3 puan koparanın elinde kaldı

Şubat 20, 2011, 10:18 pm | alex, Beşiktaş, Beşiktaş-Fenerbahçe, Fenerbahçe, quaresma, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum



Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. „Aman tanrım ne tempoydu“ klişesine kaptıracaklar bunlar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Bugünkü tempo orta sahasız takımlarla yapılır. İki takımın da orta sahasının pres yapayım derken alanlarını boş bırakışı topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabi ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş‘ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun ilk 25 dakikada Fenerbahçe’nin oynadığı baskılı ve etkili futbola reklam arası dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı Lacivertli takım son haftalardaki ilk 20-25 dakika baskısını bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de.

Fenerbahçe’nin baskılı olduğu ilk yarının ilk yarısında Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Quaresma’nın Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın ilk yarım saat sonra takımı geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Çünkü Fenerbahçe bu sezon maçın son 20-25 dakikasında güçten düşüyordu. Gücü ekonomik kullanmak düşüncesiyle geri çekildiğini düşündüğüm Fenerbahçe alanı Beşiktaş’a bıraktı. Fakat Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ „ters“ İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. Volkan’ın golden sonra su içmesi de manidardı.

İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın karşı karşıyalardaki beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın , en azından penaltının, sinyallerini veriyordu. Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin „künde“sini görememesi en büyük hatasıydı. Bazen futbolcular pası atacağı arkadaşını göremiyor, bazen de hakemler… Öyle ki Ferrari de Lugano’ya attığı dirsek esnasında hakemlerin tam onu görebilecek açıda olduklarını görmedi. Gökhan Gönül’e de ikinci sarı karttan bir kırmızı kart gerekirdi.

Ferrari’nin kırmızı kartı görmesiyle işler tamamen tersine döndü ve oyuna Aurelio’nun girmesiyle Schuster elindeki 1 puanı da rakibine hediye etti. Sarı kart görmüş olsa da Necip’in sahada kalması, enerjisinden yararlanılması gerekirdi. Guti’nin, Simao’nun oyundan nasıl düştüğünü gördük. Bunun olabileceğini düşünemeyip Simao-Fernandes değişikliğine gitmemesi Schuster’in düştüğü en büyük gafletti bu akşam.

Kırılma anları çoktu. Ferrari ipi inceltti, Alex’te ipi kesti. Alex’in 3 golle bitirdiği sanırım ilk derbi oldu. Şu anda Alex’e yine methiyeler düzülüyordur. Yarın da manşetler Alex’li olacaktır. Ancak sahneye rakip 10 kişi ve orta sahasını bomboş bıraktıktan sonra çıktığını es geçmeyelim. Birini övmek için oyuncunun ne yaptığını irdelerken, neyi, ne zaman yaptığını da göz önünde bulundurmalı.

Beşiktaş sezon boyunca istikrarlı bir ilk 11’e sahip olamamasının en acı sonucunu bu akşam tattı. Haftalardır oynayan Nobre, Aurelio, Bobo ve Sivok’un ilk 11’de olmaması kalitelerinin yetersizliğindense önceki maçlarda oynarken çok mu kalitelilerdi de oynadılar Schuster’in açıklaması gerek. Beşiktaş sezon bitene kadar bu istikrarsızlığına devam ederse 17 maçta ancak 17 puan alabilir. Hedefini de başka bir türlü tutturabilir.

Sezona çalkantılarla başlayan Fenerbahçe’nin sabırla bugünlere gelmesine diyecek fazla söz yok. Tebrikler. Şampiyonluk için gönlüm çeşitliliğin artmasını istemem nedeniyle Trabzon’dan yanadır. Ancak eğer Trabzon yarınki maçta strese girip puan kaybederse Fenerbahçe bu rüzgarıyla şampiyonluğa çok yaklaşır.

Not: Maçı katledenin Ferrari’nin dirseğinin değil de Cüneyt Çakır’ın olduğunu haykıran Beşiktaş taraftarını da, maçı katlettiğini iddia ettiğini Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin kündesini görmediğini ekleyerek mantıklı düşünmeye davet ediyorum.

sevgiler volkanbk3

Çarşı’ya Quaresma Afyonu

Temmuz 19, 2010, 11:52 pm | Beşiktaş, habervesaire, quaresma, serdal adalı, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

haberVS

Türk futbolu son yıllarda kariyerinin zirvesi ya da kariyerinde ikinci bir patlama yapmak isteyen futbolcuların adresi olmaya başladı. Avrupa futbol piyasasında önemli yerler bulabilecekken Türkiye’yi tercih eden oyunculara son olarak da Portekizli Quaresma eklendi.

