir. (Şu durumdan daha kötüsü var mıdır ama artık bir yerde dur denilsin, denmezse zaten kazmaların yerinde yeller esecek.)

4. Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır. (Bizde olasılıktan bol ne var, Hakan Şükür, olmadı Fatih Terim, olmadı Tugay Kerimoğlu, olmadı Daum, olmadı Hikmet Karaman, ama sonuç sıfıra sıfır elde var sıfır.)

5. Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır. (Şu derbi öncesi takımın başına adam gibi bir teknik direktör gelmesinin istenmesine rağmen bu olasılığın gerçekleşme yüzdesi her geçen gün azalıyor.)

6. Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır. (İçimden bir yerlerden en kötü durum eğer kazmaların gitmesiyse ben razıyım diyor ama kıyamıyorum yine de takıma ve taraftara.)

7. Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir. (Bizim teknik direktör getirme işimiz Süleyman Demirel’in hükümete gelme seferi gibi oldu. Kovduğumuz tekrar başımıza geliyor.)

8. Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi. (Rijkaard gibi adamı kırdık, daha ne olsun…)

Galatasaray’ın şu geçen 2-3 aylık durumunu ve son günlerde yaşanılanları bir hatırlayın. Bildiğin Galatasaray’ın ve Galatasaray’daki kazmaların durumunu anlatmış sevgili Lawrence. Büyük adammış vesselam…

Rijkaard’da Son!

Ekim 20, 2010, 11:26 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

“20 Ekim 2010 tarihi itibarıyla Teknik Direktörümüz Frank Rijkaard, antrenörümüz Johan Neeskens ve yardımcılarıyla yaptığımız karşılıklı görüşme sonucunda yollarımızı ayırma kararı vermiş bulunuyoruz…

Bugüne kadarki çalışma sürecimizde iş disiplini, çalışkanlığı, insanlığı, kimlik ve kişiliği ile karşılıklı ilişkilerimizde hiçbir sıkıntı yaşamadığımız, tecrübe ve birikimini bizimle paylaşan Sayın Frank Rijkaard’a Galatasaray’a verdiği emek ve mesaisi için teşekkürü borç biliriz.

Çalışması ve beyefendi kişiliğiyle birlikte olduğumuz süreçte futbol adamlığı ve ustalığını, bu konuda deneyimlerini ve görüşlerini aynı ortamlarda soluduğumuz antrenörümüz Johan Neeskens’e Galatasaray camiasına katkıları, emeği ve çalışması için müteşekkir olduğumuzu belirtiriz.

Her iki ustanın yanısıra teknik heyetimizde yer alan Alberto Roca Pujol ve Carlos Quadrat’a da bugüne kadar kulübümüz bünyesinde vermiş oldukları mesaileri için teşekkür ederiz. Galatasaray Spor Kulübü”

Gelişi her isimli teknik direktörde olduğu gibi şaşalı ve ses getirici idi. Beklenti doğal olarak çok yüksekti. Taraftar olabildiğince sabır gösterdi ama futbolcularla birlik beraberlik içerisinde olamadı, sakatlıklar hep köstek oldu, belki de takım içerisinden darbe yedi ve ne zamanki taraftar yönetimi hedef aldı, o zaman bileti kesildi. İnşallah bundan sonra kariyeri boyunca yaşadığı en kötü performans burası olur. Fakat nasıl bir milletsek Rijkaard’ı da kendimize benzettik. Nasıl başarabiliyorsak…

Rijkaard Görevden Alınsın! (Vol:2)

Ekim 17, 2010, 11:34 pm | frank rijkaard, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

3 Ekim itibari ile “Rijkaard Görevden Alınsın” diye bir yazı yazmıştım. Eminim ki o zaman başlığı görüp yazının içeriği hakkında herkes Rijkaard’ın kovulması gerektiğini düşündüğüme istinaden yazıyı okumuşlardı. Ama benim dediğim Rijkaard’ın kovulması için şartların tamamen uygun olduğu ancak futbolcuya dayalı düzenin yıkılması için bu icraatın beklemesi gerektiği idi. O zaman şartlar müsaitti, ama şu anda durum o zamankinden daha da müsait ve son yenilgiden sonra yapılan açıklamalar şunu gösteriyor ki, eğer yönetimden bir kontra gelmezse Rijkaard’ın Galatasaray çatısı altındaki yolculuğu yarın itibar ile sona erecek.

Rijkaard’ın Galatasaray’a gelmesi ile söylenmeye başlayan total futbol, futbolcuya değil sisteme dayalı bir futbol, pozitif oyun, kişilikli futbol lafları yarın itibari ile sona erecek. Taraftar belki de Galatasaray’a kuruluşundan beri en önemli mutlulukları yaşatan iki isimden biri olan Fatih Terim’den bile daha çok destek gösterdi. Beklenti Rijkaard’ın aynı Derwall gibi olacağı idi. Ama olmadı, bu kulüp yapısı, bu düşünce yapısı ve futbol dünyasının bu kaos ortamı içinde Rijkaard da tutunamadı.
Hatalı mıydı? Bana göre belli noktalarda çok ciddi hataları oldu. Bu taraftar ona destek için 1 sezon boyunca bilerek ya da mecbur kaldığı için yapmak zorunda kaldığı onca hataya rağmen bir hayat belirtisi olmasını bekledi futbol takımında. Bu belirti seri galibiyet, şampiyonluk, Avrupa’da başarı falan değildi; iyi bir sistem, güzel bir oyun, yapılması gerekeni yapan, sahadaki oyunu iyi okuyan, altyapıya önem veren bir teknik direktör idi. Altyapı olayı ileriye dönük başarısı görülebilecek bir icraat ama Rijkaard takım üzerinde bir sistem oturtamadı ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse takım içindeki oyuncuların kimyasına uyan sistemi bir türlü bulamadı. Bununla birlikte Türkiye’deki futbolcu profilini ve düşüncesini bir türlü tanıyamadı ya da tanımaya gerek duymadı. Bunu kimse anlatmadı O’na. Denmedi ki “Hoca burası İspanya değil, burada futbolcularla devamlı ikili konuşacaksın, onları gerekirse pohpohlayacaksın, takım içinde yerlileri yabancıları ayırmayacaksın hatta yerlilerin liderlerine onların değerlerini devamlı anlatacaksın, anlatacaksın ki onlar da seni sevsin, aman hoca gitmesin desinler, burada profesyonellik bu kadar”. Eminim ki, Galatasaray’da Rijkaard’ın gitmesinin bir numaralı sebebi bazı! futbolcuların onu sevmemesi ve saha içinde alttan alttan takımı dinamitlemesi. Rijkaard da sağolsun kaybedilen maçlarda futbolcuları eleştirmesi ile futbolcuların bunu yapmasına katkı sağladı. Çünkü futbolcu biliyor ki yönetim de taraftar da ilk önce futbolcuya değil teknik direktöre faturayı kesecek yeni gelen ile tekrar yeni bir sayfa açacaklar.

Şimdi Adnan Polat yönetimine gelmek lazım. Daha sezon başında Rijkaard ile sözleşme yapmayı düşünen başkan ne oldu da şimdi O’nu kapının önüne koyabildi? Acaba stadda keserin sapı Rijkaard ile birlikte kendilerine döndüğünü ve bunun giderek artacağını düşündüğü için mi bu uygulamaya gidildi? Sakatlık olayı tamamen antrenman programlarına ya da darbelere bağlı olduğu düşünülse veya söylense de özellikle yabancı futbolcu transferlerinde, transferi düşünülen futbolcunun sakatlık geçmişi kıstasını belki de en sona koymak hangi transfer politikası düşünülerek yapıldı? Rijkaardlı takımın geçen sezonun sonunda oynadığı futbol şu anda oynanana göre biraz daha iyi sayılsa da bilinen Galatasaray futbol mentalitesinin çok çok uzağında iken neden güvenilip devam edildi de şimdi o güven bir anda yokoldu? Şu an sahada oynanan futbol o zamankinden çok çok kötü değildi. Tamam takım öyle böyle galip geliyordu ama oyun ya da sistem veya olmayan sistem o zaman da aynıydı. Keserin sapı olması gereken gibi yönetime de döndü de ondan destek çekildi ve işin sonuna gelindi.

Peki Rijkaard gidecek de takım şaha mı kalkacak? Elinde sihirli değnek mi var lafını geçiyorum açıkçası kalkabilir. Hatta bir de takımdaki futbolcuların çoğunluğunun istediği bir teknik direktör olursa yeme de yanında yat durumu olabilir. Çünkü bizdeki sistem futbolcuya dayalı. Çünkü ben Rijkaard’ın takım içerisinden ciddi biçimde sabote edildiğini düşündüğüm için yeni teknik direktör ile o koşamayan, iki adım ötedeki topa ayağını uzatamayan, antrenmanlarda amiyane bir tavırla yayan bazı futbolcular ciddi ciddi oynamaya başlarlar. Artı takımda Rijkaard ile 11’e girme ümitleri sona eren futbolcular yenisine kendilerini ispat etme derdinde olacaklar. Hatta sakat olan bazı oyuncular zamanından önce iyileşip takıma tekrar girebilirler. Ama tüm bunlar Rijkaard takımı iyi antre etmişse olabilir.

Fatih Terim, Tugay Kerimoğlu, Hikmet Karaman, Ersun Yanal. Tugay gelirse aynı Bülent Korkmaz gibi, aynı Ümit Davala gibi O’na da yazık eder yönetim. Fatih Terim’in olacağını sanmıyorum çünkü yönetim gerektiğinde lafını geçirebileceği bir teknik direktör ister. Fatih Terim, eğer değişmemişse Adnan Sezgin’i istemez. Adnan Polat da sevgilisini geri plana almak istemez. Hikmet Karaman zaten Fatih Terim-2. Aynı Daum gibi Yılmaz Vural gibi Köln Spor Akademisi mezunu. İşin okulunu okumuş bir teknik direktör. Yönetime biat edebilecek bir tip ama futbolculara söz geçirebileceğini, sıkıntılı anlarda kaso yönetimini yönetebileceğini düşünmediğim için olmasını mantıklı bulmuyorum. Ersun Yanal ise Galatasaray taraftarına kendini kabul ettirmek için sıkı çalışabilir. Ama bu isim açıklanırsa Galatasaray yönetimi ile taraftarı artık tamamen karşı karşıya gelir ve en küçük bir sıkıntıda bu ikili arasındaki ipler tamamen kopabilir. Aslında bu isimler ya da öne çıkmayan başka bir isim olsa da takımda bir silkelenmeye yolaçacağı kesin.

Rijkaard gidiyor büyük ihtimalle, bu sezondan da şu futbolcu kadrosu ile fazla beklenti içerisinde olmamak en güzeli. Zaten beklentisi olan Galatasaray taraftarı var mıdır ondan da emin değilim. Son olarak demek istediğim, Rijkaard 1,5 yıl Türkiye’de kaldı ama ne Türk futbolunu öğrenebildi, ne Türk futbolcusunu tahlil edebildi, işin sadece teknik taktik kısmında kaldı onu da başaramadı, doğal olarak da gitti tabi Adnan Polat ve yönetim son anda sürpriz bir kontra yapmazlarsa…

Arda’nın Sakatlığı Bile Ayrı Bir Keşmekeşlik!

Ekim 12, 2010, 12:03 pm | arda turan, Futbol, Galatasaray, ozhano, Sakatlık, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Belçika’da ayak bileğine darbeye bağlı olarak sakatlandı 4 hafta yatar dendi, yattı kalktı tam iyileşti, takıma geri dönecek derken bu sefer de osteitis pubis dendi ki ilk duyduğumda işim gereği az çok biyomedikal ve kas-eklem hastalıkları ile ilgilendiğim için doğrudan “Arda’dan bundan sonra ne köy ne kasaba olur” dedim çünkü bir futbolcu hastalığı geçirdiyse biraz ağır olacak ama bitti demektir. 4-6 ay süresi bir iyileşme süreci var tamamen topsuz, daha sonrasında en az bir en iyisi iki ay yükleme çalışması için vakit harcanması gerek diye biliyorum. Bununla birlikte bir de bu rahatsızlığın çıkış noktasının ve sebep parametrelerinin ne olduğunun tam olarak bilinememesi sebebiyle de tam bir iyileşme söz konusu olmuyor yani profesyonel yaşam tarzına sahip bir futbolcu için en fazla 20-25 maç çıkarılabilir o da tam randıman olmaksızın. Tamam, yapacak birşey yok, bu takıma yeterince yükleme yapılmıyor derken dengesiz yüklemenin ağırlıklı sebep olduğu düşünülen bir sakatlığın Arda’nın başına gelmesi ilginç. Buna taraftar hazırladı kendini zaten, tamam Arda bu sezon büyük ihtimalle yok.

Sonra ne olduysa iş fıtığa döndü, Cem Yılmaz’ın deyimiyle bildiğin amele hastalığı, ama kasık fıtığı, amelelerde kasık fıtığı ne kadar olur onu bilemeyeceğim. Şimdi kasık fıtığı denilince işin rengi tamamen değişir, öenmsemeye fazla gerek yok, bir ameliyat, 2-3 hafta dinlen, hop kalk topunu oyna. Yok efendim neymiş kasık fıtığı olmuş o sıkıntısı da pubis’e etki ediyormuş. Yahu bir insanın pubis’inde sorun varsa vardır yoksa yoktur. O zaman Arda’da ne diye osteitis pubis var dendi? Kasık fıtığı var denir fıtık ameliyatı yapılır oldu bitti. Bu arada Almanya’daki maharetli eller 4-6 aylık sakatlık sürecini bir anda bu hafta yürür gelecek hafta antremana çıkar sonraki hafta da sahada olayına kadar indirgediler. O zaman bu Burak Kunduracıoğlu, yüce şahsiyet ne diye pubis’te sorun var diye ortaya çıktı tam tetkikleri yapmadan. Demek ki şu an için Arda’da osteitis pubis yokmuş, sadece kasık fıtığı varmış. Ama yarın ne olur onu bilmek mümkün değil şu an için.

