Sonunda Bu Gece Kesişiyor Yollarımız…

Şubat 18, 2011, 6:11 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
…Aynı anda başka insanlara, 
Seni seviyorum demişizdir
Mutlak güven duygusuyla, 
Başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı, olabilir…
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş…
Seni Seviyorum,
Bekle almaya geliyorum…

Aşk Tesadüfleri Sever

Şubat 7, 2011, 2:07 pm | Hayat, Sinema kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
 

Ömer Faruk Sorak ve eşini bu film için kutlamak bir kenara, sarılıp sarılıp öpüyorum. İnsanın içine işleyen, her aşık olmuş insanın kendinden bir şeyler bulabileceği bir film. Konu aslında bilinen bir konu ama aynı yünden kiminin ördüğü kazak giyilmiyor kiminin ki yıllar boyu bir diğerine vaz geçilmeden tercih ediliyor. Tam anlamıyla vurdu beni bu film. 3 kez gözyaşlarıma hakim olamadım. Filmin nereye doğru gittiğini anlamış olsam da sürükledi beni bu film anlatılışı ve gerçekten kayda değer oyunculuklarıyla. Belçim Bilgin’den bahsetmiyorum ama oyunculuk derken Mehmet Günsür, Yiğit Özşener, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel ve küçük Reyhan Asena Keskinci’den bahsediyorum, belirtmek gerek.

Ömer Faruk Sorak’ın yönetmenliği, sahne hakimiyeti, oyuncuları yönlendirme yeteneği bu zamana kadar çalıştığı projelerde pek ortaya çıkamamıştı. Daha doğrusu hep yıldız oyuncuların arkasında unutulmuştu. Ama bu sefer bu adam çok iyi bir “Yönetmen” olduğunu gösteriyor. Öyle açılar, öyle güzel görüntüler yakalıyor ki özellikle sözsüz sahnelerde. Hele bir de duygu yoğunluğunun hat safhaya çıktığı anlar ve Günsür’ün karakteri Özgür’ün odak noktasında olduğu sekanslarda adeta yeteneğini konuşturuyor Sorak. Bu andan sonra yurtdışında nasıl Nolan’ın projelerini büyük bir heves ve merakla bekliyorsam yurtiçinde Sorak’la ilgili gelişmeleri aynı şekilde takip edeceğim.

Herşeyin ötesinde bu filmi benim için anlamlı kılan diğer iki konu hem kendimle ilgili bir çok şey bulmam hem de filmi beraber izlediğim dünyalar güzeli sevgilimle bizi anlatan bir sahneye şahit olmamızdı. O kadar çok cümle vardı ki filmde daha önce birbirimize söylediğimiz, işte onun için filmi çok benimsedim, bazen kendimi izliyor dinliyor gibi hissettim Özgür konuşurken. Bu yaşa gelene kadar tahsil ve iş anlamında çok çok iyi yerlere ulaşmış, ailem (annem ve babam) açısından hiç sıkıntı yaşamamış olsam da özel hayatımda bir türlü huzuru yakalayamadım. Hep dibe doğruydu seyri hayatımın, mutluluk ve huzur baremim her geçen gün düştü, düştü, düştü. İşte o tam da tarif edemediğim en dipteyken, yapayalnızken ve kendime artık bunu kabullenmem gerek derken çıktı karşıma hayatımı anlamlı kılan o muhteşem kız. Günler geçtikçe Zeynep’in Burak’a sorduğu şeyleri hayatta ilk kez onunla yaşadığımı ve hissettiğimi gördüm, onun yanında dünyanın bambaşka bir yer olduğunu keşfettim. Gülmek, mutluluk, heyecan, eğlence, koşulsuz ve karşılık beklemeden sevmek ne demekmiş o hayatıma girince anladım ancak. Ve dedim ki ona “Sen bunca senedir nerelerdeydin?”. İşte bu cümleyi duyunca filmde gözyaşlarına boğuldum, birebir aynı değildir kelimeler belki çünkü ben daha cümle bitmeden koyvermiştim kendimi. Bendim oradaki sanki, perdedeki de benim hayatımdan bir kesit… İnsan sevdiğini ve aşkını bir çok yolla anlatabilir ama önceden sadece bana ait olduğunu sandığım bu cümle çok iyi bir tercih olur…

Sorak kalbime dokundu bu filmle, kolay kolay silinmeyecek bu iz. Filmi sinemada mutlaka izleyin, o basit Türk romantik-aşk filmlerinden biri olmadığını kağıt mendilinizi çantanızdan çıkarırken çok net bir şekilde anlayacaksınız…

Bülent Ortaçgil’in unutulmaz şarkısı Bir Eylül Akşamı da filmin şerefine Teoman ve Usta’dan gelsin…

Seni çok seviyorum güzel kız…

Negatif Tepeye Doğru

Ocak 30, 2011, 10:15 pm | Galatasaray, Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Rahmet olsun Dedem çok iyi bir Galatasaraylıydı. Hani o Galatasarayın 14 sene şampiyon olamadığı, hatta bir dönem düşme hattı civarında dolandığı evrelerde asla vazgeçmeyenelerden Galatasaraydan. Zaten bugün o iki eşsiz renge gönül verdiysem sebebi de odur bunun.

“Ya Dedem…” derdim “Bir takım bunca sene nasıl şampiyon olamaz, hem de bizimki bir ülkede?”. “Bir takıldı mı gider…” derdi o da “Bir kere yanlış yapmaya başladın mı hep yanlış yaparsın.” Bugün bakıyorum dediklerine cidden çok haklıymış benim canım. Kendi hayatım mesela, öyle büyük yanlışlıklar var ki içinde ardı ardına gelmiş, birbirine düğümlenmiş, biri diğerinin sonucu. Bir kırılma noktası gerekti, oldu. Kimi zaman Yüce Yaradan el atar zaten, sen ne yaparsan yap çıkamazsın yanlışlar girdabından. Mesela benim yanlışlıklar girdabım fırtınaya dönüp beni denizler ortasında bir başıma bıraktığında çıktı benim Derwallim karşıma. Sonuna kadar düşmem gerekti onu bulabilmek için. Bu noktada birden akıllarda beliren soru da Batman Begins filminden gelsin madem “Neden düşeriz Bruce?”.

Belki de şu sıralar düşünmemiz gereken o 14 senelik ayrılık sonunda 1984’te Derwall’le karşılaşılmasıyla başlanan ve 2000’de doruk yapan tam 20 senelik önemli bir patlama yaşandığı ve evrendeki dengenin Galatasaray’a da sirayet etmesi gerektiğidir. Belki de bugünler henüz Galatasarayın daha en kötü günleri değildir, daha kötülerine hazır olmamız gerekiyordur. 14 sene bekleyip 20 sene sürülen saadeti bir kez daha yakalamak için iyice yerin dibine geçilmesi gerekiyordur.

Türk Futbolu eskisinden daha fazla değişken barındırıyor içinde, doğa bir şekilde verdiklerini geri almasını ya da elindekileri eşit olarak dağıtmasını çok iyi biliyor. Biraz başkaları başkaları toplayacak meyveleri ve maalesef bize çürükleri bile kalmayacak, hazır olalım bence bunlara. Hayat bir sinüs dalgası ve biz şu sıralar negatif tepe yolculuğundayız, istemesek de çukurun en dibini görmeden yukarıya çıkmamız imkansız.

Ben kendi negatif tepemi çoktan geride bıraktım mesela.

En yukarıda ne mi yapacağım?

Barcelona modelini uygulayacağım: En az yarım dalga doğrultmacı kullanacağım 🙂

Askercilik Oynadım, Bitti!

Ocak 28, 2011, 9:23 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Sevgili dostlar ozhano’nun yazısından okuyanlar askerliğimin bittiğini biliyorlar. 17 Ocak gecesi merhaba dedim aslında eski yeni hayatıma, ya da yeni eski hayat da olabilir. Hayırlısıyla hayatımın, kariyerimin ve bir çok daha şeyimin önünde kocaman bir engel olarak arz-ı endam eden askerliğin üzerine toprağı örtmüş olduk. 32 yaşında yaptım askerliğimi, çok kolay olmadı açıkçası, pek beklediğim gibi de geçmedi ama gönül rahatlığı ile diyebiliyorum ki artık “Yatmadan, savsaklamadan, şerefimle, namusumla, eğitimimi, sporumu ve görevlerimi tam anlamıyla yaparak bitirdim askerliği.” Yok kısa dönem yatarmış, kıç büyütürmüş, semirirmiş onlar hikaye. 78 kilo olarak döndüm Ağrı’dan. En son lisede 78 kiloydum ben. Artık düşünün yapılan askerliği. Ömür boyu unutmayacağım bir asker arkadaşı ve ömür boyu hatırlamak istemeyeceğim bir çok anıyla döndüm. 11 yaşından beri kavga etmeyen ben, adam dövdüm mesela askerde, devlet malına kasten zarar verdim devlet hizmetinde kullandırılmadığı için, yenisini kullandırttım, askerin başını belaya sokan askerlerle uğraştım, yanlarına bırakmadım hiç bir şeyi, sevdim, sevildim, nefret ettim, ettirildim, sözün özü herkesin abuk bir rolü olduğu askercilik oyununda repliklerimi tüketip, “Aferin ne güzel oynadın, al bu da Takdir belgen” dedirtip komutanlara döndüm hayata…

Ağrı’da bir çok ahbap edindim, peynirin, balın hasını yedim, soğuğun kralını içimde hissettim – 30 derecelerde, öyle ya da böyle önümü tertemiz yaptım ve geldim. Ağrı’da, Patnos’ta Doğu Beyazıt’ta askerlik yapan tüm kardeşlerime Allah yardım etsin, komutanlara akıl, izan ve merhamet duygusu versin Yüce Yaradan. Gitmeyen göremiyor, bilemiyor, anlayamıyor, oralarda çok farklı bir hayat, çok farklı birTürkiye var dostlar. Kıymetini bilmemiz gereken şehirlerde, kıymetini bilmediğimiz bir hayat yaşıyoruz, farkına varalım… Üzerine çok konuşulur da o bizim işimiz değil, başkalarına bırakalım…

Bir kaç gün daha süre verin bana, tam anlamıyla kendime bir geleyim yazılar başlayacak, askerlik bu da ama ömürde bir kez yapılıyor, biraz da iz bırakıyor…

Selametle…

O Şimdi Teskere Aldı!

