Sportif Başarı

Şubat 26, 2011, 2:55 pm | Adnan Polat, Beşiktaş, Galatasaray, volkanbk3, yıldırım demirören kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Galatasaray ve Beşiktaş’ın sportif başarısızlığı konuşuluyor aylardır. Ve suçlu kim? sorusunun cevabı her zaman da sporu yapanlarda aranıyor, organize edenlerde değil.
Spor yapmak kolay bir iş gibi gözükebilir ancak sonucunu almak öyle kolay bir şey değil. Kilolu bir insan düşünün. Kilo vermek istiyor ve kendine bir diyetiysen buluyor. Dediklerini yapıyor ama sonucunu kısa sürede göremiyor. Misal verelim. 120 kilo olan birinin hedefi 80 kiloya düşmekse, 6 ayda verdiği 5 kilo ona yetersiz gelir elbette. Ve 6 aydır spor yapıp az yemesine karşın kilo veremeyen bu kişi ne yapar? Diyetisyen değiştirir. Başka spor kulübüne gider. Başka bir spor hocası tutar. Bunlar gerçekleşene kadar
da kendi bildiğini okur ve yemeği arttırır. Böyle daha mutludur. Tekrar 120 kiloya döner bu süreçte. Ve yine 6 aylık kısır döngü periyotlarıyla devam eder bu olaylar. Hiç istikrar sağlayamaz bu konuda.
Bugün Galatasaray ve Beşiktaş’ın yaşadıklarını buna benzetesim geldi. Başarı 80 kiloya ulaşmaksa eğer o kiloya 6 ayda ulaşılamayacağını bilmeli iki takımın yönetimi de. Bilmiyor değiller. İlk başkan olduktan sonraki seçimlerde tekrar aday olup ekonomik ve yönetimsel açıdan işleri düzene sokmak vaatlerini verirken “bu işler ancak istikrarla olur” cümlesini duyarız çünkü onlardan. İstikrarın başarı için gerekliliğini bilirler ama kendi koltuklarını sağlama almak için. Onlar otursun da o koltuğa, sportif başarı için kimin hangi koltukta oturduğu önemli değildir…
volkanbk3

3 puan koparanın elinde kaldı

Şubat 20, 2011, 10:18 pm | alex, Beşiktaş, Beşiktaş-Fenerbahçe, Fenerbahçe, quaresma, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum



Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. „Aman tanrım ne tempoydu“ klişesine kaptıracaklar bunlar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Bugünkü tempo orta sahasız takımlarla yapılır. İki takımın da orta sahasının pres yapayım derken alanlarını boş bırakışı topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabi ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş‘ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun ilk 25 dakikada Fenerbahçe’nin oynadığı baskılı ve etkili futbola reklam arası dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı Lacivertli takım son haftalardaki ilk 20-25 dakika baskısını bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de.

Fenerbahçe’nin baskılı olduğu ilk yarının ilk yarısında Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Quaresma’nın Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın ilk yarım saat sonra takımı geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Çünkü Fenerbahçe bu sezon maçın son 20-25 dakikasında güçten düşüyordu. Gücü ekonomik kullanmak düşüncesiyle geri çekildiğini düşündüğüm Fenerbahçe alanı Beşiktaş’a bıraktı. Fakat Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ „ters“ İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. Volkan’ın golden sonra su içmesi de manidardı.

İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın karşı karşıyalardaki beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın , en azından penaltının, sinyallerini veriyordu. Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin „künde“sini görememesi en büyük hatasıydı. Bazen futbolcular pası atacağı arkadaşını göremiyor, bazen de hakemler… Öyle ki Ferrari de Lugano’ya attığı dirsek esnasında hakemlerin tam onu görebilecek açıda olduklarını görmedi. Gökhan Gönül’e de ikinci sarı karttan bir kırmızı kart gerekirdi.

Ferrari’nin kırmızı kartı görmesiyle işler tamamen tersine döndü ve oyuna Aurelio’nun girmesiyle Schuster elindeki 1 puanı da rakibine hediye etti. Sarı kart görmüş olsa da Necip’in sahada kalması, enerjisinden yararlanılması gerekirdi. Guti’nin, Simao’nun oyundan nasıl düştüğünü gördük. Bunun olabileceğini düşünemeyip Simao-Fernandes değişikliğine gitmemesi Schuster’in düştüğü en büyük gafletti bu akşam.

Kırılma anları çoktu. Ferrari ipi inceltti, Alex’te ipi kesti. Alex’in 3 golle bitirdiği sanırım ilk derbi oldu. Şu anda Alex’e yine methiyeler düzülüyordur. Yarın da manşetler Alex’li olacaktır. Ancak sahneye rakip 10 kişi ve orta sahasını bomboş bıraktıktan sonra çıktığını es geçmeyelim. Birini övmek için oyuncunun ne yaptığını irdelerken, neyi, ne zaman yaptığını da göz önünde bulundurmalı.

Beşiktaş sezon boyunca istikrarlı bir ilk 11’e sahip olamamasının en acı sonucunu bu akşam tattı. Haftalardır oynayan Nobre, Aurelio, Bobo ve Sivok’un ilk 11’de olmaması kalitelerinin yetersizliğindense önceki maçlarda oynarken çok mu kalitelilerdi de oynadılar Schuster’in açıklaması gerek. Beşiktaş sezon bitene kadar bu istikrarsızlığına devam ederse 17 maçta ancak 17 puan alabilir. Hedefini de başka bir türlü tutturabilir.

Sezona çalkantılarla başlayan Fenerbahçe’nin sabırla bugünlere gelmesine diyecek fazla söz yok. Tebrikler. Şampiyonluk için gönlüm çeşitliliğin artmasını istemem nedeniyle Trabzon’dan yanadır. Ancak eğer Trabzon yarınki maçta strese girip puan kaybederse Fenerbahçe bu rüzgarıyla şampiyonluğa çok yaklaşır.

Not: Maçı katledenin Ferrari’nin dirseğinin değil de Cüneyt Çakır’ın olduğunu haykıran Beşiktaş taraftarını da, maçı katlettiğini iddia ettiğini Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin kündesini görmediğini ekleyerek mantıklı düşünmeye davet ediyorum.

sevgiler volkanbk3

Futbol endüstrisine yön veren yazı-tura oyunu

Şubat 20, 2011, 12:23 pm | Beşiktaş-Fenerbahçe, boca juniors, derbi kelimesinin anlamı, derbi nedir?, derby, earl of derby, river plate, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bu yazı 07.12.2010’da volkanbk3.com‘da ve Bilgi Üniversitesi Dergi Bilgi Kulübü’nün çıkardığı aylık dergi Potansiyel’de yayımlanmıştır.