Sözün özü, Arda’nın şu 15 günlük sakatlığının ne olduğunun anlaşılması süreci trajikomik bir hale bürünmüştür. 4-6 ay sürecek diyen bir sakatlık nasıl olup 3 haftada iyileştirilirmiş bunu öğrenmiş oldu tüm Türkiye. Neyse teşbihte hata olmasın ama eşeği önce kaybedip sonra bulmak bu olsa gerek…
Bu arada Galatasaray’ın sağlık kurulu eski başkanı Mehmet Kurtoğlu da bu fırsatı kaçırmadığı da görülmüş oldu. O kadar demeç verdi, röportaj yaptı ama hepsinin özeti:
“İşte buyrun bakalım bizde miymiş suç? Şu ankiler bziden çok mu iyi? Bizi kovdular, daha beter oldular”.

Rijkaard Görevden Alınsın!!!

Ekim 3, 2010, 8:50 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Rijkaard’ın görevden alınması için tüm şartlar halihazırda mevcut. Kovulsun ya da medeni bir şekilde yollar ayrılsın. Yerine konuşulmaya başlasın isimler Lucescu’sundan Martin O’Neill’ına kadar. Tamam savunulacak hali kalmadı gibi görünüyor Rijkaard’ı destekleyenler için. Takım o hale geldi ki, Çatladıkapıspor’a arşı bile 1-0 öne geçse hemen skorun üzerine yatacak bir sisteme döndü iyice yapı. Özgüven denilen birşey kalmadı. Sistem hiç olmadı. Öyle mi? Öyle görünüyor. Rijkaard geldi geleli alınan oyuncular hep kalbur üstü isim yapmış oyuncular oldu. Onları da bir türlü harmanlayamadı saha içinde. Ona da varım. Türkiye’de futbolcular teknik direktör gönderir, bunun bilincindeler ve eğer başarılı olmak istiyorsa futbolculara kendisini sevdirmeli. Rijkaard’a saygı sonuna kadar ama sevgi var mı? Çok az ona da kabul. Üstüne daha derbi falan oynamadan 3 yenilgi almış bir takımın teknik direktörü. Nereden tutmaya çalışırsan elinde kalıyor, farkındayım.

Ama nankörlük yapılmasın. Şu takım Rijkaard’ın ilk 10 haftası haricinde doğru düzgün bir araya gelmedi. Görüldü işte, sadece Baros’un gelmesi bile takımın çehresini nasıl değiştiriyor. Arda, bu takımın sadece varlığıyla bile önemli bir unsuru. Sahaya çıkıp hadi oynayalım dese iki hareket yapsa bir anda takımın konsantrasyonunu üst seviyelere sahip bir iki oyuncudan biri belki de şu anda sadece O. Artı bir de Servet belası var. Oynatabilirsen defansı tek başına kaldırır, o yapıya sahip; ama kaprisli. Hangi teknik direktör futbolcunun kaprisini çekmek zorunda? Çekebiliyorsan oynat, çekemiyorsan gönder B takımına Beşiktaşlı Yusuf ile beraber oynasın oralarda. Takımda kaleci eh işte, Sabri milli takımda banko kendi takımında idare eder. Harry geçen sezon beklentilerin çok üzerindeydi bana göre ve O’nu bu performansa ulaştıran Arda ve Keita idi. Bu sene onlar da yok. Dolayısıyla Harry de Arda gelene kadar ya da Pino Keita’laşana dek yok sayılabilir. Misimovic ise daha gelmedi ne zamanki Arda, Baros gelir ondan sonra tartışmaya başlanır onun performansı da. Yönetimsel bazda da t.d.nin en güvendiği isim olan Üstünel’in gönderilmesi de işin başka bir tarafı.

Yani bardağın dolusunu mu boşunu mu görmek lazım şu anda. Normal şartlarda görevine son verilmesi lazım. Ama bir sakatlık iki kaprisli, arkasından iş çevirebilen futbolcular yüzünden bu kadar inanaılan bir teknik direktör gönderilmeli midir? Bana göre beklemek lazım ama nereye kadar diyene de lafım olmaz, olamaz.

Ahları Çıkıyor İşte Aheste Aheste

Eylül 30, 2010, 3:48 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

Bir televizyon dizisi vardı adını tam olarak hatırlayamıyorum: Adam eskiden çok kötüymüş, ona buna zarar vermiş, hapse falan girmiş daha sonra çıkınca da zarar verdiği insanları teker teker bulup helallik istiyordu. Artık bu sakatlık belasından 3-4 yıldır kurtulamayınca takım oyuncuları ben de kulüp için bir “Ah Edenlerden Helalik İsteme Listesi” oluşturmak istedim. Bu iş başka türlü olmayacak gibi gelmeye başladı. Biyonik adam denilen Linderoth’un’dan tutun da oynadığı takımlarda hep 30 maçı devirmiş Cana’ya kadar takımdaki bütün oyuncular minimum 3 haftadan başlayan sakatlıklara tutuluyorlar. Hatta bu durum böyle devam ederse Galatasaray’ın isminin “Lanetli Takım”a dönüşeceğini ve transfer olaylarında da bu söylentinin görüşmeleri başlamadan bitireceğine kadar ilerleyen ilginç düşüncelerim var.

O zaman bakalım aklımıza kimler gelecek takıma ah atmiş olduğunu düşünüp helalik istememiz gereken:

1. Hakan Şükür: İlk sıraya başka bir isim düşünülemezdi herhalde. Adam futbolu bıraktığında vücudunda hasar gören ve tedavi edilen kemik ve kas bölgeleri ile ilgili bir foto yayımlamıştı gazetenin birisi. Bildiğin göğüs bölgesi hariç her bir yanı hasarlı görünüyordu. Pili bitti dendi kapı önüne kondu.

2. Ümit Davala: Futbolcu olarak değil ama yeni başlamış teknik direktörlük kariyeri Milli Takım’da güzel güzel devam ederken Adnan Polat’ın tek bir lafıyla Skibbe’nin yardımcısı olarak Galatasaray’a geri döndü. Sonra Skibbe gitti,kulüp onu da gönderdi. Ama artık teknik direktörlük yolları onun için daha bir engebeli olacaktır. Ah etmeye hakkı olanlardan olduğunu düşünüyorum.

3. Bülent Korkmaz: Futbolculuğu zamanında sahaya koyduğu yüreğin üçte birini şu anda formayı giyenler ortaya koysalar bu takımın elinden ne uçan ne kaçan kurtulur. Kırık kolunu, yarılmış kafasını düşünmeden sadece Galatasaray için, kazanmak için oynayan yalnız bir savaşçıydı. Futbolu bırakınca yapma etme dedik ama Polat O’nun da teknik direktörlük serüvenini Galatasaray’ın başına getirerek bitirdi. Hatta ASY’de kendisine edilen küfürlerden sonra yıkıldı. Ah etmesin mi şimdi O da!

4. Okan Buruk: Futbolu bırakıyorum dedi, mesaj attı belki de kulübe, halen daha bir jubile teklifi yapılmamıştır. Yapılırsa şaşırırım zaten. Şu anda Ümit Milli Takım’da Raşit Hoca’nın yardımcısı. İnşallah O, Ümit Davala olayından ders alır da öyle bir durumda iyi ölçüp tartar yapılan teklifi. Bu takımın yolunda ayağı kırılan çalışıp didinen ve şu andaki en iyi oyuncular dediklerimize baktığım da kendi mevkisinde O’nun eline su dökebilecek çok az futbolcu var.

Bu bataklıktan çıkmanın başka yolu yok artık benim gözümde. Gerrçekten inanıyorum böyle bir musibetin takım üzerinden dolandığından. Bu yukarıda saydıklarım oyuncular ah ettilerse de hiç yadırgamam açıkçası. Gerçi mazlum falan değiller, maddi ve popülerite olarak Galatasaray sayesinde bir yerlere geldiler ama yine de külüpten onlar ve onlar gibi ismini saymadığım çok oyuncunun ahı yavaş yavaş çıkıyor.

Olimpiyat Stadı Nadasa mı Bırakıldı?

Eylül 20, 2010, 5:44 pm | Futbol, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Ligde 5. haftada;
Tarih: 26.09.2010 Maç: Galatasaray-İstanbul B.B.Spor Stad: Ali Sami Yen
Tarih: 27.09.2010 Maç: Kasımpaşa-Fenerbahçe Stad: Ali Sami Yen (Kasımpaşa Stadı’nda yenileme çalışmaları olduğu için.)

İstanbul B.B.Spor, Galatasaray ile maç yapacağı için Atatürk Olimpiyat Stadı müsait. TFF Birinci Ligde de aynı şekilde herhangi bir maç Olimpiyat Stadı’nda oynanmayacak. 27 Eylül’de biletix’ten kontrol ettiğim kadarıyla Olimpiyat Stadı’nda herhangi bir konser vs. de olmayacak. O zaman neden 27 Eylül’de oynanacak Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanmıyor da bir gün önce maç yapılacak saha tekrar bu maça evsahipliği yapıyor? Büyüklükse büyüklük, saha zeminiyse o da mükemmel. O kadar para harcandı o stad için, ne var ki kimse oraya gitmek istemiyor. Galatasaraylı yöneticilerin de sağolsunlar bu konuda sesi soluğu çıkmıyor aman yeni stad bitsin de ne yaparlarsa yapsınlar mantığı ağır basıyor büyük ihtimalle. Kısacası ne olduysa, nasıl olduysa Kasımpaşa- Fenerbahçe maçı Olimpiyat Stadı bomboş dururken bir akşam önce maç yapılacak Ali Sami Yen’de oynanacak. Belki de Olimpiyat Stadı’nda kurtlarla ayılar maç yapacaklardır. Var bu işin içinde başka bir katakulle…

Böyle Yaparsan Top Diye Seninle Oynarlar Sayın Çakır!

Eylül 19, 2010, 10:45 pm | Beşiktaş, Fenerbahçe, Futbol, hakem, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Amatör kümede olsa bile hayatının belirli bölümünde saha çimlerine ayağını basmış, az ya da çok bu işle ciddi anlamda uğraşmış olanlar bilirler ki, sahaya çıkıldığında hem rakip tartılırken hem de hakem tartılır. Takımdaki “kodaman” oyunculardan biri ya da birkaçı aleyhlerine karar verilmesine karşılık, kendileri de kararın doğru olduğunu bilmelerini rağmen itiraz ederler. Burada amaçlarından biri, hakemi daha sonra oluşabilecek benzer pozisyonlarda tesir altına almaktır. Ama asıl amaç, hakemi disiplin açısından tartmaktır, el-kol yaparlar, bağırırlar hatta biraz daha ileriye gidip yönetimlerini tiye alan veya sorgulayan küfüre varan laflar savururlardı. İşte hakem o noktada disiplinini ortaya koymazsa ya da futbolcuyu elle kolla okşaya okşaya “bak yavrum yapma” der gibi hareketleri olursa, lafları duyup gülümserse ederse işte o anda o hakem için maç hele bir de iddialı bir maçsa her geçen dakika içinden çıkılmaz dibi simsiyah bir kuyuya dönüşürdü. Hakem tam tersi bir tavır sergileyip çat çat sarıları çektiği anda o maçta anında sular durur, herkes hakemi etki altına almayı bırakıp adam gibi sadece oyun düşünmeye başlarlar.

Bunu niye diyorum? Bu akşam oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçında hem Fenerbahçelisi hem de Beşiktaşlısı maçın hakemi Cüneyt Çakır’ın maç yönetiminin özellikle disiplin anlamında sıkıntılı olduğunu söyledi. Herkes tarafından İbrahim Üzülmez’in, Bilica’nın vs. itirazlarında hakemin kartlarında geç kaldığından dem vuruldu. Vuruldu ama işin başlangıcı olan kimsenin ağzında değil. Dakika daha 2 ya da 3; Emre Belözoğlu yaprtığı faulden sonra el, kol, laf, bağırış, çağırış ne varsa yaptı hakeme. Hakem ilk dakikalar diye belki işi idare etti ama sonraki belki beş altı pozisyonda aynı şekilde hareketlerine devam etti. Hakem olarak o anda o futbolcuyu cezalandırmazsan, susturamazsan, daha sonra sahadaki tüm futbolcular hakem tesir altına alınabilir diyerek hem topla oynarlar hem de top diye seninle oynamaya başlarlar ve Avrupa’da nice güzel maçlar yöneten ve yönetmeye devam eden hakem maskara olur çıkar maçtan. Ama işi idare edeyim, ne şiş yansın ne kebap modunda sana oynayan futbolcuya “ben seni top diye oynarım.” diyemezsen böyle olmaya devam eder. Emre değil bu sadece, Kewell’da da mesela aynı olayı yapmaya çalıştığını sezinliyorum. Ama tabiki Emre ile Kewell’i bu anlamda aynı kefeye koymam kesinlikle mümkün değil.

Başkan Adayının Sportif Başarı Sözü Vermesine Gerek Var mı?

Eylül 16, 2010, 10:24 am | Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray’ın dün yapılan eylül ayı olağan divan kurulu toplantısında konuşan Adnan Polat’ın açıklamalarında çok ilginç bir nokta var:

“Göreve geldiğimde sportif başarı sözü vermemiştim. Bundan sonrası G.Saray’ın yatırım ve atılım dönemidir.”