Ocak 21, 2011, 1:28 am | cenky, Hayat, ozhano, terhis kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum
Açıkçası iki gündür bekliyorum bir yazı yazsın da askerden dönüşünü kendi cümleleri ile ilan etsin tüm dostlara diye. Ama o kadar çok kişiyi ziyaret etmesi gerekiyor ki, daha bloga bakamadığından eminim. O zaman benden gelsin açıklama:

Cobansalata’nın asi çocuğu 😀 Cenky Ağrı’daki vatani görevini layıkıyla! bitirdi ve geri döndü.

Layıkıyla sözüne özellikle vurgu yapmamın sebebi etrafımda askere giden çoğu dostum ortalama gittiği kilo ile ya da en fazla 5 kilo eksikle dönerken bizim zamanın en azılı tosunlarından Cenky, ki 110 kiloluk halini de bilirim, 90 küsürle gitti, 77 kilo ile döndü geriye. Aslında istese daha rahat, daha sakin bir askerlikle diğerleri gibi gidip gelebilirdi bizim Cenky ama ondaki hırs, her zaman birinci gelme isteği, her işe atlama, karşıdaki kim olursa olsun lafını yedirtmek için elinden geleni ardına koymama, kendisiyle uğraşana boyun eğmeme bir de çarşı izni için birinci gelme şartı olması 😀 gibi sebeplerden dolayı (tabi bu, bana göre) sanırım ne spor varsa, ne atraksiyon varsa en üst limitte ya da olması gereken gibi işini yapmaya çalışmış. Çalışmasa geldiği günün ertesi günü doğrudan AVM’lere akıp giyecek almaya gereksinim durmazdı. Hani ihtiyacı da yok değil. Askere gitmeden önceki giyeceklerini giyerek gelmişti ilk gördüğüm gün. Hani özellikle de giymişti bana göre değişimi herkese göstermek için. Abartısız içine düşmüş benim kadim dostum. Tabiki askerlik yatma yeri değil, gereğini yapmak lazım ama ben ilk defa Cenky’de gördüm bu kadar farkı.

Diğer yandan kilo falan ne kadar da düşse, ne kadar üniversite öğrencisi gibi görünse de bakışlardaki samimiyet ve içtenlik, olayları anlatırken ki ruh halleri hep aynı. Ama tek fark canı istedi mi bir anda psikopat bir bakış atma yeteneğine sahip olmuş askerde. Böyle olaylar olmazdı onda. Kaos durumlarında ben girişkenken o daha yapıcı ve işi daha sarpa sardırtmadan bitirmeye çalışırdı. Açıkçası beğenmedim o bakışları ama olsun, sanırım o da bir defans metodu olarak gelişmiş askerde. Giderek normale döneceği kesin.
Fakat çok özlemişiz kendini, konuşmasını, gülmesini, hal ve hareketlerini. Her zamanki gibi yine ofisimin kapısını kırarcasına açarak diyeceğim ama açma denmez ona bildiğin kapıyı yıkma teşebbüsünde bulunarak geldi muhabbete. 1-2 hafta rahat bırakmayı düşünüyorum arkadaşı. Ondan sonra yine tepesine binme girişimlerim olacaktır.
Artık artısıyla eksisiyle sevgili Cenky Ağrı’daki vatani görevini tamamladı ve sivil hayata geri döndü. Hadi artık Cenky, gün senin günün. Şova başla yakın zamanda.
Yine eskisi gibi anlaşamadığımız konularda yüzyüze değil de klavyeler üzerinden tartışmak dileğiyle…(Ne alemiz ya. Aynı yerdeyiz, yüzyüze konuşmak yerine gidiyoruz blogda sallıyoruz birbirimize, bir de milleti de içine çekiyoruz tartışmanın. Ah biz yok muyuz biz!)

49 Gün Kaldı

Kasım 28, 2010, 1:36 pm | Blog, Hayat, Sitem kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Sevgili Çoban Salata Dostları,

Bilenler biliyor Ağrı’da Piyade olarak yapıyorum askerliğimi. Dolayısıyla askere geldiğimden beri bloga katkıda bulunamıyorum. Çok ksa sürelerle çarşıya çıkabildiğim için çoğu zaman son gönderilere bakmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Giderken 3 arkadaşıma emanet edip gittiğim, evladım yerine saydığım blogun güncelliğini ve arkadaşlarımın katkılarını görünce ise tam anlamıyla şaşkınlığa uğramış durumdayım. Hadi yoğunluğu, sıkıntısı olanı biliyorum da diğerleri ne yapar, ne eder, nerededir, insan merak ediyor. İnşallah 49 gün sonra bitecek olan askerliğimin akabinde blogu ciddi değişikliklerle tekrar güncel bir hale getirip ayağa kaldıracağız. Umarım eskisinden daha iyi, şu ankinden ise ışık yılı uzakta olacak blogun yeni hali. Yeter ki Allah sağlık versin.

Bizi hala inatla ne var ne yok, acaba yeni bir gönderi oldu mu diye takip eden arkadaşlara da sonsuz teşekkürler. Hakkınız ödenmez. 49 gün sonra Yaradan’ın iziyle görüşebilmek dileğiyle. Tüm sevdiklerime kucak dolusu, hasretle bezenmiş öpücükler Ağrı’dan…

cenky
Evladına sahip çıkan baba formatındaki, zorunlu piyade, blog kurucusu ve yazarı

Sırtımdan Bıçaklandım! O Artık GSTV’de

Eylül 17, 2010, 6:20 pm | Blog, haber, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yalan yok Murat Türker’i nam-ı diğer desportivo’dan M.T.’yi blog dünyasında tanıdım. Televizyonlardan falan herhangi bir tanımışlığım yoktu diğer bir deyişle. Çok iyi arkadaş olduk, bu aralar kendini yeniliyor, daha da gümbür gümbür geliyor inşallah. Ama Ceren Aytemiz’i Lig Tv’den, daha öncelerden beri tanıyordum. Daha sonra M.T.’nin blogu sayesinde tanışıklığımız oldu ve aynı Murat ile olan arkadaşlık zincirimize O da katıldı. Özellikle dünya kupası süresince 6News’teki Kupa programına ikisini beraber izlerken sanki ben de oradaymışım gibi hissediyor, muhabbetlerine ben de katılıyordum evden doğru. Ne delilik ama! Dünya Kupası sonrasında Ceren Aytemiz’in 6 News ile yolları ayrıldığı haberi sevgili M.T. tarafından bana iletildi ve vakit bu vakit diyip sağlam bir bonservis ile kendisini salata ailesine şef olarak görmek istediğimi söylemiştim. Ama ne var ki araya GSTV girince esamemin okunması mümkün olmadı. Sonuçta ben Zonguldakspor GSTV ise Galatasaray. Öğrendiğim kadarıyla anlaşmalar yapılmış, kendisini artık GSTV ekranlarında izleyeceğiz. Bir de M.T. oraya giderse biraraya gelirlerse tadından yenmez. Velhasıl-ı kelam Çobansalata ailesi olarak Sevgili Ceren Aytemiz’e yeni kanalında başarılar diliyor, en kısa zamanda salataya şef olarak da beklediğimizi yineliyoruz :D. (M.T. biraz yardım et sen de artık.)

Yeter, Bıktırdınız!!!

Eylül 6, 2010, 1:44 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Yeter vallahi de billahi de yeter. İsyan noktasına getirdiniz en sonunda. Şu referandum geçse de kurtulsam hepinizin muhabbetlerinden. Çok biliyorsunuz herşeyi. Sanki çok önemliyim, sanki arkamdan çok büyük kitleleri sürüklüyormuşum gibi nedir bu baskınız bana? Eğer öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; sadece bir kişiyim, bir oyum var. Rahat bırakın Allah aşkına. Anlayamıyorum, etrafımdaki arkadaş dediğim insanlar ya beni tanıyamamışlar ya da ben kendimi onlara yeterince iyi tanıtamamışım. Böyle konuları konuşmayı sevmediğimi bilmiyorsunuz sanki. Hele bazılarınızın ısrarlı hareketleri, konuşmaları iyice nefret ettirdi kendinizden. Ama, konuyu açtığınızda kesmedim laflarınızı, düşüncelerinizi açıklamanıza izin verdim, biraz yumuşamış gördünüz ya üşüşün hepiniz birlikte üzerime. Biriniz gelir, değişikliklerin üşenmeden çıktısını alır, altına kendi yorumlarını ekler ya bir okusana der; başkası gelir, yeni düzenin artılarını eksilerini anlatır tabi yine kendi siyasal düşüncesine göre. Hatta bazıları ileriye bile gider eğer evet ya da hayır artık düşüncesi neyse o olmazsa acısını siz de çekersiniz, çekenlerin sorumluluğu sizde de olur der.

