Çoban Salata’nın Renkleri

Mart 31, 2010, 8:00 pm | Blog kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Geçen hafta Özhan Başkan için karartmıştık Çoban Salata sayfalarını. Bugün normalde eski haline getirecektim ama elim gitmedi bir türlü, kıyamadım. Şu haline gözüm öyle alışmış ki anlatamam. Yazılar sanki karanlığın içinden sıyrılan ışık hüzmeleri gibi bembeyaz. Bir de son zamanlarda Allah nazardan saklasın işler yolunda gidince o beyaz satırlar siyah zeminde çok farklı gözüktü bana. En azından bir süre daha böyle kalmasını istiyorum Salata’nın. Fikri olanı dinlemeye de hazırız, eski halini beğenenler, renklere eleştiri getirecek olanlar varsa başımız üzerine…

Kaleci Diyince Hugo Lloris

Mart 31, 2010, 4:00 pm | Futbol kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Dün gece uyku tutmayınca Bayern maçı sonrası Lyon – Bordeaux maçını da izledim. Kendimi şanslı bir futbolsever olarak sayıyorum bu maçı izleyebildiğim için çünkü Hugo Lloris’in çok önemli oyununa şahit oldum. Lloris gerçekten muhteşem bir maç çıkardı. Daha önce de izlemiştim ama dün gece tam anlamıyla beyminde kendisine bir anı çizgisi edindi Lloris. Muhteşem reflekslere ve çok iyi zamanlamaya sahip genç Fransız. Yan topları alıyor, bire birde iyi, şutlara karşı çok iyi yer tutuyor, savunmasını devamlı konuşarak uyarıyor. Artık kaleci diyince aklıma gelecek ilk isimlerden biri Hugo Lloris. Frey’i harcayan Domenech’in Lloris’i görmesi için belki de son dönemdeki en büyük şansı Fransız Futbolunun.

Kahveyi Güzelleştiren…

Mart 31, 2010, 1:21 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Kahve yapmakta da iddialıyım tıpkı mutfakta da olduğum gibi. Bol köpüklü, kıvamında ve telveye boğmadan yaparım kahveyi. Hayatımda iki kez kahve içebildim oysa, birincisi kabus gibi geceye sebep olurken ikincisi lavaboda sonuçlandı denemelerimin. Peki nasıl oluyor da içemediğim, tadını bile doğru düzgün hatırlamadığım Türk kahvesini becerebiliyorum diye düşünürdüm hep. Bugün çözdüm o konuyu.

Bir türlü tutturamamıştım kıvamını, köpüğünü 2009’da kahvenin, ne yaparsam yapayım istediğim gibi olmuyordu. Ama bugün öğleyin yaptığım kahve tıpkı son bir kaç haftadır yaptığım gibi güzel oldu. Kahvenin nasıl olduğunu fincana koyarken anlıyorum, sanki “ben oldum” der gibi bir koku veriyor cezveden fincana dökülürken. O koku ne çekicidir, o koku ne cezbedicidir, ne kadar kadın kokar… Oldu gerçekten de, içenler de beğendiler, sağolsunlar güzel sözlerini eksik etmediler. Keyif aldım ben de haliyle…

Bu kahve tecrübesinden bana kalan ise yukarıdaki sorunun cevabı oldu. Kahveyi güzel yapan onu hazırlayan kişi değil tam aksine o kahvenin keyifle içildiği güzel dudaklar. Ki o güzel dudaklar güzel, güler yüzlü ve içten insanlara aitler muhakak, kahveyi içemesen de benim gibi o keyifli yüzleri seyreder, hayatın güzelliklerine bir kez daha şükredersin… Aynı kahveyi haz etmediğine 50 kere yapsan tutturamazsın, ama bugünkü kahve gibi güzel ellere verilecekse, hep yakalarsın kıvamını…

Spartacus: Blood and Sand

Mart 30, 2010, 11:01 pm | Televizyon kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

Spartacus 2010’un bana en güzel sürprizi oldu. Muhteşem bir dizi bu. Öylesine muhteşem bir senaryo, son derece güzel kurgulanmış bir hikaye, harika oyunculuklar ve görsel efektler içeriyor ki Spartacus: Blood and Sand tutkunu oluyorsunuz. O dönemi yaşamak, kendinizi orada hissetmek için mutlaka izlemelisiniz. Spartacus rolündeki Andy Whitfield bir Galli ve geçmişinde dişe dokunur hiç bir projede yer almamış tam anlamıyla sürpriz bir adam, mühendislik yaparken kazara modelliğe bulaşmış, oradan Avustralya’da bazı dizilerde ufak rollere geçip en sonunda Gabriel filmindeki rolüyle Spartacus’ü canlandırma şansını yakalamış, 74 doğumlu rolünün hakkını veren önemli bir yıldız olma yolunda yürüyen ciddi bir aktör. Onun en büyük rakibi Crixus rolünde ise Yeni Zelandalı Manu Bennett var. Bennett yaklaşık 20 senedir TV dizilerinde boy gösteren bir oyuncu. En önemli hatırladığımız rolü ise 30 Days of Night’taki Şerif yardımcısı Billy Kitka rolü. Spartacus dizisi her ikisi için de önemli birer çıkış oldu. Whitfield ilk sezon çekimlerini bitirir bitirmez The Clinic, Bennett ise Sinbad The Minotaur filminde başrol kaptı.

Dizi de bu iki sürpriz isim dışında tanıdık 2 isim daha var. En çok Mumya serisinden hafızalarda kalan John Hannah ve Savaşçı Prenses Xena olarak hatırladığımız Lucy Lawless. Her ikisi de oyunculuklarının doruklarına çıkıyorlar. Hannah hiç görmediğimiz derecede sinsi bir karakteri canlandırma işini çok iyi kotarırken, kadınların nasıl şeytanlar olabileceğini ise adeta Lawless’tan kurs görür gibi öğreniyoruz. 42 yaşındaki Lawless ayrıca dizide aşırı bir kendine güvenle cesurca sergilemekte vücudunu. Gerçi bu dizi için oldukça müstehçen sahneler içerdiğini de söylemek gerek. Dönemin ahlaksızlık sınırına ulaşmış ahlak anlayışını ve insanın – namusun ne derece değersiz olduğunun anlatılması açısından oldukça başarılı bir çalışma Spartacus: Blood and Sand. Sanırım hiç bir aklı başında kadın, soylulardan olsa bile, o dönemde yaşamak istemezdi. Dizinin diğer ağır topları Doctore rolündeki Peter Mensah, düzenbaz Ashur rolündeki Nick Tarabay ve General Glaber’ın eşi Ilithyia rolündeki korkunç sarışın Viva Bianca. Bianca’nın Lawless’tan çok daha cesur sahnelerde rol aldığını söylemek de şart.

 O Romalılarla birlikte savaşan Trakyalılar’ın en önemli savaşçısıdır ilk önce. Yine Romalılarla birlikte çıktıkları bir seferde düşmanlarının cephe gerisine, Trakya’ya sarkacağını hissedince Romalı generale baş kaldırır ve ordudan kaçarak köyüne döner. Köyü çoktan işgal edilmiştir ama o karısını kurtarmayı başarır. Ancak kabus bu dakikadan sonra başlayacaktır Trakyalı kahraman için. General Cladius Glaber intikam için onun peşine düşmüştür. Esir düşer, karısı köle olarak satılır. Artık canı pahasına savaşacak bir gladyatör olarak,sadece ve sadece karısını tekrar görebilmek amacıyla yaşayan bir ölüm makinesine dönüşür Trakyalı. Arena’da ilk kazandığı şeyse Trakyalı’nın ona ait olmayan ama onu bir efsaneye dönüştürecek adıdır: Spartacus!

Ne İsa’ya Ne de Musa’ya Yaranamayan Adam

Mart 30, 2010, 10:27 pm | Beşiktaş, Fenerbahçe, Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Yakın tarihimizde futbol sahalarının Ergün Penbe ile gördüğü en efendi futbolcularından biri. Yıllanmış şarap gibi devam ediyor meslek hayatına. Ama Türk futbol tarihine ne kadar damga vurdu desek de yıllar içinde ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi. Fenerbahçe’de Engin’in yedeği olarak beklerken, Engin’in “ne kadar daha oynamaya devam edeceksin” sorusuna “Bilemiyorum Rüştü’ye bağlı” denecek kadar futbol geleceğinin nasıl olacağı belli olan bir kaleciydi. Ama Fenerbahçe’ye 1. kaleci olduktan sonra 20 maç kazandırıp 1 maç kaybettirince dayağı, köteği yiyen de sadece o oldu. Başkası olsa o olaydan sonra psikolojik olarak biterdi ama o yaşadığı olayı sineye çekti, işine baktı. Beşiktaş’a geldiğinde taraftarları onu soğuk karşıladılar. Üstüne makus kaderi onun yine yakasını bırakmadı. 20 maç kazandırdı bir maçta hatalı gol yiyince en galiz küfürleri yiyen yine o oldu. Ama gene işine baktı. Bunun adına profesyonellik, kafaya takmama ya da başka birşey denebilir ama bildiğim tek birşey varsa hiçbir takımda taraftar Rüştü’ye hakettiği saygıyı vermedi. Üstüne yaptığı son olayda Rüştü’yü herkesin gözünde daha da büyütülecek cinsten. Sözleşmesi 1,5 milyon dolar iken yönetimin 1,5 milyon liralık yeni sözleşme önerisini kabul etmiş ama tek şartı, Necip’in sözleşme şartlarının iyileştirilmesi. Zamanında Hakan Şükür, Fatih Terim vs. gibi futbol adamlarından bu tip olaylarını biliyorduk. Bu zincire Rüştü’nün de katılması güzel oldu. Yalnız onunla ilgili tek bir eleştiri var:

“Gol yemem sörf yerim” Ne gerek vardı öyle bir reklamda oynamaya?

Akıl Tutulması

Mart 30, 2010, 5:07 pm | Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Manchester United’ın tek bir adamdan kurulu, onun sırtında taşıdığı bir takım olduğunu düşünen Ribery’nin geçirdiği rahatsızlıktır başlıktaki ifade. “Onu durdurabilirsek tur bize daha yakın” demiş zatı muhterem. Durdurun bakalım Rooney’i, hatta tamamen ona yoğunlaşıp adım attırmayın, bakalım skor ne yazacak tabelada.

Ekran görüntüsü Soccernet’ten

Mesajı Alan Adam: Hidayet

Mart 30, 2010, 1:00 pm | Hidayet Türkoğlu, NBA, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

7 yıl sonra ilk kez sağlıklı olduğu ve giyindiği bir maçta Hidayet Miami’ye karşı koçu tarafından oynatılmamıştı. Toronto o maçı kaybederken Hidayet’e verilen mesaj belki de daha önemliydi mağlubiyetten. Bunca senelik kariyerinde Hidayet hakkında ilk kez hasta olduğu için oynamadığı maçın oynandığı saatlerde dışarıda bir eğlence mekanında görüldüğü dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Gerçi herhangi bir fotoğrafla ispatlanmadı bu ama, Triano için dedikodusu bile yetmişti bu konunun. Chicago arkadan doludizgin gelirken Bobcats maçı çok önemliydi Toronto için. Triano’nun bu maçta Hidayet2i tekrar takıma alması bekleniyordu ama ilk beş açıklandığında yine ismi görülemedi Hidayet’in. İlk çeyreğin sonunda Triano kenara Hedo diye bağırdığında, cezasının bittiğini anlamış olduk. Senelerdir ilk kez bençten geldi Hidayet ve hiç sorun etmedi. Maçın sonunda Toronto’nun 4. çeyrek atağında takımını ilk kez öne geçiren üçlüğü soktu ve Toronto maçı bırakmadı o andan sonra. Yahoo’nun Game Recap’inden aldığım bölümü koyuyorum aşağıya. Hidayet bençten gelmek sorun değil benim için, takımın galip gelmesi için her şeyi yaparım diyor. Görünen o ki dersini ve gerekli mesajı almış Hidayet. Umarım hayal kırıklığına dönüşen sezonun sonunu güzel getirir. Gelecek maç sanırım ilk beşte görürürüz onu.

Turkoglu, who signed a five-year, $53 million free-agent deal with the Raptors in the offseason, was a healthy scratch for the first time in seven years Sunday in Miami. It came after he was spotted out on the town Friday night — hours after he missed a home loss to Denver with what was called a stomach virus.

Coach Jay Triano, asked before the game if he was concerned if Turkoglu would accept his indefinite role as a reserve replied, “Probably more readily than not playing at all.”

Turkoglu checked in with 1:50 left in the first quarter and hit two 3-pointers and a mid-range jumper in the first half, but was 0 for 3 in the second half before his 3 put Toronto ahead for good.

“If I’m going to start off on the bench, it doesn’t matter for me,” Turkoglu said. “Whenever I get a chance, I’m just going to try to do my job and help the team get a W.”

Arşivlik: Yapma Volkan Yapma!

Mart 30, 2010, 10:49 am | Futbol, komik, Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
                   http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFZASldBXxI=                  

                       Video: yapma volkan yapma                                                  Benzer: amatör, doldu, hocam, komik, spiker, matrak

              

Sevgili Türker’in blogu Desportivo‘da gördüm bu videoyu. Gerçekten muhteşem. Arşivlik bir parça olduğu için paylaşmak istedim. Tekrar sağol Sevgili Türker.