Evet, Galatasaray’da başkan maddi olarak kendi döneminde borç yükünü azalttı, maddi getiri olarak alternatiflerini çoğalttı. Buna hiçbir itiraz olacağını düşünmüyorum. Zaten Özhan Canaydın’dan sonra o zamanki borç yükünün altına girmek isteyen başkan adayı sayısı 1-2 iken şu anda Adnan Polat’ın kuyusunu kazıp yerinde gözü olanlarının sayısı bayağı bir fazla olmasının da kulübün yönetilebilme rahatlığının arttığının göstergesi. Başkan adayı sayısının fazlalığının kulübün maddi rahatlığı ile doğru orantılı olarak değiştiğinden hareket edilirse başkanın, olayın yatırım ve atılım tarafını layıkıyla yerine getirdiğinden ya da eski başkanlara göre başarı yüzdesinin daha yüksek olduğunu görmek zor değil.

Ancak, sportif başarı sözü vermemek noktasında sıkıntı var. Birincisi, hangi başkan adayı vardır ki, adaylığını koyduğunda sportif başarıyı gözardı edebilsin. Bu, her büyük kulübün öncelikli hedefi değil midir zaten? Ya da bu hedefin illaki dillendirilmesine gerek var mıdır? Veya hangi başkan adayı “Ben kulübe para kazandıracağım ama sportif başarı konusunda birşey diyemem” diyerek yola çıkabilir? Bu düşüncelerin sağlamasını yaparsak zaten maddi bakımdan rahata erebilmek için çalışmak, yatırımlar yapmak, stad projesi vs. hepsi sportif başarının elde edilmesi için gerekli olan sacayakları değil mi? Buradan hareketle, başkanın “tünel karanlık”, “ışığı gördük” ve şu anda yaptığı “karanlıktan aydınlığa çıktık” lafları artık sportif başarı için gerekli olan maddi güce sahibiz demek olmuyor mu? O zaman “Ben, sportif başarı sözü vermedim” demek de neyin nesi oluyor? Asıl şimdi sportif başarı her zamankinden daha yakın olmalı. Onca maddi anlamda sıkıntılı geçen yıllarda bile bu başarılar elde edilebilirken şu anda başkanın söylediği “artık aydınlıktayız” lafından sonra ligde, Türkiye Kupası’nda başarı beklentisinin her zamankinden daha çok beklenmesi gerekmez mi?

İkincisi ise başkanın söylediğinden anladığım şu: Ya sportif başarı ya da maddi yatırım ve atılım öncelikli oluyor. Birinde oluşan öncelik diğerinde fedakarlık yapılmasına sebep oluyor. Burada da sıkıntı var. Sportif başarılar yeni daha daha büyük kapsamlı yatırımların yapılması için alternatiflerin çoğalmasını sağlamaz mı? Düşünün ki en basitinden Avrupa’da başarı yüzdesi yüksek bir takıma mı daha çok ve daha iyi sponsorluk anlaşmaları sunulur yoksa bu anlaşmaların yapılmasında kazanılan sportif başarıların hiçbir etkisi yok mudur?

Neticesinde, sportif başarı olmadan hiçbir başkan, maddi olarak kulübü ne kadar ileriye götürürse götürsün, o mevkide uzun soluklu kalamaz. Çünkü maddi olanakların iyileştirilmesinde amaç zaten sportif başarıların istikrarlı bir şekilde kazanılmasını sağlamaktır. Örnek ararsak fazla uzağa gitmeye gerek yok, Aziz Yıldırım’ın son iki yıldır yaşadıkları taraftarın asıl beklentilerinin ne olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. O nedenle Adnan Polat, sportif başarı sözü vermedim diyerek bu daldaki başarısızlıktan yakasını kurtaramaz. Bu sene başarıyı yakalaması için hem kendisi hem de Rijkaard için son sene. Ya yakalanacak ya da yaptığı o kadar yatırım ve atılımla görevi yenilere bırakacaklar.

Bir Misi mi Bize Herşeyi Unutturan…

Eylül 3, 2010, 12:13 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Unuttum artık gülmeyi
Hatırlamıyorum en son ne zaman sevindiğimi
Aklıma hayel mayel gelen anılarda
Yüzüm böyle değildi

Ne güzel söylemiş şair. Galatasaray ve taraftarını çok güzel açıklıyor gerçekten.

Unutmak zaman zaman iyi ama bazen de unutmamak lazım bazı şeyleri. Nitekim, İki adam geldi, bir anda hava değişti. Hep böyle değil midir zaten? Bunu Fenerbahçe’de de gördük, Beşiktaş’ta da, Galatasaray’da da. Kaybedilenleri çok çabuk unutmak bizim işimiz zaten neleri mi unuttuk?

1. Haldun Üstünel’in yönetimden koparılışını unuttuk.
2. Adnan Sezgin’in kim olduğunu unuttuk.
3. İki sezondur yaşanılan başarısızlıkları unuttuk.
4. Tromso’dan sonra tarihimize bir utanç sayfası eklediğimizi unuttuk.
5. Yönetimin Rijkaard’ı bıktırma çabalarını unuttuk.
6. Misi haricindeki transferlerin bayağılığını unuttuk.
7. Keita gibi adamı takımda tutamama başarısızlığını unuttuk.
8. Orta sahadaki Avrupai üçlümüzü unuttuk.
9. Rijkaard’ın sistem oturtmadaki başarısızlığını unuttuk.
10. İki sezondur zevkle bir elin parmakları kadar maç seyredebildiğimizi unuttuk.
11. Elano’nun bitik olduğunu ve onu tekrar performe edecek bir yapının olmadığını unuttuk.

Unuttuk da unuttuk başladık şampiyonluk şarkılarına. Körü körüne taraftarlık mı yoksa bilinçli taraftarlık mı? Aradaki fark işte burada başlıyor. Desteklemek tabi sonuna kadar. Ama fark, sorgulamak olmalı bana göre. Sorgularken bir anda unuttuk herşeyi kendimizi dev aynasında görmeye başladık. Zayıf bir takımız hala daha. Bir oyuncunun gelmesiyle defans artık taş gibi mi olacak, bir Misi ile orta saha koşmaya top yapmaya mı başlayacak, forvette Baros sakatlanırsa ben mi geçeceğim oraya ya da Batdal ne kadar doldurabilecek onun boşluğunu. Zayıfız çok zayıf. Bu transferler tabiki bir hava getirecek hem takıma hem de taraftara. Sonuna kadar elbette destekleyeceğiz takımımızı ama yolun sonu görünüyor gibi geliyor bana.

Unchangeable-Indispensable

Ağustos 21, 2010, 2:51 pm | Futbol, Galatasaray, kaleci, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yönetimler değişiyor,

Futbolcular değişiyor,
Teknik direktörler gidiyor geliyor,
Sağlık ekibi değişiyor,
Liglerin adı değişiyor,
Yayıncı kuruluş değişiyor,
Hükümetler değişiyor,
Ana Muhalefet Partileri Değişiyor,
Parti liderleri değişiyor,
O hiç değişmiyor.

In Nezih We Trust You…
Nezih Ali Boloğlu’nun birlikte çalıştığı kaleciler:
2002-2003: Mondi-Kerem-Aykut-Mehmet Bölükbaşı
2003-2004: Mondi-Aykut-Mehmet Bölükbaşı-Kingson
2004-2005: Mondi-Aykut-Kingson-Fevzi Elmas
2005-2006: Mondi-Aykut-Fevzi Elmas
2006-2007: Mondi-Aykut-Fevzi Elmas
2007-2008: Aykut-Orkun-Fırat
2008-2009: De Sanctis-Aykut-Orkun
2009-2010: Leo Franco-Aykut-Ufuk
2010-2011: Aykut-Ufuk-Emirhan
Nezih Ali Boloğlu’nun tecrübelerini aktardığı genç kalecilerin oynadıkları takımlar:
Kerem: Etimesgut Şeker Spor-Karşıyaka-Mersin İdman Yurdu (2010)
Mehmet Bölükbaşı: Boluspor-İstanbulspor-A.Demirspor-Bozöyükspor-Tepecik Bld.Spor(2010)
Kingson: Ankaraspor-Birmingham City-Wigan
Fevzi Elmas: Antalyaspor-Orduspor(2010)
Fırat: Kasımpaşa-Denizlispor(2010)
Halen daha koskoca tabloda küçücük bir alana bakmaya devam etmeyin, resmin bütününe bakın da gerçeği görün…

Ah FUTBOLLİCA Ah!!!

Ağustos 19, 2010, 10:48 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı, UEFA Avrupa Ligi kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 2-2 Karpaty Lviv

Maçtan önce hiç umudum yoktu ne yalan söyleyeyim. Maçı izlemek bile istemedim, izlemedim de zaten. Maça 1-2 saat kala bloglarda ne var ne yok diye bakınayım dedim. Desportivo vasıtasıyla tanımış olduğum Futbollica’nın başlığına gözüm ilişti. “Kviv Öncesi Son Durum” yazıyordu. Yazar arkadaşım Durkay Galatasaray Tv çatısı altında çalışmasına mütevellit takımın ne durumda olduğunu en iyi bilenlerden biri olacağı aşikardı ve okumaya başladım yazısını. Gerçekten güzel şeyler yazıyordu maç öncesi. İçimde nedense “acaba ben mi çok kötümserim” diye geçirdim. Çünkü sonuçta neredeyse takımla birlikte yatıp kalkan bir insanın merak etmeyin ilk maçta bu iş biter, ASY’de taraftar rahat bir maç izleyecek, hatta son 30 dakika taraftar ile yönetimin barışmasına ayrılır diye cesaretli iddialarda bulunması gözardı edilemezdi. Ne var ki, yorum kısmına da yazdığım gibi maçın hiç de kolay olmayacağını, taraftarın yine maç süresince kahır çekeceğine benzer birşeyler yazdım ama içimde inşallah yanılırım da cobansalata’da ben takım için gerçekten çok kötümsermişim öyle değilmiş tarzı bir yazı yazmaya kendimi hazırlamıştım. Peki ne oldu? Aynı taaasss aynı hamam. Ne diyeyim, Ah Futbollica Ah, ben ne güzel hazırlamıştım kendimi kötü skora, yaktın beni. Gerçi O’nu da Galatasaray yaktı ya neyse…

durkay utd’nin maç öncesi yazısı

Bu arada son bir laf da Servet için: Bu adama görev verildikçe iddia ediyorum her maç takımı ufak ufak ya da aleni bir şekilde baltalamaya devam edecek.

Blick’e Kim Ne Yaptıysa Söylesin!

Temmuz 27, 2010, 4:33 pm | Futbol, haber, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ne zamanki İsviçre ile kulüpler ya da milli takım bazında karşılaşsak Blick ortaya çıkıp maçtan önce şöyle ortamı bir geriyor. Tabi maç sonrasında genelde gazları Türkler tarafından alındığı için de rahatlıyorlar. Her zaman bu böyle oldu. Tarihten bir kaç manşet;

Meşhur Türkiye-İsviçre maçıyla ilgili soruşturmayla ilgili “Kavgacı Türkler ve FIFA soruşturmasında pis taktikleri“ başlığı

Avrupa Şampiyonasındaki İsviçre-Türkiye maçı öncesi “Bugün öyle ya da böyle menüde kebap var” manşeti

2006 Dünya Kupası elemelerinde oynanacak İsviçre-Türkiye maçı öncesi kaleci Volkan’ı hedef alarak “Palyaço Kaleci” manşetinin atılması

Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki futbol maçında Lincoln ile Volkan Demirel arasındaki olaya istinaden “”Türkler Euro 2008 provası yapıyor” yazılması
Fenerbahçe’de bazı oyuncuların adının karıştığı alem iddiasıyla ilgili olarak Daum’un resminin altına “Seks Detektifi” başlığının konması
Young Boys-Fenerbahçe eşleşmesi sonrası son lig maçındaki olaylara gönderme yapılarak “Koltuklar yine havada mı uçuşacak?” manşetinin atılması
Sanırım Blick’in Türklere karşı olan bu buhranlı hali İsviçre ile Türkiye hangi alanda karşı karşıya gelse devam edecek. İşin komiği körün taşı gibi her yıl garanti İsviçre tarafıyla karşılaşıyor olmamız. Galiba biz onları yenmekten bıkacağız ama bu Blick yenilen pehlivan güreşe doymazmışcasına Türkiye’ye ve Türklere karşı çirkin ve tahrik edici başlıklarından geri kalmayacak. Ama bu art niyetin muhakkak ki bir sebebi olmalı. Şimdi söyleyin bakalım, kim ne yaptı bu Blick’e de bu hale geldi bunlar? Kesin sahibinin bir kuyruk acısı var Türklerden.
Sanırım sebebi belli, bu gazete Türkiye’de Meriç Tunca benzerlerini biraraya getirmiş bir gazete ve doğal olarak kavgayla, tahrikle, sataşmayla, çirkeflik yaparak besleniyor. Keşke Sayın Tunca da oraya gitse. Bu arada Meriç Tunca’ya Galatasaraylılar ne yaptı ki bu kadar saldırgan oluyor ya da onu bu şekilde yazması için destekleyenler mi var? Neyse, muhatabım değil kendisi.

Fenerbahçe Geçen Sezon Başarılı mıydı Yoksa Başarısız mı?