Derbi öncesi yayınlayayım dedim. Genel Kültür niyetine…

Ekonomik krizin arttığı dönemlerde yarışma programları her zaman televizyonlarda en fazla yeri kaplar ve de çok ilgi çeker. Son bomba yarışmamız da „Canlı Para“ oldu. Ne zaman bir spor sorusu çıksa, genelde de futbol soruları çıkar, kendimi yarışmacının yerine koyar ve yarışmacının ne kadar parası varsa sanki hepsi kendiminmiş gibi tüm paramı belirlediğim şıkın üstüne bırakırım. Fakat bayram esnasında yayınlanan programlardan birinde sorulan soru ben dahil evdeki tüm kafaları karıştırdı.

“Yanlış bilgi„ yarışması

Soru başlığı „Büyük Maç“tı. Bu başlığa uygun şıklar gözüktü. Soru ise „Aşağıdakilerden hangisi derbi değildir?“ idi. Şıklarda şöyle sıralandı: Fenerbahçe-Kasımpaşa, Bursaspor-Kocaelispor, Galatasaray-Trabzonspor. Cevapsa Bursaspor-Kocaelispor olarak açıklandı. Yani aslında derbi olmayan Galatasaray-Trabzonspor maçı bu kategoriye alınmıştı. „Nasıl yani?“ demeyin. Galatasaray-Trabzonspor maçı bir derbi değildir! Neden mi?

Bugün bütün futbol endüstrisinin en büyük parçası olan “derbi maç„ların adı bir yazı-tura oyunu sonunda belirlenmiştir. Çok da ironik değil mi? Masum bir iddiadır yazı-tura oyunu ama işin içinde yine para vardır.

Bu terim lugatımıza İngiltere’den girmiştir. Şu anda Büyük Britanya olarak bildiğimiz yer eskiden de aslında şimdi olduğu gibi İngiltere, İskoçya, İrlanda gibi kontluklara bölünmüştür. İngilizler Derbyshire’da konuşlanmıştır ve artık onlar Derby Kontluğu’dur. Kontluğun başına geçen de „Earl of Derby“ denmektedir.

Anlatılara göre Londra, Charshalton, Epsom’da 1778’de Derby’nin 12. Kontu Edward Smith-Stanley (neredeyse bütün kontların adı da Edward) ve arkadaşlarının katılacağı bir akşam yemeği partisinde iddiasına at yarışı düzenlenir. Yarışlar heyecan dolu geçer. Derby Kontu, Sir Charles Bunburry ile yarışın adını kimin onurlandıracağına karar vermek için yazı tura atarlar. Ve Derby kazanır. Daha önce Epsom bölgesinin adıyla anılan (Epsom Stakes) yarışlara bundan sonra „Derby Stakes“ denmeye başlar.

Derbi mi değil mi?

Günümüzdeki kullanımı ise oldukça karışıklaşmıştır. Her spor dalındaki mücadeleler için kullanılabilen derbi kelimesinin yaygın olarak en çok görüldüğü yer popülerliği nedeniyle futbol mücadeleleri. Geleneğe çok bağlı olan ve modern futbol organizasyonunun da kurucularından olan İngiltere’de bu derby, türkçe olarak derbi, tabiri aynı şehrin iki takımı arasında oynanan maçlar için kullanılmaktadır. Ancak artık pazarlanan futbol oyunu hem heyecanı dolaylı olarak da satışlarını arttırmak için derbi tabirini aynı şehrin iki takımının dışında, şehirlerarası, bölgesel ya da maddi açıdan kuvvetli iki ekibin karşılaşması olarak da kullanmaya başladı. Elbette iki şehrin tarihsel geçmişleri arasında yaşanan gerginlikler de o maçları “önemli„ kılar Ancak onları derbi yapmaz.

Yarışma programında sunucu Engin Altan Düzyatan’ın savunusu, Galatasaray-Trabzonspor mücadelesinin derbi olmasa da büyük maç olduğu için “derbi değildir„ sorusunun “kapağı açılan„ cevaplardan olabileceği yönündeydi. Ancak Bursaspor ve Kocaelispor arasında oynanan bir çok mücadelede 90’ların başında büyük maç olarak görülmekteydi. Bu durumda Bursaspor-Kocaelispor maçı da bir dönem büyük maç olduğu için derbi değildir sorusunun kapağı açılan cevabı olabilirdi.

Sonunda Bu Gece Kesişiyor Yollarımız…

Şubat 18, 2011, 6:11 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
…Aynı anda başka insanlara, 
Seni seviyorum demişizdir
Mutlak güven duygusuyla, 
Başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı, olabilir…
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş…
Seni Seviyorum,
Bekle almaya geliyorum…

Barcelona Türkiye Ligi’nde Olsa Olabilecekler:

Şubat 16, 2011, 3:33 pm | Barcelona, ekşisozluk, Futbol, komik, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

1. Messi’nin ayağı kırılırdı.

2. Şike yapıyor, hakemleri satın alıyor derlerdi.

3. Sergen Yalçın, Barcelona’da sıkıntı var derdi.

4. Rıdvan Dilmen Xavi için, bir Alex değil derdi.

5. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a her sezon en az bir kere yenilirdi. İskender Alın kesin bir gol atardı.

6. İlk beş hafta sonunda paf takımını sahada görürdük. Messi sezonu kapatır, Xavi 2 ay sahalardan uzak kalır, İniestanın futbol hayatı biter, hakeme itiraz eden Puyol 2 haftada bir kırmızı görür. Anlayacağınız Barcelona’dan bir şey kalmazdı.

7. Bize heryer Katalunya diye tezahürat yaparlardı.

8. Beşiktaş için birşey farketmezdi, yine 17 de 17 yapardı.

9. Her hafta Telegol’de Guardiola’nın takımı ne kadar aciz oynattığı konuşulurdu.

10. Bu kadar iyi futbol oynayamazlardı. Çünkü yabancı kontenjanından ötürü 5 yerli oynatmak zorundalar.

11. Barcelona’yı bilmem de bizde mustafa sarp – ayhan akman – barış özbek’ten kurulu fantastic three olduğu sürece bizden yine bir halt olmazdı.

12. Barcelona’ya sponsor olmak isteyen hastaneler birbiriyle yarışırdı.

13. Batuhan Karadeniz seromonide David Villa’nın elini sıktıktan sonra elini üstüne silip espri yapabilirdi.

14. Aykut Kocaman, Barcelona’nın skorları irdelenmeli diye açıklama yapardı.

15. Guti ve Quaresma’yi görünce kick-box’a yönelen yurdumun futbolcusu bunlara direkt keleşle saldırırdı herhalde.

16. Yaratıcı fotomaç başlıklarına daha nice yenileri eklenirdi, mesela: İlk on bire girmessi yeter!

17. Şöyle açıklamalar duyulabilirdi: “Guardiola gelsin de Sivasspor’u çalıştırsın” ya da “Messi sakatlanma nedeni ince işler” veya “takımda aşırı derecede katalan lobisi var.

18. 15 sene sonra 3. yıldızı takarlardı.

19. Gelsinler bizim ülkeye; en fazla üç senede ağzına edip ortada bırakırız. Xavi ve Messi hedefim önce Gs/Fb/Bjk, ondan sonra da kısmetse Avrupa’da top koşturmak diye beyanat vermeye başlarlardı.