Çoban Salata

Mart 29, 2010, 4:32 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 42 Yorum

Bu bloğun adını Çoban Salata seçmemdeki en büyük etken tabii ki Çoban Salata sevgimin ta kendisidir. O kadar seviyorum ki Çoban Salata’yı, her gün bıkmadan usanmadan yiyebilirim. Hazır az evvel çok önemli bir iş yükünden kurtulmuş ve çok güzel bir yüz görmüşken nicedir içimde kalan şu Çoban Salata tarifimi yapayım istedim. Çoban Salata’nın da tarifimi olur diyenlere su içmenin bile tarifini yapabilecek bir adam olduğumu söylemek isterim. Şu hayatta vazgeçemediğim 2. tattır su, ama Salata zamanı şimdi.

Benim için salatada en önemli nokta kullanılacak malzemelerin tazeliğinde. Malzemeler ne kadar taze olursa o kadar lezzetli bir Salata yapabilirsiniz, malzemenin yaşlandığı her gün salatanın tadından kaybettiğini bilmek önemli erdemdir salatayı hazırlayan için. O yüzden tavsiyem salata yapmak amaçlı alıyorsak malzemelerimizi, gerektiği kadar satın almak, fazlasını aldıysak, en fazla 3 gün sıfır derece bölmesinde bekletelim buzdolabında, ötesi Salata ihtişamından verilen ödündür.

Çoban Salata’da bir çokları bir çok farklı malzemeyi birarada kullanırlar ama benim için bir Çoban Salata’nın özü domates, salatalık, soğan üçlüsüdür. Bunlara ilave olarak kullanılacak yeşil ya da çarliston biber, maydanoz, dere otu v.b. eklentiler damak tadına göre değişir. Ben kendi adıma o öz üçlüyü birarada diğerlerini söğüş tercih edenlerdenim, sadece dereotu ile zaman zaman o alışkanlığı kırarım. Sarımsak da zaman zaman arzı endam eder o üçlünün yanında o günkü ruh halime göre ezilmiş ya da ince ince doğranmış şekilde, en az 2 diş olmalı ama onun tadını da almak istiyorsak (Çağrı’ya teşekkür hatırlatması için).

Çoban Salata’nın domatesi önemlidir. Bir kere o kışkırtıcı domates kokusunu alamıyorsak bilin ki Salata’ya 1-0 mağlup başlıyoruz. Ölçülü sertliğinin içinde sulu bir kıvama sahip olan kokulu salkım ya da normal fide domates salatanın tadına çok önemli katkı verir. Doğraması da çok önemlidir domatesi. Bir kere bıçağınız mutlaka iyi bilenmiş keskin bir bıçak olmalı. Körlenmiş bıçakla kesilmeye çalışıldığı anlaşılan domates hem yiyenin göz zevkini bozacak hem de ayırt edebilenlerin ağzında bir metal tadı bırakacaktır. O yüzden bıçağa dikkat diyelim bir kez daha. Çoban Salata’da en önemli ayrıntılardan birinin estetik görünüm olduğunu unutmadan doğramak gerekir domatesleri, öyle kocaman kocaman ya da mini minicik doğranmış domates Çoban Salata’nın ezgisini kaybettirir, makul bir büyüklük tutturmak gerekir doğrarken. Doğradıktan sonra doğrama esnasında sızan su asla ziyan edilmemelidir, mutlaka kabın içine katılmalıdır.

Salatalık Çoban Salata’nın diğer iddialı rengidir benim için. Ancak o koyu yeşil kıyafeti aykırılık yaratmaması için dekolteli kullanmak gerekir. Bütün kabuklarını soymaya kalkışmadan, onun yerine bir çizgili pijama deseni çıkartır gibi boyuna soymak salatalığı, doğrama sonrası kabuklu, kabuksuz ve kısmen kabuklu kısmen kabuksuz 3 farklı salatalık çeşidi ortaya çıkaracağı için görsel cümbüşe fena halde destek olacaktır. Tıpkı domateste olduğu gibi salatılıkta da parça boyutu önemlidir. Seçilen salatalığın en başta çok büyük, acuru andıran ya da kornişona yaklaşan küçüklükte olmayan bir salatalık olmasına dikkat ettiğimiz için orta boylu olarak kabul ettiğimiz salatalığı boyuna 3 parçaya bölmemiz gerekir evvela. Arkasından domates parçalarının boyutunu geçmeyecek büyüklükte ama çok da küçük olmayan parçalara, yine o yukarda bahsetiğimiz keskin bıçakla doğrarız salatalığı. Henüz 2 malzememizi doğramışken 4 farklı desen barındırır Salata.

En sonda işleyeceğimiz malzeme ise soğandır artık. Ben salatada mor ya da kırmızı soğana tutku derecesinde bağlı bir adamım. Tamam beyaz soğanı da severim ama Salata’daki o son ve farklı renk benim için koyu bir renk olmalı. Eğer has bir kırmızı soğan bulabilirseniz ısıra ısıra bile yiyebilirsiniz emin olun, o kadar tatlıdır. Mor soğan ise çoğu beyaz soğan gibi belli bir acı tada sahiptir. Mide rahatsızlıkları olanlarda olumsuz etki yapma ihtimaline karşı mor ve beyaz soğanları doğramadan önce ezerek yumuşatabilir ya da doğradıktan sonra su içerisinde sıkarak acılığını alabiliriz. Bunlar Salata’yı yiyecek olan topluluğun damak zevki ve sindirim sistemi sağlıklarına göre çeşitlenebilecek konular. Asıl soğanı nasıl doğramak gerekir? Klasik doğrama şekli hem restoranlarda, hem de büyüklerimizin evlerde yaptığı gibi küp küp doğramaktır. Eğer böyle doğranmış soğan favorinizse çok büyük küpler oluşturmamaya dikkat edin derim, yukarıda anlattığımız domates ve salatalık boyutları ölçü olmalıdır. Ancak ben küp küp doğrama yanlısı değilim. Her ne kadar daha uzun sürecek olsa da ortadan ikiye bölünmüşsoğanı ince ince ve hilal şeklinde seviyorum. Domates ve salatalığın köşeli şekillerine muhalefet edercesine eğimli bir yay görüntüsündeki (kırmızı) soğanın Salata’ya kattığı derinliğe hasta oluyorum. İtiraf edeyim hazırladıktan sonra bir süre izliyorum Çoban Salata’yı ve çok rahatlıyorum bu aykırılıkları bir arada huzur içinde kayık tabakta uzanırken izleyince.

Şimdi sıra Çoban Salata’nın en vurucu kısmında ki bu kısım o görsel şöleni bir festivale çeviren sıvı katkıların salataya eklendiği an. Önemli ayrıntı ise dileğe göre tuzun sıvılar eklenmeden salata üzerine sepilmiş olması. Böylece sıvılar eklenip salata karıştırıldığında tuz homojen bir şekilde nüfuz eder malzemelere. Çoban Salata’ya katılacak sıvılar limon, sirke, nar ekşisi, sıvı yağ dörtlüsü veya türevlerinden seçilmeli. Tabii ki bu benim damak zevkim. Beni Çoban Salata’da zevklerin doruğuna çıkaran üçlü balsamik sirke, nar ekşisi ve sızma zeytiyağıdır. Balsamik sirke kimilerinin dediği ya da isimlendirmeye çalıştığı şekilde bir sos değil tam aksine yer yüzünün en keskin sirkelerindendir. Ötesinde şarap sirkesidir balsamik, üzüm suyunun alkollenmeden önceki yoğun mayalanmış son sirke hali yani. Benim Balsamikte tercihim İtalya’nın Modena şehrinin sirkeleri. Kemal Kükrer de son dönemlerde ciddi atılım yapmış olsa da o tadı yakalayamadılar, Modena balsamiği benim için hala 1 numara. Balsamik sirkeye eşlik eden nar ekşisi sızma zeytinyağının o tarif edilemez natürelliği ile kucaklaştığında ortaya adını koyamadığınız bir bileşim çıkar. Bu bileşim taze domates, salatalık ve soğanla birleştiğinde kayık tabakta ortaya çıkan manzarayı anlatmak için görmek gerekir. İlk görenlerin tepkisi “Bu güzelim salatanın içindeki bu simsiyah şey de nedir Allah aşkına!” olsa bile bir çatal aldıktan sonra artık Çoban Salata onlar için yemeğe eşik eden formatından çıkıp yemeğin eşlik ettiği meta görüntüsüne bürünmüştür. Hele ki sıvı eklentilerimizi normal ölçünün biraz üzerinde kullandıysak o Salata’ya ardı ardına batırılan, çatallara takılı ekmekleri görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Yemek sonunda tabakta kalan salata suyu ise paylaşılmaz bir ganimet halini alacaktır emin olun.

Eğer balsamik sirkeniz yoksa normal üzüm sirkesi kullanmak en doğru tercih olacaktır. Elma sirkesi bence Çoban Salata’yı bozuyor çünkü. Üzüm sirkesi diyince de mümkünse “Vefa” marka bulmaya çalışın derim, keza bunca senedir Çoban Salata’ya bu kadar çok yakışan bir sirke daha görmedim. Nar ekşisi de olmazsa olmaz değildir, eğer ilk kez kullanacaksınız pek bileni olmasa da bu taraflarda Adana’nın Bürücek markası hem hesaplı hem de çok lezzetlidir. Sızma zeytinyağı yoksa, ayçiçek yağı da kullanılabilir. Limon sevenler zaten sirkeyi falan hiç düşünmeden ortadan ikiye böleceklerdir limonlarını. Ancak minimum 2 farklı sıvı katkı şarttır Çoban Salata’ya. Yukarlarda dedim ya sıvıları eklemeden bile zaten Çoban Salata malzemeleriyle bir şölendir, sıvı katkılarla onu bir festivale çevirirsiniz.

Umarım bu satırları okuyan herkesin hayatı bundan sonra geçirdiği her gün en az bir şölen ama pek çok gün de festival tadında geçer.

El Bombalarına Üzülmek

Mart 29, 2010, 9:37 am | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Feci bir fotoğraf olmuş. 2 haftada takımı yakan 2 adam. Emre o acının anlamını biliyor, Franco’nun yanında kadim dost rolünde. Zor bir iş böylesi yıkımların altından kalkmak, gece nasıl uyur bu adamlar. Hata sadece onlarda mı diye düşünmeden edemiyor insan. Ne kadar kızsak da sabır diliyorum ikisine de, keza senelerce unutulmayacak bu iki mağlubiyet.

Ne zaman Fener’i Yeneriz?

Mart 28, 2010, 10:15 pm | Uncategorized kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Derbi maça yaklaşırken ortalık gerilir. Gerginlik bize yaramadı deriz, yeniliriz.
Koskoca UEFA Kupası’nı almaya giderken şansımız tutmaz, zaten o şans bize hiç gelmez nasıl oluyorsa deriz, yeniliriz.
Ortalık durulur, güllük gülistanlık olur, oyuncular mental olarak sadece maça konsantre olacaklar, bu iyi oldu deriz ama o da yaramaz, yeniliriz.
Maçta bir oyuncumuz olmadık bir hata yapar, onu günah keçisi ilan ederiz, sonuç, yeniliriz.
Maç başlamadan önce ısınma esnasında rakip oyuncular bizim oyuncuların asabını bozar, ondan bizim topçular sinirlendi, kafalarını futbola veremedi deriz, yeniliriz.
Rakibin tek atımlık barutu kalır, bu sefer kesin alırız deriz, yeniliriz.
Kimsenin reddedemeyeceği bir teknik direktör takımın başına geçer, ligi sürklase ederiz deriz, yeniliriz.
Takımdaki oyuncuları FM’de bir araya getirmek bile mümkün değil deriz, ama yeniliriz.
Acaba biz ne zaman bu Fener’i rahat rahat yeneriz? (Rüyanızda, PES’te esprileri yapıldı :D)
Bunca yıldır ne ediyorlarsa nasıl yapıyorlarsa alıyorlar derbi maçlarını. Tebrik etmek lazım.

Defansif orta saha, tek yönlü orta sahadır! Uygar futbola aykırıdır!

Mart 28, 2010, 9:55 pm | arda, elano, Fenerbahçe, Galatasaray, galatasaray-fenerbahçe derbisi, gio dos santos, giovani dos santos, Leo Franco, mehmet topal, Mustafa Sarp, rijkaard, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Derbi sonrası aklımdan dökülenler…

Çok önce yazmışım. Bu iki adam Galatasaray’ın adamı değil gelmesin diye. (Bknz. Musatafa ve Leo Franco gelmesin.) İkisi de bir kez olsun bir halta yaramadı. “Büyük takımın kalecisi maç kurtarmalı” diye klişe bir laf vardır. Klişeler ne kadar canımı sıksa da bu büyük bir takımın kalecisinde olması gereken bir şey. Zaten maç boyu iki pozisyon geliyor. Onları da kurtaracaksın. (Bknz. Rüştü Beşiktaş-Eskişehir: 2-0 iken Mehmet Yılmaz’ın şutu) Leo Franco ile yollar kesinlikle gönderilmeli. Kale Aykut veya Ufuk’un olmalı.

(TV’de Rijkaard’ın basın toplantısı var) Rijkaard’a katılmamak elde değil. Gio Dos Santos ikinci yarının başındaki golü atsa takımın kazanmak için isteksiz olduğundan ve takımdaki konsantrasyon kaybından bahsedebilecek miydik. Servet’e de fena geçirdi. “Bir derbiden sonra Servet’in “Çok çalışmadık” demesi olabilecek en kötü şeydir.”