Yahu benim aklımın olmadığını mı düşünüyorsunuz? Benim düşüncelerimin anlattıklarınızla değişeceğini mi ya da şimdiye kadar siyaseti bilmeyip sizin sözlerinizle bir görüşümün mü olacağını zannediyorsunuz? Bu kadar mı zayıfım bu konuda ki beni bir kutba eklemeye çalışıyorsunuz? Nasıl “ya bizdensin ya onlardan deme” cesaretinde bulunabiliyorsunuz? Siz karşıtların birbirleriniz arasındaki konuşmalarınıza katılmadığım için mi bu kadar baskı yapıyorsunuz bana? Şunu bilin o zaman, ben siyaseti sevmiyorum arkadaşlar. Ne konuşmayı seviyorum ne de yorumumun sorulmasını. 10 senedir tanıyorsunuz, kaç kere siyaset konusu açtım ya da hangi görüşümü söyleyip size dikte emeye çalıştım? Beyler bayanlar, belki unutmuşsunuzdur, benim işim eğitim, ben eğitirim, öğretirim; Bunu yaparken öğrencinin siyasi görüşüne bakmam. Benim için önemli olan vatan sevgisidir. Bana yüklenen misyonu elimden geldiğince mükemmel bir şekilde karşımdaki ihtiyaç sahiplerine akıtmaya çalışırım. Ve ben, olduğum yere siyasetin girmesini sevmedim, sevmem, sokmam da. Konuşursanız kusura bakmayın eskiden olduğu gibi yine üzülürsünüz.

Artık kimse kusura bakmasın, hepinizle ilişkilerimi referandum sonuna kadar askıya almak zorundayım. Yoksa sizi üzeceğim, ben de üzüleceğim. Ne acayip değil mi böyle bir olaydan dolayı arkadaşlıkları bitirmek. Ama yeminle gına getirdiniz. Tanıyamıyorum hiçbirinizi. Sizin gibi güzel insanlar nasıl bu hale geldi anlamıyorum? Kısacası lütfen rahat bırakın beni. Niye mi buraya yazdım bunları? Hepiniz burayı takip ediyorsunuz, bunu da okuyacaksınız. Son defa söylüyorum, benimle muhabbetinizi devam ettirmek istiyorsanız bırakın bu konuşmaları. Yoksa bu şekil saçma sapan hareketler, laflar yüzünden etrafımda olamayacaksınız ve ben bunu yaptığım için kusura bakmayın ama hiç pişman olmayacağım.

Depremi Unutmamak İçin (Bir Yaşayanın Gözünden Deprem Anı)

Ağustos 17, 2010, 4:05 am | deprem, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

…Birşeyler gelecek başımıza diyorduk arkadaşlarla birbirimize. Hayrı alamet değildi bu kadar sıcak bir hava. Geceleri uyumak ne mümkün. Yine arkadaşlarla oturduk yine böyle bir sıcak yaz akşamında sitenin çay bahçesinde. Gırgır, şamata, devam etti muhabbet gecenin 12 sine kadar. Muhabbet de tabiki ÖSS ve ayrılacak olmamızdı. O sitede neredeyse birlikte doğmuş birlikte büyümüştük. Aynı anaokulu aynı ilkokul aynı ortaokul ve aynı lise. Hiç ayrılık olmamıştı. Üstüne üstlük yaz tatillerini bile ailelerimiz birlikte organize ediyorlardı. Arkadaşlık kardeşliğe dönüşmüştü kısacası.

Neyse muhabbet bitti evlere ayrıldık. Eve geldim bizimkiler yatmıştı. Ben de uyuyayım dedim ama ne mümkün. Bütün pencereler açık ama ufacık bir rüzgar bile yok. Vantilatörü açayım diyorum o bile yetmiyor vücudum yapış yapış. Allahım ne bu sıcak ne bu nem diyorum içten içe ve kalkmaya karar veriyorum. Balkona çıkıyorum. Balkonda takılıyorum gecenin ilerleyen saatlerine kadar. Bir süre sonra babam geliyor balkona. Ne oldu bir yerin mi ağrıyor diyor. Yok uyuyamadım diyorum. Saatine bakıp bak saat 3 olmuş hadi yat uyu diyor. İnanamadığım için ben de saatime bakıyorum gerçekten de saat 02.55. Abartmayım uyumaya çalışayım diyorum. Yatıyorum yatağıma.
Yatıyorum ama dön sağa dön sola yok uyuyamıyorum. Gözlerim açık öylece duruyorum yatakta. Bir anda sol tarafımdaki pencereden tüm gökyüzü aydınlanıyor. N’oldu demeye kalmadan bir gürültü ve sallanmaya başlıyoruz. İlk başta çok yavaş. Gözlerimi kapatıyorum yan taraftaki duvara iyice yapışıp şimdi biter zaten bekleyeyim diyorum. Ardından bir önceki gürültüden daha yüksek bir ses. Benden “Allahım bitir n’olur” diye bir haykırış. Tabi bu olanlar 2-3 snlik bir zamanda oluyor. Sarsıntı gittikçe artıyor. O andan itibaren kendimi çok iyi hatırlıyorum. Cenin pozisyonuna geçmişim. Bacaklarımı dizlerimden büküp kollarımla bacaklarımı bağlamışım ve ardarda kelime-i şehadet getiriyorum. O anda bile hala daha düşünebiliyorum. Kendime bak görüyormusun ölüm korkusu içine düşünce nasıl da Allah’a dönüyorsun yalvarıyorsun diyorum.
Neyse sarsıntıdan artık acayip sesler geliyor evin içinden ama aklıma hiç yataktan kalkıp kaçmak gelmiyor. O arada annemin “Özhan” diye haykırışını duyuyorum sanki ipimi koparmış gibi kalkacak oluyorum. Ama kalkamıyorum çünkü üzerime yatağımın tam karşısındaki gardrop düşmüş hiç farkında bile değilim. Ama biraz zorlayıp canımın acısıyla kalkıyorum. Kapıyı açacağım fakat o da ne kapı açılmıyor, deprem alttan vurunca kapının dili kilitlenmiş. Kapı bana doğru açıldığı için de tekme atmak da mantıksız. Kaldık diyorum burada öldük garanti, anneme “kaç” diye bağırıyorum. Gitmem diyor ve ağlıyor. Ne yapayım diye düşünüyorum ama kurtuluş yok. Pencereden atlayacağım ama önünü birşey tamamen kapatmış. Oda kapısının camını kırıyorum ne alakaysa. Oradan geçmem mümkün değil. Elim yaralanıyor ama düşünen kim? Annemin elini tutuyorum. “Git” diyorum, gitmem diyor. Ölürsek beraber kalırsak beraber diyor canım annem. Bu arada babam hiç ortalıkta yok. Daha sonra öğreniyorum ki can korkusuna deprem başlayınca bir anda koşup binanın ana girişine kadar kaçmış, tam o anda biz aklına gelmişiz ve geri dönmüş. O geliyor çekil diyor bana kapının arkasından. Sağlam bir tekme atıyor kapıya ve o illet kapı, yelkenleri suya indirip açılıyor, açılmasıyla üçümüz de koşmaya başlıyoruz bu arada dışarıdan sesleri duyuyorum babama, anneme ve bana olan çığlıkları. Evin holünden geçerken ayaklarıma birşeyler batıyor ama can acısı falan hiç yok.
Dışarıya çıkıyorum gökyüzünü milyonlarca yıldız aydınlatıyor. Ömrümde o kadar çok yıldız görmemiştim. Yere bakıyorum yer yarılmış gibi girintili çıkıntılı. “Oha yer yarılmış” diyorum. Tüm dostlar hem ağlıyor hem de kucaklaşıyoruz. Bu arada kesilen elim aklıma geliyor bakıyorum bir damla kan akmıyor. Hani bir deyim vardır “Korkudan kanı çekilmek” diye. Parmağıma bakınca kemiği görüyorum ama kan yok. Oradaki dostlardan biri arabasından ilk yardım çantasını çıkarıyor ve elimi oksjenli su ve tendürdiyot ile temizleyip sargı beziyle sarıyor. Bu arada sabahın ilk ışıkları ile etrafın hali de ortaya çıkıyor. Benim yer yarılmış diye gördüğüm yere binanın çatısının dolgularının düşmesiyle oluşan girinti çıkıntılarmış. Ömrümde bir kere ağladığını görmediğim babam ağlamaya başlıyor bana çaktırmadan. Annem ne oldu diye sorduğunda “Ben binanın kapısına vardığımda daha Allah’ın bir kulu yoktu ve eğer siz aklıma gelmeseniz bu dolgular benim kafama düşecekti” diyor. Babamın o lafından sonra hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamıyoruz.
Daha sonra sabah oluyor eve giriyoruz salondaki televizyon benim odama gelmiş nasıl olduysa ki evin birbirine en uzak odaları. Mutfaktakiler salona gelmiş, oturma odasındakiler mutfağa yani herşey darmadağın olmuş. “Buradan nasıl çıkmışız biz?” diyorum.
Evde yapılacak birşey kalmayınca şehrin merkezine iniyorum. Tek kelime ile koskoca şehir dümdüz olmuş. En yakın arkadaşımın evine gidiyorum. Yanındaki koskoca bina onun yattığı odayı ortadan biçmiş. Ne oldu diye birilerine soracağım ama herkes birilerini arıyor kime soracaksın. Sonra uzaktan bir ışık gibi bir şey yaklaşıyor. Arkadaşımdı. Birbirimize öyle hızlı koşuyor ve sarılıyoruz ki kemiklerimizi kıracak gibi oluyoruz. Nasıl kurtuldun diyorum. Sapanca’daydık hepimiz diyor. O da o şekilde kurtuluyor. Ama herkes onlar kadar şanslı değilmiş. O apartmandaki herkes ölmüş. Zaten şimdi bile o ölü kokusu burnumun dibinde. Arama kurtarma çalışmalarına katılıyoruz AKUT ve askerlerle birlikte. Kurtardığımız insanların ettiği dualar insana daha bir güç veriyor. Daha şevkle katılıyorsun çalışmalara. Nitekim yardımcı oluyoruz çalışanlara. Böyle geçiyor depremden sonraki ilk gün. Sonraki günler de böyle geçiyor ve insan adapte oluyor o zor yaşam şartlarına.
İşte 17 Ağustos depreminin her saniyesini bir-fiil yaşayan bir Sakaryalının yaşadıkları. Allah bir daha kimseye böyle bir deprem ya da böyle bir acı göstermesin. Maaşallah buralarda yeni yapılan binalara yine 4-5 kat izinleri verilmeye başlandı. Hiçbir zaman yaşadıklarımızdan, ya da başkalarının başına gelen bu tip hiçbir olaydan ders almıyoruz. Bakalım ne zaman deprem gerçeğini anlayacağız?
Başkaları unutsa da biz UNUTMUYORUZ, UNUTTURMUYORUZ, UNUTTURMAYACAĞIZ; her sene 17 Ağustos’ta bu yazıyı yayınlayacağım, tıpkı geçen sene olduğu gibi.