20. Telegol programında şu konuşmalara konu olurdu:

Ahmet Çakar: Beyler! Guardiola adamsa ki bana göre adam, Xavi’nin neden her maça jöleli saç ile çıktığını bize açıklar. Egzajere etmeden söyledim bilmem farkında mısınız.

Erman Toroğlu: Ahmet’cim kafanda saç yok diye neden hemen sallıyorsun? Hakemliğinde de böyleydin sen.

Gökmen Özdenak: Volkan Demirel de hep jöleli saçla çıkıyordu. Ona kimse çıkıp bir şey demiyordu.

Ziya Şengül: Gökmen’cim, bak güzel kardeşim neden dönüp dolaşıp konuyu Fenerbahçe’ye getiriyorsun?

Serhat Ulueren: Jölenin markası neymiş?

Yazıklar Olsun!!!

Şubat 15, 2011, 11:15 pm | Beşiktaş, Futbol, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

İbrahim Üzülmez’le 2006 yazında yaptığım tatilde karşılaşmıştım. Ama tanıyamamıştım. Kaldığım otelin lobisinde müzik dinlerken yan masaya oturmuştu. Eşim göstermişti bu Beşiktaşlı futbolcu değil mi diye. Ben de ne yalan söyleyeyim yok be bu insana benziyor demiştim. Tabi herkeste olduğu gibi kafamdaki İbrahim Üzülmez şekli saçı sakalına karışmış, viran halde bir tipti ama yanımda oturan insan gayet bakımlı, sinek kaydı sakal traşı olan kısacası bakımlı biriydi. Tabi futbolcu olduğunun en önemli kanıtı, kısa beyaz çorapları üzerine giydiği spor ayakkabıları ve genelde futbolcuların hepsinin alması gerektiği zannettiğim adidas marka beyaz ya da siyah el çantası idi. Ben de ne dikkat etmişim adama! Yalan yok konuşana kadar iyice bir süzdüm adamı, ondan aklımda tüm ayrıntılar, velhasılı kelam ben genelde yaptığım gibi ilk önce müzasyenleri daha sonra da oradaki topluluğu avucumun içine aldıktan sonra o cesaretle baba sen Üzülmez misin yoksa ona mı benzemeye çalışıyorsun dedim. O içine kaçmış gibi bildiğim İbrahim sesi ile biraz da kasılarak evet o benim der gibi bir kafa salladı. 5-10 dakika muhabbet ettik ama o muhabbet sonunda Üzülmez hakkında düşüncelerim bayağı bir değişti. Futbolcuların çoğunda görülen aklındakileri cümlelere aktaramama kusurunun onda olmadığı ilk keşfim olmuştu. Hatta etrafımdaki arkadaşlarım da aynı şekilde adam ne güzel konuşuyor demişlerdi.

Bunu niye anlattım bilmiyorum ama sonuçta konuya bir yerden giriş yapmak lazımdı ve bu anı insanları görünüşüne, sıfatına, konuşmasına, işine, gücüne vs. göre önyargılı olmamak gerektiği düşüncesini bir kez daha yüzüme çarpmıştı. Peki İbrahim Üzülmez’i en az 10 senedir gayet iyi tanıyoruz, muhakkak ki maçlarda olsun dışarıdaki röportajları olsun kişiliği hakkında hepimizde bir fikir oluşmuştur. Milyon kişiye bu adamı sorsanız hiçbirinden yahu bu lanet bir adam lafını duyamazsınız ki böyle insan iki dakikada kendini belli ediyor. Örnekleri çok, isimleri lazım değil. Diğer yandan Üzülmez kimdir? Üzülmez işine sıkısıkıya bağlı bir insandır, aldığı parayı son kuruşuna kadar hak eden bir insandır, azimlidir, hırslıdır ancak bu hırsından dolayı futboldan ekmek yiyen hiç bir meslektaşına bir zarar vermemiştir. Bununla birlikte disiplinlidir, Türk futbolcular arasında Hakan Şükür ve Ergün Penbe ile birlikte iş disiplinine sonuna kadar bağlı olduğuna inandığım üç futbolcudan biridir.
Bu yukarıda saydığım özelliklerinden hangisine hangi futbol izleyicisi yok diyebilir? Tüm bunları gözönüne getirdiğimizde Beşiktaş yönetiminin yaptığı yolları ayırma kararının ne kadar yanlış olduğunu tartışmam kimseyle. Bu insan 11 yıldır içinde olduğu kulübün kaptanı. Bugün onu elimine edenlerin kaçı ondan daha fazla emeğe sahiptir kulüp için? Şu ana kadar kim bilir kaç tane aynı takımın futbolcusu maç içinde olsun devre arasında olsun maç sonu olsun birbirinin boğazına yapışmadı? Ama amaç burada şartlar hazır oluşmuşken gereğini yapıyoruz diye gösterip kimseyi de karşına almadan bir futbolcuyu yakmak. Bir de bu adam durup dururken mi dellendi? Onu dellendirenin hiç mi suçu yok da hiç adı geçmiyor, kıskıs gülüyor arka tarafta. Üzülmez dediğim gibi hırslı, hırsına yenik düşüp böyle bir yanlış iş yaptığı yönünde bir karar alınıp gerekenler yapılamaz mıydı?

Yaptığını kesinlikle haklı bulmuyorum, doğru olduğunu da düşünmüyorum. Ama 37 yaşında çatır çatır top oynayan, hatta top oynadığını zanneden bazı tiplere bu işi öğreten insanı bir kalemde yokedebilen zihniyet aynı akıbete uğradığı zaman cart curt konuşmayacak. Üzülmez’in kafasına vurulan keserin sapı da Toraman’ı elbet yakında bulacak, bulması gerek eğer o yönetici diye kendilerini addeden insanların azıcık adalet duyguları varsa.

Diğer yandan bu kadar hız niye? Koştura koştura adamı kovmak da ne demek oluyor? Yapıcılık diye birşey öğrenememiş mi bu yönetim ya da futbol şubesindekiler. Herhalde beklediler beklediler adam performanstan düşsün de yollayalım diye. Baktılar ki adam yıl geçtikçe Benjamin Button gibi daha da güçleniyor ellerine fırsat geçince yok ettiler adamı. Ya da kabul edelim yaptığı çok pis birşey ve yolların ayrılmasından başka yol yok. Zaten adan 2-3 ay sonra futbolu bırakacağını açıkladı. Gizliden gizliye bu işi böyle bir afişe ile yapmayıp kitabına uydurmak ile halledilemez miydi? Hiç mi olmadı bir futbolcu hiç sakat değilken sakat gibi gösterilip kadro dışına atılmadı mı? Millete milyonlarca avro parayı çatır çatır verirken ki haketmedikleri halde, parasını sonuna kadar haketmiş adamın 2-3 aylık alacağını kesmek için mi paldır küldür kovuyorsun da milletin önünde rezil ediyorsun? Yazık, nerden bakarsan bak yazık.