Giovani, ilk yarı mükemmel bir oyun çıkardı. Fakat Arda’yı sola çekip Gio’yu, Jo’nun (sonra da Baros’un) arkasında oynatmak akıllıca değildi. Gio hızlı bindirmeleriyle ilk yarı Fener’in beklerini çokça yordu. Tehlikeler yarattı. Arda kanatta daha iyi olabilir ama ortada topu tutup, vücudunu koyarak, ara paslar atarak Keita ve Gio’yu kanatlarda koşturabilecek yeteneğe ve mentaliteye sahip. Gio ise tamamen bir kanat oyuncusu. Galatasaray’ın Aaron Lennon’ı olabilir.

(Rijkaard’ın basın toplantısı devam ediyor) “Arda çok oynamak istedi. Bence tam olarak iyileşmemişti. Ama hafta boyu çok oynamak istediğini söyledi. Bence iyi bir değişiklik olmadı. Çünkü sakatlığı oyununa yansıdı.” O zaman almasaydın hocam…

Gelecek yıl için Haldun Üstünel’den ricam: Mustafa Sarp geldiği gibi gitsin. Mehmet Topal artık kendini geliştiremiyor. Talepleri varken gönderilsin. Barış’ı Almanya’ya falan gönderilsin. Ayhan da askerlikten yırtmak için İsveç’e, Yunanistan’a, Portekiz’e falan gitsin. Gaziantepspor’dan Murat Ceylan, Kayserispor’dan Abdullah Durak mutlaka takıma alınsın. Özer kaçtı bunlar kaçmasın. (Altay’dan Musa Çağıran zaten yolda)… Altyapıdaki Caner, Sinan, Cumhur ve Emre gibi oyuncular yer bulmaya başlasın.Yabancılardan da Elano Dünya Kupası kadrosuna çağrılırsa ki bu kuvettli bir ihtimal, (Dunga çok seviyor Elano’yu) kupa sonrası hemen gönderilsin. Jo takımda kalsa da olur gitse de ama Gio Dos Santos kesinlikle kalmalı. (Al sana yeni Ribery!) Yabancı oyuncu alınacaksa da, sırf yabancı diye, şu ligde bu ligde oynadı diye aman şu kadar milli olmuş diye yabancı alınmasın artık. Gözümüzü isimle değil oyunla boyayacak bir takım kurun. Rijkaard’a adam gibi takım verin lütfen… Gerçi şampiyonlar ligine gidemezsek yine bize kim gelir ki…

Böyle Saça Böyle Tarak

Mart 28, 2010, 8:25 pm | Fenerbahçe, Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | 10 Yorum

Bu lafın başka versiyonları da var ama terbiyem müsaade etmiyor söylemeye. Benim teklifim bundan sonraki Fener maçlarına A2 takımla çıkmak. Emirhan falan en az bu kadar kalecilik yapar, Berkinli Emreli Cem Sultanlı Anıllı hücum hattı en az bu kadar koşabilir sanırım. Hiç değilse mücadele ederler biraz, gözlerinde kazanma hırsını görürsünüz. Koca takımda sadece bir Okyanusyalıyı kendini hırpalarken görmek beni çok yıprattı. Sonuçta her saça uygun bir tarak var, bizimkisi de anlaşıldı ki Fenerbahçe. Tebrikler Daum’a da, adamdan saymadıkları Selçuk’a da, bütün sarı lacivertlilere de. Hak ettiler.

Beko Amerikan Basketbol Ligi

Mart 27, 2010, 11:46 pm | Basketbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Arkadaş nedir bu rezalet Allah aşkına! Hangi ülkede yaşıyoruz, bu basketbol hangi sınırlar içinde kimler tarafından oynanıyor. Furkan Aldemir olmasa şu tabloya baktığınızda gördüğünüz şey NBA olmasa da NBDL istatistikleri gibi. Ben kaldıramıyorum artık bunu. Milli Takımın başındaki adam da yabancı, Türkiye’de hiç basketbol antrenörü olmadığı için, bir de kalkıp utanmadan soruyoruz “Milli Takım neden başarılı olamıyor?” diye. Asıl soru şu bence “Bu derece istila edilmişken, daha da ötesi kendi elimizle oyuncularımızın önünü tıkamışken, nasıl oluyor da Milli Takım bu kadar başarılı olabiliyor?”. Aferin bize, Bravo Turgay Bey, mümkünse Türk oyuncu sayısını kısıtlayalım, yabancıyı serbest bırakalım, aynen devam!

Not: Ekran görüntüsü Turkbasket’ten araktır.

Stuff

Mart 27, 2010, 7:29 pm | NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şu maskotu bir türlü yakıştıramadım çok sevdiğim Orlando Magic’e. Gerçi Disneyland’ın bulunduğu şehirde ne olacaktı maskot, Tarzan mı?

Arenas Çok Ucuz Kurtuldu (mu?)

Mart 27, 2010, 11:26 am | NBA, Washington Wizards kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Soyunma odasına silah getirip takım arkadaşını tehdit etmenin bedeli
Rehabilitasyon merkezinde 30 gün tedavi
5000 Dolar idari para cezası
400 saat kamu hizmeti
Çizilen karizma, kaybedilen statü, aşağılayıcı bakışların bedeli
Paha biçilemez

Derbi Öncesi Hislenmesi

Mart 26, 2010, 2:30 pm | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Takımım Şampiyonlar Ligi’nde olsun, Ligi şampiyon bitirsin, bütün derbileri kazansın, Fener’e Beşiktaş’a üçer beşer atsın istemez miyim? İsterim tabii ki, hayır istemezsem bir gariplik var demektir bende. Ama itiraf ediyorum ki içimde bir isteksizlik yok da değil bugünlerde. Üstelik beni bu isteksizliğe sürükleyen de takımın oynadığı futbol, Rijkaard’ın kadro seçimi, falan filan da değil. Beni futboldan aldığım keyiften uzaklaştıran o lanet laf yok mu işte o lafın aldığı farklı şekillerin çim sahaya vuran gölgesi. Neydi o “Futbol asla sadece futbol değildir”

Neden arkadaş, neden? Niye bu hale geldi eğlencemiz, nasıl oldu da tüm saflığını kaybettirdik o güzelliğe. Meşin yuvarlığı özlerken ve onu hasretle anarken beni derinden yaralayan adam ise Arda. Kaptanımız, temsilcimiz, en iyi oyuncumuz. Arda son bir kaç hafta içerisinde içimdeki futbol keyfini baltalayan adam oldu adeta.Çünkü futbol asla sadece futbol değildir be kardeşim! Futbol futbolcudur, futbol futbolcunun yaşadıkları, özel hayatı, aldığı arabası, aldığı arabasına alamadığı plakaya vermeyi teklif ettiği para, sevgilisi, göz önünde yaşadıkları, yaşamadıkları, nerede buluştukları, ne yiyip ne içtelikleri afedersin sonra yediklerini çıkarıp çıkarmadıklarıdır artık.

Cristiano Ronaldo’nun futbolculuğuna diyecek tek laf yok ama karakteri hiç cezbetmedi beni. Yaşadıkları, para harcama şekli, kadınları. Arda da farkında olarak mı olmadan mı bilmiyorum, bire bir olmasa da, memleketimin Ronaldosu olmak üzere gibi. Her daim iyi niyet mesajları veren, yardım organizasyonlarına katılmaya çalıştığını bildiğimiz bir adam olmasına karşın Arda, hiçbirimizin ömür boyu çalışsak birarada göremeyeceğimiz paraya istediğini alıyor kendine, hem de gayet alenen, sırf bir plaka için servet çıkarıyor cebinden, piyasanın en güzel kızlarından biriyle aşk yaşıyor, o da alenen, helal olsun yaşasın sonuna kadar, başarılı sporcudur hakkıdır. Ama bir bakıyorsun Arda bir demeç veriyor, 6 ay önceki Arda değil mikrofona konuşan, Arda maça çıkıyor, en önemli oyuncun ama sahadaki Arda 6 ay önceki Arda yine değil maalesef. Arda bir bakıyorsun sakatlanmış, sakat Arda tribünde keklik gibi sekiyor, gecelerde boy boy fotoğrafları çekiliyor. Hayır gezsin itirazım yok ama Arda sakat, ama Arda sahadayken artık farkı yok diğer 10 oyuncudan.

Arda bu seneki Galatasaray’a beni en çok bağlayan adamdı. Ruhumuz dedik, gururumuz, sahadaki aslanımız. Şimdi öyle hissedemiyorum, Arda’nın gözlerinde ne o eski parıltıyı görebiliyorum, ne de maçı tek başına çıkıp kurtaracağını düşünebiliyorum. Çok karışık kafam. Biz Arda’yı bu kadar severken, mütevaziliğine aşıkken, ne oldu da Arda’ya eski Arda’yı özler oldum çözemiyorum. Ne yazık ki Futbol asla sadece Futbol değil ve ben bundan nefret ediyorum.

Orlando Magic Karıştı

Mart 26, 2010, 11:07 am | Atlanta Hawks, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Önceki gece Atlanta’ya son saniyede kaybedilen maç sonrası Magic cephesi adeta karıştı, herkes birbirine girdi. Maç boyu çok kötü hücum eden Rashard Lewis Joe Johson’ın son saniye şutunda iyi bir box-out yapamayınca arkasından gelen Josh Smith pozisyonu tipleyerek tamamladı ve Atlanta maçı 86-84 kazandı. Maçın bitmesine 0.1 saniye kala gelen bu tip sonrası StanVan Gundy adeta çıldırdı. Lewis’e öyle bir öfke saçtı ki saha içinde anlatılmaz yaşanır demek gerekir. Çok ciddi bir fırça attı Lewis’e, yetmedi basın toplantısında sıvadı geçti. “Maçı seyirci gibi izleyerek kazanamazsınız” demesi çok önemli olaydı. Bu sezon Lewis önce doping nedeniyle 10 maç ceza almış, sonrasında ise takıma katkısı sıradan bir forvet kadar olmuştu. Ama Lewis 118 milyonluk adam ve onu takımdan kesemezsiniz. İyi bir şutör, zorlama bir 4 numara ama kesinlikle iyi bir şutör. Ondan istenen post oyununu da geliştirip farklı tehditler yaratması Van Gundy geldiğinden beri, savunmada daha konsantre ve hareketli olması. Ama olmadı, olmuyor, Lewis geldiği günkü yerde duruyor Orlando’da. Van Gundy sinirlenince de lafını esirgemiyor. Lewis’in suratında da dolayısıyla bir mutsuzluk var. Carter’ın gelişiyle birlikte hücumdaki rolünün değişip azalması mutsuz ediyor onu. Arttırması istenen savunma konsantrasyonu da haliyle düşüyor. Lewis de başarısız bir kendini savunma yapmış maç sonrası “Pozisyon itibariyle solumdaki adamı takip ettim ama Josh sağdan geldi, iki kişi arasında kaldım yani yapabileceğim pek bir şey yoktu.” Pozisyonu aşağıda izleyip kararı kendiniz verebilirsiniz, haklı olan kim net gözüküyor çünkü.

Van Gundy’nin Lewis’e fazlasıyla yüklenmesi bir kenara bu sezon takıma katılan Barnes da önce Van Gundy’e sonra Lewis’e alenen yüklendi maç sonunda. Barnes maçın son 5 buçuk dakikasında hiç oyuna girmedi, oyundan çıkarken yerine giren isimse Lewis’ti. Oyunda olduğu sürelerde ise Joe Johnson’ı çok iyi savundu ve adeta maçtan kopardı, zorlama şutlara mecbur bıraktırdı, sinrlendirdi. Barnes “Joe’yu 13 sayıda tutup sindirmişken, maçın son 5 buçuk dakikasında oynatılmamış olmayı anlamıyorum. Van Gundy demek ki bana güvenmedi. Üçlük soktum, savunma yaptım, yi oynadım. İnanamıyorum gerçekten. Haliyle böyle oynarken kenara alınınca yerinize giren adamın da bir şeyler ortaya koymasını bekliyorsunuz ama bu gece bu söz konusu bile değildi.”

Sözün özü takım içi uyumda, koç-oyuncu, oyuncu-oyuncu ilişkilerinde çatlaklar var Orlando’da. Gerçi hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve çok şeyin değiştiğini sezon başında söylemiştik ama bu kadar aleni bir dalaşma da beklemiyordum ve yakışmadı. Atlanta bu galibiyetle hem play-off’u garantiledi hem de Orlando’ya bir adım daha yaklaşmış oldu.

http://i.cdn.turner.com/nba/nba/.element/swf/1.1/cvp/nba_embed_container.swf?context=nba&videoId=games/hawks/2010/03/24/0020901057_orl_atl_play4.nba

Devenin Nalı!

Mart 26, 2010, 9:48 am | Basketbol, NBA, San Antonio Spurs kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Real Madrid bu sezon kontratı bitecek olan Manu Ginobili’ye, ki kendileri 32 yaşında olurlar, gelecek sezon için net 13,5 milyon Dolar teklif etmeye hazırlanıyormuş. Bu para Manu’nun bu sezon vergiler dahil aldığı kontratın tam 3 milyon fazlası. Bu kadarı da fazla artık! Gerçekten sinirlendim. Her sezon sakatlanan, bileği bir türlü iyileşmeyen ve gelecek sezon 33 yaşında olacak bir adama nasıl olur da bu teklifi yapmayı düşünebilirsiniz bre cahiller. Sanki Lebron, Kobe ayarında bir adam da Manu Ginobili, bırakmadan bir sezon da İspanya’nın tadına bakayım diyecek. Rezalet bunun adı. O paraya Euroleague’de kafaya oynayacak takım kurulur be arkadaş. Umarım dil sürçmesi falandır.