Ve Cenky Asker

Ağustos 9, 2010, 11:57 pm | özlem, Hayat kategorisinde yayınlandı | 14 Yorum

Aslında 1 Ağustos itibari ile dokunulmazlığı başlamıştı aslan askerimizin ama yeri de belli olsun, öyle yazarım dedim. Hem de çıktığı yer belli olunca o anın heyecanı ile yazmak daha güzel olur diye düşündüm. Sonuçta gece yarısı itibari ile öğrendik tüm Cenky severler olarak. “12’nci Mknz. P. Tug. K.lığı- Ağrı” ve kısa dönem. Öncelikle her ne kadar Ağrı olunca araya giren kilometreler sebebiyle canım sıkıldıysa da düşündüğümüzden (doktorası bitenlere genel de uzun dönem çıkıyor) daha çabuk bir araya gelecek olmamız sıkıntımı azalttı. Yine de biraz daha yakın olsaydı da arada sırada gidebilseydik demeden geçemiyor insan.

Evet, Blogların, NBAkolik’in, Sakarya Tatankalarının, kürek yarışlarının ve nihayetinde Sakarya Üniversitesi’nin Cenky’si artık asker ve 6 ay bizlerden uzak kalacak, özletecek kendisini. Aslında ondan önce çok arkadaşım, arkadaşı geçtim kaç tane akrabam askere gitti hiç bu kadar acaba gidince nasıl olacak diye düşünmedim. Düşününce “yaw Cenky gidince deliririm ben buralarda” diyorum doğrudan. Sabah işe gelince palas pandıras kapımı kırıp odaya girmesi, hızlı hızlı dövecekmiş gibi bana yaklaşıp sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi bana sarılması, ve o koskocaman mavi gözlerinden çıkan mutluluk ile bana sarılırken ” canım kardeşim” demesini çok özleyeceğim ne yalan söyleyeyim. İnsan eğer birini ayak sesinden bile tanıyorsa artık dyecek birşey kalmamıştır herhalde. Normal şartlarda Cenky’den daha eski dostlarımla bile aramda mesafe bayağı vardır. Yapamazlar böyle hareketler, yapılmasını istemem, Cenky bilir beni zaten. Ama o farklı, ben güldüğümde gerçekten güldüğünü, üzüldüğümde onun da benle birlikte üzüldüğünü, bir şey için savaşırken ben istemesem bile bana yardım edeceğini, benle ilgili bir derdi olduğunda doğrudan bana söyleyeceğini ya da onunla ilgili bir sıkıntım olduğunda ona söylemekten çekinmeme gerek olmadığını bildiğim için o farklı. En zor zamanlarda bana geldi açıldı, güvendi, ne kadar mutlu oldum O’na bu güveni verebilmişim diye ama hiç belli etmedim. El birliğiyle üstesinden geldik herşeyin. Şimdi O’nu gülen gözlerini görünce kendime de pay çıkarmadan edemiyorum. O benim kardeşim, ben onun kardeşiyim. Belki de biz Allah’ın bize vermediği kardeşler yerine koyuyoruz birbirimizi. İkimiz de tek çocuğuz, belki de kardeş sevgisini bu yüzden birbirimizde buluyoruz. Ben çok isterdim bir kardeşim, abim olsun diye. Allah da al sana istediğin kardeş dedi sanırım. İyi ki de dedi.

Allah’tan 6 ay olmayacak buralarda. Cenky bunları okuyorsun sen de. Abi sana tek sözüm, okula ilk geldiğin gün yine palas panıras gir benim odaya, saldıracakmış gibi gel ve kucaklaşalım.

Özleyeceğim be abi seni…

(Saçları gitmiş güzel bir resmi var ama yüzü göründüğü için koydurmuyor askerimiz. Çok mutaassıp adam :D. Bari gözleri konuşsun.)

Edit cenky: Bu resim de sevgili ozhano için gecenin 2sinde çekilmiştir 🙂 Çok kral adamsın, dosttan öte, kardeşten fazlasısın güzel adam. Çok şanslıyım…

Tayyip Erdoğan ile Cuma Namazı Kılmak

Temmuz 23, 2010, 1:29 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Askerlik öncesi ailem ve akrabalarla son kez birarada olabilmek için Yalova’daki yazlığımızdayız bir kaç gündür. Cuma namazı için eniştemle Yalova Merkez Camiine geldik öğlen saatlerinde. Bir tören için Yalova’da bulunan Başbakan da remen tebaasıyla (!) beraber namaz için bu camiiyi tercih etmiş. Bir anda acayip bir kargaşa, uğultu, panik halindeki korumalar, özel harekat, toz duman. Yer açın, Sayın Başbakan geçecek, falan filan. Sayın Başbakan adeta cemaati yararak en ön sıralara geçip safını tuttu. Bu sırada onun bulunduğu kata girişleri korumalar ve özel harekat kapatıp içeriye yer olduğu halde ilave kimseyi almadılar. İnsanlar dışarıda sıkış tepiş, güneşin altında cuma kılmak zorunda kaldılar. Ve üst katlarda yer olmasına rağmen bu uygulama devam etti. Bu sırada cemaatin içinde Başbakan’ın hemen 2şer metre yanında ayakta durup namaz boyu asayişi sağlayan 2 koruması da resmen renk kattılar namaza. Enteresan olanı kapıları kapayan koruma ve harekatçıların bir kısmının da farz kılınmadan önce cemaatin içine karışıp namaza durmasıydı. Meraklı kalabalık, hiç kesilmeyen uğultu ve cehennem sıcağına rağmen illa da kapıları kapayacam diyen hafif tombul korumayı da söylemeyi unutmamak gerek.

Şimdi tabi insanın aklında şu sorular kalıyor:

1) Bir kaç saf önümde saf tutan ve cuma namazını kılan sayın Başbakan 1 cuma sevabı kazandıysa kaç tane kaybetmiştir?
2) Bu korumaların anlam verilemez telaşı nedir Allah aşkına?
3) İşleri koruma olan adamların koruma işini bırakıp namaza durmaları doğru mudur?
4) Başbakan namazını kılacak diye onu koruyup ibadet edemeyen korumaların günahı kimin boynunadır?

vs. vs.

Netice olarak ön safa geçerken kalabalığı yaran ve elime de basan Sayın Başbakan başta olmak üzere Yüce Rabbim sen affedicisin, affetmeyi seversin, ne olur bizleri, anne babalarımızı ve tüm inanları affet! Sana layık olamıyoruz, olmaya çalışırken de elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. Bizleri bağışla!

Güle Güle Koca Bestekar!