Son bir laf da Beşiktaş taraftarına ve özellikle herşeye karşı olduğunu iddia eden Çarşı grubuna. Bakalım göreceğiz Green peace ile çevre kirliliğine, bilmem kimle altın çıkarma işine vs. bir ton zımbırtı olaylara karşı olan bu grup yönetimin bu uygulamasına da karşı olup, Üzülmez’e iade-i itibar edecek mi? Eğer hiç sesleri çıkmazsa hiç bundan sonra yok ona karşıyız yok bunu destekliyoruz diye ortaya çıkmasınlar. Adama derler sen ilk önce kendi takımının kaptanını yiyenleri karşı çık!!!
Açık açık söylüyorum, İbrahim Üzülmez’e sanki yüzkızartıcı bir iş yapmış gibi 1-2 günde kadro dışı bırakıp kamuoyunun önüne salanlara yazıklar olsun! Sanki adamın kalemin kırdınız da iyi bir halt ettiniz. Sizin de zamanı gelir belinizi kırar o taraftar azıcık adalet duyguları varsa. Tabi, bazıları gider geceleri yapmadığı maskaralık, kepazelik kalmaz ki bunların sadece %1’lik kısmı tvlere yansır, çünkü hemen gizli eller olayı kapatmak için hareket eder ve onların arkası vardır, parası çok, yemesi zordur. Ama İbo tek tabancadır, arkası yoktur, tek dayanağı performansını devamlı yüksek tutmasıdır, kolaylıkla gözardı edilebilir ve o ancak hırsına yenik düştüğü zaman yenilebilir…

Galatasaray’da Kaleci Sorunu Yok

Şubat 14, 2011, 11:23 pm | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Galatasaray’da bir kaleci sorunu yok aslında. Bu kadar çok kalecinin gelip geçtiği ama dikiş tutturamadığı bir kalede başka sorunlar aramak gerek. Biz Çoban Salata olarak 2009’dan beri bu sorunu arıyoruz mesela. Sonuç itibariyle vardığımız durak senelerdir bir başkası değil hep Nezih Ali Boloğlu oldu. E sayalım hep beraber: De Sanctis, Leo Franco, Fevzi, Orkun, Aykut, Ufuk, Zapata… Bu adamların hepsi kötü kaleciler mi? Hayır değiller. Bu adamlar Galatasaray kalesine geçtikten sonra ilerleme kaydettiler mi? Hayır, asla. Bu adamlardan kaç tanesi Galatasaray’da maç kurtardı? Bir elin parmaklarını geçmez, hangisi olduğunu da hatırlamayız. Demek ki sorun aşikar. Bu adamların topu dallama olmadığına göre, hepsi Milli Takımlar düzeyindeyken Galatasaray’a gelip dip yaptıklarına göre, ötesinde De Sanctis hariç gerisi kariyerlerini bitirme noktasına geldiklerine göre denilecek tek laf; göz göre göre Nezih Ali Boloğlu! Sevgili Boloğlu ile asla kişisel bir problemimiz olamaz. Her gelen Teknik Direktör kendisini gayet beyefendi ve geçimli biri olarak tanımlamış, teknik kadrolarında bulunmasından asla rahatsız olmamıştır zaten. Ancak beyefendilik futbolda bize özellikle performans açısından ne kazandırır? Hiç bir şey.

Bellidir ki profesyonel sporculuğu döneminde çıktığı resmi maç sayısı toplamda 2 sezonun toplam maç sayısını zor bulan ve kariyerini “hep yedek kaleci” olarak geçirmiş bir adamın böylesine büyük bir camianın kalesindeki adamlara verecekleri çok kısıtlıdır. Mondragon bile son 1-2 sezonunda bir hayli geriye gitmiş, minare yıkılsa da mihrabı yerinde olduğu için Galatasaray bundan pek etkilenmemiştir. Her ne kadar takım savunması denilen kavram seneden seneye çöküyor olsa da Galatasaray kalesindeki adam en azından senede 3-5 maçı kurtarabilecek şekilde hazır ve teyakkuzda bekleyen adam olmalıdır. Bugün Casillas, Van Der Saar, Victor Valdes büyük takımların kalelerinde olmalarına rağmen her an savaşa hazır Gladyatörler gibi tetiktelerse bu çok iyi çalıştıklarından, çalıştırıldıklarındandır. Demek ki Galatasaray kalecisi iyi çalıştırılmamakta, hatta kafa olarak da o kaleye geçmeye hazır hale getirilememektedir. Kaleci antrenörü bu yeterlilikleri gerçeklemesi gereken adamdır ve buna ilaveten yeni bir kaleci transferi olacaksa bu transferde Teknik Direktörü yönlendirip o kalenin ağırlığını kaldıracak kaleciyi seçecek otoritedir. İşte bu noktada soru şudur: Boloğlu otorite midir Allah aşkına?

Galatasaray’da kaleci sorunu yoktur. Sağ bekten, oyun kurucudan, forvetten önce falan Galatasaray “Kaleci Antrenörü” transfer edip Nezih Ali Boloğlu’na teşekkür etmelidir. Yoksa en yakın zamanda Polat’a teşekkür edilecektir. Hattı zatında ben bugünden Polat’a teşekkür ediyorum mesela.

Galatasaray’da 1 numaralı sorun Kaleci Antrenörü, 2 numaralı sorunsa 9 senedir bunu göremeyen Yönetimlerdir.

Yorumsuz

Şubat 14, 2011, 9:42 am | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kaynak: Fanatik Gazetesi

Temaşaa Sanatı ve Sanatçı

Şubat 13, 2011, 1:27 am | EPL, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFBHR1dFWBI=

Benim söylecek sözüm yok. Sadece defalarca kez izlemek istiyorum. Futbol bir temaşaa sanatıysa bu adam sanatçı demek ki…

Liechtenstein’dan Tarihi Galibiyet!

Şubat 11, 2011, 11:30 am | Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Milli maç haftasın en gölgede kalmış ama sonucu bakımından en tarihi maçıydı San Marino – Liechtenstein maçı. Açıkçası bu tarihi skorlu maçı kimse Cenk Akın gibi anlatamazdı. Cenk’in yıldızlarla bezeli futbol endüstrisindeki var oluş savaşını çok naif bir gözle izleyip anlattığı bu yazıyı mutlaka okuyun.

Bu da mı gol değil 😦 – Cenk Akın – Topsuz Alanda Faul

10 Soruda Magic (Soru 2)

Şubat 8, 2011, 2:35 am | NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


(MV: Meraklı Vatandaş, ÇO: Çoğu Otoritenin Ortak Görüşü, BD: Bendeniz )

MV: Lewis- Arenas takası çok mu gerekliydi?

ÇO: Her şey ortada. Sen Marcin Gortat’ı gönderiyorsun, karşılığında adam gibi bir uzun alamamışsın, takım bu haldeyken sen git, bir de takımın bir uzununun daha yerine PG al. Kısaların turşusunu mu kuracaksın? Sen biraz bekle, Lewis ile dene bakalım nasıl oynuyor bu takım. Zaten Arenas’ı istediğin vakit alabilirsin. Kısacası, bu hamle tam bir felaket.