Tarihe Not Düştüm

Mart 26, 2010, 12:47 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum
25 Mart 2010’u
Yepyeni bir başlangıç yaptığım,
Kendimi yeniden erkek hissettiğim,
Seneler sonra bu kadar heyecanlandığım,
Eski ve kadim bir dostla yeniden kucaklaştığım,
11 senelik açığı kapatmaya başladığım,
Gün olarak tarihe not düştüm.
Tünel ucunda görünen ışık olmak çok huzur verici…
İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl”
NOT: Resimdeki çiçekler beyaz şakayıktır.

Messi de İnsanmış

Mart 25, 2010, 12:30 am | Futbol, La Liga kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Uzaylı mı, Marslı mı, yoksa başka galaksiden mi geyiği sardı da gitti son günlerde. Yok arkadan av tüfeğiyle ateş edip indirmek lazımmış da, yürümüyor uçuyormuş falan filan. Sonuçta bu adam 22 yaşında genç bir erkek, bir delikanlı, senin benim gibi etten kemikten mamül bir adam. Osasuna maçında çok iyi kontrol etti rakip savunma onu. Tatlı sert bir top oynadılar, Messi’nin ayağındaki topa girerken hep biraz da onun bacaklarından, vücudundan götürdüler, dirseklerini vücutlarından açık tuttular, kısa boylu Messi çarptı o dirseklere. Usanmadan yrulmadan her maça çıkıp neredeyse tamamında 90 dakika sahada kalan, son bilmem kaç maçta bilmem kaç gol atan adm da yoruluyor haliyle, sinirleri zayıflıyor. Onun da dinlenmeye, biraz ayaklarını uzatıp yatmaya belki de bir hafta, bilemedin 3 gün izne ihtiyacı var. Maçın bitmesine 7-8 dakika kala, tatlı sert müdahalelerle topu ayağından alan rakibine kendi yaptığı müdahale ile gelen faul sonrası topa abanıp tribünlere gönderdi. Yani senin o bildiğin uzaylı, insan olmayan Messi hakeme itiraz edip sarı kart gördü, sonra da yerden kalkamadı maç sonuna kadar, kayboldu. Takım soyunma odasına keyifle giderken onun yüzü “yorgunum ben!” diye isyan ediyor gibiydi. İnsanmış yani Messi, yoruluyormuş, boş geçirdiği maçlar olabiliyormuş. Messi de bazen dinlenmeliymiş.

Yoksunluk Belirtileri

Mart 24, 2010, 10:40 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Devamlı kullanılan ve vücudun ya da benliğin de diyebiliriz bağımlısı olduğu alışkanlıkların bırakılması veya bıraktırılması sonucu ortaya çıkan, dayanması çok zor, mücadelesi çok sabır gerektiren olgudur “Yoksunluk Belirtileri”. İnsanlar evliliğim bittiğinde, ki bunun doğrusu bitirildiğindedir, bu yoksunluk belirtilerini yaşayacağımı sandılar. Sanmakta da haklıydılar ben bile öyle sanıyordum. Ama insanın bilinçaltının ne kadar derin ve bizlerin algılayamacağı kadar tecrübelerimizden öte bir tecrübeye sahip olduğunu bilmiyorduk hiçbirimiz.

Yoksunluk belirtileri çoğunlukla uyuşturucu, alkol, sigara, kafein gibi doğrudan sinir sistemini etkileyen alışkanlıkların bırakılmasıyla beliriyorlar. Bu belirtileri had safhada yaşamak istemiyorsanız kademeli olarak bırakmak gerekiyor alışkanlıkları. Bu sefer vücudu yoksunluğa alıştırmak gerekiyor. Diyelim ki bunu da yapamadınız, o zaman öylesi bir şok yaşamanız gerekiyor ki o alışkanlıktan da o alışkanlığa tutulmuş olmanızdan da nefret edin.

Rahmet olsun sevgili dedemin hasretlerini dinleyerek büyüdüm ben. Erkek çocuk hasreti vardı dedemin, 2 kızı olmuş, 4 erkek evladı doğumda ölmüş zamanında kan uyuşmazlığından. Ben ona ödül gibiydim, birbirimizin alışkanlığıydık. Ondan dinlediğim 10 yılı geçmiş olan şampiyonluk hasretiyle büyüdüm. Hasretin nasıl sevgiye dönüştüğünü öğrendim. Derwall’in talebeleri şampiyonluk kupasını kaldırırken dedemle birbirimize sarılıyorduk biz. Hiç için acımadı mı beklerken dedim dedeme “Ona da alışıyorsun evladım” dedi “Sırrı inancını kaybetmemekte”. İnancını kaybetmemek, kime, neden? Çözdüm dediklerini, cevap: Kendine, gerçekten inandığına.

Sigara kullanmıyorum, ömür boyu ağzıma içki sürmedim, her ikisini de denemedim bile. Çayı hiç sevmiyorum, kahveyi midem kaldırmıyor, asitli içekleri tam 14 senedir içmiyorum. Bir dönem bahis oynayıp iyi para kazandım ama asla tutku olmadı, kumara dönmedi benim için. Öyle çılgınca gecelere akıp sabahı edecek adamlardan hiç olmadım. Çok arkadaşım oldu her görüşten, her sosyal tabakadan, hepsi aynıydı benim için. Onlar arasından seçtiğim dostların çoğu yanlış tercihti, yemediğim kazık da kalmadı. Ama ilginçtir hiç biri içimi uzun uzun acıtmadı. Neden diye düşündüm hep, neden onların yoksunluğunu hissetmiyorum ben? Sonra çözdüm? Benim benden içeri bilinçaltım kendisine bir savunma mekanizması geliştirmiş durumda. Bu savunma mekanizmasının tabanında ise başta dedem ve ailem var. Bu mekanizma seneler boyu yaşadıklarımla da donanımlanınca, farklı bir karakter çıkmış ortaya.

Geçen gece Trabzonspor’a yenildiğimizde yine ekran başındaydım. Çok farklı hayaller kurarak aldığım 120 ekran LCD’de tek başıma seyrettim yine maçı Ses her zamanki gibi duyulabilecek kadar açıktı, ben de hoşlanmıyorum aşırı gürültüden, kafayı şişirmenin lüzumu yok tatil gününde. Emre o hatayı yapıp Colman golü attığında, Dos Santos’un şutunu Kıvrak 90’dan aldığında umutsuzluğu düşmedim, keza maç bittiğinde de yıkılmış bir halim yoktu, aksine keyifle bir de film izledim maçın üzerine. Geçen sene ligi altlarda bitirdiğimizde de acımamıştı içim, hep hazırdım ben bunlara. Güzel şeylerin bitmesine bir alışkanlığım vardı, önceden önlemini alıyordum ama farkında değildim. Ne de olsa 14 senelik yoksunluğun ne olduğunu dinleyerek büyümüştüm.

Unutmaya çok hazır bir bünyem var benim. Bu hayatta dedemden başka hiçkimse hiçbirşey için yaşamadım yoksunluk belirtilerini. Onun gidişi çok yıpratmıştı beni. Onun ve ailemin bana kattığı şey ise her şeyin bitebileceği ihtimaline hazır olmakmış.Öyle bir hazır olmak ki bu farkında olmadan, bitmesin diye herşeyin aslında olması gerektiği gibi yürüdüğüne inandırıyorsun kendini, bir aksaklık varsa suçun kendinde olabileceğine inandırarak benliğini yapmadığın şeyleri yaptım diye üstleniyorsun, sırf herşey yoluna girsin diye, Don Kişot değil de onun saldırdığı bütün değirmenler oluyorsun isteyerek ve bilerek. Halbuki seni kemiren, seni dışlayan, seni kendinden uzaklaştıran, seni için için yiyen bir hastalık karşındaki, artık sana zarar vermekten zevk alır hale gelmiş görmüyorsun. Ama işin aslı o değil, gözlerin görmüyor sadece, bilinçaltı denilen o derin deniz fırtınalara çoktan hazırlamış seni. Her şey olup bittiğinde sen bütün olasılıkları denemiş ama asla vazgeçmemiş olarak dimdik ayakta kalıyorsun. Çünkü sen sigarayı bırakmamışsın o seni bırakmış, hem de giderken iki parmağın arasından kendini senin üstünde söndürmüş. Kısacası nefret etmişsin yaşadıklarından, alışkanlığından. Zaten ömür boyu başka hiç bir zararlının etkisinde kalıp yoksunluğunu da hissetmediğin için kendini bilmez bir hazır olma halindesin. O kadar çabuk unutuyorsun ki o alışkanlığı, işin gerçeğini bilinçaltın sana sunduğunda, aslında senelerdir kullanıldığını anladığında, giderken yapılanlarla beraber hem kademeli bırakmışsın hem de şok bir ayrılış yaşamışsın o alışkanlıktan, farkına varıyorsun.

Yaraların çabuk iyileşiyor, “Yazık etmişim gençliğime, ama hala genç değil miyim ben, yılların benden götürdüğü sadece tecrübesizliğim değil mi?” diye soruyorsun kendine. Yarayı açanın geride bıraktığı nefretini o yaralara merhem ettiğini, o derinin o deriyi bir daha istemediğini, kabuklar kalktığında altında yepyeni bir adam olduğunu görüyorsun. Hayat çok güzel gerçekten. Erkeksin, bekarsın, iyi bir işin var, muhteşem bir ailen, seni seven dostların dostların var etrafında, her biri sana uzatmış elini. Güneşe dönüyorsun yüzünü, bütün kış bir kez içlik giymiyorsun, bereyi nadiren takıyorsun önceki senelerde her takmadığında seni yataklara düşüren sinüzitin olmasına rağmen bir kere hasta olmuyorsun, senelerdir kurtulamadığın fazla kilolar kendiliklerinden kaybolup gidiyorlar. Hayatında ilk defa saçlarını uzatıyorsun, beğenmeyen tek kişi olmuyor. Yalnız yaşamaya başlıyorsun, zorla verilmiş olsa da özgürlükten aldığın zevki tarif etmeye kelime bulamıyorsun. Aylardır bir sayfa yazamadığın doktoranı bitiriyorsun, bir anda aranan adam oluyorsun, bir çok fırsat, güzellik arka arkaya seni buluyor.

İşte o gün anlıyorsun ki yaşadığın son 11 sene yoksunluk belirtilerinin ta kendisiymiş.

Ve yarın yeni hayatında yepyeni bir sayfa yazılmaya başlıyor, sen artık o sen değilsin, sen artık yalnız değilsin.

SAÜ PERSONEL LİGİ – Müh. Fak.(B) 9-0 ADAMYO

Mart 24, 2010, 1:23 pm | Futbol, saü personel ligi kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sakarya Üniversitesi’nde devam eden geleneksel personel liginde 3. hafta geride kalmış durumda. İlk haftayı 2-0’lık Fen Edebiyat Fakültesi galibiyeti ile geçen Mühendislik B takımımız 2. hafta bye çektiği için maça çıkmamıştı. 3. hafta maçında bu sefer rakip Adapazarı Meslek Yüksek Okulu oldu. Mühendislik kadrosunu şu şekilde oluşturduk.

Müh. Fak.(B)
1. Özgür Cevher
2. Türker Fedai Çavuş
3. Cenky
4. Ayhan Yangel
5. Mehmet Uysal
6. Yaşar Kahraman
7. Yılmaz Uyaroğlu
————————–
8. Burhan Baraklı (Yedek)
9. Barış Cevher (Yedek)

T.D. ozhano

Goller: Mehmet (4), Yılmaz (2), Ayhan, Yaşar, Barış

Maça çok hızlı başladık, özellikle Mehmet ve Yaşar’ın hareketli oyunlarına tek pasın süratini, çapraz koşuların öldürücülüğünü katmasıyla ilk 10 dakikada 2 gol bulduk. Rakibin ya tamam ya devam maçı olduğu için açılmasıyla birlikte Mehmet’in hızı ve teknik oyunundan faydalanarak 4 gol daha atıp ilk devreyi 6-0 kapattık.

İkinci yarıda sağ bek pozisyonundaki Türker Hocamız dersi olduğu için oyundan çıkarken yerine hayatında ilk defa sağ bek pozisyonunda görev alan Barış girdi. Özellikle son dönemde beli etrafında oluşan simit nedeniyle hareketliliği bitmiş durumda olan Sevgili eski forvetimiz Barış’ın sağ bekten sol açığa yolcukları ve geri dönemeyişleri nedeniyle kalemizde tehlike olabilecek toplarla karşılaştık. 1 pozisyon dışında rakip net gol şansı bulamasa da bir defans elemanı olarak sinir yaptım. İlerleyen dakikalarda Ayhan Yangel’in sakatlanmasıyla göbeğe Yaşar geçti, Yangel’in yerine Burhan’ı savunmanın sağına aldık. Mehmet – Barış ikilisinden oluşan orta saha Barışlı defanstan daha çok iş yaptı. Maçın sonlarında bu orta sahanın hazırladığı pozisyonlarda 3 gol daha bulup maçı 9-0 kazandık.