Temmuz 18, 2010, 6:27 pm | Fenerbahçe, Futbol, ozhano, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Şu Daum alem bir adam doğrusu. Fenerbahçe ile ilişkisi kalmadı ama bir türlü kulübün yakasından düşmüyor. Belki de o çok söylediği kendini Türk gibi hissetmesinden dolayı konuşmaktan çekinmiyor olabilir. Diğer bir düşünce de, Aykut geldiğinden beri kendisini göndermek istediğini düşündüğü ve parasal anlamda ters düştüğü yönetimi ve ayağını kaydıran Aykut Kocaman’ı zor durumda bırakmak olabilir. Herhalde Türkiye’de hangi takımlı olursa olsun hiçbir futbolsever Daum’un safiyane duygular ile böyle açıklamalar yaptığını düşünmüyordur. Boşuna yolların ayrılması için yapılan görüşmeler esnasında yönetim Daum’u fesihnameye omertayı koymaya zorlamamış. Ama kabul etmedi Herr Daum. Eh herhalde Daum’u en iyi tanıyan ve bu şekilde hareket edeceğini bilen yönetimin ta kendisidir ve açıkçası bekledikleri gibi oldu. Daum, gitti Miniatürk’e Aykut Kocaman benim ayağımı kaydırdı türünden açıklamalar yaptı. O zaman Fenerbahçe yönetimsel bazda herhangi bir açıklama yapmadı, gerek duymadı, konuşur, konuşur, susar dedi. Artık ne düşündülerse kaale almamışlardı. Köln ile oynanan hazırlık maçında Herr Daum yine başroldeydi. Komik değil mi, iki takım karşılaşıyor, takımlardan birini başarıya ulaştırmışsınız, diğerinde ise başarısız olduğun görüşü çoğunlukta ve şeref misafiri olarak davet ediliyorsun. Tam Daum’un oyununu devam ettirmesi için muhteşem bir ortamdı ve kaçırmadı tabiki. Yine Fenerbahçe yönetimini kendisine şampiyonluk yolunda köstek olduğundan, aslında ligde başarılı olduğundan, son maçta olanların talihsizlik olduğundan falan bahsetti. Yani bilinen Daum. Artık zaten Türkiye’de açıklmalarının da fazla bir etkisi kalmadı hatta sıfırlandı.

Ama iş bu açıklamadan sonra başladı. Yönetim bana göre hiç kaale almaması gerekirken gitti Daum’un geçen sezon başarısız olduğunu, daha doğrusu Fenerbahçe için şampiyonluktan başka hiç bir sonucun başarı kabul edilemeyeceğini ve Daum’un artık ilişkisi kalmadığı bir kulüple ilgili konuşmaması gerektiği belirtildi. Açıklamayı tekil olarak düşünürsek bir sıkıntı yok. Gayet yerinde. Tabiki Fenerbahçe için şampiyonluk dışında bir sonuç eğer Avrupa’da başarı da yoksa başarısızlıktır. Şampiyonluğu tatmış her takım için bu böyledir, böyle de olmalıdır. Ama ne oldu başkanın son lig maçından 3-5 gün sonra çıkıp Fenerbahçe Futbol Kulübü, aslında başarılı olmuştur, son maçta bilmem kaç tane atak var direkten dönen bilmem kaç tane top var, olmayınca olmadı, top kale çizgisini geçmek istemedi, geçseydi başarılı olacaktık, geçmeyince neden başarısız addediliyoruz, ezeli rakiplere 10’ar puan fark yaptık, bu nasıl başarısızlık?” açıklamalarına. Sonuna kadar katılıyorum bu açıklamalara da. Ama 1-2 ayda ne değişti, o zaman başarılıyız diyen zihniyet nasıl oldu da değişti?

Sanırım Daum ile aynı görüşte olmak bile başkanı gerdi ve unuttu o zamanki açıklamalarını ya da yönetim adına kamuoyunu bilgilendirenler başkanın açıklamalarını unuttular. Tüm bu açıklamalardan sonra soru şu: Fenerbahçe Futbol Kulübü geçen sezon ligde başarılı mı olmuştur, başarısız mı?

Lorik, Biraz Abartmadın mı Artık?

Temmuz 17, 2010, 6:12 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Galatasaray’ın ilk yabancı transferi olan Lorik Cana’nın Galatasaray’a gelmeden önce oynadığı takımlarda kaptanlık yapmış, kaptanlık yapmasa bile takım içerisinde toparlayıcı, birleştirici ve bütünleştirici bir unsur olarak teknik yönetime yardımcı olduğuna dair haberleri okuduk. Bu özelliğini Galatasaray’da gösterip gösteremeyeceğini ise zaman gösterecek. Tabiki gelirse Harry Kewell ve Lucas Neill’dan sonra üçüncü bir yabancının takımda etkin bir hal almasının etkilerinin nasıl olacağı ise yine zamanla ortaya çıkacak. İşin ilginç tarafı Galatasaray’da yerli bir liderin olmaması. O lider bu yabancı liderlerin bile üzerinde bir etkiye sahip olmalı takım üzerinde. Bu esnada Arda Turan demek abesle iştigal olur. Evet, Arda bu takımın kaptanıdır ve sonuna kadar saygı duyulması gereken bir makamdadır. Ama benim demek istediğim lider oyuncu bir sıkıntı olması durumunda höt diyebilecek, takım içerisindeki kavgaları bıçak gibi bitirebilecek ve yaş itibari ile de saygı duyulacak bir isim olmalıydı. Bu illaki futbolcular içeirisinden olacak diye bir kaide de yok. Galatasaray’ın o şaşalı dönemlerinde takım içerisinde Hakan, Arif, Bülent bu işi saha içinde çok iyi uyguluyorlardı ancak bunların arkasındaki esas isim Fatih Terim idi. Kim bilir takım içerisindeki kaç tane kavgayı bitirdi, kaç tane kavgalıyı olay ortaya çıkmadan barıştırdı. İşte böyle bir isim lazım takıma. Tabi hangi sıfatla olur onu bilemiyorum.

Aslında demek istediğim bu değil. Cana geldiğinden beri yaptığı her röportajda oynadığı diğer takımlarda kısa zamanda kaptanlık makamına seçildiğini ya da liderlik vasfının hamurunda bulunduğunu anlatmakta. Hani derler ya, sen kendini anlatma, etrafındakiler seni anlatsın. Çok boş konuşmalar olmaya başladı bunlar sürdürüldükçe. Büyük ihtimalle transferi sırasında takıma bir lider lazım bu da sen olacaksın ya da olabilirsin diye gaza getirilmiş olabilir ama bu şekilde sürekli! konuşması takımdaki diğer oyuncular arasında dün bir bugün iki, daha yeni geldi hemen kaptanlığa ya da liderliğe soyunuyor diye düşünülmesine neden olabilir. Daha doğrusu ben bu şekilde düşünürdüm. Ben neyse de mesela Servet. Böyle düşündüğüne adım gibi eminim. Lorik Cana gerçekten lider olabilir, ancak takım içerisinde işini iyi yapmazsa, sadece kendi işiyle değil duruşuyla, konuşmasıyla vs. takıma onun gerçekten saygı duyulması gereken bir futbolcu olduğunu kanıtlayamazsa o liderlik lafları sadece ağzında bir kelam olarak kalır. Dediğim gibi; Cana liderlik, kaptanlık konuşmalarını bıraksın, işini güzelce yapsın; takım ve taraftar onu zaten layık olduğu makama erdirir.

(Khalil Al Ghamdi) Hakem mi Kalem Kıran Hakim mi?

Haziran 21, 2010, 8:38 pm | Afrika 2010, Futbol, hakem, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Şili 1-0 İsviçre

Bazı hakemler vardır maçta varlığı yokluğu belli olmaz, bazı hakemler de vardır ki illa maçta kameralar her dakika kendisini gösterecek. Denildiği gibi bir hakemden maç içerisinde çok bahsediliyorsa ya da sürekli düdük sesleri ile maç kesiliyorsa ya hakem sıkıntılı ya da futbolcular sıkıntılı demektir.

Şili- İsviçre maçında da yukarıdaki ikinci duruma benzeyen bir maç oldu. Daha 2. dakikada Şili’den Suazo’ya çıkan sarı kart maçın hakeminin şov yapacağının göstergesi oldu. Nitekim de ortalama sertlikte denilebilecek bir şekilde biten maçta 9 sarı 1 de kırmızı kart çıkarmayı başardı Gandi. Utanmasa koşan futbolcuya rüzgar yapıyorsun diyerek cezalandıracak gibiydi. Maçtaki tek olumlu hareketi Şili’li bir futbolcunun kendisini yere atmasıyla gösterdiği sarı kart oldu.

Gandi’nin maç performanslarına bir bakalım bir de:

2010 Dünya Kupası
Fransa- Meksika 6 sarı 0 kırmızı 1 penaltı
Şili- İsviçre 9 sarı 1 kırmızı

2010 Asya Şampiyonlar Ligi
Kawasaki-Melbourne 8 sarı 2 kırmızı
Beijing-Seongham 6 sarı 2 kırmızı
Shandong-Hiroshima 4 sarı 1 kırmızı
Shandong-Gamba 7 sarı 1 kırmızı

2010 Dünya Kupası Elemeleri
Katar-Sri Lanka 7 sarı 1 kırmızı
Yemen-Tayland 6 sarı 1 kırmızı
Japonya-Tayland 4 sarı 1 kırmızı
Avustralya-Katar 4 sarı 0 kırmızı 1 penaltı

Bahreyn-Katar 7 sarı 1 kırmızı
Özbekistan-Kore 6 sarı
Irak-Lübnan 3 sarı 0 kırmızı 2 penaltı

Eskilerden ise;
Brezilya-Belçika 2008 Olimpiyatları 6 sarı 2 kırmızı
Quadsia-Arbil Asya Şamp. Ligi 9 sarı 0 kırmızı 1 penaltı
Muharraq-Nejmeh Asya Şamp. Ligi 6 sarı 4 kırmızı 2 penaltı
UAE-Umman Asya Kupası 9 sarı 1 kırmızı

Daha örnek çok ama yeter. Hep hakemlerin olabildiğince maçın 11 e 11 devam etmesine çalışması lazım denir ama bu hakeme farklı birşey denmiş sanırım. Anlaşılan bu hakemin yönettiği maçlarda ya futbolcular birbirlerine kafa kol dalıyorlar ya da sayın Gandi’de bir sorun var. Ve yine anlaşılan o ki bundan sonra onun yöneteceği maçlarda futbolcuların bale ile futbol arası yeni bir spor ortaya çıkarmaları gerekiyor kart görmemeleri için. Acaba yönettiği takımın futbolcuları ya da teknik direktörleri farkında mı bu hakemin böyle cart cart kart çıkarttığını? Yeminle top oynayamıyor garibim futbolcular sahada…

Kaçı Başarabilecek?

Nisan 6, 2010, 4:45 pm | Futbol, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Turkcell Süper Lig’de 18 takım var. 18 takımın başında bu sezon kaç hocanın görev yaptığını ben şaşırdım, sayamadım. Bazı takımlar 3. teknik adamlarıyla devam ediyorlar yollarına, bazıları 2. isimlerdeler. Geçmiş senelerin aksine Gençlerbirliği, Gaziantep ve Eskişehir çok önemli sabır göstererek sahip çıktılar hocalarına. Peki en azından bu sezonluk sahip çıkılan adamlar gelecek sezon aynı koltklarda oturabilecekler mi? Örneğin Antep’te Coucerio, Gençler’de Doll takım üstüste 3-4 mağlubiyet alıp düşme potasına yaklaşsa gelecek sezon oralarda olabilecekler mi? Denizli’nin devam edip etmeyeceği, Rijkaard’ın halinin ne olacağı, Daum’la Aziz Başkan’ın sonlarının nereye varacağı belli değil bugün. Şu koca ligde Şenol Güneş, Abdullah Avcı ve Ertuğrul Sağlam’ı aynı koltuklarda göreceğimiz kesin sadece.

Ne kadar yazık, ne kadar acı bir durum aslında bu. Devamlılık adına atılan adımların çoğu yalancı, verilen sözlerin bir çoğu bomboş,  mesnetsiz. Kadrolara baksan her sezon her takımda onlarca transfer, devamlı değişen kadrolar, değişen oyuncular. Bu devri daimin içinde dikiş tutturmaya çalışan antrenörler. Bir sezonda 2 teknik direktör kısıtlaması yapmadan, sözleşme adaletini sağlamadan, tazminatlar yalan olurken, her hafta yeni bir hoca harcanırken nereye gider Türk Futbolu?

Kaçı Başarabilecek? Kaçı gelecek sene başka bir gurbete göçmeyecek? Kaçı kurduğu kadroyu bir yerlere getirebilmenin, altyapıdan oyuncu çıkarmanın, 3-5 senelik planlar yapmanın hazzını tadabilecek? Gerçekten kaçı?

Beko Amerikan Basketbol Ligi

Mart 27, 2010, 11:46 pm | Basketbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Arkadaş nedir bu rezalet Allah aşkına! Hangi ülkede yaşıyoruz, bu basketbol hangi sınırlar içinde kimler tarafından oynanıyor. Furkan Aldemir olmasa şu tabloya baktığınızda gördüğünüz şey NBA olmasa da NBDL istatistikleri gibi. Ben kaldıramıyorum artık bunu. Milli Takımın başındaki adam da yabancı, Türkiye’de hiç basketbol antrenörü olmadığı için, bir de kalkıp utanmadan soruyoruz “Milli Takım neden başarılı olamıyor?” diye. Asıl soru şu bence “Bu derece istila edilmişken, daha da ötesi kendi elimizle oyuncularımızın önünü tıkamışken, nasıl oluyor da Milli Takım bu kadar başarılı olabiliyor?”. Aferin bize, Bravo Turgay Bey, mümkünse Türk oyuncu sayısını kısıtlayalım, yabancıyı serbest bırakalım, aynen devam!