BD: Arenas böyle sıvadıkça bu soru döner bir gün Otis Smith’in idam sehpası olur. Bir kere Otis Smith’i anlamak öyle kolay iş değil. Marcin Gortat’ın on beş dakika oynaması için hazineyi boşalttı, sonra takasla gönderdi, Carter’ı takımında görmek için baltayla daldı takıma, daha bir buçuk sezon olmadan kiliseye gidip günah çıkarttı, Reddick için yine abartılı paralar ödedi, ama en kısa zamanda onu da paketler; emin olun. Yine şöyle bir örnek vereyim nasıl garip düşünebildiğine örnek bu adamın: Bu takaslar sonrası herkes- ben de tabii- şöyle ele avuca gelebilir bir uzun daha katar diye beklerken ondan, o çıkıp aynen şunları söyledi: “Herkes Howard’ı durdurmak için takımlarına uzun alıp duruyor, ben niye uzun alayım, onlar düşünsün.” Yani böyle garip bir adam, ne hesap ediyor, ne düşünüyor kestirmekte zorluk çekiyoruz. Yaptığı tüm hamleleri ‘breaking news’ diye duyuyoruz, yani üç beş gün önceden duyumu alınan konuşulan şeyler değil, böyle de ketum ve alttan alta iş çeviren garip bir adam. Bir de Howard istemişmiş diye haberler çıktı bu takası. Gülüp geçiyoruz efendim. Neyse, bu işin Otis ayağı. Bir de Gundy ayağı var: Takas ertesi Gundy yaptığı basın toplantısında, sahada zaman zaman Arenas Nelson Richardson Turk Howard beşini görebileceğimizi söylemişti, Arenas’ın performansından medet umarak. İşte 2 ay geçti, Arenas hala top oynayacak. Gundy bir haftadır itiraf etmeye başladı; Orlando şu anda yarışın içine dâhil değil. Muhtemeldir, Otis Smith’e hayır duası okuyordur. Neden mi? Bir kere, her ne kadar herkes Lewis’in kontrat/ istatistik oranına gözünü dikip Lewis’in aldığı paraya sulanmışken, Gundy böyle istatistiklerin ucuz anlayışların adamı olmadığı için Lewis’e başka gözlerle bakmamıştır. Ondan nasıl yararlanırım diye düşünmüştür, diğer oyuncularını düşündüğü gibi. En çok parayı alıyor diye her topu onun eline vermemiştir. Otis, menajerler dünyasındaki ‘o kadar para verilir mi o oyuncuya ?’ mantığıyla haraket edip itibar kaybetmemek ve totosunu kurtarmak amacıyla Lewis’i paketlemiştir. Ayrıca hesabında şu da vardır: “Arenas nasıl olsa iyi istatistikler yapar, savunma mavunma takım kazanmış kaybetmiş önemli değil, atsın biraz da asist yapsın da en azından kontratını hak eden istatistikler yapsın, ben de totoyu kurtarmış olurum en azından, nasıl olsa Lewis o kontratla Arenas’ın yaptığı istatistikleri yapamayacak hiçbir zaman.” Neyse ki, şimdilik rezil olmakta, çok güvendiği Arenas sıvamakta. Bir de şöyle bir rezilliği de var onu da ifşa edelim de eksik gedik kalmasın. Finallere giderken takımın guardı Nelson sakat olduğu için Alston’du. İkinci guard AJ. Finalde hatırlarsınız Nleson gelip takımın içine bir güzel etmişti. Sonraki sezon Nelson bir J-will iki AJ üçüncü guard. O tutmadı, Nelson bir Duhon iki J-Will üç. O da tutmadı Nelson bir Arenas iki Duho üç J-Will dört. Böyle rezalet bir menajerlik olamaz. Finale çıkaran guard ikilimiz 12 ay içerisinde yok oldu ve gelinen nokta rakip guardların milli takımlık performanslar sergilemeleri. Neyse, gelelim Lewis’e. Gundy takaslar sonrası yaptığı basın toplantısında Lewis’in gidişini sebeplendirememişti ve nerdeyse ağlamaklı oldu koca adam. Lewis’i beğenin ya da beğenmeyin ama takım olmak nüve olmak için Arenas’dan daha elzem bir kişilik ve oyuncu olduğu açıktır. Bir kere, hücum ve savunma disiplini üst düzeydedir. İki şut soktu diye üçüncüde de potaya saçma bir şut sallama isteği duymaz, şut kullanmadı diye küsmez ve maç konsantrasyonu asla düşmez, kendinden iri adamları tutma konusunda asla geri adım atmaz, en az onlar kadar sertlikle cevap verir. Magic dönemindeki tek falsosu, yasaklı bir ilaç kullanmasıydı ki eminim o da kötü niyetli olduğu için değil, dikkatsizliğindendi. Yani sevgili meraklı vatandaş, bu sorunun cevabını aslında sorarken vermişsin de biz yine de şöyle diyelim; basketbol yeteneklerini, takım oyunu için gerekliliğini, uzun adama olan ihtiyacımızı her şeyi geçtim, zihniyeti ve karakteri için bile bu takımda kalmalıydı Lewis.

Sonuç: Otis Smith…

Ayhan Akman Olmayınca!

Şubat 7, 2011, 5:56 pm | ayhan akman, Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 4-2 Eskişehirspor
Acaba bir oyuncu takımın çehresini tek başına çok fazla değiştirebilir mi sorusu hep tartışılır bir konudur futbol dünyasında. Ne var ki, yapılan tartışmalar hep ya bir transferin ya da sakat bir oyuncunun geri dönüşüne istinaden takımda yapacağı iyileştirme ya da katkı üzerinde devam eder. Peki eğer bir oyuncu olmazsa takımın oyunu gelişemez mi? Buyrun Ayhan Akman! O yoktu ve yokluğuyla takıma çok büyük katkı sağladı dün akşam benim nazarımda. Neticesinde ortaya bazı gerçekler apaçık serildi:

1. Orta saha hızlı top yapmaya başladı.
2. Orta sahada yana ve geriye pas yapma sayısı çok azdı.
3. Orta saha ofansı daha çok düşündü ve destekledi. Bunda ileri uç oyuncularının yeri geldiğinde defansif mantaliteye sahip olmasının da etkisi büyüktü.
3. İleri uçtaki kanat oyuncuları orta sahadan daha çok ve daha efektif bir şekilde beslendi.
4. İleri uç oyuncularının (özellikle Stancu) top rakibe geçtiği anda yaptıkları baskı ile kazanılan toplar orta saha oyuncuları tarafından defansa ya da kaleciye pas olarak değil rakip defansı dengeli değilken tekrar ileriye kullanıldı, bu da rakip için tehlikelere yol açtı.
5. Maçta hiç gergin hareketler ya da itirazlar olmadı.
6. Orta saha oyuncuları şut çekmeyecekler gibi bir yasağın olmadığını öğrenmiş olduk.