Maça çıkmadan önce 1 saat boyunca Charlie Clouser’dan “Saw Theme” dinleyerek motive ettim kendimi müsabakaya. Bilen bilir bu maçın benim için ayrı bir önemi daha vardı, o hesabı da kapatmış olduk. Topa sert, rakibe centilmen tarzımla yine kimseye adım attırmamaya çalıştım. O yüzden skorun 15’lere gelmemesi sinirlendirdi beni haliyle. Maç bittiğinde en az 2 maç daha oynayacak enerjim vardı ki, kalıp sonraki maçı seyredip sakinledim biraz. Gerçi bu enerjide benim için çok kıymetli bir insanın hediye ettiği Kestane Şekeri’nin de önemi büyüktü, bitmedi saatlerce o enerji ve verdiği mutluluk. Gelecek maçtaki rakibimiz İktisat Fakültesi B Takımının şifrelerini çözmeye çalıştım, sindirmemiz gereken hücumcuları belirledim. Gelecek hafta mücadelesi bol ve kuşkusuz diğerlerine göre nispeten daha sert bir mücadele olacak. Alırsak yarı finali garantiliyoruz. Artık Teknik Direktörümüz ne taktik çizer bilemem 🙂

1Milyon Dolarınız Olsun İster misiniz? Buyrun O Zaman..

Mart 24, 2010, 12:56 am | bilinmez, gizem, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
1 Milyon Dolar. Ağızdan dolu dolu çıkıyor. Ama yukarıda fotoğrafı görülen zat gibi maddiyatın anlamsızlığına inanan ve hayatta başka varlıkları elde etmenin peşinde koşanlar da var. Fotoğraftaki muhterem Gregory Perelman. Şu anda dünyadaki en zeki adam olduğuna inanılan matematik dehası, çılgın, deli, manyak, insanda aşağılık kompleksi yaratan, fotoğrafa bakınca kafayı yoracak başka işi yokmuş tipten belli dedirten, hafiften Küçük Emrahımsı bakışlı, yani öyle biri. Zamanında Henri Poincare tarafından kuyuya bir önerme ile atılan taşı 2002 yılında çıkarmayı başarmış, matematiğin Messi’si, Hamilton’u, Valuev’i bir nevi. İspatladığı önermeyi okudum. Daha önermenin tam olarak ne oldupunu bile anlamadım, zaten yarıda da bıraktım okumayı ne yalan söyleyeyim. Önermeye bir de ben bakayım diyenler buyursun baksınlar bakalım anlayacaklar mı? Hayır böyle beyinleri görünce bir aşağılık kompleksi oluyor insanda. Hayır üstüne bir de bahsedilen önermenin ispatının ödülü olan 1 milyon doları kabul etmemesi de ayrı bir olay. Madem istemiyorsun bari bağış yap, yoksula ver de hayır kazan. İstemem de isemem benim derdim aynı Henri Poincare gibi kuyuya bir daha kimsenin çıkaramayacağı cevabını sadece benim bildiğim bir taş atabilmek demiş. İlginç insan ne diyelim.Şimdi bu Perelman’dan hareketle düşündüm de neden bizden de Perelmanlar çıkmasın. Dünyada şu anda cevabı henüz bulunamamış ya da ispatlanamamış 6 soru var. Her birinin değeri 1 milyon dolar. Bir bakın bakalım belki kafanızın üzerinde bir lamba yanar 😀
1. Collatz problemi
Önce pozitif bir tamsayı seçin. Sonra aşağıdaki işlemleri sırasıyla yapın:
Sayı tekse üç katını alıp bir ekle. Sayı çiftse 2’ye böl. Aynı işlemi çıkan sayıya uygula. En sonunda elde edeceğin sayı muhakkak 1 olacaktır. Bu işlemlerin sonucunda 1 vermeyen bir sayı var mı?
(Dikkat: Örneğin 27 sayısından 1 elde etmek için 112 basamak ilerlemek gerekiyor. Bulacağım derken kafayı yemeyin. Gerçi kafayı yemeden de 1 milyon dolar vermezler ki.)

2. Palindromik sayılar
Kapak, kütük, mum gibi kelimelerin ortak özelliği düzden de tersten de aynı şekilde okunması. Bu durumu sayılara uygularsak 1991, 10001, 79388397 gibi sayılara palindromik sayılar denir. Soru şu: Hem palindromik hem de asal olan sonsuz tane asal sayı bulunabilir mi?

3. Mükemmel Sayı sorusu
Mükemmel sayı bilindiği gibi! kendisi haricindeki tüm çarpanlarının toplamı kendisini veren sayıdır. Örneğin 6; 1,2,3 çarpımı 6 toplamı da 6. Yani 6 mükemmel bir sayı. Aynı zamanda 28, 496, 8128 sayıları da obeb okekten bakarsak mükemmel sayılar oluyorlar. Görüldüğü gibi hepsi çift sayı. O zaman soru şu: Tek mükemmel sayı var mıdır? Bulduysanız yaşadınız.

4. Goldbach Kestirimi
Zamanın 1742 sinde Goldbach, Euler’e yazdığı mektupta halini hatrını, annesinin babasının sağlığını sıhhatini sormuş. Mektubun sonuna da Euler’in kafayı yemesini sağlamak için bir soru eklemiş: “2’den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı şeklinde ifade edilebilir diyorum ben. Ya bana bunu ispatla, ya bunun doğru olmadığını ispatla, ya da öyle ortada ben matematiğin mihenk taşıyım diye konuşma.” demiş. Önermenin ispatı ya da yanlışlığı gösteren bir çözüm hala daha belli değil.

5. Asal Sayılarda Karmaşıklık
Başka bir 1 milyon dolarlık soru: n2 (kare) ile (n+1)2(kare) si arasında muhakkak bir asal sayı var mıdır? Bana bunu ispatla demiş zamanında delinin biri. Daha kimse çözememiş. Beyni delenler çok olmuş bu soru yüzünden

6. Ya bu soruyu okurken ben bile anlamadım. Bunu boşverin.

Hayır bu sorulardan birini çözmeniz durumunda kazanacağınız 1 milyon doların yanında önemli bir şey daha var. Bu Perelman’ın kapısına her gün ” senden çocuğum olsun istiyorum, gözleri senin gibi baksın, kafası senin gibi çalışsın” diyen birçok kadın uğruyormuş ama bizim matematikçi ben tebeşirimle, karatahtamla evliyim diyormuş. Belki bu, paradan da büyük bir gaz unsuru olabilir bazılarına :D.

Türk Futbolu Üzerine Konuşmak

Mart 23, 2010, 10:34 pm | Futbol, TSL kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Rijkaard da hoca mı kardeşim ya, nedir bu rezalet, milyonlarca Euro boşa gitti, şu kadroya bak gelinen yere bak. Neyi eksikti Skibbe’nin, Lincoln’ü bile oynatıyodu o adam be! Şimdi şu kadro bende olacaktı var ya ortalığın… Ehem! O Daum yok mu o Daum onun var ya Koch kadar taş düşsün başına o da yetmezse Semih düşsün, boynu altında kalsın imansızın. Wolfsburg başkanı çok içmiş analaşılan Daum da Daum diye inliyormuş. Hayır alsın Baronisini de gitsin kardeşim! Hele ki Denizli, hele ki o Denizli yok mu! Var anasını satayımda onun yaptığı rotasyon sayısı kadar dalga vurmuyor denizden sahile! Devamlı fırtna bu denizde kardeşim, bir düzgün gitmedi vapur, arabalı olsa şimdiden paslanmıştı kaportalar Ah Denizli vah denizli, nereden buldun İspanyol eskilerini! Şenol Hoca’yı önceden getirse Sadri Başkan böyle mi olurdu, bulmuş bi Belçikalı Hugo, Tolga Abi’nin Hugosunun yanından geçemez, hangi tuşa basarsan bas düz gidiyor. Ama Şenol Hoca da yani o kadar para verdi topçu aldırdı adamları bırak 11’i 18’e almadı, onun da suyu ısınıyor bak, yakındır fiyaskosu.Gelecek sezon devre arasını görmeden tekmeyi yer, bir şey zannader zaten kendisini önceden beri. Ya Tolunay, tıpkı Dolunay. Ayda 1 gece var yok. Nooldu ilk devreki Kayseri, kurtlar kaptı, nooldu Cangele, Makukula, kayıp. Yazık ki yazık.

Bunlar var ya hoca değil, geçtim adam değil. Bakma şimdi Bursa’nın başında Sağlam’ın lider gittiğine. Hepsi kötü de onun vasatlığı iyi kaldı. Futbolcu eskileriyle, tecrübesizlerle şansı ne yaver gitti. 9 puanı oynamadan aldı, çık onları yine kayıp Bursa! Adı Sağlam da yeri sağlam değil. Şampiyon olsa ne yazar, seneye üst üste 3 maç kaybetsin bakalım Heykel’e inebiliyor mu bir daha, hop Sağlam bakmışın pert.

Gerisini saymam bile, konuşmaya yazık üstüne. Şu memlekete bir tane de hoca gibi hoca gelmedi, adam gibi antrenör göremedi şu tribünler. Şu üç büyüklerin hocası ben olacaktım ki gösterecektim dünya aleme. Hallaç pamuğu gibi atardım imansızım! Ne Barcelonası ne United’ı kalırdı piyasada, kan çıkartırdım kan! Yazık işte kimlerle uğraşıyoruz koca ülkede. Zaten hakem yok, zaten federasyon yok, zaten yönetici yok. Günah vallahi verilen paraya yazık. Adam değilsiniz lan hiç biriniz, bitirdiniz Türk Futbolunu. Hepinizin köküne kibrit suyu, peştemalli aristokratlar sizi! Yürüyün gidin lan! Kaybol! Neymiş Teknik Direktörmüş, yürü ayağına şeyetmiim şimdi! Kapçık ağızlı!

Desek daha iyi değil mi? Güzellikleri görmesek, piyasada adam bırakmasak, gelene geçene sallasak da sallasak ne muhteşem olur ama! Maalesef bunları parça parça hergün, ama abartısız hergün yapıyor Türk Spor basını ve biz vazgeçmeden okuyor, izliyor, takip ediyor, nefret doluyoruz işi eğlendirmek olan adamlara. Bu basına da, vazgeçmeden onu okuyana da helal olsun. Hak ediyoruz bu kaliteyi.

Çoban Salata Trendus.Com’da Tanıtıldı

Mart 23, 2010, 1:11 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Modern Kadının yaşam rehberi sloganıyla yola çıkmış olan Trendus.com kadınları ilgilendiren bir çok konu dışında aslında kadınların pek de haşır neşir olmadığı spora da bir pencere açarak farklılığını ortaya koymuş bir kadın portalı. Trendus.com’un spor ayağında ise Eurosport 2’nin sunucularından Çiğdem Öztabak var. Kendisi geçtiğimiz günlerde bizimle irtibata geçerek spor bloglarını tanıtmak ve bizimle ilgili de bilgi almak istediğini söyledi. Mini bir röportaj diyebileceğimiz şekilde e-posta yoluyla iletişime geçtik. Sağolsun, elleri dert görmesin bizim de arasında olduğumuz 5 blogu ön plana çıkararak detaylı bir tanıtım yapmış. Bizim için hem gurur hem de sevinç oldu. Keza kimsenin yadsıyamacağı bir gerçek haline gelmiş durumda “Eğer herhangi bir blog ağı üyesi değilsen görmezden gelinirsin” önermesi. O nedenle teşekkürlerimizin baremini ve şiddetini çok çok yüksek tutuyoruz Trendus.com ve Çiğdem Öztabak’a. Hiç bir çıkar amacı gütmeden devam ettirdiğimiz Çoban Salata’nın beğenilmesi bizleri çok mutlu ediyor, hele ki beğenler kadın olunca hitap ettiğimiz kitlenin ne kadar genişlediğini anlıyor ve seviniyoruz. Hepinize çok ama çok teşekkürler.

Tanıtıma burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz

Nur İçinde Yat

Mart 23, 2010, 6:22 am | Galatasaray, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Bu Adam 17 Yaşındaysa Ben de Lise 1’e Gidiyorum!

Mart 22, 2010, 4:29 pm | Futbol kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Romelu Lukaku Anderlecht’in söylenene göre 1993 doğumlu Kongo asıllı sanraforu. Bu sezon 38 resmi maçta 18 gole imza atmış o formayla. Henüz 17 yaşında resmi kayıtlara göre. Bu eleman da bariz bir şekilde Dikembe Mutombo, Rigobert Song türevi yaşı küçültülmüş insan azmanı. Şu fotoğraflara, vücuda bakın arkadaş. Belçika Milli Takımı’na da seçildi ve oynmaya başladı. Sahadaki duruşu, fiziği, hareketleri hiç 17 yaşında demiyor onun için. İddia ediyorum bu arkadaşımız 17 yaşındaysa ben de 15 yaşındayım ve Lise’ye yeni başladım!

Takip Ettiklerim-1

Mart 22, 2010, 1:42 pm | dans, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bu çocukları görmeden önce popping falan bilmezdim. Ama keratalar iyi iş çıkartıyorlar.