Not: Ekran görüntüsü Turkbasket’ten araktır.

Derbi Öncesi Hislenmesi

Mart 26, 2010, 2:30 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Takımım Şampiyonlar Ligi’nde olsun, Ligi şampiyon bitirsin, bütün derbileri kazansın, Fener’e Beşiktaş’a üçer beşer atsın istemez miyim? İsterim tabii ki, hayır istemezsem bir gariplik var demektir bende. Ama itiraf ediyorum ki içimde bir isteksizlik yok da değil bugünlerde. Üstelik beni bu isteksizliğe sürükleyen de takımın oynadığı futbol, Rijkaard’ın kadro seçimi, falan filan da değil. Beni futboldan aldığım keyiften uzaklaştıran o lanet laf yok mu işte o lafın aldığı farklı şekillerin çim sahaya vuran gölgesi. Neydi o “Futbol asla sadece futbol değildir”

Neden arkadaş, neden? Niye bu hale geldi eğlencemiz, nasıl oldu da tüm saflığını kaybettirdik o güzelliğe. Meşin yuvarlığı özlerken ve onu hasretle anarken beni derinden yaralayan adam ise Arda. Kaptanımız, temsilcimiz, en iyi oyuncumuz. Arda son bir kaç hafta içerisinde içimdeki futbol keyfini baltalayan adam oldu adeta.Çünkü futbol asla sadece futbol değildir be kardeşim! Futbol futbolcudur, futbol futbolcunun yaşadıkları, özel hayatı, aldığı arabası, aldığı arabasına alamadığı plakaya vermeyi teklif ettiği para, sevgilisi, göz önünde yaşadıkları, yaşamadıkları, nerede buluştukları, ne yiyip ne içtelikleri afedersin sonra yediklerini çıkarıp çıkarmadıklarıdır artık.

Cristiano Ronaldo’nun futbolculuğuna diyecek tek laf yok ama karakteri hiç cezbetmedi beni. Yaşadıkları, para harcama şekli, kadınları. Arda da farkında olarak mı olmadan mı bilmiyorum, bire bir olmasa da, memleketimin Ronaldosu olmak üzere gibi. Her daim iyi niyet mesajları veren, yardım organizasyonlarına katılmaya çalıştığını bildiğimiz bir adam olmasına karşın Arda, hiçbirimizin ömür boyu çalışsak birarada göremeyeceğimiz paraya istediğini alıyor kendine, hem de gayet alenen, sırf bir plaka için servet çıkarıyor cebinden, piyasanın en güzel kızlarından biriyle aşk yaşıyor, o da alenen, helal olsun yaşasın sonuna kadar, başarılı sporcudur hakkıdır. Ama bir bakıyorsun Arda bir demeç veriyor, 6 ay önceki Arda değil mikrofona konuşan, Arda maça çıkıyor, en önemli oyuncun ama sahadaki Arda 6 ay önceki Arda yine değil maalesef. Arda bir bakıyorsun sakatlanmış, sakat Arda tribünde keklik gibi sekiyor, gecelerde boy boy fotoğrafları çekiliyor. Hayır gezsin itirazım yok ama Arda sakat, ama Arda sahadayken artık farkı yok diğer 10 oyuncudan.

Arda bu seneki Galatasaray’a beni en çok bağlayan adamdı. Ruhumuz dedik, gururumuz, sahadaki aslanımız. Şimdi öyle hissedemiyorum, Arda’nın gözlerinde ne o eski parıltıyı görebiliyorum, ne de maçı tek başına çıkıp kurtaracağını düşünebiliyorum. Çok karışık kafam. Biz Arda’yı bu kadar severken, mütevaziliğine aşıkken, ne oldu da Arda’ya eski Arda’yı özler oldum çözemiyorum. Ne yazık ki Futbol asla sadece Futbol değil ve ben bundan nefret ediyorum.

Nur İçinde Yat

Mart 23, 2010, 6:22 am | Galatasaray, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

4-4-2 Öldü mü?

Mart 5, 2010, 10:52 pm | Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bu özel milli maç haftası üzerinde uzun süredir düşündüğüm bir sorunun kafamda tekrar canlnamasına sebep oldu. 4-4-2 öldü mü? Futbolun beşiği İngiltere bile 4-4-2 denebilecek bir tertiple sahaya çıksa da düzenin 4-3-3’e daha çok benzediğini, Rooney’i tam bir santrafordan ziyade sol açık gibi kullandıklarına şahit oluyoruz. Almanya’ya bakıyoruz, ellerinde Gomez, Kuranyi gibi adamlar varken onlar da Löw’ün 4-2-3-1 dediği, daha ziyade Galatasaray’ın Rijkaard’la oynadığı oyuna benzer bir sistemle sahadaydılar Arjantin’e karşı. Arjantin de farklı değildi, yalnızca Higuain vardı santrafor payesiyle sahada yerini almış. İspanya’da da Del Bosque ya Villa’yı ya Torres’i sürüyor santraforda sahaya, beraber basamıyor çimlere her ikisi de. Birlikte göründükleri tek an birbirleri yerine oyuna girerken 4. hakemin yanında tokalaştıkları an. Fransa’da Anelka tek santrafor Henry kanatta, vesaire vesaire…

Türkiye Ligi’nde resim farklı değil 4 büyükler, Anadolu takımları, Bank Asya nereye bakarsanız bakın 4-4-2 yok, çift santrafor yok, yok oğlu yok. Peki neden? Nasıl oldu da 4-4-2’yi bu kadar çabuk kurban edebildik? İtalyanlar bile Milanıyla, Interiyle hep tek santrafora dönmüşken, Barçası Reali tek santraforu ezber edinmişken 4-4-2’yi nerelerde bulacağız tekrar?

Aslında 4-4-2’ye yapılan hastalıklı muamelesinden başka bir şey değil. Çift santraforun nasıl oluyor da 3 ya da 4 forvetten daha kötü olduğunu anlayamıyorum ben kendi adıma. Onlarca santrafor ikilisi geliyor dilimin ucuna efsane olmuş her biri, oynadıkları sistemlerde 4-4-2’nin ikilileri. Ama şimdi 2. santrafor bir nevi veba virüsü muamelesi görmekte. Kalabalık orta saha dedikleri martavalla, çok adamla hücum geyiğini birleştiriyor futbol dehaları! Neymiş efendim artık santrafor yokmuş da forvet oyuncusu tanımı varmış. Modern forvetler şunu yaparmış, bunu yaparmış. Aslında itiraf edemekleri 3 şey var:

1) Artık eskisi gibi bitirici, pozisyon almayı bilen, tek başına 2-3 adamı oyalayıp hücuma çıkarmayan santrafor yetişmiyor.
2) Oyunun 2 yönünü de oynamayı bilen orta saha ve kanat adamı yetişmiyor.
3) Futbol neredeyse tamamen fiziksel gücün ön planda olduğu bir gladyatörler savaşı haline geldi.

İngiliz futbolu Lineker’ini bulamadı senelerdir. En çok umut bağladıkları adam Owen’ı kendi kendilerine bitirdiler. Artan kasap sayısıyla birlikte kaybolup gidenlerden oldu. Hali hazırda devamlılık gösterebilen bir nokta santraforları yok. En uzun süre milli takımda dayanan Shearer futbolu bıraktığından beri en fazla devamlılık gösteren Rooney’in attığı gol sayısının fazlalığını açıklayacak tek sebep çok fazla pozisyona girebilmesi ve kuvveti. Ama her forvet oyuncusu Rooney değil, Rooney de her yakaladığını atabilen bir adam değil. 4-4-2’nin erbabı İngilizler’in elindeki en saf kanat adamının hala Beckham olması ise apayrı bir rezalet. Lampard, Gerrard ikilisini kadrodan çıkardığınız anda ise her iki ceza sahası arasını parselleyip hem atan, hem kurtaran başka birilerini koyamıyorsunuz 11’e.

İspanyolların orta sahadaki Xavi ve Iniesta piyangolarını takımdan çıkardığımızda 3. bir adam yok ki onlarla aynı görevi yapabilsin. Almanlar bir türlü Klose’nin yerine adam monte edebilecek alternatifi üretememiş. Podolski ve Müller kanat forveti rollerine adapte edilmeye çalışır durumda. Henry ve Gourcuff’ü kanatlarda değerlendiren Domenech tek santraforu Anelka olarak seçmiş, ama hiç aklında Henry-Anelka oynatmak yok. Arjantin de Higuain’i tek bırakıp kanatlarda Tevez ve Messi’yi öncelikli olarak düşünmekte. Bizim son Honduras maçında solda Arda sağda önce Volkan sonra Tuncay ileride Mevlüt/Halil tarcihinde bulunmamız 4-3-3’ün Milli Takımımıza da artık resmen girdiğini açık açık göstermekte. Zaten Hiddink’in olduğu yerde başka sistem düşünmek ütopya olmaz mıydı?

Rijkaard’dan, Ferguson’a, Guardiola’dan, Del Bosque, Benitez, Löw, Leonardo’ya 4-4-2’yi terk etmiş hocaların aklındaki tek şey sahayı daha iyi parsellemek. Her biri klasik sağ/sol bekten vazgeçmiş, onları yarım pozisyon ileri çekip hem savunma hem hücum sorumlulukları yüklemiş zavallıların üzerine. Aslında bu kanat bekleri o 3’lü sistemlerin köleleri. Orta sahanın göbeğine çoğunlukla çift stoperi dörtleyen emniyet sibopları koymuş, tabi şanslı olanlar o isimleri Lampard, Xavi, Gerrard’lardan seçmiş, olmayanlar orta saha stoperlerini. İşte bu adamlar, yani bu dörtlü fziksel mücadeleyi en üst düzeyde verip zaman zaman kasap önlüğünü de üzerlerine geçiren adamlar. En çok sakatlık ve karta sebep olan adamlar. O çok forvetli sistemleri kanat forvetlerinin % 95’i de savunma nedir bilmeyen ne orta saha ne santrafor olabilmiş, kırma karakterli adamlar.

Buradan bakıldığında birçoklarının oyunu güzelleştiriyor dediği 4-3-3, 4-2-3-1, 4 falan filanlı taktikler aslında dünya futbolundaki aşırı fizikselleşme ve kimliğini bulamamış futbolculara yer yaratma telaşından başka bir şey değilmiş gibi görünüyor. Oyunun her iki yönünü de oynayan adamlar yavaş yavaş azalır ve kaybolurken tıpkı 3-5-2’nin yok edildiği gibi 4-4-2 ve çift santrafor da yok edilmeye çalışılmaktadır. Hemen şu an aklıma gelen Owen-Fowler, Hakan-Arif, Vialli-Ravanelli, Klinsmann-Bierhoff, Romario-Ronaldo gibi ikilileri bir daha kolay kolay göremeyeceğiz. 4-4-2 suikastı devam ediyor, hastalıklı sistemler hızla ürüyor…

Lanet Getirdiniz!

Şubat 22, 2010, 8:15 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bürokrasi denilen acayip düzen içerisinde, hasbel kader bir makam ve koltuğa sahip olmuş, ciğeri beş para etmez adamların eline bakmak zorunda kalmak çok acı. Sorun çözmek değil sorun çıkarmak, yardımcı olmaya çalışmak değil işi yokuşa sürmek, paylaşarak büyümek değil paylaşmadan ezmek için var olan bu adamlar gece yataklarında nasıl rahat rahat uyuyorlar, öbür tarafı hiç mi düşünmüyorlar anlayamıyorum!

Gün gelecek yetki sahibi olanlar değişecek, insan olan, adam olanlar oturacaklar o ve daha yukarıdaki koltuklara. İşte o gün hakkaniyet nedir, hizmet nedir, insanlık nedir öğrenecek halk. O vicdan fakirleri de hak ettiklerini bulacaklar.

Lanet getirdiniz gençliğe! Defolun gidin artık! Ya da bekleyin ,sizi def edeceklerin gelmesi yakın, o zevki bizlere bırakın!

Rijkaard Seni Seviyoruz Ama…

Şubat 22, 2010, 12:19 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

Rijkaard’ın takımın başında olmasından son derece mutluyum. Uzun yıllar inşallah Galatasaray’ın başında olur ve onunla birlikte başarıları yakalarız. Bu düşüncem geldiğinden beri neredeyse hiç değişmedi. Ama neredeyse kelimesi yok mu o kelime muhteviyatında çok önemli bir olguyu barındırıyor. Giovanni Dos Santos geldiği zaman Barcelona’da oynamış gelecek vaadeden bir futbolcu diyerek sevindim, sevindim ama transfer nedenini de pek fazla anlamadım. Ama yine vardır bir bildiği Rijkaard’ın dedim. Belki de körü körüne, yapılan her uygulamanın gerekliliğine kendini inandırmak çok yanlış. Rijkaard belli ki Dos Santos’u isterken takım için gerekliliği yanı sıra aralarındaki özel ilişkiyi de göz önünde bulundurmuş. Olsun, teknik direktörlerin bu tip olayları olabilir zaman zaman.

Sonda söyleyeceğimi ilk başta diyeyim: Dos Santos, Türkiye gibi mücadele gücünün çok üst seviyede olan bir ülkede futbol oy-na-ya-maz. Fizik gücü de yetmediği için rakipten top kapmak isterken çok faul yapar ki çok yapıyor ya da rakibe çalım atmaya kalkışırsa bi omuzla iki seksen yere yatırırlar ya da ayağını eline verirler her pozisyonda. Daha üç gün önce Caner aynı olayı yaptı diye dayanamadı Rijkaard. Cezayı kesti ona. Peki Beşiktaş maçında golün geldiği serbest vuruşa neden olan anlamsız faulü yaptığı için Dos Santos’un cezası ne olacak?