Temmuz 15, 2010, 4:00 pm | Galatasaray, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Selmi Andak ismini bazılarınız bilir ya da hayatınızda ilk defa duyuyor olabilirsiniz. Ben de yaklaşık bir sene önceydi sanırım, marşlarla ilgili bir araştırma esnasında yani meraktan öğrenmiştim bu değerli ismi. Selmi Andak evimizde, sokakta, stadlarda rerere rarara diye damarlarımız çıkarcasına haykırdığımız Galatasaray Marşı’nın bestekarı. Çobansalata ailesi olarak kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz. Mekanın cennet olsun Koca Bestekar…

Galatasaray ruhumuz tek burcumuz
Ali Sami Yen ölümsüz kurucumuz
Kültür simgesi Galatasaray
Sporun beşiği Galatasaray

Sarı kırmızı gönlümüzde ideal
Spor kollarında tükenmeyen bir moral
Kalplerde yıldız göklerde bir ay
Sporun beşiği Galatasaray

Her dalda nice kupalar
Son hedef şampiyonluklar
Her kolda yarışmamız var
Zaferlere kavuşmamız var

Re Re Re Ra Ra Ra Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom

Güfte: Mehmet Faruk Gürtunca
Baste: Selmi Andak

Mutlu Yıllar Cenky!

Temmuz 4, 2010, 7:58 pm | cenky, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Ne bir bahane bulacağım, ne türlü namelerle kıvırmaya çalışacağım. Bir kişi hayatta sırtını rahatlıkla dayayabileceği bir numaralı insanın doğumgününü unutmamalıydı. Ama işte ben bu yüzden doğum günümün kutlanmasını istemiyorum. 1 hafta önce benim doğumgünümü o kadar güzel kutlamışken ben ne yaptım? Doğum gününü unuttum. Böyle olunca daha bir acı oldu benim içim ki ilk söylenince yüzümü gördün. Ben de seninkini tabiki. Kırıklık tabiki vardı ama gülüyordu gözlerin hala daha. İşte anla beni be patron. Benim DNA’mda doğum günü kutlama olayı yok. Kodum bozuk. Gırgırla, espri ile işi düzeltmeye çalışmıyorum. Evet unuttum haklısın ama beni biliyorsun sen benim en iyi arkadaşım, kardeşim, abim, dostumsun. Her zaman her yerde omuz omuza olmak dileğiyle Selma Teyzem ile Adnan Amcam İYİ Kİ SENİ DÜNYAYA GETİRMİŞLER ve İYİ Kİ BİR ARADAYIZ ve İYİ Kİ ÇOBANSALATA’YA BENİ KATTIN. BÜYÜKSÜN PATRON…

(Bir de bugün senin doğumgünün olduğu söylendiğinde “yaw Cenky’nin doğumgünü 5 Temmuz değil miydi?” demedim mi, yani istemeden pislemiştim, kurtaracağım derken üstüne de sıvamış oldum. Aslında doğumgününü biliyordum, jeton hemen düştü ama salağa yatmaya çalışma ve işi kotaramama böyle oluyor işte.)

31!

Temmuz 4, 2010, 8:09 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Ve 31’i 1 geçer…

Denizli – Pamukkale – Kongre

Haziran 30, 2010, 7:29 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Uluslararası Ege Enerji Kongresi için Denizli’deyim, yarın döneceğim, bir kaç gündür yazamamamın sebebi o. Buralara gelmişken Pamukkale’yi görmemek olmazdı. Sevgili kardeşim Memet sağolsun dün akşam götürdü beni. Muazzam bir yermiş gerçekten. Dedemin ruhu şad olsun, çok götürmek isterdi beni, o yanımdaymış gibi gezdim. Döneyim Hierapolis’li, Pamukkale’li fotoğraflardan paylaşırız.

İyi ki Doğdun Dost!

Haziran 25, 2010, 11:53 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 10 Yorum

Bugün çok güzel bir gün, çünkü 26 Haziran. Bugün sevgili dostum, kardeşim, meslektaşım, blog partnerim ve daha bir çok şeyim olan Ozhano’nun doğum günü. İyi ki doğdun! İyi ki varsın! İyi ki tanıştık seninle! İyi ki kaderlerimizde karşılaşmak varmış! Yüce rabbim seni önce ailene, eşine sonra bizlere bağışlasın, bu sevgi, bu duygular, bu güzellik daim olsun ömürler boyu.

Seni tanıyan herkes adına mutlu ve sağlıklı yıllar diliyorum sana. Muazzam bir insansın.

Bu şiir de benden sana gelsin, Allah sana uzun ömürler versin, yanıbaşımızdan eksik etmesin…

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
“Nereden çıktın bu vakitte”dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini”bilmeli;
Dinlemeli sormadan,söylemeden anlamalı…

Arka bahçede varlığını sezdirmeden,mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
Köklenmeli hayatında;
Sen,her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli.
Kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları.
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…


Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde,baş başayken sövmeli
Ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
Övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin,
“Hak ettim” diyebilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının;
Günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen,sana senden çok çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında,onun gözünden gelmeli yaş…

Şiir: Can Dündar

Paragliding

Haziran 15, 2010, 10:29 pm | Hayat, Paragliding kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Paragliding yani yamaç paraşütü. Muhteşem bir heyecan, anlatılamaz bir adrenalin patlaması. Hayatımda geçirdiğim en güzel tatil olacağını hissediyorum demiştim, yanılmadım. Harika tatil partnerleri, harika bir tur, harika bir hava ve tabii ki harika bir yamaç paraşütü tecrübesi. Fethiye merkezli bir Likya turu satın almıştım, iyi ki yapmışım bunu. Fethiye Ölüdeniz mevkiindeki Babadağ yamaç paraşütü merkezi. avrupa’nın en iyi 2. yamaç paraşütü parkuruymuş aynı zamanda. Zirvesinden yani 1965 metre yükseklikten atlıyorsun boşluğa 1-2-3 adım derken uçurumdan aşağı salıveriyorsun kendini. Boşlukta süzülmek harika bir his. Hele pilotun ya da eğitmenin diyelim kalburüstü bir adamsa yaptığı akrobatik hareketlerle coşturuyor seni. 35-40 dakikalık bir heyecan, zevk, keyif patlaması. Hayatta fiziksel olarak alınabilecek en büyük zevk birbirini seven kadın ve erkeğin birleşmesiyle kesinlikle paragliding 2. sıraya adaydır. Aslında bir de uçaktan paraşütle atlamadan bunu söylemek doğru mu bilmiyorum. İkinci adrenalin hedefim de bu anlaşıldığı gibi paraşütle atlamak 🙂 Fırsatınız olursa mutlaka deneyin yamaç paraşütünü. Ülkemizde buna böyle müsait parkurlar varken bu fırsatı kullanmamak kayıp olur. Burdan pilotum Sevgili Hüseyin’e de sonsuz teşekkürler yaşattığı güzel heyecan için.

Tatille alakalı anlatacak daha başka şeyler de olacak, bu arada dişimi çektiremedim kanalımdaki enfeksiyon geçmediği için biraz daha erteledik. Ama acıyla yaşamayı öğrendim, acı bağımlılık mı yapıyor acaba 🙂

Önce Tatil Sonra Rektefiye

Haziran 6, 2010, 3:29 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir senenin yorgunluğunu atmak için 1 hafta yeter mi? Yapacağın tatilin tadına göre 2 gün bile kafi gelir belki de. İzninizle ben de hayatı koşarak, hatta depar atarak yaşadığım şu 1 sene sonunda bir tatile kaçayım diyorum 🙂 Az sonra yola çıkıp 1 hafta ortalardan kaybolacağım. İstikamet Ege, tatil ekibi muazzam, programlar şimdiden hazır. Bir sürü tekne turu, serin sular, sıcak kumsallar ve daha nice güzellikler. Umarım hiç bir sağlık problemi olmadan güzel günler geçirir ve tam anlamıyla yeni hayatıma daha hazır ve zinde olarak dönerim tatilden. Gerçi bence hayatımın en güzel tatili olacak ya neyse 🙂

Tatil sonrası ise beni uzun zamandır rahatsız eden yirmilik diş ameliyatım var. Mevcut dişlere tam 90 derecelik açıyla baskı yapan ve horizontal olarak arzı endam eden yirmilik, çenemden kendi çabalarıyla çıkmadan aldırayım diyorum. 14 Haziran Pazartesi İstanbul’da ameliyatımı yaptırıp tatil üstüne bir 3 gün de evde yatacağım. Demek oluyor ki Tatil ve rektefiye sonrası yaklaşık 10 gün ortalarda yokum. Blog sevgili ozhano ve volkanbk3’e emanet.

Yenilenmiş ve bomba gibi dönmek umuduyla….

Hayatın tadını çıkarın!