Kıvrak

Mart 21, 2010, 8:58 pm | Futbol, Galatasaray, Trabzonspor, TSL kategorisinde yayınlandı | 9 Yorum
Türkiye’de Kaleci yetişmiyor diyenlere,
Aykut’a Ufuk’a güvenmeyip Leo Franco’ya bel bağlayanlara,
Yabancı Kaleciyi nimetten sayanlara,
KAPAK OLSUN!
Hem Şenol Güneş’e
Hem de Onur Recep Kıvrak’a,
HELAL OLSUN!

İsyandayım: Akaryakıt Fiyatları

Mart 21, 2010, 3:30 pm | Hayat, isyan kategorisinde yayınlandı | 11 Yorum

Dün Korumalı Futbol Üniversiteler Ligi için Eskişehir deplasmanına gittik. Haliyle ulaşım için belirli bir ücret ödemek durumundayız. 403 ile gittiğimiz deplasman için vereceğimiz ücretin içinden kaptan önce mazot almak istediğini söyledi. Boş deposuna tam 500 Liralık mazot aldık ve Sakarya’ya geri döndüğümüzde deponun yine neredeyse boşaldığını gördük. Aylardır içimde biriken isyan bombası tam anlamıyla o anda patladı. Aslında deplamana giderken yol parasını otobüs şirketi değil devlet aldı bizden. Bütçesiz, fedakarca desteklerle, resmi olarak desteklenmeden, kendimizden vererek bir şeyler yapmaya, öğrencilere spor yaptırmaya, ilimizin tanıtımına katkıda bulunmaya çalışırken cebimizdeki paraya el uzatan ilk makamın devlet olması içimi acıtıyor. 

Kurşunsuz benzin 3.75, Motorin (mazot) 3.10 olmuş bu ülkede. Araba kullanmak, şehir dışına çıkmak, seyahat etmek, hatta ulaşım lüks olmuş. İnsanlara zorla dayatılan “hiç birşeye zam yapılmıyor, hesabınızı bilin!” uyarısı mı desem, hakareti mi desem anlaşılır boyutların dışına çoktan çıkmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre Euro kuru 2.08 TL seviyesinde. Bu durumda 95 oktan kurşunsuz benzin fiyatının karşılığı yaklaşık 1,81 Euro. Avrupa Birliği ülkelerindeki en fahiş fiyat ise 1.51 Euro ile Hollanda’da. Küçücük topraklarında hiç bir şey çıkmayan Güney Kıbrıs bile 1 Euro civarında satıyor benzini. AB ortalaması ise 1.194 Euro mertebesinde yani yaklaşık 2,49 TL. Aradaki bu 1,36 TL’nin açıklaması nedir? Her depoda cebimize uzanıp en az 61 Liramızı nasıl hiç çekinmeden, yerinmeden alabiliyor bu insanlar? AB ülkelerinde işşizlik maaşının 500 ila 100 Euro arasında değiştiğini, Türkiye’de ise asgari ücretin 576 TL seviyesinde olduğunu düşününce yaşadıklarımızın, hatta hala bu ülkede insanların yaşıyor olabilmesinin bir şakadan daha fazlası olabileceğini düşünmüyorum. 

1998’de benzinden alınan vergi Euro-cent olarak sadece 10 cent civarındayken bugün 1 Euro mertebesine gelmiş durumda. Bizimse sesimiz çıkmıyor, kuzu kuzu dolduruyoruz depoları! İsyan ediyorum ben! Nefret ediyorum bu düzenden ve tepkisizliğimizden. Bakan çıkıp emekliler ölsün diyor, verdiklerimiz yetmedi mi diyor, hiç bir şeye zam yapmıyoruz diyip vergileri arttırıyor ve biz susuyoruz da susuyoruz. Zevk alıyoruz birilerine zevk vermekten. Ama ben İsyandayım kardeşim, toplu taşımaya yöneliyorum, yöneltiyorum, bu düzene dur demeye çağırıyorum aklı başındaki herkesi!

KURŞUNSUZ BENZİN
AB ÜLKELERİ (Litre/Euro)
———– —————-
Hollanda 1,511
Belçika 1,401
Finlandiya 1,401
İngiltere 1,383
Danimarka 1,377
İtalya 1,367
İsveç 1,362
Almanya 1,361
Portekiz 1,343
Fransa 1,314
Lüksemburg 1,177 

İrlanda 1,166
Malta 1,155
Avusturya 1,148
Çek Cumhuriyeti 1,116
İspanya 1,110
Slovakya 1,094
Macaristan 1,089
Polonya 1,059
Slovenya 1,041
Yunanistan 1,038
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 0,996
Litvanya 0,975
Letonya 0,951
Estonya 0,920
————– ——-
Ortalama 1,194

Eski Dostlar

Mart 21, 2010, 1:27 pm | NBA, New Jersey Nets, Orlando Magic, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Geçen sezonki Orlando Final Koşusunun en önemli isimlerindendi Hidayet Türkoğlu ve Courtney Lee. Carter için feda edilen 2 isim oldular bu sezon başında. İkisi de yeni takımlarında isteneni veremedi, ikisi de hayal kırıklığı yaşıyorlar, ama dün geceki maç bir süreliğine olsa da onlara geçen seneyi hatırlatmış olacak ki sarmaş dolaş olmuşlar. Karşı karşıya geldikleri mücadeleyi deplasmanda 100-90 Toronto kazaırken Hidayet 13 sayı  7 ribaunt 4 asist 3 top çalma, Lee 2 sayı 1 ribaunt 1 asist ve 1 top çalmayla oynadı.

Anadolu Rangers 48 – 14 Sakarya Tatankalar

Mart 20, 2010, 9:31 pm | Korumalı Futbol, Tatankalar kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Üniversiteler Ligi gruplarında son maçımızdı bu, kazanabilseydik Çeyrek Finale çıkan ekip olacaktık, halbuki maça da fena başlamamıştık ama maç 8-8 iken önce Tight End’imin kolu bileğinden, 14-16 iken Fullback’imin kolu humerus denilen dirsek omuz arasındaki bölgeden boyuna kırıldı. TE en az 1 ay yok FB sanırım futbolu bırakma noktasına gelmiş oldu bu sakatlıkla, bu gece ya da yarın sabah İstanbul’da ameliyata alınacak. Bu gelişmelerden sonra tekrar maça motive olmak, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek, kafaları dik tutmak çok zor. Çocuklarım yine de ellerinden geleni yaptılar ama sakat sayısı bu kırıklarla 10’u bir hayli geçmişken, takımın yarısı iron man oynarken ve maç konsantrasyonu kalmamışken bile yine de savaştılar. Hepsini alınlarından öpüyorum sergiledikleri duruş için, centilmenlikleri için, adamlıkları için! Onlarla aynı havayı solumak bile benim için gurur.

Anadolu Üniversitesi’ne Üniversiteler Ligi Final grubunda başarılar diliyorum, umarım önleri açık olur, gidebildikleri yere kadar giderler.

Bu noktadan sonra 17 Nisan’ı ve 1. Lige Terfi maçını bekliyoruz artık. Allah yardımcımız olsun.

Ben de İrlandalıyım Çoktandır İsyandayım!

Mart 20, 2010, 12:52 am | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

C3Moi yeni edindiğimiz, aslında hiç karşılaşmadığımız ama aynı fikirlere sahip olmak için birbirimizi tanımamız gerekmeyen adam gibi adam. “Ha tanımadığın adam için bunları nasıl söyleyip ondan emin oluyorsun?” diyenlere de “Tanıdıklarımızın ne faydasını gördük anasını satayım, en büyük kazıkları bizatihi onlardan yemişken, C3Moi candır!” diyorum. Kendisi İrlandalı yaftası yemiş, o yaftayı sorgulamacı karakterinde kemiklendirip gerçek anlamına kavuşturmuş bir genç, bir delikanlı, bir cesur yürek!

C3Moi’nin uzun süredir isyankar tavrıyla yazdıkları benim kendi hayatımda sorguladıklarım, karşı çıktıklarım, senelerdir başetmeye çalıştığım şeyler aslında. Ortak paydada bütünleşmek, aynı yöne bakmak bu oluyor herhalde. Otuzlu yaşlara başladıktan sonra yaşadıklarıyla hayatı yeniden öğrenen, zevklerine vakıf olan, asıl varoluş sebebini keşfeden ben itiraf ediyorum çoktandır isyandayım! Bir gün elime yetki geçtiğinde neler yapacağım tavrında değilim ben aksine yetkim, yasal gücüm yokken bile değiştirmeye çalışıyorum bir çok şeyi, karşı koyuyorum, tavır alıyorum, alıyorum ki o sözünü ettiğim yetki elime geçtiğinde yapacaklarım şaşırtmasın kimseyi. İsyanı ete kemiğe büründürmek, doğru işler yapmaktan, hak edene hakkını vermekten, yanlışı düzeltmeye çalışmaktan, adam olmayanı düzeltemiyorsan ipe dizmekten geçiyor. O yüzden susmamalıyız, gerekiyorsa sabah akşam isyan etmeliyiz. İster İrlandalı ister İskoç ister Hayrabolulu ya da ne bileyim Yüksekovalı olalım ama susmayalım ve karşı çıkalım yanlışlara! Ülke elden gitmeden, şeref bitmeden, onur kaybedilmeden!

İsyandaki dost C3Moi’nin blogu Tanrı’nın Sopası‘nı takip edin pişman olmazsınız. Buradan da çektiği bayrağın ilmek ilmek örgüsüne bakarsınız.

Futboldan Zevk Almak için Kasımpaşa

Mart 19, 2010, 10:19 pm | Futbol, TSL kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Şimdi şu maç keyifli, eğlenceli, heyecanlı değildi, hiç zevk almadık diyen bir Allah kulu çıkar mı? Bence çıkmaz, ha çıkıyorsa o adam zaten futboldan keyif almıyordur, ben ona “Ne diye izliyorsun bu maçları kardeş, git Hanımın Çiftliği, Aşkı Memnu’ya falan takıl” derim direkman. Konuyu saptırmadan diyeceğimi diyeyim de içimde kalmasın, zaten bir kaç saate yola gideceğim, Eskişehir’de deplasman maçımız var Anadolu Üniversitesi ile. Diyorum ki bu Kasımpaşa nedir abicim ya! Gerçekten seyir zevki budur, futbolun meyvesi böyle üretilir, taraftar, seyirci böyle mest edilir. Saha içine baksan temaşaa saha dışına baksan temaşaa, çok keyiflisin Kasımpaşa! Rakibi önemli değil her hafta onların maçını izlemek istiyorum ben arkadaş! Mesela lig bittiğinde Kasımpaşa’nın maçları bitmesin istiyorum, hatta mümkünse haftada 2 maç yapsınlar talebindeyim. Rakibi hiç önemli değil bu takımın istediklerinde her şeyi mümkün kılabileceklerini, yapamasalar bile yapmaya çalışırken bundan zevk alacaklarını biliyorlar. İşte ben bu futboldan, bu kafa yapısından haz alıyorum. Sanki EPL’den sanki La Liga’dan maç izliyormuşçasına içim bir hoş oluyor. Kasımpaşa bana futbolu daha çok sevdiriyor, spora daha bir aşık ediyor. Kasımpaşa’yı seviyorum arkadaş!

Etten Duvar #2

Mart 18, 2010, 11:27 pm | Futbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sene 2002. Kore’de Dünya Kupası Finalleri’nde Kuzey İrlanda – İspanya maçı. Maçın sonlarında İspanya’nın kazandığı bir serbest vuruşta Robbie Keane ve Mark Kinsella baraj kuruyorlar. Robbie Keane, delikanlı mahalle çocuğu formatında, erkeğin malı meydanda modunda. Kinsella ise “ben tedbirimi alayım da daha çoluk çoçuğa karışacağız” fikriyatıyla hem kalesini hem de geleceğini kurtarma uğraşında. Sonra gol olmuyor o serbest vuruş, maç penaltılara gidiyor, İspanya 2. turu geçiyor. Bu etten duvar hatıralara delikanlı Keane adıyla kazınıyor.

Etten Duvar #1

Torres Chelsea’nin Hedefindeki Adam

Mart 18, 2010, 5:18 pm | EPL, Futbol kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Vallahi ben Guardian’ın yalancısıyım ama pek de boş bir haber gibi gelmedi bana. Parlak sarı çocuk gelecek sezon o mavi formayı giyerse sürpriz olmaz, hatta şık olur, gözleriyle daha bir deler geçer, öne çıkar o mavi gözlerinin kıvılcımları. Drogba’nın gördüğü kımızı kart ve yaşının gelecek sezon 33 olması Drogba dışında saf bir santrafora sahip olmamaları, Ancelotti’nin “bu hücum attıyla zor” diyip bir kez daha Avrupa’ya Mart ayında veda ederse yiyeceği tekmenin şiddetini az çok tahmin edebiliyor zeka seviyesinde olması Torres’in mavi formaya yaklaşma nedenlerinden. Nedenlerinden de asıl büyük neden Liverpool’un United’ınkine benzer bir borç batağına sürüklenmenin hemen yamacında olması. Torres bu sezon 60 milyonun üzerinde bir paraya Anfield’dan Stamford Bridge’e gelirse her iki takım da kurtulur ama Torres bu işe ne der, Torres’e Liverpool taraftarı ne yapar orası muamma. Gerçi muammalar güzeldir, beyni çalıştırır, metabolizmayı hızlandırır. Ribery konusuna ise hiç girmiyorum, mide kaldırıyor onun transfer maceraları. Bak kalktı bile benimki. ozhano nane-limon, cağ kebabı, kuzu sarma falan bir şey verin ordan afız ya 🙂


Bu da Kaynak

Toronto’da Ne Eksik?