Kabul edelim ki Dos Santos’un kimyası Galatasaray’a uymadı. Oynadığı maçlarda maçı koparsın, alsın gitsin değil dediğim, diğer futbolcularla Dos Santos arasında bir iletişim yok gibi görünüyor. Sanki takımda ona karşı bir önyargı varmış gibi bir izlenimim var oynadığı maçlarda. Dos Santos bir olumlu hareket yapsa maçlarda, bir asist yapsa, onu geçtim takımda birine sert bir faul yapıldığında tepkisini koysa, belki yanlış ama rakibe efelense falan, yani kısacası ” ben de sizdenim” dese belki birşeyler değişecek. Takımdaki diğer futbolcular ona yardım edecek. İddia ediyorum, şu anda takımda Dos Santos Brezilyalılar haricinde kimsenin umurunda değil. Hatta onun yüzünden Rijkaard’a cephe almaya meyilli olanlar da olabilir.

İşte en tehlikeli durum burada. Rijkaard’a herkes formaları adil dağıtacağına inanarak saygı gösteriyor. Bu Dos Santos geldi, terazinin dengesi şaştı. O denge o kadar önemli ki dünyanın bir numaralı t.d. si de olsa 6 ayda bitirir işini adamın. Sonuçta futbol futbolcularla oynanıyor ve o futbolcular t.d. ye inanmazlarsa, güvenmezlerse sıkıntı başlar. Takımda şu anda inanıyorum ki bazı futbolcular Dos Santos’a gösterilen ayrıcalık sebebiyle huzursuzlar. Ben olsam ben de huzursuz olurum. Futbolcu, mevkisinde kendisine tercih edilen futbolcunun o yeri hakettiğine inanıyorsa hiçbir sorun olmaz ve performansını arttırarak tekrar formayı kapmaya çalışır ki bu t.d. adaleti de takım performansının artmasındaki en önemli olaydır.

Son olarak, tekrar ediyorum, sakatlar olabilir, cezalılar olabilir, bundan dolayı takımda zaman zaman performans düşüklüğü olabilir. Derdim sistem falan da değil. Kupalar gidebilir, şampiyonluklar kaybedilebilir; işin bu yönünde de değilim. Tek derdim adalet. Adalet ortadan kalkarsa sevgili Rijkaard sen bile olsan sıkıntı yaşarsın. O nedenle inşallah Rijkaard en kısa zamanda sezonun ilk yarısındaki gibi forma dağıtımını yapar, gerçekten hakedeni oynatır ve uzun yıllar bizlerle olur.

Seyrantepe Projesi İptal!!! (mi)?

Şubat 10, 2010, 6:48 pm | Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Bu stat işinin de iyice cılkı çıkmaya başladı. Şimdi de Danıştay aldığı kararla Galatasaray’ın Seyrantepe Projesi’ni iptal ettiği açıklandı. Yine n’oldu ki?
p.s. Galatasaray Spor Kulübü haberi yalanladı. İnşallah bir sıkıntı yoktur. Birileri işi bozmak için acayip acayip haberler çıkarıyor mu yoksa kulüp mü bizi kekliyor anlamadım gitti. Açıkçası benim işime şu anda kulübe inanmak geliyor.
Açıklama burada…

Bu kadarı da Ayıp!

Şubat 10, 2010, 11:21 am | Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Neymiş efendim, piyangoymuş Gignac’ın sakatlığı. Ayıptır, hatta terbiyesizliktir. Nasıl olur da birinin sorunu, sıkıntısı şans olarak, piyango olarak kabul edilir. Ama ilk değil bu, kaçıncı olduğunu unuttuk. Buysa spor basını, gazetecilik, HELAL OLSUN!

Müneccim Olmaya Gerek Yok!

Şubat 7, 2010, 12:46 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Yazıyı daha 3 gün önce yazdık. Haberi bugün düştü. Müneccim miyim? Hayır. Sadece Galatasaraylıyım ve bu haberlere alışığım ve açıkçası bıktım.
Acaba bu adam defolu çıktı diye geri gönderemiyor muyuz? Acaba yedirir mi bizim Haldun’umuz Man. City’nin Khaldoon’una?

Jo’dan Keita’ya, Barış’tan Sarp’a, Elano’dan Dos Santos’a…

Şubat 4, 2010, 4:00 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Son açıklamalara göre, Jo Alves 3 hafta forma giyemeyecekmiş. Açıkçası 3 haftada dönebilecekse hiçbir lafım yok. Ama bu Galatasaray Sağlık Heyeti ile onun sakatlığı garanti 1-2 hafta daha uzar. Buradan Jo Alves’e sesleniyorum:
Dostum, sakın kendini doktor kılığındaki o marangozlara emanet etme; gel Sakarya’ya, benim tanıdığım çok iyi bir kırık çıkıkçı var. Bana ” Jo’yu 3-5 günde topla çalışmalara başlayacak hale getiririm.” dedi. Bu sağlık kurulunun geldiğinden beri yaptıklarını daha doğrusu yapamadıklarını gözönüne alınca kırık çıkıkçıya gitmek daha mantıklı geliyor bana. O heyettekilerin de kırık-çıkıkçıdan fazla bir bilgileri yok anlaşılan. Olsaydı her sakatlık sonrası minimum 3 haftadan başlamazdı sakatların geri dönüş tarihleri.

Bu arada Keita, Afrika Kupası’ndan geç döndüğü için tek ayak üstünde cezaya bırakılmıştı Rijkaard tarafından. Açıkçası Barış sağ açıkta oynadıkça Rijkaard’ın Keita’ya verdiği gibi görülen bu ceza takıma verilmiş gibi olmaya başladı. Tamam bazen yaptığı ortalar golle sonuçlandı ama Keita’da alınan performansı Barış’tan görebilmek mümkün değil. Eğer sezonun ilk yarısındaki gibi yine 2-3 hafta Keita’sız kalırsa bu takım, çok sıkıntı yaşanır. Ama takımda Jo sakatlanınca zaten oynatmak mecburiyetinde kalacaktır Rijkaard istemeden de olsa. Diğer yandan Mustafa Sarp ile Barış orta sahayı daha iyi parselliyorlar ve rakibe daha sağlam baskı uyguluyorlar. Elano orta sahanın defansif kurgusunda yer alınca hem Mustafa Sarp etkinliğini yitiriyor, hem de Elano orta sahada 20 metrekarelik bir alan belirleyip kesinlikle o alanın dışına çıkmıyor. Kısacası Arda’ya sol açık, Keita’ya sağ açık, Elano’ya orta sahanın ofansif kısmı emanet edilmelidir ki Elano o bölgelerde çok işe yaradı, yarar da. Forvette Keita olacaksa da sağ kanada 2 maçlık haliyle söylemek zorundayım Dos Santos olmaz. Zaten 1-2 maç daha pas yerine çalım yapacak olursa takımdan birinden köteği yiyecek gibi görünüyor. Ama Rijkaard torpiliyle o oynar yine de.

Unutmadan Keita demişken bu adam Afrika Kupası’nın bitiminde dönüş tarihinin Rijkaard’ın izniyle uzatıldığına dair haberler vardı değerli medyamızda. Hatta Wenger oyuncuları hemen çağırdı, Rijkaard Keita’ya dinlenmesi için izin verdi, oyuncusunun sağlığını ilk etapta düşünüyor diye de övgü dolu sözler de geçiyordu gazete satırlarında. Keita’ya verilen ceza ile Rijkaard’ın böyle bir izin vermediği belli oldu. Her zaman doğru haberleriyle övündüğümüz medyamızın da az da olsa yalan pardon yanlış duyum alınarak yapılan haberlerinden biri ortaya çıktı böylece.

İçimdeki korku şu: Rijkaard tamam iyidir hoştur seviyoruz destekliyoruz ama oğlu gibi gördüğü anlaşılan Dos Santos’u oynatmak için Keita gibi bir futbolcuyu küstürürse çok yazık olacak. Artı Keita ile Dos Santos’u karşılaştırmak Keita’ya ayıp etmek olur. Soru, sağ açıkta kimin oynayacağı ise önce Keita’nın ismi yazılır, yazılmalıdır. Ben Dos Santos’u Galatasaray takımında hiçbir yere 1. oyuncu olarak yazamıyorum. Ancak Keita, forvete falan geçecek olursa o durumda sağ kanatta oynayabilir ama çok zayıf, hemen yıkılıyor, ne zaman güçlenecek de takıma adapte olacak. Açıkçası şu kadroda çok boş transfer gibi geliyor bana.

Hayrettin’i Özlemek

Ocak 31, 2010, 11:05 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Galatasaray Kalesi böylesini görmedi. Hayrettin’i özlediğini hisseden adamın psikolojisi ne derece bozulmuştur arkadaş! Hayrettin’i özlüyorum ben, Yardım et yüce Yaradan! Facia bu adam!

Bu Haber Doğru Olamaz!

Ocak 25, 2010, 4:31 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı, Transfer kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Eğer bu haber doğruysa, başta Adnan Polat ve Haldun Üstünel olmak üzere bütün Galatasaray yönetimine yazıklar olsun. Kewell öyle bozuk para gibi harcanabilecek, sıradan bir topçu değil. Acaba kayboluyor mu diye düşündüğümüz takım ruhunu yaşatan, Hagi’den sonra ilk kez yakalanan birleştirici faktör. Kewell sahadaki duruşu, oyun tarzı, örnek hareketleri ile bir rol modeli. Bunu gerçekten yapacaksınız güvenimizi ve inancımızı kaybedeceksiniz efendiler!

>Aman Dexter

Ocak 19, 2010, 4:15 pm | Sıkıntı, Televizyon kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Şu görüntü beni çok derinden üzdü. Umarım en kısa zamanda sağlığına kavuşur Michael C. Hall. Bir katil rolünü bu kadar sevdirebilecek kapasitede çok fazla kaliteli oyuncu yokken, sevenleri ve bizler onu kaybetmek istemiyoruz. Hem ekranlara hem de gönüllere çok yakışan bir adam. Acil şifalar, sağlıklar, inşallah en kısa sürede tekrar soldaki fotoğraftaki gibi bir Dexter görürüz. Fotoğraf Milliyet gazetesinden, altın küre ödül töreninde çekilmiş.

Aman Dexter

Ocak 19, 2010, 4:15 pm | Sıkıntı, Televizyon kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Şu görüntü beni çok derinden üzdü. Umarım en kısa zamanda sağlığına kavuşur Michael C. Hall. Bir katil rolünü bu kadar sevdirebilecek kapasitede çok fazla kaliteli oyuncu yokken, sevenleri ve bizler onu kaybetmek istemiyoruz. Hem ekranlara hem de gönüllere çok yakışan bir adam. Acil şifalar, sağlıklar, inşallah en kısa sürede tekrar soldaki fotoğraftaki gibi bir Dexter görürüz. Fotoğraf Milliyet gazetesinden, altın küre ödül töreninde çekilmiş.

Meriç’in de Kendini Bileni Makbul!

Ocak 9, 2010, 1:43 am | Futbol, haber, komik, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Önce kendisi ile yapılan röportaj:

İstanbul Basketbol Hakemleri Derneği – 20.02.2008

Meriç Tunca kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
1974 Yılında ve oldukça genç bir yaşta Sarı Kanaryalar gazetesinde mesleğe başladım. Bir yandan okuyor bir yandan çalışıyordum. İçimde müthiş bir futbol hastalığı vardı. Halen Hürriyet İnternet’in spor sorumlusuyum. Sadece futbol değil, sporun her dalını çok iyi bilirim. İsteyenle her konuda tartışabilir, hatta yarışabilirim..

Yazılarınızda çok açık bir dille düşündüklerinizi ifade ediyorsunuz. Yazınızı tekrar geriye dönüp okuduğunuzda “Burada çok sert olmuş vs.” gibi düşünüyor musunuz?
Yazdığım yazıların sert olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü ben taraftarın, daha doğrusu halkın düşündüğü şeyleri yazıyorum. Belki buna kahvehane ağzı yaklaşımı diyebilirsiniz ama benim de stilim bu. Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.

Sizin de söylediğiniz gibi bir çok taraftar sitesini ve okur kitlesini karşınıza almış durumdasınız…
Her taraftar grubu olaya kendi açısından bakıyor. Benim Fenerbahçeli olmamın da bunda etkisi büyük. Bir de ben başkaları gibi lafı dolandırmam. Direkt olarak yazarım. Bu yüzden karşı taraftar grupları tarafından sevilmemem çok normal. Onlar lafı dolandıran ve “Ben tarafsızım abi” diyenlerden daha çok hoşlanırlar. Ben tarafsız değilim, bu yaştan sonra olamam da..
Çıkardığım sonuçlar:
1. “…Belki buna kahvehane ağzı yaklaşımı diyebilirsiniz ama benim de stilim bu.”
Kahvehanedeki adam da benim kadar futbol izlediyse koy benim yerime, benim gibi yazar.