Evet, Ayhan Akman’a teşekkür etmesi lazım tüm Galatasaray taraftarının. Yokluğu ile takıma pozitif katkı yapabilen futbolcu sayısı azdır. Ben kendi namıma Ayhan’a bu zaman kadar olan emeklerinden dolayı teşekkür ediyor ve bundan sonraki futbol yaşantısında tüm güzelliklerin onunla beraber olmasını diliyorum. Bu arada inşallah, dün akşam 70’li dakikalarda saçmaca, hiçbir akla mantığa uymayan bir oyuncu değişikliği yapan sevgili Hagi de birşeyler çıkarmıştır hem yaptığı değişikliğin takıma getirdiklerinden hem de yukarıda bahsettiğim yokluğun avantajından…

Aşk Tesadüfleri Sever

Şubat 7, 2011, 2:07 pm | Hayat, Sinema kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
 

Ömer Faruk Sorak ve eşini bu film için kutlamak bir kenara, sarılıp sarılıp öpüyorum. İnsanın içine işleyen, her aşık olmuş insanın kendinden bir şeyler bulabileceği bir film. Konu aslında bilinen bir konu ama aynı yünden kiminin ördüğü kazak giyilmiyor kiminin ki yıllar boyu bir diğerine vaz geçilmeden tercih ediliyor. Tam anlamıyla vurdu beni bu film. 3 kez gözyaşlarıma hakim olamadım. Filmin nereye doğru gittiğini anlamış olsam da sürükledi beni bu film anlatılışı ve gerçekten kayda değer oyunculuklarıyla. Belçim Bilgin’den bahsetmiyorum ama oyunculuk derken Mehmet Günsür, Yiğit Özşener, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel ve küçük Reyhan Asena Keskinci’den bahsediyorum, belirtmek gerek.

Ömer Faruk Sorak’ın yönetmenliği, sahne hakimiyeti, oyuncuları yönlendirme yeteneği bu zamana kadar çalıştığı projelerde pek ortaya çıkamamıştı. Daha doğrusu hep yıldız oyuncuların arkasında unutulmuştu. Ama bu sefer bu adam çok iyi bir “Yönetmen” olduğunu gösteriyor. Öyle açılar, öyle güzel görüntüler yakalıyor ki özellikle sözsüz sahnelerde. Hele bir de duygu yoğunluğunun hat safhaya çıktığı anlar ve Günsür’ün karakteri Özgür’ün odak noktasında olduğu sekanslarda adeta yeteneğini konuşturuyor Sorak. Bu andan sonra yurtdışında nasıl Nolan’ın projelerini büyük bir heves ve merakla bekliyorsam yurtiçinde Sorak’la ilgili gelişmeleri aynı şekilde takip edeceğim.

Herşeyin ötesinde bu filmi benim için anlamlı kılan diğer iki konu hem kendimle ilgili bir çok şey bulmam hem de filmi beraber izlediğim dünyalar güzeli sevgilimle bizi anlatan bir sahneye şahit olmamızdı. O kadar çok cümle vardı ki filmde daha önce birbirimize söylediğimiz, işte onun için filmi çok benimsedim, bazen kendimi izliyor dinliyor gibi hissettim Özgür konuşurken. Bu yaşa gelene kadar tahsil ve iş anlamında çok çok iyi yerlere ulaşmış, ailem (annem ve babam) açısından hiç sıkıntı yaşamamış olsam da özel hayatımda bir türlü huzuru yakalayamadım. Hep dibe doğruydu seyri hayatımın, mutluluk ve huzur baremim her geçen gün düştü, düştü, düştü. İşte o tam da tarif edemediğim en dipteyken, yapayalnızken ve kendime artık bunu kabullenmem gerek derken çıktı karşıma hayatımı anlamlı kılan o muhteşem kız. Günler geçtikçe Zeynep’in Burak’a sorduğu şeyleri hayatta ilk kez onunla yaşadığımı ve hissettiğimi gördüm, onun yanında dünyanın bambaşka bir yer olduğunu keşfettim. Gülmek, mutluluk, heyecan, eğlence, koşulsuz ve karşılık beklemeden sevmek ne demekmiş o hayatıma girince anladım ancak. Ve dedim ki ona “Sen bunca senedir nerelerdeydin?”. İşte bu cümleyi duyunca filmde gözyaşlarına boğuldum, birebir aynı değildir kelimeler belki çünkü ben daha cümle bitmeden koyvermiştim kendimi. Bendim oradaki sanki, perdedeki de benim hayatımdan bir kesit… İnsan sevdiğini ve aşkını bir çok yolla anlatabilir ama önceden sadece bana ait olduğunu sandığım bu cümle çok iyi bir tercih olur…

Sorak kalbime dokundu bu filmle, kolay kolay silinmeyecek bu iz. Filmi sinemada mutlaka izleyin, o basit Türk romantik-aşk filmlerinden biri olmadığını kağıt mendilinizi çantanızdan çıkarırken çok net bir şekilde anlayacaksınız…

Bülent Ortaçgil’in unutulmaz şarkısı Bir Eylül Akşamı da filmin şerefine Teoman ve Usta’dan gelsin…

Seni çok seviyorum güzel kız…

Robert Kubica

Şubat 7, 2011, 12:21 pm | Formula 1, Robert Kubica kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Dün İtalya’da koşulan Ronde di Andore rallisinde geçirdiği kaza sonrası vücudunun sağ bölümünde ciddi şekilde hasar oluşan, bana göre gridin en yetenekli pilotu, sürücü yetenekleri yanında baba bir adam olan Robert Kubica’ya acil şifalar diliyoruz.
Şimdilik tek tesellimiz, ‘co-pilot’un yara almamış olması.

Gizli Guard Savunması

Şubat 7, 2011, 1:21 am | Gilbert Arenas, Jameer Nelson, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Rondo: 36:40 dakika, 26 sayı, 1 ribaund, 7 asist, 1 top çalma, 6 top kaybı

Nelson+ Arenas+ Duhon: 48 dakika, 10 sayı, 5 ribaund, 6 asist, 0 top çalma, 5 top kaybı

3 .periyodun başlarında Pierce, Hidayet Türkoğlu’nun üzerinden kolay bir sayı buluyor. Van Gundy çıldırıyor ve soluğu bench ekibi amiri Quentin Richardson’ın yanında alıyor. Nelson maç boyu Rondo’nun yoluna kırmızı halı oluyor… Van Gundy düşünceli, kenara bakıyor, takma bacaklarıyla Arenas ve her gün bir yıl daha yaşlandığını düşündüğümüz Duhon’u görüyor, neyse, diyor, Allah yardımcımız olsun.

Rondo ikinci kez yirmi sayıyı geçiyor, on buçuk sayı ortalamasıyla oynadığı bu sezon. İlk yirmi sayıyı geçtiği maç Cleveland deplasmanı; Cleveland takımın ise anlatmaya gerek yok. 23 sayı atıyor.