Mart 18, 2010, 10:27 am | Atlanta Hawks, Hidayet Türkoğlu, NBA, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şu son 10-12 maçı bir tarafa koyduğumuzda Toronto’nun pek de fena gitmediğini hatta Doğu’da 5. sıraya kadar da yükseldiğini hatırlıyoruz. Her şey toz pembe gözükürken bir den tozlar genizlere kaçtı pembe pembe kan geldi Torontolu’nun ağzından. Uzun dönem Toronto üzerine bir şey yazmamanın sebebi de buydu. Malum Hidayet orada ve Toronto artık 2. takımım gibi ama bir türlü içime sinmeyen şeyler vardı Toronto’da. Takımda savunma performansı bir kaç adım ileriye gitmiş olsa da hücumda ciddi sıkıntılar vardı. Hidayet’in, Bosh’un sakatlıkları bir ara keyifleri kaçırsa da işler yine de pek fena gitmedi ama Triano’nun yüzünde bir türlü ciddi bir gülümseme göremedik. Haklydı Triano çünkü hücumda parlayan ve arka arkaya 2 basket bulan adama güneş muamelesi yapılıyor, takımın gerisi de güneş tutulması yaşıyordu adeta. Devamlı sorumluluk alan isim yoktu takımda. Bosh ise birileri fazlaca öne çıktığında adeta kıskanç büyük çocuk gibi o an için iyi giden işe çomak sokuyor, setsiz, passız birebir zorluyordu. Üstüne üstlük Triano Calderon ve Hidayet’in aynı anda sahada oldukları süre ne kadar az olursa o derece başarılı olunur düşüncesine kapılması kısmen doğru olsa da yanlıştı. Calderon büyük bir ego, en iyi asistleri kendisinin yapması gerektiğini, en önemli şutları kendisinin kullanması gerektiğini düşünüyor ama o işe her giriştiğinde takım yerle bir oluyor. Bu işe son dönemde Bosh’un da sakatlığı ile fazlaca yoğunlaşması dengeleri yine bozdu.

Dediğim gibi aslında takımda bir çok başlılık var hücumda. Sezon başındakine göre daha da iyi savunma yapan bir takım var. Hücumda çok üretken olamasa da Hidayet’in savunmada çok gayretli olduğunu görüyoruz. Jack rakip takımın balansını bozan bir hücumcu, Bargnani hücumda çok yönlü bir silah, Bosh büyük ağabey falan filan da takımın gerisinde gelecek sezon nerede olacaklarını bilmemekten kaynaklanan ve birazcık ön plana çıksalar Bosh ve Caleron tarafından önlerinin kesilmesiyle büyüyen bir kendine güvensizlik var. Wright’ın ortadan kayboluşu, Amir Johnson’ın aşırı istikrarsızlığı, Weems’in kıvılcım gibi parlayıp sönmeleri, Nesterovic’in Evans’ın kenarda paslandıktan sonra birden meydana çıkartılmaları ve unutulan adam Banks. Aslında bunlara Calderon’un Bosh yazın takımda tutulsa da tutulmasa da takas malzemesi olarak kullanılabileceğini hissetmesinden doğan aşırı başrolde görünme steğini eklersek resim çok daha netleşiyor.

Hep başrolde olup yazın maksimumun maksimumu parayı kapmak isteyen Bosh,
Topun ağzında olduğunu hisseden Calderon,
Sakatlık sorunları, top paylaşımı ve aşırı beklenti stresini aşamayan Hidayet,
Şut kaçırıp bir de eşleşme sorunları yaşadıkça moral kaybeden, maçtan kopan Bargnani,
Gelecek sezon nerede olacaklarını bilmeden avare avare dolaşan yedekler
Hücumda biri şut somaya başlayınca sorumluluktan kaçan oyuncular
Bu kadar sorunla baş etmeye çalışırken bazen maçlardan kopan Triano

Bunca sorun ve olumsuzluğun içinde dün akşam bir de seyircilerin bir kısmı son çeyrekte Hidayet’i yuhalayınca tamam dedim bu takımın işi bitti. O sırada maçın bitmesine 7 dakika vardı ve Toronto 8 sayı farkla gerideydi. Ama düşündüğümün aksine Hidayet o sesleri kendine yediremedi ve son 7 dakikada 6 sayı 2 asist ve maçın son saniyelerinde Josh Smith’e çok önemli bir blok yaparak takımını hem maça ortak etti hem de takdir kazandı. Ancak üzerinde hala bir ölü toprağı olduğu kesin, bir türl devamlılık yakalayamadı. Son istikrar yakaladığında sakatlanmış ve bir kaç maç kaçırmıştı. Umarım bu kez her maç yükselir ve penetre etmeyi unutmaz. Dün geceki Atlanta maçının son çeyreğindeki gibi hırlı ve istekli oynarlarsa play-off yapmaları hiç zo değil. Hedefleri 5. ya da 6.lık olmalı en az…

Bu arada Bosh’un aşırı kendi güveni ile maçın bitmesine 2 saniye kala soktuğu şutun ne kadar yanlış bir seçim olduğunu söylemeden edemeyeceğim. İkili sıkıştırma yok, önü bomboş, pota altı açık, rakibin faul hakkı dolmuş ve Bosh şut attı, üstelik o şut kaçsa maç da gidecek, Raptors’ın molası da kalmamıştı. Demek ki yıldız şansı dedikleri bu.

Bir de C3Moi’ya selam olsun dün Raptors da yemyeşildi St.Patricks Day vesilesiyle…

Sıra mecburi sebeplerden fazlaca ayrı kaldığım Orlando Magic’te. En yakın zamanda bir yazı borcum var hem kendime hem NBAKolik’e.

Hemen Bu Akşam Bırak

Mart 18, 2010, 3:00 am | Bundesliga, Futbol, UCL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hafız sen hiç sezon sonunu falan bekleme, bu akşam çıkar eldivenleri as Nou Camp’ta soyunma odasına. Almanya’ya dönünce de adam gibi bıraktım de, git bahçende domates, biber ek nisan başında mayıs haziranda hasdını yap, çiçek yetiştir, hanımı çocukları al haftada bir kaç kez pikniğe, alışverişe falan çık. Ama bırak artık futbolu be adam, farkında değil misin o seni çoktan bırakmış!

Mariga ve Kenya Üzerinden Çuvaldız

Mart 17, 2010, 10:00 pm | Futbol, TSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dün gece Chelsea – Inter maçını izlerken Eto’o’nun golüyle değil de Mariga’nın oyuna girmesiyle şöyle ciddi bir gerildim. Ben çok uzun zamandır unutmuştum Mariga’yı. Hatta Mariga’nın Inter’de olduğunun bile farkında değilmişim. En son Parma’dan hatırlıyordum Kenyalı’yı.1 sezonu Helsingborg’tan kiralık olmak üzere 3 sezon Parma forması giymişti McDonald Mariga. Gerçi o dönemlerin bittiğinin farkında değildim ya ben neyse. Parma’ya gitmeden o dönem iyi günlerini yaşayan Portsmouth’un başındaki Redknapp’ın radarındaydı, Helsingborg’la bonservisi için anlaştılar ama millilik problemiyle çalışma izni alamayan Mariga İtalya’yı seçmek zorunda kaldı. Parma’da 3 sezon boyu vasatın üzerinde bir performans verdi, 62 maça çıktı serie A’da. Orta sahada, daha ziyade defansif roller üstleniyor Mariga, sezon ortasında bonservisinin yarısını ve oynatma hakkını almış Inter Parma’dan. Mariga karşılığında Fransız Biabiany’nin yarı-bonservisi ve Jimenez kiralık olarak olarak Parmalı olmuş. Aslında Machester City ve Mancini istemiş önce Mariga’yı ama yine çalışma iznine takılmış Kenyalı, biraz da Inter’e gelmek zorunda kalmış aslında ayrılmayı kafaya koyduktan sonra.

Şimdi ben bunları niye anlattım bilmiyorum, yok şaka şaka. Konu Mariga ve milliyeti. Şimdi bu adam Kenyalı. Elin İsveçlileri taa Kenyalardan gitmiş bulmuş getirmiş adamı. Kenya nasıl bir futbol ülkesi ki Serie A’da adam kapış kapış! Tekniğine, fiziğine, oyun şekline baktığında bu Mariga’dan Türkiye Ligleri’nde çok var. Ama o adamların hiç biri Mariga’nın oynadığı ya da teğet geçtiği liglerde oynamıyorlar. Mehmet Topal’ından Bekir Ozan’ına, Mehmet Nas’ından İbrahim Şahin’ine daha bir çok isim en az bu adamlar kadar orta saha oyuncusu. Eksikleri ne peki? Menajerleri menajer değil, risk alamıyorlar, kendilerine güvenleri yok, kendilerini eğitmiyorlar vesaire vesaire…

McDonald Mariga ve daha bir çok isimsiz ülkenin isimsiz futbolcuları Serie A, EPL, Bundesliga, La Liga’yı fersah fersah gezip sınıf atlarken, bizim korkak ve kendini beğenmiş çocuklarımız annelerinin liginden 1 karış dışarıya gidemiyorlar. Aferin evladım! Daha çok Marigalar gelir geçer sizin giyeceğiniz formalardan. Aynen devam!

Merhaba Ben Miami Elçisi

Mart 17, 2010, 4:31 pm | Chicago Bulls, Miami Heat, NBA kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Miami Heat’in sezon sonunda kontratı bitecek olan süper yıldızı Dwyane Wade yazın ne yapacağı ile ilgili kendisine sorulan bir soru üzerine “Çok büyük bir aksilik olmazsa buradayım. Hatta önümüzdeki günlerde bu yaz serbest kalacak arkadaşlarla Lebron, Amare, Chris’le (Bosh) görüşüp yaza ilişkin planlarını soracağım. Onları Miami’ye imza atmaya ikna etmeye çalışacağım.” diyerek rengini tam anlamıyla belli etmiş oldu. Bir anlamda Miami Heat’in gayrıresmi elçisi, transfer komitesi başkanı olarak damardan girecek ligin diğer süper yıldızlarına.

Wade’in bu sezon kontratı bittikten sonra yaklaşık 20-21 milyondan başlayan bir maksimum kontrat alması durumunda bile Miami’nin hala 2 maksimum kontrata kadrosunda yeri olacak. Keza sadece Jermaine “Büyük Kazık” O’Neal, Q-Rich ve Haslem’in biten kontratları 39,5 milyon bütçe açacak Miami bütçesinde. Miami bu adamlaradan ne aldı diye soracak olursanız Haslem’i kenara ayırdığımızda Heat’e en büyük faydalarının kontratlarının bitmesi olduğu cevabını verirdim ben.

Kısacası Chicago her ne kadar Wade’in memleketi olsa da, Wade doğduğum değil doyduğum yer diyip Miami’yi seçmiş ve takımı için çalışmalara başlamış bile. Bulls’un hevesi boşuna, Miami elçisi temasta.

Bir Hayalim Var Benim

Mart 16, 2010, 9:39 pm | Futbol, Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Bir Hayalim Var Benim

O hayalimde yemyeşil sahalar
Yeşilde topun peşinden koşturan delikanlılar
Hepsinin yüzü güleç, hepsi bahtiyar
Sahtekarlık yok içlerinde…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde dürüst adamlar
Eyyamsız maçlar yönetirler
Her maç aynı düdüğü çalar
Her hafta saygıyla anılırlar…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde adam gibi teknik adamlar
Maç sonu bahaneler aramayan
Hakeme ziyadesiyle sallamayan
Hatasını itiraf edebilen samimi suratlar…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde sadece şarkılar söyleyen tribünler
Maçı değil kendini izlettiren
Rakibi bile kendine hayran bıraktıran
Kadınlı çocuklu rengarenk formalar yanyana…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde tertemiz bir basın
Sadece sporu spor olduğu için yazan
Asparagas sansasyon peşinde koşmadan
Her gün kendini okutturan…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde spor sadece eğlence
Sporcular sanatçı teknik adamlar yönetmen
Yöneticiler yapımcı diğerleri karakter oyuncusu
En sonunda kapanırken perde
Herkes çok huzurlu…

Hedo in Portland

Mart 16, 2010, 10:15 am | Hidayet Türkoğlu, NBA, Portland TBlazers, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nbakolik’ten dostum Sevgili Hüseyin Koç’un blogu Bol Nugget. Çok güzel ve kaliteli bir iş yapıyor orada Hüseyin. Bu zamana kadar ziyaret etmemiş olanlar varsa piyasadaki kalburüstü NBA bloglarının başında gelen Bol Nugget‘e bir uğrayın derim. Sevgili Hüseyin geçen geceki Portland – Toronto maçının can alıcısı noktasını yani Hidayet üzerinde dönen tepkileri yakalamış ve yakın çekim yapmış konuya. Biz de sezon başı bu imza olayı üzerinde çok durmuş, Hedo Orlando’dan ayrılınca çok çok üzülmüştük. Aynen veriyorum Hüseyin’in aktardıklarını. Ellerine sağlık Hüseyin. Yazının orjinali de burada.

“Geçen haberde de anlattığım, herkesin de bildiği bir hikaye Hedo ve Portland arasındaki. Hedo, dün gece geldiği Portland’ta takımıyla birlikte bir mağlubiyet aldı.