2. “…Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.”
Sonuç1. Yazdığım yazıların içeriğinden çok yapılan yorumların sayısı benim için önemli. Eğer saldırgan olmayan, sadece! haber yapsam beni kimse takmaz, o yüzden böyle saldırıyorum ki reytingim artıyor. Ben küfür yesem de konuşuldukça böyle etrafa saldırmaya aslı astarı olmayan masa başında rakip taraftarlarda gerginlik yaratan yazılar yazmaya devam edeceğim. Gerginlik yarattıkça sanal ortamlarda ismim geçiyor, adım daha çok anılıyor.
Sonuç2. Ne yapayım küfür yemeyi seviyorum. Küfürle birlikte geçse de kendimden bahsettiriyorum. Önemli olan bu…

3. “…Ben tarafsız değilim, bu yaştan sonra olamam da”
Ben tarafsız değilim, dolayısıyla benim müdürlüğünü yaptığım kurumun da tarafsız olmasını beklemeyin. Bu zamana kadar nasıl rakip takımlara sallıyorsam aynen devam edeceğim.
4. “…Bu yüzden karşı taraftar grupları tarafından sevilmemem çok normal.”
Rakip takımlar başarılı olsa da onların başarılarını kabullenmek ve tebrik etmek gibi bir olay benim literatürümde yok. Soda falan kar etmiyor benim bünyeme.

Röportajın “Yapma Meriç Din Kardeşiyiz” Dediğim Kısımları:
1. “Sadece futbol değil, sporun her dalını çok iyi bilirim.”
2. “Yazdığım yazıların sert olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü ben taraftarın, daha doğrusu halkın düşündüğü şeyleri yazıyorum.”
3. “Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.”
4. “Onlar lafı dolandıran ve “Ben tarafsızım abi” diyenlerden daha çok hoşlanırlar.”

>Meriç’in de Kendini Bileni Makbul!

Ocak 9, 2010, 1:43 am | Futbol, haber, komik, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Önce kendisi ile yapılan röportaj:

İstanbul Basketbol Hakemleri Derneği – 20.02.2008

Meriç Tunca kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
1974 Yılında ve oldukça genç bir yaşta Sarı Kanaryalar gazetesinde mesleğe başladım. Bir yandan okuyor bir yandan çalışıyordum. İçimde müthiş bir futbol hastalığı vardı. Halen Hürriyet İnternet’in spor sorumlusuyum. Sadece futbol değil, sporun her dalını çok iyi bilirim. İsteyenle her konuda tartışabilir, hatta yarışabilirim..

Yazılarınızda çok açık bir dille düşündüklerinizi ifade ediyorsunuz. Yazınızı tekrar geriye dönüp okuduğunuzda “Burada çok sert olmuş vs.” gibi düşünüyor musunuz?
Yazdığım yazıların sert olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü ben taraftarın, daha doğrusu halkın düşündüğü şeyleri yazıyorum. Belki buna kahvehane ağzı yaklaşımı diyebilirsiniz ama benim de stilim bu. Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.

Sizin de söylediğiniz gibi bir çok taraftar sitesini ve okur kitlesini karşınıza almış durumdasınız…
Her taraftar grubu olaya kendi açısından bakıyor. Benim Fenerbahçeli olmamın da bunda etkisi büyük. Bir de ben başkaları gibi lafı dolandırmam. Direkt olarak yazarım. Bu yüzden karşı taraftar grupları tarafından sevilmemem çok normal. Onlar lafı dolandıran ve “Ben tarafsızım abi” diyenlerden daha çok hoşlanırlar. Ben tarafsız değilim, bu yaştan sonra olamam da..
Çıkardığım sonuçlar:
1. “…Belki buna kahvehane ağzı yaklaşımı diyebilirsiniz ama benim de stilim bu.”
Kahvehanedeki adam da benim kadar futbol izlediyse koy benim yerime, benim gibi yazar.

2. “…Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.”
Sonuç1. Yazdığım yazıların içeriğinden çok yapılan yorumların sayısı benim için önemli. Eğer saldırgan olmayan, sadece! haber yapsam beni kimse takmaz, o yüzden böyle saldırıyorum ki reytingim artıyor. Ben küfür yesem de konuşuldukça böyle etrafa saldırmaya aslı astarı olmayan masa başında rakip taraftarlarda gerginlik yaratan yazılar yazmaya devam edeceğim. Gerginlik yarattıkça sanal ortamlarda ismim geçiyor, adım daha çok anılıyor.
Sonuç2. Ne yapayım küfür yemeyi seviyorum. Küfürle birlikte geçse de kendimden bahsettiriyorum. Önemli olan bu…

3. “…Ben tarafsız değilim, bu yaştan sonra olamam da”
Ben tarafsız değilim, dolayısıyla benim müdürlüğünü yaptığım kurumun da tarafsız olmasını beklemeyin. Bu zamana kadar nasıl rakip takımlara sallıyorsam aynen devam edeceğim.
4. “…Bu yüzden karşı taraftar grupları tarafından sevilmemem çok normal.”
Rakip takımlar başarılı olsa da onların başarılarını kabullenmek ve tebrik etmek gibi bir olay benim literatürümde yok. Soda falan kar etmiyor benim bünyeme.

Röportajın “Yapma Meriç Din Kardeşiyiz” Dediğim Kısımları:
1. “Sadece futbol değil, sporun her dalını çok iyi bilirim.”
2. “Yazdığım yazıların sert olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü ben taraftarın, daha doğrusu halkın düşündüğü şeyleri yazıyorum.”
3. “Yazılarım onun için taraftar sitelerinde en çok okunanlar arasında yer alıyor.”
4. “Onlar lafı dolandıran ve “Ben tarafsızım abi” diyenlerden daha çok hoşlanırlar.”

Futbol Uğruna Biten Hayatlar

Ocak 8, 2010, 6:00 pm | Fenerbahçe, Futbol, Sıkıntı, Trabzonspor kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bünyamin, Serhat (solda), Muhammet (sağda) ve Soner kardeşlerimiz Trabzonspor – Fenerbahçe maçından sonra evlerine dönerken hayatlarını trafik kazasında kaybeden futbolsever kardeşlerimiz. Hayattan kopuk olduğumuz dönemlerde sağolsun Gaziantep’ten Faruk Köse Trabzonspor’dan Hiç Bir Şey Olmaz postunda adı geçen pankart açmış grupla alakalı da olan bir mail atmış bize ve o grup tarafından verilen tepkinin sebebini anlatmış. Hayatını kaybeden gençlerin cenazelerine katılan ne Fenerbahçeli ne de Trabzonsporlu bir yönetici olmadığını söylüyor kendisi. Takımlarını desteklemek uğruna başka illerden kalkıp maça gelen ve dönüş yolunda vefat eden gençlerin anısına saygı gösterilmediğini anlatıyor.

Bizler de gecikmiş olsa da bugün rahmetle anıyoruz futbol sevgisi yolunda hayatlarını kaybeden kardeşlerimizi. Köse’nin sözüne itibar ediyoruz ve ayıplıyor, kınıyoruz her iki takım yöneticilerini de. Mekanınız cennet olsun futbol şehitleri.

>Futbol Uğruna Biten Hayatlar

Ocak 8, 2010, 6:00 pm | Fenerbahçe, Futbol, Sıkıntı, Trabzonspor, Uncategorized kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Bünyamin, Serhat (solda), Muhammet (sağda) ve Soner kardeşlerimiz Trabzonspor – Fenerbahçe maçından sonra evlerine dönerken hayatlarını trafik kazasında kaybeden futbolsever kardeşlerimiz. Hayattan kopuk olduğumuz dönemlerde sağolsun Gaziantep’ten Faruk Köse Trabzonspor’dan Hiç Bir Şey Olmaz postunda adı geçen pankart açmış grupla alakalı da olan bir mail atmış bize ve o grup tarafından verilen tepkinin sebebini anlatmış. Hayatını kaybeden gençlerin cenazelerine katılan ne Fenerbahçeli ne de Trabzonsporlu bir yönetici olmadığını söylüyor kendisi. Takımlarını desteklemek uğruna başka illerden kalkıp maça gelen ve dönüş yolunda vefat eden gençlerin anısına saygı gösterilmediğini anlatıyor.

Bizler de gecikmiş olsa da bugün rahmetle anıyoruz futbol sevgisi yolunda hayatlarını kaybeden kardeşlerimizi. Köse’nin sözüne itibar ediyoruz ve ayıplıyor, kınıyoruz her iki takım yöneticilerini de. Mekanınız cennet olsun futbol şehitleri.

>Televizyon’dan Nefret Ediyorum!

Ocak 7, 2010, 9:34 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Bir kanalda Behlül Bihter’i götürüyor, diğerinde Atatürk’ün masonluğu tartışılıyor, bir başkası iç karartıcı dizisini sürmüş yayına, Kurtlar Vadisi her zamanki gibi bilmem kaçıncıya tekrarda, bi tarafta Hemşo’nun 50. yayını, bir kaç kanal yabancı filmlerle, dizilerle sıyrılmış işin içinden. Eğitici, öğretici, yön gösterici tek şey yok. Bunlar başlamadan önce yayındaki haberler ise apayrı bir hikaye. 30 ayrı kanalda aynı haber 30 farklı yorumla veriliyor. Aynı haberden sonra bu 30 ayrı kanal 130 ayrı adama sallıyor. Haberi de, iğrenç – ahlaksızlar dolusu dizisi de, nefret dolu, nifak dolu acayip programları da her gece aynı, aynı, aynı!

Yugoslavya’yı televizyonla yıktılar, sıra bizde. İyice esiri olduk aptal kutusunun.

Nefret ediyorum Televizyon’dan! Televizyonu maçtan başka bir şey seyretmek için de açmıyorum arkadaş! Lanet olsun böyle düzene, lanet olsun! Allah topunu bildiği gibi yapsın!

Televizyon’dan Nefret Ediyorum!

Ocak 7, 2010, 9:34 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bir kanalda Behlül Bihter’i götürüyor, diğerinde Atatürk’ün masonluğu tartışılıyor, bir başkası iç karartıcı dizisini sürmüş yayına, Kurtlar Vadisi her zamanki gibi bilmem kaçıncıya tekrarda, bi tarafta Hemşo’nun 50. yayını, bir kaç kanal yabancı filmlerle, dizilerle sıyrılmış işin içinden. Eğitici, öğretici, yön gösterici tek şey yok. Bunlar başlamadan önce yayındaki haberler ise apayrı bir hikaye. 30 ayrı kanalda aynı haber 30 farklı yorumla veriliyor. Aynı haberden sonra bu 30 ayrı kanal 130 ayrı adama sallıyor. Haberi de, iğrenç – ahlaksızlar dolusu dizisi de, nefret dolu, nifak dolu acayip programları da her gece aynı, aynı, aynı!

Yugoslavya’yı televizyonla yıktılar, sıra bizde. İyice esiri olduk aptal kutusunun.

Nefret ediyorum Televizyon’dan! Televizyonu maçtan başka bir şey seyretmek için de açmıyorum arkadaş! Lanet olsun böyle düzene, lanet olsun! Allah topunu bildiği gibi yapsın!

>Merhametten Maraz mı Doğdu Yani!

Aralık 26, 2009, 3:31 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Galatasaray’ın 2007-2008 sezonunda orta sahada oyunu hem defansif hem de ofansif olarak iyi oynadığı düşünülerek yaptığı transfer olan Linderoth yaklaşık üç sezonluk Galatasaray macerası o zamana kadarki futbol hayatında hiç yaşamadığı kadar ciddi bir sakatlığın gölgesinde devam etti. Galatasaraylı yöneticiler ise kimisine göre profesyonellikten uzak kimisine göre çıkmadık candan umut kesilmez ya da “bizdeyken kötü bir sakatlık yaşayan oyuncuyu kaderiyle başbaşa bırakmaz olmaz” düşüncesi içerisinde sözleşmesini feshetme yoluna gitmeyip yıllık ücretinde belli bir indirim yapıp Galatasaray çatısı altında kalmasına izin verdiler. Sadece bu uygulama bile Linderoth’un Galatasaray’a minnettar olmasını gerektiren bir durumdu.

Geldiğinden bu yana her sezon başı ya da sezonların ikinci yarılarına başlarken bir ümit ile Linderoth’un Galatasaray’ın asıl transferi olacağı ve patlama yapacağı konuşulur ancak sezon başlar ve Linderoth neredeyse ilk oyuna girdiği maçta nasıl başarabiliyorsa sakatlığını nüksettirirdi ve sezonu başlamadan kapatırdı. Mukavelesinin sona ereceği son sezon olan bu sezonda ise nasılsa sakatlanmadı halen daha. Ama yöneticiler bu sefer olacakları bildikleri için Linderoth ile sözleşmeyi feshetmek istiyorlar. Ancak nasıl bir durumdur ki bu sefer de Linderoth benim mukavelem Haziran’da bitiyor ve o zamana kadar buradayım diyerek kulüpte kalmak için ısrarını sürdürüyor. Tabiki olay Linderoth’un Galatasaray’a bağlılığı ya da kulübü çok sevmesi değil tamamen duygusal. Gideceği düşünülen istikamet olan Elfsborg’da şu an Galatasaray’dan aldığının belki de yarısını alamayacak. Evet profesyonellik çerçevesi içerisinde Linderoth’un ısrarı çok normal karşılanabilir. Ancak 3 sezonda Servet’in bir sezonda oynadığı maçın yarısını çıkaramayan bir futbolcunun bu şekilde halen parayı düşünebilmesi bana ters geliyor. Büyük ihtimalle Linderoth’a sezon sonuna kadar olan alacağının bir miktarı verilerek yollar ayrılacak. Ancak Galatasaray yöneticilerinin yaşadığı bu olay kulaklara küpe olacaktır: Merhametten maraz doğuyor.

Merhametten Maraz mı Doğdu Yani!