Kaybolan Sihir – Bir Orlando Magic Analizi

Haziran 5, 2010, 8:00 am | Blog, Boston Celtics, Hayat, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Aylardır yazamadık Magic ile ilgili tek satır. Takip edenler bilir hayatımdaki büyük değişiklikler ve yoğun iş temposu nedeniyle kendi blogumdan da NBAKolik’ten de uzak kaldım. Ama bu sezon başında söylediğim şeylerin gerçekleşmesine pek engel olmadı. Finallerde Orlando Magic’i göremeyeceğiz demiştim göremedik, Bu takım geçen sezonki dereceyi geçemez dedim geçemedi, gerçi aynı dereceyi yaptı ama her maçı kazanmak için oynadılar geçen sene son 5 maçın hangi atmosferde oynandığını hatırlarsınız. Eğer Atlanta ve Boston sezon içinde o kadar dalgalanma yaşamasalardı Orlando hem grupta hem konferansta koltuğunu kaptıracak ve 4. sıraya kadar düşecekti play-off sıralamasında. O noktada Van Gundy’nin basketbol bilgisi hatta dehası diyelim devreye girdi ve adeta maç seçerek hazırladı takımı. Hedef maçlarını hep kazandı Orlando, rakibi kaybederken kazanmaları ise onları 2.liğe kadar taşımayı başardı. Şimdi beni senelerdir okuyanlar yine diyeceklerdir ki “Ne yaptın ettin lafı yine SVG’ye getirdin. Bu kadar mı kötü bu takım?”. Takım kötü demiyorum, oyuncular kötü demiyorum, ama maalesef bu takımın bu sene IQ’su önemli derecede düştü. Özellikle Hidayet ve Lee geçen sene bu takıma mental anlamda çok şeyler katmış, paylaşmayı bilen adamlardı. Peki bu sene ne oldu? Orlando paylaşmayı beceremedi. Sadece bu bile en yükseğe çıkamamak için önemli bir sebep.
Oyuncuları tek tek değerlendirmek istemiyorum ama hiç sevmesem de istatistiklere bakmak zorunda kalıyoruz. Vince Carter’ın gelişini, hem de gelirken onun için Hidayet’in ve Lee’nin feda edilişini bir türlü anlayamamış ve bu hamleyi ciddi şekilde eleştirmiştim. Carter’dan savunma yapmasını, topu paylaşmasını, takımı oynatmasını bekleyemezsiniz. 5-6 sene önceki Carter’dan ancak takımı spektaküler hareketleri ve hızıyla şaha kaldırmasını beklersiniz ki bu adam 35’ine doğru gelmiş artık. Ne eskisi gibi zıplayabiliyor, ne bileğini ne omzunu sağlam tutabiliyor sezon boyu. Ciddi rakiplere karşı çoğunlukla kayıpken, sıradan takımlara aslan kesiliyor. Bu Carter Magic’i 1 adım ileri götüremezdi, götüremedi. Hele bir Ocak ayı var ki yaşadığı Carter’dan cacık olmaz diye yazı yazdırmışlığı var bana. Neyse konuya dönelim. Carter’ın gelişi takım içi dengeleri bozar demiştik. Ne oldu? Bozdu! Şimdi bu Orlando Magic takımının en pahalı oyuncusu ve en büyük yıldızı kabul edilen adamı kim? Rashard Lewis. Bu adama 118 milyon Dolar bağlamış Magic. İlk 2 sezonunda fena oynamadı ama geçen seneki finalden sonra artık bu sene patlar denilen adama ne oldu? Başına Carter düştü! Lewis’in kullandığı top 3, sayı ortalaması, 3.5, asisti 1 küsür, ribaundu yaklaşık 1.5 azaldı. Keyiften mi bunlar? Hayır. Çünkü artık takımda topu paylaşmayan bir yıldız eskisi vardı ve ha bire dağdan taştan üçlük sallayıp duruyordu, Lewis’in atması gereken üçlükleri. Lewis ne oldu? Pert oldu. 
Peki takımın diğer büyük yıldızı kim? Tabii ki Child Man Dwight Howard. Carter’ın takıma gelmesi ona da hiç yaramadı. Onun da şutu ve sayısı yaklaşık 2.5 düşerken ribaunt ortalaması da azaldı ve geçen seneki Howard’ı gözler arasa da bulamadı. Basın önünde arkadaşlarıyla atıştı, hocasına laf soktu, sempatik adam olmaktan çıkıp tepki toplayan adam haline geldi. 
Bu takımın saha içi liderinin kim olması gerek? Jameer Nelson, yedeği kim peki? Basketbola yeniden dönen J-Will. Bu iki adamın olduğu PG rotasyonu size sabırlı, sakin ve akılcı oyunu mu yoksa hızlı, düşünmeden ve spektaküler hareketlerin fazlasıyla bulunduğu ama rakip PG’lere karşı her daim savunmada parkenin öpüldüğü bir manzara mı hatırlatıyor? Ben daha ikisi sahaya çıkmadan Anthony Johnson – Rafer Alston ikilisine razıydım, düşünün artık. Ne yaptı peki bu spektaküler adamlar? Nelson geçen senenin çoooook gerilerinde kalırken birlikte yaptıkları maç başı toplam asist sadece 9 (yazıyla dokuz)! Böylesine şuta dayalı ve artık pivotunu daha az kullanan bu takımın oyun kurucularının toplam asist sayısı 9! Bu inanılacak bir sayı değil. Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Demek ki bu takım oyun kurucusu olmadan oynuyormuş. Hele ki bu 2 adamın toplam sayı ortalamasının 16.5 olduğunu düşününce şampiyonluğa oynayan bir takımın PG rotasyonu bu mudur diye sormak zorunda kalıyor insan. Bu mudur gerçekten ya! 
Hadi onları da geçtik. Bu takımda bir de 35 milyona 5 senelik anlaşma yenilenen Polonyalı pivotumuz vardı değil mi? 13 dakika 24 saniye ortalama süre alıp 3.6 sayı, 4.2 ribaunt, 0.2 asist ve 0.9 blokla oynayan 35 milyonluk bir adam. Yetmedi yanında neredeyse bütün bir sezon oturan 18 milyonluk kontratı ile hem alınan hem beğenilmeyen Brandon Bass gibi bir 4 numara. 2 kontratı toplayınca yapan meblağ ise maalesef Hidayet’in Toronto’ya imza attığı para. Veteran minimumla piyasadan 13 dakika oynayacak o kadar adam bulma şansı varken 50 küsür milyon vermemk için gönderilen takımın zekası ve o paraya yedek sırasında pas tutturulan 2 adam. 
Orlando için en ilginç olanı ise J.J. Redick denilen istenmeyen adam ilan edilmiş gencin bir çok maçta takımın kurtarıcılığına soyunmuş olması. Hem de bunu yaparken Carter’ı oturtması. Pietrus, Barnes ve Anderson’ın iyi niyetli katkıları ise ancak tamamlayıcı nitelikte sezon boyu. Hiç biri asla takımı tek başına sürükleyecek adam olamadılar, zaten olamazlar da, ki onlardan bunu beklemek hem onlara hem basketbola yapılan çok büyük bir ayıp olurdu. 
Otis Smith’in şaheser transferi Carter ise sezonu 16.6 sayı 3.9 ribaunt 3.1 asist % 36.5 üçlük % 43 şut yüzdesi gibi muazzam istatistikler ile kapatarak çok önemli katkıda bulundu takıma. 
Sorulacak soru şudur: Bunları yapıp kurulu düzeni bozmaya değer miydi? Hem şampiyonluk yakalama ihtimali olan o güzelim Orlando kadrosuna hem Hidayet’e hem Courtney Lee’ye yazık oldu. O kadro ve o ruhun tekrar bir araya gelmesi geçen sefer ki gibi 15 sene sürerse çok ama çok yazık olur vefakâr, cefakâr Orlando taraftarına. 
Görüldüğü üzere oyun planı şöyleydi, şu maçın şu dakikasında şu yanlış yapıldı, bu maçta şu şut seçimi yanlıştı gibi bir şey yazacak durumum, halim hem de alışkanlığım yok. Ayıp olmasın Boston serisinin kaybedilmesinden bahsedelim. Tek sebebi Pierce. Onu sinirlendirecek, sindirecek, savunacak ve aynı anda Orlando için sayı atacak şu kadroda tek adam yoktu. Rondo Nelson’a, Garnett Lewis’e ağır gelirken Allen Carter kafa kafaya desek Howard Perkins’e ağır basmakta. Dengeleri sağlayacak, sarsacak ve en sonunda Orlando lehine bozacak tek eşleşme Pierce – Orlando 3 numarası eşleşmesi olacaktı. Barnes Pierce’a çok hafif geldi. Mental olarak buraları fazla yaşamamış bir isim olan Barnes adeta kayboldu Pierce’a karşı. Geçen seneki Hidayet performansı ve Garnett2in olmayışını eklediğimizde Orlando’nun Boston’u geçebilmesindeki nüanslar daha iyi anlaşılıyor. Pota altında Wallace eklentili bir Boston’la Orlando’nun başa çıkması şu kadro yapısıyla imkansızdı zaten. Nelson defalarca kez paspas olurken, Carter amaçsızca bitmiş maçlarda sayı yapmaya çalışır, Howard top alamadıkça çıldırır ve Van Gundy ceketini yerken ben ta sezon başında olacağını bildiğim şeyin gerçekleşmesine hiç ama hiç üzülemedim. Kendi düşen ağlamaz Mr. Smith. 
Bu duygularını yitirmiş, kendini bir şey sanan adamlar topluğu görünümündeki takım olamayan takımın bütün sezon tek bir süper yıldızı vardı, onun adı da Stan Van Gundy. Bu malzemeden bu hamuru çıkarması bile büyük işti, hocalığını yine gösterdi. Umarım gelecek sezon için akıllı hamleler yapılmasını sağlar ve Smith’in akıl tutulmalarının önüne geçebilir. 
Bu yazı benim NBAKolik için yazdığım son yazı oluyor maalesef. Çok büyük bir heyecanla ilk kez 2005’te başladığım Orlando Magic yazarlığım sitenin de kapanıyor olması nedeniyle sona eriyor. Çoban Salata’da illaki Orlando yazmaya devam edeceğiz ama NBAKolik günlerinin yerini asla tutmayacağı kesin. Harika bir ortamda çok güzel dostluklar kurdum burada. En başta Sevgili Mehmet İstanbullu olmak üzere emeği olan tüm arkadaşlara sonsuz teşekkürler. 2 defa en iyi yazarı seçildiğim, çok nitelikli ve çok özel bir sitenin kapanması beni fazlasıyla derinden etkiliyor. Çok şey söylemek istiyor ama uygun kelime bulamıyorum. Çok özleyeceğim bu işi yapmayı, bu keyfi tekrar yaşamayı. Hayatımda her geçen gün yeni güzellikler yaşarken bu çok ciddi bir kayıp oldu benim için. Hiç unutulmayacak NBAKolik günlerim ve sevgili dostlarım…

90!