Oyuncu tanıtımları sırasında başlayan yuhalamalar maç boyu devam etti. Topu eline aldığında, faul yaptığında, oyuna girerken, oyundan çıktığında, salonu terk ederken…

Maç sonrası Hedo: “Birilerinin kalbini kırdıysam üzgünüm, burada olmamı istediklerini biliyorum. Tanıtım sırasındaki yuhalamayı bekliyordum, ya tüm maç?” diyerek dolaylı olarak özür dilemiş oldu.

Hedo, Toronto’yu seçmesinde eşinin payı olduğu ile ilgili ise: “Eşim ile ilgili hikayeyi kimin uydurduğunu bilmiyorum. Burayı ya da herhangi bir yeri severdi bence. Bana Portland’ı sevmediğini filan söylemedi. Daha önce de hiç Kanada’ya gitmemişti, belgelerini kontrol edebilirsiniz.” şeklinde konuştu. 

Hedo, sözlerini: “Son saniyede Toronto devreye girdi ve doğu kıyısında olma fikri bana kendimi iyi hissettirdi, iyi uyum sağlayacağımı düşündüm. Ancak işler umduğumu gibi gitmiyor tabii.” diyerek noktaladı.

Bu arada Oregonlive’ın verdiği haberde Toronto’yu seçmesinde payı olduğu söylenen Hedo’nun eşinin, 1 yaşındaki çocuğu ile Orlando’da yaşadığı ifade edildi.

Gerek özür anlamı çıkan bu konuşmalar, gerek insanların eşinin bu kararı veren kişi olmadığını düşünecek olması Portland seyircisinin de tepkisini hafifletebilir. Zaten onlar da Hedo’nun ve Andre Miller’ın performanslarını gördükten sonra imza atılmamasının iyi olduğunu düşünmeye başladılar heralde. Maçtan bir pankart öyle diyor en azından: “Mrs. Turkoglu, thanks for Andre.”

Yani: “Bayan Türkoğlu, Andre Miller için teşekkür ederiz.” 

Hedo’dan istediğini alamayan Portland, Andre Miller’a yönelmiş ve oyun kurucu ile imzalamıştı.

Değişim Güzeldir…

Mart 15, 2010, 9:08 pm | Futbol, ozhano, TSL, şampiyonluk kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
80-90 arası yıllar

O zamanlar hatırladığım kadarıyla yorumlar şöyle oluyordu: Şampiyonu dört büyüklerin birbirleriyle yapacağı maçlar belirleyecektir ki bu takımların Anadolu kulüpleri olarak adlandırılan ligin figüranı olarak gösterilen takımlarıyla yaptıkları maçlardan önce ister iç ister dış saha olsun maç oynanmadan üç puanın kimin alacağı %99 belli olurdu. Herhangi bir Anadolu takımına puan kaptıran takımın teknik direktörü sezon sonunu çoğu zaman göremezdi.

90-00 arası yıllar

Zaman geçtikçe bu denge Anadolu takımlarının lehine değişmeye başladı. Dört büyükler ifadesi Trabzonspor’un şampiyon olmankatn çok olacağı belirleyen takım hüviyetine bürünmesinden dolayı üç büyüklere döndü. Ama bu ifade, Trabzonspor’un İstanbul takımları’nın korkulu rüyası olduğu ve büyüklerden biri olduğu gerçeğini de kapatmadı. Bu dönemde de üç büyüklerin Anadolu takımlarına karşı bariz bir üstünlükleri vardı ama yorumlar değişmişti: Derbilerin yanı sıra dört büyüklerin Anadolu takımlarından bazıları ile oynadıkları maçlar da tehlikeli kategorisine alındı. Hatta 2000’li yıllara yaklaşırken üç büyüklerin Anadolu takımları ile oynayacakları maçlar şampiyonluk yolunda daha önemli bir hal almaya başladı.

00-07 arası yıllar

Artık işler tamamen tersine dönmeye başladı. Üç büyüklerin birbirleriyle olan maçlarından çok Anadolu takımlarıyla yapacakları maçlarda alacakları galibiyetlerin şampiyonu belirleyeceği konuşulmaya başlandı. Ama yine de şampiyonluğun İstanbul’un dışına çıkabileceği gibi bir düşünce kimsede yoktu. Özellikle Gençlerbirliği ve Kayserispor’un istikrarlı yükselişi ve üç büyüklere kafa tutması diğer Anadolu kulüplerinin düşünce yapılarının değişmesinde önemli bir rol oynadı.

07-10 arası yıllar

Artık kimse üç büyüklerin birbirleriyle yapacağı maçların şampiyonu belirleyeceğine inanmıyor. Üç büyüklerden herhangi birinin ligin sonundaki takımla yapacağı maçta bile doğrudan üç puanı alır denemiyor. Bunda tabiki Anadolu takımlarının artık üst sıralarda olabileceklerine inançlarının artmasının etkisi büyük. Fatih Terim’in UEFA Kupası’nın alınması sürecinde karşılarına çıkan güçlü rakipler sorulduğunda “Biz 11 onlar 22 kişi mi oynayacaklar ya da rakip uzaylı mı?” anlayışı da Anadolu takımlarına tamamen yerleşti. Bunun sonucunda Kayserispor 3-4 sezondur akıllı yatırımlar yaparak ligin üst sıralarında kendine yer bulabiliyor, ister şans, ister tesadüf densin, geçen sezondan bir Sivasspor gerçeği ortada. Tabi hem teknik direktörünün şampiyon olabilme olasılığı yükünü taşıyamaması, yönetiminin de vizyonunun dar olması sebebiyle bu sezon belki de düşecekler. Bu sezon da Bursaspor ortaya çıktı. Belki şampiyon olacaklar, belki de olamayacaklar ama ligin tozunu attıkları artık herkes için bir gerçek. Artık şu bir gerçek ki, üç büyüklere Anadolu’da bir gram ekmek yok. Diğer bir deyişle üç büyükler artık Anadolu takımlarından kolay kolay puan alamıyorlar. Galibiyet için uğraşıyorlar, didiniyorlar ve aldıkları galibiyetin değerini bildikleri için aldıkları üç puana sanki bir derbi maçından alınmışçasına seviniyorlar. Uğraşmayan didinmeyen de bu yolda yaya kalıyor. Helal olsun Anadolu takımlarına. Artık Anadolu takımları beraberliğe bile zaman zaman sevinmiyorlar, özellikle kendi sahalarındaki maçlarda üç puan için oynamaya çalışıyorlar. Kısacası artık Anadolu takımları şunu biliyor: ” Ölümden öte köy yok.”

Bu sezon olur mu olmaz mı bilmem ama kesin olan şu: Şampiyonluk Kupası’nın Anadolu’ya gitmesi yakındır.

Hey Harry, Hurry Up!

Mart 15, 2010, 1:15 am | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hadi seni bekliyoruz. Bir sen kaldın. Yeter artık tatil. Hadi seni yeşil sahalara bekliyor artık bu taraftar… (Ya şu resimdeki üçüncü Avustralyalı Tim Cahill de Galatasaray’a gelse hayır demem, Everton’dan istesek verir mi acaba? Halduuunnnn!!!)

"Kara Aygır" Keita

Mart 14, 2010, 11:21 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
Galatasaray 3-0 Ankaragücü
Ankaragücü maçıyla ilgili övülecek de eleştirilecek de çok şey var. Ama bir şey var ki onun olması maçta tüm olanların önüne geçti. Milan Baros’un 4,5 ay sahalardan uzak kaldıktan sonra oynadığı ilk maçta hem de 15 dakika içerisinde gol bulmasının takıma, yönetime ve taraftara verdiği sevinç yanında Ankaragücü’nü 5-6 farklı yenmenin takıma ve taraftara vereceği sevincin esamesi bile okunmaz.
Baros gol attı, taraftarın acaba eskisi gibi gelecek mi endişesi ortadan kalktı; Baros gol attı, takımda ayrı bir bütünleşme ortaya çıktı; Baros gol attı, futbolcuların maç bitiminde sahadan çıkarken birbilerine bakışları, muhabbetleri özellikle yüzlerindeki gülümseme bir başkaydı; ve Baros gol attı, Rijkaard rahat bir “ohhh” çekti. Peki teşekkür kime: Abdul Kader Keita.
Biraz ırkçılık olacak ama, hoşgeldin Baros, teşekkürler “Kara Aygır” Keita.
Yine demeden geçemeyeceğim. Orta sahayı gereğinden fazla rakibe bırakıyoruz ve çok pas yaptırıyoruz ki orta sahamız mücadele bakımdan üst düzey oyunculardan kurulu olmasına rağmen. Dikkat edilmesi gerek.
Editsel Hareket: Bu arada tribünden sahaya yabancı maddeler fırlatanları da buradan saygıyla selamlıyorum! Maçtan sonra tribünde meydana gelen kavganın da bununla alakalı olduğuyla ilgili duyumlar var. Hayır bu doğruysa niye maçın sonuna bırakıyorsunuz? Baktın yanında sahaya birşeyler atanlar var yapışsana yakasına indirsene, al aşağı etsene. En azından lafla tepkini koysana. Ayıptır, günahtır, sahada maçı kazanmak için uğraşanların emeklerine yazık…

Etten Duvar #1

Mart 14, 2010, 10:22 pm | Futbol, komik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

İfadelere ve bakışların döndüğü yöne bakılırsa sanki serbest vuruşu şeref tribününden yapacaklar. 4 topçuda da bir tedirginlik var ama Stankovic’in endişesi bambaşka.

Hiddink Rengini Belli Etti

Mart 14, 2010, 11:41 am | Futbol, Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Şu yukarıdaki haber Hollanda’nın De Telegraaf gazetesinden. Daha önce sorduğumuz sorunun cevabını vermiş Hiddink. Fildişi Sahilleri Milli Takımı’nın başına geçmeyecek Dünya Kupası’nda. “Eğer bu görevi kabul etseydim, Türkiye’de alacağım görevim kötü etkilenebilirdi. Türkiye ile bir milli maç seyahatim söz konusu.” demiş Hollandalı. Doğru yolu seçip paraya tamah etmediği için kutlayalım kendisini. Asıl mesaj ise milli maç seyahatim var demesi. Bu da Rusya ile kontratını daha önceden fesh etme ihtimalini gösteriyor ki bir artı da gönüllere bu noktada koyuyor Guus Hiddink. İlk karakter sınavını çok iyi verdi yeni Milli Hoca, rengini belli etti: Kırmızı.

Kaynak

Sakarya Tatankalar 7 – 20 Selçuk Kartallar

Mart 13, 2010, 10:31 pm | Korumalı Futbol, Tatankalar kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Üniversiteler Ligi’nde 2. maçımıza çıktık bugün. Sakatlar, Kulüpler Ligi kadrosunda olup da bu kadroda bulunmayan 10 küsür adam, yağmur yağmaması, rüzgar esmemesi, şimşek düşmemesi, kıl dönmesi gibi meseleleri ardı ardına sıralayıp mağlubiyete bahane bulacak adam değilim kendi adıma. Çok güzel ve öğretici bir mağlubiyet aldık. Buna halk arasında söylenecek çok güzel sözler var ama ben ben pek abartmadan havadaki burunlar normal seviyelerine geri döndüler diyeyim. Hayatın her aşamasında “ben oldum” dediğin anda kaymetmeye mahkum olursun. Bugün çocuklar çok şey öğrendi. En önde geleni de buydu. Üst üste 4 maç kazanmak demek kral oldun demek değil ki! Geçmişle yaşayan kaybetmeye ne zaman mahkum olmadı ki bugün olacak. Sporda dün de yok yarın da, şu an var sadece, ve sen o anda, takım olarak, takımın parçası olarak orada olmak zorundasın. Gelecek Cumartesi Anadolu Üniversitesi ile deplasmanda karşılaşacağız. Maçı kazanan Üniversiteler Ligi’nde Çeyrek Final’e yükselecek. Benim içinse Çeyrek Final’den öte çocukların kaybetmenin acısının nasıl bir şey olduğunu içlerinde hissedip takım olmayı becerebilmeleri. Sonuçta Kulüpler Ligi ve Üniversiteler Ligi çok farklı oluşumlar ve bu çocuklar Üniversite Takımının, sonrasında bir kısmı da Kulüp Takımının geleceği.

Çok kıymetli bir rakip vardı bugün karşımızda. Hak ederek kazandılar, en önemlisi onlar takımlardı. Kendilerini kutluyorum, umarım önleri açık olur. Hatta umarım Ankara ve İstanbul hanedanlığına karşı duracak ekiplerden biri olarak seneler boyu var olurlar.

Bu maçta midesi delindiği ve bu sebeple ameliyat olduğu için oynayamayan ve bir müddet aramızdan uzak kalacak olan Fatih’e bir galibiyet armağan etmek istedik ama olmadı. Tekrar geçmiş olsun diyorum tüm takım adına kendisine. Acil Şifalar Fatih,çok özledik seni!

Not: Bu arada ozhano ilk kez maça geldi ve kaybettik, yoksa….  🙂

Tatankaların Yeni Transferi: Sevilla

Mart 13, 2010, 8:30 am | Korumalı Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

http://www.viddler.com/player/f89e244b/

Bu videodan sonra Cenky’nin bir başkan olarak Tatankalar için siyah takımın 36 numarası olan Sevilla ile ilgili bir transfer görüşmesi yapması gerektiğini düşünüyorum. Baksanıza rakibin ayaklarını yerden kesiyor.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.