Bu transferler kulüplerde “sihirbaz” olarak görülen yöneticilerce gerçekleştiriliyor. Fenerbahçe’de bir dönem Hakan Bilal Kutlualp şimdi ise Cihan Kamer, Galatasaray’da ise bir dönem Adnan Polat (1992-1996) son yıllarda ise Haldun Üstünel bu rolleri üstlendi. Beşiktaş’ta ise “son büyü” Quaresma transferinin arkasında Serdal Adalı ismi karşımıza çıkıyor. Peki kulüplerimiz bu transferleri hangi parayla yapıyor?

Güncel politika: Sat öde

Oturup kulüplerin mali tablolarını uzunca incelemeye gerek yok; transfer politikaları bile bu konuda fikir veriyor. Galatasaray kadrosuna yeni futbolcular katmak için Keita, Elano gibi yüksek maliyetli oyunculardan kurtulup daha ucuz oyuncuların parasını çıkarma çabası gösteriyor. Bu da gösteriyor ki artık kulüp kendi ürettiği parasıyla geçinmeye çalışıyor.

Fenerbahçe ise sporun her dalında Türkiye’nin en kurumsal kulübü olmayı başarıp gelirlerini kat kat arttırarak transferlerini buradan elde edilen gelirle karşılıyor. Gelgelelim yüksek gelire sahip Fenerbahçe bile bunu 12 yıldır Aziz Başkan’ın rahatça çıkarabildiği milyonlara da borçlu. Zaten ondan daha fazla parası olan birileri çıkabilse hâlâ başkan kalabilir miydi? (Bu, bir başka tartışmanın konusu.)

Ödüyorum, öyle ise varım!

Ya Beşiktaş? Yıldırım Demirören başkan olduğundan bu yana çok önemli isimler geldi Beşiktaş’a. Son Dünya Kupası’nın sahibi İspanya’nın ve Real Madrid’in hocası Del Bosque, Fransız siyah inci Jean Tigana ve milyon avrolara transfer edilen birden fazla futbolcuya tazminatlar ödendi. (Juan Fran, Ailton, Kleberson, Ricardinho, “yeni Maradona” Federico Higuain ve daha niceleri…) Bu isimler Yıldırım Demirören’in parasıyla gelip, onun parasıyla gönderildiler. Ama görünen o ki Demirören bu konuda artık tek başına da değil.

19 Haziran 2010’da yapılan Divan Kurulu toplantısında Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel’in açıkladığı raporda Beşiktaş’ın borcunun 285 milyon 233 bin liraya, alacakların ise 62 milyon 364 bin liraya ulaştığını belirtti. Alacakları düştükten sonra oluşan net borç 222 milyon 869 lira. Kulüp yaptığı harcamaların 75 milyon 976 bin avrosunu sadece iki kişinin cebinden karşıladı: Yıldırım Demirören (66 milyon 294 bin lira) ve Serdal Adalı (9 milyon 682 bin lira). Yani Beşiktaş Kulübü’nün üçte birinin finansörü ve sahibi Yıldırım Demirören ve Serdal Adalı.

Mali tablolar açık açık gösteriyor ki Beşiktaş bu iki isim tarafından satın alınıyor. Yıldırım Demirören’in “Verin paramı gideyim” açıklamaları da bu görüşü destekliyor. 30 Haziran 2010’da Sabah gazetesinde Fatih Doğan tarafından kaleme alınan haberde Serdal Adalı’nın da “Futbolcuların ödemesi varsa çıkarır veririz. Bu sorun olmaz. Bana ne deyip sırtını dönecek adam değiliz” demesi de “Beşiktaş’ı borçlandırmaya satın almaya devam edeceğiz” olarak yorumlanabilir. Böylece de yönetimdeki koltuğunu sağlama alıyor bu iki isim.

Çarşı uyuma

Geçen yıl Beşiktaş tribünleri Yıldırım Demirören’i her maçta “Yeter! Yıldırım Demirören Yeter!” tezahüratlarıyla istifaya davet etmişken bugün Schuster ve Quaresma isimlerini Türkiye’ye getirerek büyük iş yaptı Serdal Adalı. Hem uzun süredir taraftarla arası bozuk olan Yıldırım Demirören’in 254 gün sonra stadyuma giderek taraftarla tekrar barışmasını, hem de “Adamın Kralı Serdal Adalı” tezahüratıyla koltuklarının kabarmasını sağladı.