Haziran 4, 2010, 7:00 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

10 Mart tarihli 96 yazımda vermiştim kendimle alakalı müjdemi. Yıllar sonra 96 kiloya düşmüştüm. Aradan geçen yaklaşık 3 ay içinde ise yeni hedefim olan 90 kiloya nasıl inerim diye düşündüm hep. Ama öyle delicesine de kafayı takmadım. Evde mekik, şınav çekmeye başladım, ufak egzersizler ve haftada 2 maçla vücudumu zinde tuttu. Olabildiğince az araba kullanıp yürünerek gidilebilecek yerlere yürüyerek gittim. Çok terledim, çok yoruldum ama cidden alıştım. Akşam 7’den sonra bir şey yememeye, öğün atlamamaya, beyaz ekmek, tuz ve şekerden uzak durmaya devam ettim sadece. Burger King’e de gittim, iskender kebap da yedim, kumpir de pizza da! Ama 4 hafta önce tartıda ilk kez gördüğüm “90” kiloyu muhafaza ettim. Geride kalan 4 hafta çok zorlu geçmiş ve zaman zaman yemek saatleri ve yediklerim şaşmış olsam da 90’ın üzerine çıkmadım. Hareketi bırakmamak kilo almamı engelledi. 97 sanırım 1. eşiğiydi vücudumun, şimdi 90 kilo 2. eşik konumunda. Bu kilodan da aşağı inebilirsem sanırım 85’i de göreceğim. Belim ve göbeğimdeki fazla yağlar da eriyip gidecek.

Yaklaşık 20 oldu verdiğim kilo böylece 6,5 ayda, üstelik sağlığım bozulmadan ve vücudumu sarkıtmadan. artık belim, dizlerim ağrımıyor, daha fazla ayakta durabiliyor ve daha verimli çalışabiliyorum. Aynada kendimi böyle görmek de daha güzel deyip bi de ukalalık yapayım 🙂 Saçlar da artık toplanıyor, gençliğimde yaşayamadığım her şeyi sırasıyla yaşıyorum. Çok şükür içimi aşk, ruhumu ferahlık, vücudumu zindelikle dolduran Rabbime!

Şimdi Hedef 85 kg!

Sevgili M.T. sana da selam olsun buradan, 90 demişken ne güzel kupaydı değil mi İtalya 90, ah Scilachi ah!

Secret Garden

Haziran 2, 2010, 3:29 pm | Hayat, Müzik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://www.dailymotion.com/swf/video/x8tvu7_secret-garden-bruce-springsteen_music

Bruce Springsteen bir ekol, şarkıları her daim efsane olmuştur. Bu şarkının bendeki yeri ise apayrı. Paylaşayım istedim. Şarkı kime gideceğini biliyor zaten 🙂

Secret Garden

She’ll let you in her house
If you come knockin’ late at night
She’ll let you in her mouth
If the words you say are right
If you pay the price
She’ll let you deep inside
But there’s a secret garden she hides

She’ll let you in her car
To go drivin’ round
She’ll let you into the parts of herself
That will bring you down
She’ll let you in her heart
If you got a hammer and a vise
But into her secret garden don’t think twice

You’ve gone a million miles
How far did you get
To that place where you can’t remember
And you can’t forget

She’ll lead you down the path
There will be tenderness in the air
She’ll let you come just far enough
So you know she’s really there
She’ll look at you and smile
And her eyes will say
She’s got a secret garden
Where everything you want
Where everything you need will always stay
A million miles away

Çoban Salata 2 Yaşında

Mayıs 29, 2010, 8:00 am | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 12 Yorum

 Bu 1611. gönderisi Çoban Salata’nın, beni en çok gururlandıran, en çok “iyi ki açtım bu blogu” dedirteni. Çoban Salata hayatıma girdiğinden beri vazgeçilmezim oldu. Herşeyden vazgeçebildim ama ondan asla. Çok farklı bir duygu, sanki çocuğum gibi bu blog. 29 Mayıs 2008’den beri ellerimle büyütüyor, adam ediyor, ileri götürüyorum bir anlamda bu blogu. İnanılmaz keyif alıyorum yazmaktan, paylaşmaktan, burada tartışmaktan. Hele ki ozhano katıldıktan sonra apayrı bir tat aldım şu yaptığımızdan. volkanbk3 de temmuz itibariyle coşup şaha kaldıracak Salata’yı, daha da bir gururlanacağım.

Beğenmeyenler, haz etmeyenler, laf söylenler oldu çoğu kez ama bizlerle içindekini paylaşanlarla çok yakın bir iletişim kurduk. Kimseyi kırmamaya ama görmezden gelmemeye de çalıştık hataları. En çok Galatasaray yazıp en çok Galatasaray’ı eleştirdik. Hiç klasik bir maç yazısı okuyamadınız burada, hep farklı açılardan baktık olaylara, farklı şeyler gördük, onları paylaştık. Biraz ayrı kalmak istedik herkesin bildiği konseptten, bazen becerdik bazen beceremedik ama çok keyif aldık bu blogtan, okunmaktan, takip edilmeken, tartışmaktan.

Sağolun, varolun 2 sene sonra hala ne yazdık diye merak edip bloga uğrayan tüm müdavimlerimiz. Sağolun bloga bir kez bile uğramış olsa da yazdıklarımızın bir satırını bile okumuş ziyaretçilerimiz. Sağolun Çoban Salata’dan tadan herkes ve sağol Sevgili Salata bu kadar lezzetli kalmayı başarabildiğin için senelerdir.

Çoban Salata 2 yaşında! Çoçuğumuz büyüyor!

Evlilik Zor Bir Zanaat mi?

Mayıs 21, 2010, 7:54 pm | haber, Hayat, ilginç, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Ne alaka demiş olabilirsiniz. Doğru ama aşağıdaki haberi okuyunca aklıma geldi birden

“İran’da bir kadın eşinin kendisine iyi davrandığını ve kendisine şiddet uygulamadığı gerekçesi ile mahkemeye giderek şikayetçi oldu. Mahkemede, kadına kocası tarafından şiddet uygulanmasına karar verildi.

Fars haber ajansının verdiği haber göre, Tahran’da aile mahkemesine başvuran 24 yaşındaki kadın dilekçesinde, “Eşim çok iyi huyludur halbuki ben şiddet uygulamasını istiyorum, eğer bunu yapmazsa kendisinden ayrılmak istiyorum” diyerek şikayetçi oldu.

28 yaşındaki eş ise mahkemeye gelerek , “Ben karımı çok seviyorum o yüzden kendisine şiddet uygulamıyorum. Onunla nazik davranıyorum ve şiddet uygulamak için bir neden yoktur” diyerek savunma yaptı.

Kocasının bu tavrından dolayı ayrılmakta ısrar eden kadın, eşini ikna etmeyi başardı. Koca, mahkemeye verdiği taahhütte eşine şiddet uygulayacağını kabul etti.”

Her ne kadar olayın geçtiği yer İran da olsa bu kadarı pes denebilecek bir haber. Kadın mazoşist, canı dayak istiyor; adam anlayışlı, romantik ve hisli eşini düşünen bir tip, adam kadınını düşünüyor, seviyor, dayak atmıyor, kadın da ” o kadar hareket yaptım sövdüm dövdüm, olmadı” diyerek boşanmak için mahkemeye gidiyor. Mahkeme de karar olarak adamın kadını üç öğün yemeklerden sonra dövmesine karar veriyor. Hayır şimdi mahkeme kimin lehine sonuçlanmış oluyor? Kadının mı adamın mı? Allahım aklıma mukayyet ol…

Hayır bu olay benim tezimi de güçlendiriyor gibi. Kadın yanında sapasağlam adam ister. Öyle boyna çiçek almak, evde yemekleri yapmak, bulaşıkları falan yıkamak, etrafı silip süpürmek gibi olaylara hiç girmeyecek adam. Ama yaptırmasını da bilecek. Adam yukarıdakileri yaparsa belli bir zamandan sonra doğal işiymiş gibi olmaya başlıyor. Kadın da nasıl olsa yapıyor diye iyice tepesine binmeye başlıyor. Adam adamlıktan kadın da kadınlıktan çıkıyor. İşler tersine dönüyor. Büyük ihtimalle yukarıdaki nazik bay da kadınını mutlu etmek için dövmüyordur. Kadın da bulmuş bunuyor doğal olarak belli bir süre sonra kafayı çatlatıyor. En güzeli de adamın kadını döveceğine dair teminat vermesi.