Son aldığımız 4 yenilginin 3’ündeki rakip guard performanslarına da bakıp uzaklaşalım, bozuk olan moralimizi iyice bozmayalım (Miami oyun kurucusuz oynadığı için göz ardı ediyoruz onların oyun kurucularını). Rondo’nun tecavüzünü yazdık biraz önce. Geçelim diğerlerine: Mike Conley: 26 sayı, 2 ribaund, 11 asist, 2 top çalma ( bu maçta Arenas, Nelson ikilisi toplamda 7/17 şut yüzdesi, 18 sayı, 7 asist 8 ribaund 2 top çalma 5 top kaybı ile oynuyorlar). Conley’nin sayı ortalaması ise 13,4, sezonun en yüksek ikinci skoruna ulaşıyor bu maçta. 10 asisti geçtiği 6. maç. Derrick Rose 22 sayı, 6 ribaund, 12 asist, 2 top kaybı. ( Bu maçta Nelson, Arenas, Duhon üçlüsü 11 sayı 5 asist 5 ribaund 5 top kaybı ile oyunuyor.) Ondan önceki yenilgilere de bakarsak değişen bir şey yok aslında. Detroit maçında Stuckey 16 sayı atıyor, izleyenler hatırlar, maçın son bölümünde Nelson’un üzerine gidip aldığı faullerle takımına galibiyeti getiriyor. Westbrook triple-double yapıyor. Neyse, Magic taraftarlarının içini karartmadan bitirelim şimdilik.

Hayırlı Uğurlu Olsun!

Şubat 4, 2011, 10:37 am | Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Efendim yeni kalecimiz camiamıza hayırlı, uğurlu, rakiplere bereketli olsun. Muhteşem bir tercih, müthiş bir transfer. Getirip kulübümüze bu yeteneği kazandıran büyük insanlara ne kadar teşekkür etsek az, etmeyelim o yüzden.

Niye Futbolu Bu Kadar Ciddiye Alıyoruz?

Şubat 3, 2011, 11:48 am | Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Uğur Meleke’nin senelerdir takipçisiyiz. Şu spor basınındaki ender doğru adamlardan biri. Yazdıkları, söyledikleri, yakaladıkları çok önemli. Askere gitmeden önce Türkiye’deki futboldan çok soğuduğumu anlatan yazılar yazmış ve neden bunun sadece bir oyun olduğunu unutuyor, hayat memat meselesine büründürüyoruz bu işleri diye sormuştum. Her ne kadar bir endüstri haline gelmiş olsa da sadece bir oyun oynanıyor ve temaşaa sanatı icra ediliyor aslında sahada. İnsanın en ön planda olduğu, olması gerektiği bir sahne futbol sahası. O insan zarar görmemeli, sağlıklı kalmalı, eğlenmeye ve eğlendirmeye devam edebilmeli. Ama hem biz izleyenler, hem bu işi finanse edip yönetenler hem de bu işin pardon oyunun içindekiler bunu unutmuş vaziyette sanki. İşte o yüzden Meleke’nin tespiti ve bizim bu zamana kadar bu adamla ilgili düşündüklerimiz, gördüklerimiz oyunun oyun olduğunun unutulmaması için böyle adamlarının sayısının çoğalması gerektiğini bir kez daha sokuyor adeta gözümüze.

İlk kısmı da çok önemli mesajlar içeren yazının sadece Simao Sabrosa ile ilgili kısmını alıntılıyorum bu noktada. Teşekkürler Meleke, şu kadar spor yazarı içinde bu güzelliklerin olduğunu, olması gerektiğini bizlere gösterdiğin için…

“Simao Sabrosa
İBB-Beşiktaş maçında Simao bir gol attı, iyi de oynadı. Ama o müsabakada benim esas dikkatimi çeken Simao’nun iyi futbolculuğu değil, iyi insanlığı/iyi profesyonelliğiydi. 
Maçın 25’inci dakikasıydı. Beşiktaş ceza yayı önünde bir hava topu mücadelesinde Guti ve Mahmut kafa kafaya çarpıştılar, top siyah-beyazlılarda kaldı. Hakem devam işareti verdi, Beşiktaş hızlı hücuma kalktı, top orta çizginin biraz önündeki Simao’ya ulaştı. Simao hakemin devam işaretini gördü, devam etseydi belki de Belediyespor’u son 5 yılda en eksik yakalayan oyuncu o olacaktı(!).
Devam etmedi. Hakemin kaçırdığını o kaçırmadı, iki kişinin kafa kafaya çarpışmasından doğabilecek tehlikenin farkındaydı, topu taca bıraktı.
 

* * *
Aynı maçın bu kez 80’inci dakikası gelmişti. Hakem, aşırı tepkiler veren Schuster’i tribüne göndermek istedi. Schuster’se gitmek istemiyor, direniyordu. Tam o anda yaşananları Lig TV’den dostumuz Bora Koçyiğit anlatıyor: “Simao diğer taç çizgisi kenarından, yani 60 metreden bir depar atıp Schuster’in yanına koştu. Alman Hocaya sinirli şekilde terden sırılsıklam olmuş formasını gösterdi, hemen gitmesini işaret etti. Alman Hoca kendine geldi ve hızlı adımlarla tribüne doğru yola çıktı”.
Bu iki hadisesanırım Beşiktaş’ın takıma sadece iyi bir futbolcudeğil, iyi de bir insan transfer ettiğinin göstergesi…”

Yazının tamamı için kaynak

Milli Takım’dan Umudumu Kestiğim An

Şubat 2, 2011, 9:11 pm | Futbol, Milli Takım kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Teknik direktör Hiddink, “Bundesliga’da(Almanya 1. Futbol Ligi) Borussia Dortmund’da oynayan Nuri Şahin, sezonun ilk yarısında en önemli oyunculardan biriydi. Ancak sizde milli takımda şans bulamıyor. Neden” sorusu üzerine ise Nuri ile birçok kez konuştuğunu belirterek, takımda onun mevkisi olan orta sahada çok iyi oyuncuların bulunduğunu, kendisine yer bulmak için bu rekabeti kabullenmesi ve bunun için mücadele etmesi gerektiğini kaydetti. Kaynak: Milliyet

Allah aşkına kim o çok iyi oyuncular, Nuri’den daha iyi, daha etkili, milli takımı sürükleyen, Nuri’nin kesemeyeceği adamlar kim? Türkiye’ye gelen teknik adamlar kademeli olarak sapıtıyorlar ya da farkında olmadan biz onları çok büyütmüş olduğumuz için kariyeri boyu yaptığı hataları görmezden gelmiş oluyoruz. Hiddink de bu yolda. Ama bu yol bizi biteren yol. Milli Takım’dan ümidimi kesmiş durumdayım, Allah sonumuzu hayır etsin.