Serdal Adalı NATO müteahhidi. (Bu iş kolunu Türk futbolunda bir yerlerden hatırlıyoruz.) Ayrıca Adana’daki, Amerikan mı, NATO üssü mü belli olmayan İncirlik Askeri Üssü’nün* büyük bir kısmının inşasını gerçekleştirdi. Yani kişisel kazancını Amerikan’ın Ortadoğu planının önemli bir parçası olan savaş üssünü yaratarak elde ediyor. Elde ettiği bu gelirle de Quaresma, Schuster, Hilbert gibi isimleri takıma katarak Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birini borçlandırırken Türk futbolunun en duyarlı taraftar grubunu bir büyüyle uyutabiliyor. Üstelik ki bu grup “Tanka karşı taş, savaşa karşı Beşiktaş”, “Beşiktaşlıyız savaşa karşıyız”, “Ne Irak, Ne Filistin, Ne Lübnan. Akmasın artık hiç kan. Ölmesin yüzlerce can. Her savaşa karşıyız. Biz Beşiktaş Çarşıyız” pankartlarını açarak önemli mesajlar vermişlerdi. Farkında değiller ki onlara bu pankartları açtıran kişi Quaresma’nın parasını savaşı yaratan ülkenin cebinden buluyor, bu parayla kulübü ve taraftarı satın alıyor.

Beşiktaş taraftarı bir an önce uyanmalı bu gerçekleri görmeli. Savaşa karşıyız derken aynı anda savaşın dolaylı destekçisi kişileri “adamın kralı” olarak ilan etmekten vazgeçmeli. Savaşa karşı olmadan önce kulübü satın alma yolunda Yıldırım Demirören ve onun yolunda ilerleyen Serdal Adalı’ya karşı olmalı. Yoksa bundan sonra savaşa karşı olduklarının hiçbir inandırıcılığı kalmayacak.

*İncirlik Üssü Gerçekleri: http://bianet.org/bianet/siyaset/111242-incirlik-ussu-gercekleri

Kartalı izlerken terli-Yorum!

Temmuz 15, 2010, 11:17 pm | Beşiktaş, nihat kahveci, quaresma, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Dünya Kupası biter bitmez -benim için bu blog için henüz bitmedi ammaaa- resmi maçların hemen başlamış olması herkesi bir boşluğa düşmekten kurtarmıştır şüphesiz… İlk ciddi ve resmi maça çıkan takım Beşiktaş oldu.

Rakibi ciddiye almak gerekmiş bir maçta daha bunu anladık. Gerçi rakip Vikingur çok mühim bir iş yapamadı. İki yarıda da yarımşar pozisyondan bir pozisyon üretebildiler ancak. O pozisyonları da içine Rüştü girmiş olan Hakan Arıkan kurtarıverdi yürekleri ağza getirerek.

Beşiktaş takımı gole dönük bir ilk 11 ile çıktı sahaya. Baklava dizilimi vardı. Ernst geride Tabata, Delgado ve Quaresma değişmeli Nihat ve Bobo da ileri ikilide… Gerisi zaten sağlamda! İki İbo, Sivok, Erhan geride sakin bir maç çıkardılar. Quaresma şov yaptı bol bol. Sezon açılana kadar böyle devam eder. Kimse her maçta bu kadar hareket beklemesin Q7’den. Bir penaltı kaçırarak şovun tadını kaçırdı bile. Sonrasında Beşiktaş taraftarı Q7’ye moral verdi ama Vikingur maçı olmasaydı bu kadar hoşgörülü olurlar mıydı?.. Tabi portekizli gelince Tabata da, Delgado da birden sıradanlaştı. Tabata, Delgado’dan daha istekli bir oyun sergiledi ama bu maç tek bir adama yaradı.

Avrupa Kupalarında altyapıdan gelen en az 4 oyuncunun ismini yazma zorunluluğundan önceki sezon 10 Milyon Euro’ya alınan Nihat asker dönüşü katıldığı takımında oynadığı maçlarda kötü performans sergilemiş yerden yere vurulmuştu! Bizim evladımız ya vurun vurabildikçe… Sezonun sonlarına doğru çok da iyi oynamaya başlamış tek eksiği golle buluşamamak olmuştu. Son maçta da yamulmuyorsam bir kaç gol atmıştı. Nası bittiyse öyle başladı Nihat ve eski günlerine geri dönüş sinyalini verdi. 30 yaşındaki Nihat daha akıllı oynayacak ve takımına mükemmel liderlik yapacaktır bu sezon. Yarebbim onu sakatlıklardan bizi de bu sıcaklardan korusun… Anam ne bu ter!

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.