Aralık 26, 2009, 3:31 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
Galatasaray’ın 2007-2008 sezonunda orta sahada oyunu hem defansif hem de ofansif olarak iyi oynadığı düşünülerek yaptığı transfer olan Linderoth yaklaşık üç sezonluk Galatasaray macerası o zamana kadarki futbol hayatında hiç yaşamadığı kadar ciddi bir sakatlığın gölgesinde devam etti. Galatasaraylı yöneticiler ise kimisine göre profesyonellikten uzak kimisine göre çıkmadık candan umut kesilmez ya da “bizdeyken kötü bir sakatlık yaşayan oyuncuyu kaderiyle başbaşa bırakmaz olmaz” düşüncesi içerisinde sözleşmesini feshetme yoluna gitmeyip yıllık ücretinde belli bir indirim yapıp Galatasaray çatısı altında kalmasına izin verdiler. Sadece bu uygulama bile Linderoth’un Galatasaray’a minnettar olmasını gerektiren bir durumdu.

Geldiğinden bu yana her sezon başı ya da sezonların ikinci yarılarına başlarken bir ümit ile Linderoth’un Galatasaray’ın asıl transferi olacağı ve patlama yapacağı konuşulur ancak sezon başlar ve Linderoth neredeyse ilk oyuna girdiği maçta nasıl başarabiliyorsa sakatlığını nüksettirirdi ve sezonu başlamadan kapatırdı. Mukavelesinin sona ereceği son sezon olan bu sezonda ise nasılsa sakatlanmadı halen daha. Ama yöneticiler bu sefer olacakları bildikleri için Linderoth ile sözleşmeyi feshetmek istiyorlar. Ancak nasıl bir durumdur ki bu sefer de Linderoth benim mukavelem Haziran’da bitiyor ve o zamana kadar buradayım diyerek kulüpte kalmak için ısrarını sürdürüyor. Tabiki olay Linderoth’un Galatasaray’a bağlılığı ya da kulübü çok sevmesi değil tamamen duygusal. Gideceği düşünülen istikamet olan Elfsborg’da şu an Galatasaray’dan aldığının belki de yarısını alamayacak. Evet profesyonellik çerçevesi içerisinde Linderoth’un ısrarı çok normal karşılanabilir. Ancak 3 sezonda Servet’in bir sezonda oynadığı maçın yarısını çıkaramayan bir futbolcunun bu şekilde halen parayı düşünebilmesi bana ters geliyor. Büyük ihtimalle Linderoth’a sezon sonuna kadar olan alacağının bir miktarı verilerek yollar ayrılacak. Ancak Galatasaray yöneticilerinin yaşadığı bu olay kulaklara küpe olacaktır: Merhametten maraz doğuyor.

Aydın’ın Kariyerinin Bittiği Gece

Aralık 24, 2009, 10:25 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Tarih 22 Ocak 2006. Yer Konya deplasmanı. Bir çok eksiği ile Konya’ya gelmiş olan Galatasaray’ın şampiyonluk için bu maçtan 3 puan alması şart. Maçın son dakikalarında Hasan Şaş’ın yerine 17 yaşındaki genç Aydın Yılmaz giriyor. Herkes şaşkın gözlerle bir Aydın’a bir Gerets’e bakıyor. Uzatma dakikalarının bitmesine bir kaç saniye kala 17 yaşındaki o genç Aydın kontraatak esnasında kaleyi görür görmez vuruyor ve golü yapıyor. Ama attığı gol o sezon Galatasaray’ı şampiyon yapacak, hem Konya’ya hem Fener’e atılmış bir gol değil aslında. Aydın o gün bilmiyor ama ceza sahası dışından son derece sert ve düzgün bir vuruşla attığı o golü kendisine atıyor. O gol Aydın’ın üzerine sülük gibi yapışıyor, aradan geçen yaklaşık 4 sene boyunca her Galatasaraylı Aydın’dan aynı spektaküler işi bir kez daha, bir daha yapmasını bekliyor. Aydın daha büyümeden, Aydın daha liseyi bitirmeden, Aydın daha Aydın olamadan yılların topçusu muamelesi görüyor. Aydın’dan hep bekleniyor, hep isteniyor, hem umuluyor, bir türlü kurtarıcı, yıldız olmadığı, daha büyümesi ve çok şey öğrenmesi gereken gencecik bir fidan olduğu hatırlanmıyor. Aydın adeta kişilik bunalımı yaşıyor, kendini olmuş sanıyor, oynadığı zaman hep daha iyisini yapma arzusuyla basit işleri yapamıyor, oynamadığı zaman hayata küsüyor, sıra kendine geldiğinde hazır olamıyor. Ve elinde sürüsüne bereket (!) Aydın olan bizler “Lanet olsun, defol git” der duruma gelebiliyoruz. Ama aslında Aydın’ın çocuk olmasına, öğrenmesine, gelişmesine, basamakları teker teker çıkmasına izin vermediğimizi hatırlamıyoruz bile. Bizler futbolun ordinaryuslarıyız, biz ne dersek o olur çünkü bu ülkede.

Tarih 22 Ocak 2006, Yer Konya Atatürk Stadı, Dakika 90+3. Aydın muhteşem bir gol atıyor ve kariyeri Konya’da başladığı yerde, daha başladığı o anda bitiyor. Yaptığın iyi, güzel hatta muhteşem şeylerin görevin haline geldiğini, yapamadığın ya da azıcık eksik kaldığın her an ise suçlu ve hain ilan edileceğini Aydın belki bugün, ancak 4 sene sonra anlayabiliyor. Ya da acaba anlayabiliyor mu?

>Aydın’ın Kariyerinin Bittiği Gece

Aralık 24, 2009, 10:25 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Tarih 22 Ocak 2006. Yer Konya deplasmanı. Bir çok eksiği ile Konya’ya gelmiş olan Galatasaray’ın şampiyonluk için bu maçtan 3 puan alması şart. Maçın son dakikalarında Hasan Şaş’ın yerine 17 yaşındaki genç Aydın Yılmaz giriyor. Herkes şaşkın gözlerle bir Aydın’a bir Gerets’e bakıyor. Uzatma dakikalarının bitmesine bir kaç saniye kala 17 yaşındaki o genç Aydın kontraatak esnasında kaleyi görür görmez vuruyor ve golü yapıyor. Ama attığı gol o sezon Galatasaray’ı şampiyon yapacak, hem Konya’ya hem Fener’e atılmış bir gol değil aslında. Aydın o gün bilmiyor ama ceza sahası dışından son derece sert ve düzgün bir vuruşla attığı o golü kendisine atıyor. O gol Aydın’ın üzerine sülük gibi yapışıyor, aradan geçen yaklaşık 4 sene boyunca her Galatasaraylı Aydın’dan aynı spektaküler işi bir kez daha, bir daha yapmasını bekliyor. Aydın daha büyümeden, Aydın daha liseyi bitirmeden, Aydın daha Aydın olamadan yılların topçusu muamelesi görüyor. Aydın’dan hep bekleniyor, hep isteniyor, hem umuluyor, bir türlü kurtarıcı, yıldız olmadığı, daha büyümesi ve çok şey öğrenmesi gereken gencecik bir fidan olduğu hatırlanmıyor. Aydın adeta kişilik bunalımı yaşıyor, kendini olmuş sanıyor, oynadığı zaman hep daha iyisini yapma arzusuyla basit işleri yapamıyor, oynamadığı zaman hayata küsüyor, sıra kendine geldiğinde hazır olamıyor. Ve elinde sürüsüne bereket (!) Aydın olan bizler “Lanet olsun, defol git” der duruma gelebiliyoruz. Ama aslında Aydın’ın çocuk olmasına, öğrenmesine, gelişmesine, basamakları teker teker çıkmasına izin vermediğimizi hatırlamıyoruz bile. Bizler futbolun ordinaryuslarıyız, biz ne dersek o olur çünkü bu ülkede.

Tarih 22 Ocak 2006, Yer Konya Atatürk Stadı, Dakika 90+3. Aydın muhteşem bir gol atıyor ve kariyeri Konya’da başladığı yerde, daha başladığı o anda bitiyor. Yaptığın iyi, güzel hatta muhteşem şeylerin görevin haline geldiğini, yapamadığın ya da azıcık eksik kaldığın her an ise suçlu ve hain ilan edileceğini Aydın belki bugün, ancak 4 sene sonra anlayabiliyor. Ya da acaba anlayabiliyor mu?

>Rıza Çalımbay-Youla-Profesyonellik

Aralık 22, 2009, 11:07 pm | Eskişehirspor, Futbol, ozhano, Sıkıntı, TSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

1-2 gündür Eskişehirspor’da teknik direktör Rıza Çalımbay ile Youla arasında cereyan eden olaylar spor kamuoyunda biliniyor. Youla, Eskişehirspor’un ilk yarıdaki son lig maçı olan Diyarbakırspor maçından sonra sakat olduğu gerekçesi ile Türkiye Kupası maçında oynamak istemiyor ve yılbaşı için erkenden ülkesinin yolunu tutmayı planlıyor. Youla’nın bu planı Rıza Hoca’nın reddi ile bozuluyor. Youla da bunun üzerine tası tarağı toplayıp ülkesinin yolunu tutup Rıza Hoca’yı medya yoluyla topa tutuyor. Aslında yaşananlar her sezon yılbaşları öncesi takımlarda yabancı oyuncularla kulüpler arasında yaşanan yani spor kamuoyunun hiç yabancı olmadığı bir olay. Burada çoğu kulüp, oyuncusunun suyuna gidip gerekli izni kendilerine veriyor ama arada Rıza Hoca gibi kararlar alanlar da çıkıyor. Hocanın yaptığı yanlış mıdır doğru mudur onu bilemem ama her iki tarafın medyada birbiri hakkındaki demeçleri hiç doğru değil. Youla’nın Fransa’ya iner inmez Rıza Hoca için yaptığı “sahtekar” açıklamasına Rıza Çalımbay’dan “nankör” açıklaması ile karşılık geliyor. Ama bunlar hep medya yolu ile oluyor. Yani kol kırılır yen içinde kalır sözü bu olayda kesinlikle işlemiyor. Hatta herkes duysun istenircesine özellikle medya kullanılıyor gibi geliyor bana. İşin ilginç yanı, olanlara ve açıklamalara bakılırsa Eskişehir yönetimi de ne Youla’ya ne de Rıza Hoca’ya “sus be kardeşim, niye medya ile sürekli konuşuyorsun?” demiyor ya da diyor ama yönetimi de takan yok. Youla zaten kadro dışı onun takmamasını anlarım da Rıza Hoca’nın bu şekilde Youla’nın kişiliğine zarar verecek kadar ileri giden açıklamaları yönetim tarafından da destekleniyor sonucu çıkıyor tüm bu olaylar ve açıklamalardan sonra. Yani olaya genel olarak bakıldığında baştan aşağıya yanlışlarla dolu. Yanlışlar ne peki?
1. Youla’nın izin isteğinin reddedilmesinden sonra takımdan ayrılması en baştaki yanlış. İş sözleşme imzalamaya gelince profesyonelim diye ortada dolaşanlar o profesyonellik ilkeleri kendi ayaklarına dolaşınca da susmasını, kafasını öne eğip istenileni yapmasını da bilmeliler.

2. Rıza Hoca’nın Youla’nın isteğini reddetmesi olağan ama eğer Youla’yı kaybetmek istemese güzel bir üslup ile bu işi bu kadar arapsaçı olmadan çözebilirdi. Belki de Diyarbakırspor maçında kaçırdığı gollerin siniri ile üstüne bir de izin isteyince patlamış olabilir Youla’ya.

3. Youla’nın şimdiye kadarki futbolculuk kariyerinde hiçbir teknik direktörle kavga ettiğini hatırlamıyorum. Muhakkak kendisini çok zedeleyen bazı olaylar yaşamıştır ki kendi iddiasına göre 2 aydır sakat sakat oynuyormuş. Nitekim bunların sonucunda teknik direktörü ile bu kadar aşağı seviyelerde kavga edecek duruma geldi ama yine 1. maddedeki gibi ben profesyonel futbolcuyum diyip ondan sonra profesyonelce alınmış bir karara saygı duymamak ve kafasının estiğini yapmak Youla’nın Eskişehirspor’daki futbol hayatını bitirdi.

4. Gelelim Rıza Çalımbay’a. Bir teknik direktörün futbolcusu ile aralarında ne yaşanırsa yaşansın olayla ya da futbolcu ile ilgili medyaya çıkıp bu kadar derinlemesine konuşması hatta işi futbolcunun kişiliğine saldıracak cümlelere kadar getirmesi de yanlış. Teknik direktörün böyle bir olayda diyebileceği tek söz ” Futbolcu profesyonelliğe yakışmayacak br harekette bulunmuş ve bunun sonucunda kadro dışı bırakılmıştır.” olmalı. Futbolcu ne söylerse söylesin…

5. Eskişehirspor yönetimi de bu olaydaki en suçlu görünen taraf. Olaylar bu şekilde gerçekleşirken olayın içine girip yaşananları bıçak gibi kesecek mevki kulüp yönetimidir. Onlar da Youla’nın maliyetinden kurtulmak için sanırım Youla’nın kaçması için gerekli ortamın oluşmasını beklediler.

Sonuç olarak Youla’nın Eskişehirspor kariyeri sona erdi gibi görünüyor. Sona erdi diyemiyorum çünkü biz birbirlerine küfür edip daha sonra sarmaş dolaş olanları da gördük bu ülkede. Ama Eskişehirspor gibi Türkiye Liglerinin saygın bir kulübünün adının futbol başarılarının yerine bu tip olaylarla medyaya taşınması beni bir futbolsever olarak çok üzdü.
Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.