Ezik Kurtarıcı

Şubat 1, 2011, 10:36 am | Bundesliga, Futbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Kendi değerlerimizi kötülemeyi, onları yerden yere vurmayı çok seviyoruz. 3,5 senedir İngiltere’de başarısız olsun diye herşeyi yaptığımız, evladımız Tuncay Edin Dzeko’nun yerine Wolfsburg’a transfer edildi transferin son saatlerinde. Yanında senelerdir İstanbul uçağına binip binip inen Jan Polak da vardı üstelik. Medyanın yerden yere vurduğu çocuğumuz ve bir türlü 3 büyüklere getirilemeyen bu bildik isim, şu anda Bundesliga’nın 12. sırasındaki, eski şampiyon Wolfsburg’un kurtarıcısı olsunlar diye Almanya’nın yolunu tuttular. Yavaş yavaş haberleri basın organlarına düşmeye başladı bu transferin ama manşetten değil, dış haberler sayfasında aralardan girdi gündeme. Yazık hem de çok yazık…

Tek isteğim var Tuncay’dan: Lütfen kendin ol Almanya’da ve kimseye kulak asmadan oyna. Sadece oyna be hemşerim.

10 Soruda Magic (Soru 1)

Şubat 1, 2011, 1:37 am | NBA, Orlando Magic, Stan Van Gundy kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

(MV: Meraklı Vatandaş, ÇO: Çoğu Otoritenin Ortak Görüşü, BD: Bendeniz )
MV: Cicim aylarını geçtik; takım takaslar sonrası ilk birkaç haftadaki fırtınayı estiremiyor gibi, sizler ne dersiniz?
ÇO: Zaten belliydi bunun böyle olacağı. İlk bir iki hafta yeni bir araya gelmenin gazıyla gerçekten de iyi gittiler ama eksikler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. Dua etsinler de Howard’ın başına bir şey gelmesin, bu onlar için felaket olur. Gundy mutsuz gözüküyor, takımının savunmasından hiç memnun değil. Diğer iki büyük takımın –Miami ve Chicago- çok gerisinde gözüküyorlar ve Arenas bu haldeyken de yakalamaları zor…
BD: Doğrudur, fırtına dindi, dünya var olduğundan beri haftalarca esen bir rüzgâr fırtına bilmiyorum ben. Bu da nefes sonuçta, bir yerde tükenecek, bacaklar titreyecek. Alttan alta fısıldanılan ve terennüm edilen “Tamam, Magic bu kadardı zaten!” yollu laflara da kulak asmamak gerekiyor. Takas sonrası oynadığımız ilk iki maçta aldığımız yenilgiler sonrası- Mavs ve Hawks- buralarda, paniğe gerek olmadığını, belki sezon başında istediğimiz hedeflediğimiz galibiyet oranına ulaşamayacağımızı, ama playoff’lar için bunun bir önemi olmadığını zamanı gelince çok canlar yakacağımızı söylemiştik. Buna neden olarak da, bazı maçlarda çok ciddi savunma zaafları çekeceğimizi göstermiştik. Öncelikle şöyle oyuncu oyuncu sayarsak Howard dışında bir sezon boyuncasını geçtim yarım sezon bile aynı savunma direncini gösterebilecek bir oyuncumuz yok. Nelson’a alışıldığı için artık savunma hataları yazılmıyor görülmüyor bile. Tepede Nelson’ın savunmasına yapılan tüm pickandroll’lerde yüreğimiz ağzımıza geliyor, ya da fastbreaklerde rakip oyun kurucu Nelson’u karşısında gördüğü zaman basket faul olmaması için duaya başlıyoruz. Richardson, kariyerinin ilk gününden beri takım savunması nedir ilk kez bu şehirde görüyor. Hidayet belki takım savunmasını bilen oyuncularımızın başında geliyor ama birebir savunmada her maç aynı performansı vermiyor. Örneğin, Granger ve Nowitzki’ye karşı çok iyi savunmalar yaparken (hatta Battier ve Granger’a yaptığı savunmadan dolayı Gundy övgüsünü eksik etmedi ondan) Deng ve Prince karşısında ne yapsa olmuyor. Bass, takımın belki de en kötü takım savunmacısı. Rakibin pota altındaki çoğu aksiyonunu kaçırıyor. Anderson, abartıldığının aksine iyi bir ribaundçu ve takım savunmacısı olmasına rağmen, birebir savunmada fiziksel olarak zayıf kalıyor. Arenas protez bacaklarla ne kadar savunma yapılabilirse o kadar yapabiliyor. Duhon Magic’e geldiği günden beri 10 doğum günü kutlamış gibi. Bu yaştan Anthony Johnson basenlerine ve havasına girmiş bile. İşte bu parçalardan savunmayı geçilmez yapması gerekiyor Gundy; düşünün nasıl büyük bir coach olduğunu artık. Yani iş geliyor savunmada düğümleniyor. Gundy ve Howard (ve bir de beyin)takımın başında olduğu sürece de bu takım ligin en iyi hücum takımlarının başında gelecektir, kuşkunuz olmasın. Bu arada, bakın, bu hücum konusuna geldiğimiz iyi oldu sayın meraklı vatandaşım. Ne dendi Lewis takas edildiğinde? Geleneksel hücum takımı mı, yok, hücumlar geleneksel hale geldi mi, ve bin bir türlü karman çorman şeyler söylendi ve her yenilgiden sonra yine aynı eleştiriler ve de her seferinde Gundy de lafı ağızlarına tıktı da bu arkadaşlar yorulmadı. Lewis gitti belki ama Anderson gibi bir adamın varlığından hiç haberiniz var mıydı bu takımda? Ayrıca Anderson’un kariyerinin çok başında olduğunu, iş ahlakının, arkadaşları ve coach’uyla olan ilişkisinin üzt düzey olduğunu hatırlatmamız gerekir. Takas sonrası ilk birkaç hafta estiğimiz dönemde çılgınca üçlük sokuyorduk. Bu hep böyle gitmez, üçlükler girmeyince ne yapacaklar, i don’t like the way they play (3-point), gibilerini yüzlerce kez okuduk. Sonra bizim üçlük yağmuru dindi, ama yine kazanıyorduk, hatta bir Boston maçı var çok kötü atarak kazandığımız; bu sefer Howard’ın yedeği yok tartışmaları başladı? Van Gundy bu adamlara alın topu sallayın çizginin arkasından demiyor, biraz olsun şu maçları dikkatli izleyin. Tepe pick’lerine, hızlı hücumda takımın allah allah hücum şeklinde değil de belli bir düzende yani şutörlerin yerleşiminden Howard’ın koşu çizgisine, en basitinden, şutu dışında başka bir şeyi yok denen Redick adlı adamımıza bir bakın. Gundy ile beraber Redick’in oyunundaki anlayışın nereye geldiğini görmekte fayda var bir basketbolcu için. Emin olun, Gundy dışında bir coach’un elinde olsaydı Redick, dipte şut için bekleyen bir beyaz şutörden veya bir Korver’dan fazlası olamazdı. Şimdi geldiği noktaya bir bakın ve anlayın bu adamın Gundy’nin değerini gözünüzü sevdiğim sayın ağabeylerim…
Not: Cenk hocam hoş geldin ve geçmiş olsun diyorum. Biraz geç oldu kusura bakma. Üzerimdeki ağır sorumluluk biraz olsun hafiflediğinden daha da mutluyum…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.