Sonuç: Evde adam kendi işini, kadın da kendi işini yapacak. Her iki taraf da birbirinin kıtasahanlığına girmeyecek. Girerse işler karmakarışık oluyor. Aslında uzun süreli evliliklerin sırrı falan fasa fiso anlayacağınız. İşi bilene bu olay çocuk oyuncağı…

Korkan Kim? Sen mi O mu?

Mayıs 14, 2010, 9:15 am | Hayat, ilginç, Sanat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Jonathan Griffths’in objektifinden…

Kaynak

Ruh Haline Tercüman – Heaven on Earth

Nisan 28, 2010, 12:19 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Britney Spears – Heaven On Earth .mp3
http://beemp3.com/player/player.swf
Found at bee mp3 search engine

your touch
your taste
your breath
your face
your hands
your head
you’re sweet
your love
your teeth
your tongue
your eye
you’re mine
your lips
you’re fine
you’re heaven on earth

i’ve waited all my life for you
my favourite kiss
your perfect skin
your perfect smile

waking up and you’re next to me
wrap me up in your arms and back to sleep
lay my head on your chest and drift away
dream of you and i’m almost half awake

(the palest brown i’ve never seen
the colour of your eyes
you’ve taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me

it’s just like heaven on earth
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

your breath
your face
your hands
your head
you’re sweet
your love
your tongue

i’d move across the world for you
just tell me when
just tell me where
i’ll come to you

take me back to that place in time
images of you occupy my mind
far away but i feel you hear with me
dream of you and you’re almost next to me

(the palest brown i’ve never seen
the colour of your eyes
you’ve taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me
it’s just like heaven on earth
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

i’m in love with you
i said i’m so in love
i said i’m so in love
so in love

fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you
i fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i’m really
crazy about you
when you’re next to me
it’s just like heaven on earth
(so in love)
you’re heaven
you’re heaven on earth

tell me that i’ll always be the one that you want
don’t know what i’d do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i’m in love with you

i’m so in love
i’m so in love

i fall off the edge of my mind
(i’m so in love)
when i just look at you
i feel like i’m gonna jump into heaven
(so in love)
and you’ll catch me
catch me if i jump
will you catch me?

Salata’ya Ne Oldu?

Nisan 23, 2010, 7:39 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Kendi adıma çok yoğun günler geçiriyorum ve umarım pazartesi günü itibariyle bir rahatlığa kavuşacağım. Hem iş hem özel hayat açısından bir çok şey üst üste gelince, bir de bunlara bilgisayarımın bozulması eklenince tam anlamıyla Salatasız kaldım son 10 günde. Hayatımda o kadar önemli bir yeri var ki Çoban Salata’nın her gün bir yanım eksikmiş gibi hissettim. Aşırı ders yoğunluğu, bilirkişilik, hakemlik faaliyetleri zincirleme olarak yol alırken bilgisayarımın artık emeklilik sevdasına düşmüş olması bir çok işimi de aksattı haliyle. Komşunun, kuzenin, arkadaşların bilgisayarları ile idare etmek zorunda kaldım akşamları işleri yetiştirebilmek için. Yetmedi Üniversitedeki yeni binamıza acilen taşınmamız istenince her şey birbirine girdi. Yeni binada internet yok, evde bilgisayar yok, Cenk’te zaten vakit yok Salata kaynadı gitti arada. İtiraf ediyorum Salata’ya ayırabileceğim zamanlar vardı ama hepsini gönüllü olarak ve inanılmaz zevk alarak özelime, hayatımı siyah beyazdan tekrar renkliye çevirene, yaşamaktan keyif aldırana, yüzümü güldürene ayırdım, çok da iyi yaptım 🙂

Netice itibariyle Pazartesi gibi rayına tekrar oturur blog. Ozhano da bir cemiyete katılmak için Zonguldak’ta bu hafta sonu. Volkan zaten kayıp 1 var 38567 yok, hayırlısı bakalım, ben pazartesi kesin dönüş yapıyorum. Madem öyle sizlere ruh halimi yansıtan bir şiirle veda edeyim. Sağlıcakla kalın, bayramınız da kutlu olsun unutmadan!

Her sabah özlediğin bir dünyaya uyanmak
Tutkunu olduğun gölle selamlaşmak yeniden
Mavinin tonlarına anlamlar yüklemek
Balkona çıkıp burcu burcu aşkı çekmek içine
Tekrar tekrar şükretmek yaşadığın tüm acılara
Seni buraya getiren onlar, sebebini bulduran
Yaşamayı yeniden sevmek
Her nefesinden keyif almak
Hayat buymuş meğer…

2 Messi Hatırası ve Uçup Giden

Nisan 17, 2010, 1:00 am | Futbol, Hayat, La Liga kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Adeta Messi ile yatar kalkar olmuştuk son dönemde. Maç varsa Barcelona maçı olsun, herkes topu Messi’ye atsın, Messi bizi futbola doyursun. Oldu canım! Oldu ama hakkaten. Artık Galatasaray, Fener hatta şike olayları üzerine konuşurken bile konu bir şekilde dönüyor dolaşıyor Messi’ye geliyordu. Ben kendi adıma öyle bir haldeydim ki TSL’den maç seyretmek zulüm gelmeye başlamıştı. Hatta bazı EPL maçları bile sıkar olmuştu. Yani her gün Barcelona maçı olsa 3 öğün Messi izlesek, hatta içimizde Messi çıksa, yetmedi fazla gelse de Messi kussak oldum adeta. O kadar Messiciydim artık anlayacağınız. Neyse uzun uzun anlatılır Messinin futbol kültüründe yarattığı değişiklikler ama 2 çarpıcı hatıram ve bir kaybım var artık Messiyle ilgili.

Bir kaç gün evvel fark ettiğiniz üzere içinde bulunduğumuz yoğunluk yüzünden hem ozhano hem ben yazamazken, günlük biraraya gelme seanslarımızdan birini yapıyorduk. Ozhano Barça maçını izleyip izlemediğimi sorunca dedim ki “Hocam ben bırakıyorum Digiturk’ü.” Hayırdır hocam?” dedi ozhano cevaba bak çay demle yüz ifadesiyle. “Abicim ya Messi’yi izledikçe bir tuhaf oluyorum ben, bizim maçlardan tiksinti geldi, ayda 90 lira verilir mi bu rezilliğe. Koca sezon topu topu 3-4 üst düzey maç oluyor, topluyorsun Messinin 1 devrede verdiğini vermiyor!” dememle birlikte ozhanonun cevabı net oldu “Yok olmaz abi bırakmalı Messi futbolu. Yoksa ne futbol endüstrisi ne yayıncı ne de taraftar kalacak.”. Dondum kaldım bir anda, haklıydı adam. 5 dakikalık derinlemesine tartışmadan sonra Messi’nin futbolu bırakmasının Dünya futbol endüstrisinin devamı için şart olduğuna karar verip lanetledik Messi’yi. Hatta neredeyse mektup yazıp bakkallık yapmasını önerecek ruh haline geldik ki, sonraki birkaç dakikayı hatırlamıyorum kendimizden geçercesine güldüğümüz için.

2. olay ise geçen Salı günü Düzce’de yaşandı. Babamlar ev değiştirmeye karar verdiler ve salı gecesi taşınacaklarından ben de Sakarya’dan kalkıp yardıma gittim, gece orada kaldım, kuzenle beraber ağır işleri bitirdik sabah 2,5’a kadar. Saat 1 gibi salondaki yemek masasının montajını yaparken futbol muhabbeti açıldı, konu her daim olduğu gibi önce Barcelona’ya sonra Messi’ye geldi. “Abi adamların oynadığı futbolun adı yok, karşılığı yok, hele o Messi nasıl bir insan, insan değil…” falan diye anlatrken kuzen Cihat ağabeyimin şu kurduğu cümleyle hayretler içinde kaldım “Ya herkes Messi Messi diye anlatıyor, bi nasip olmadı şu elemanın maçını seyretmek.” Dondum, takıldım, şaşırdım, ağzım açık kaldı. Nasıl olabilirdi, yaklaşık 5 senedir ortalığın ağzına tükürmüş bu adamın tek bir maçını nasıl seyredemezdi hem de futbol aşığı bir insan. Ciddiydi, hiç denk gelmemiş, daha ziyade Real’in maçlarına rastlamış ama Barça maçlarını izleyememiş. Bir insan Messi’yi izlemeden ben nasıl futbolu seviyorum, futbol izliyorum diyebilirdi? O gece ozhanoya söylediğimi yapmaya kesin karar verdim, hatta işte o gece içimdeki futbol sevgisinin uçup gittiğini de hissettim. Bilmiyorum belki geçicidir ama önce Messi sonra Cihat ağabey beni perişan ettiler. Digiturk’ü de ay sonu iade ediyorum. Denk gelirsem sadece Messi maçlarını izleyecekmişim gibi bir his var içimde, ama belki de izlemem, bilmiyorum. Enteresan olanı ise bu 2 olayın insana olan sevgimi arttırması, kalbimde sanki artık daha çok yer var sevmek için.

Futbol aşkımı bitirdiğin için teşekkürler Messi, ama inan acilen futbolu bırakmalısın.

Artık Ben Yazıyorum bu Romanı

Nisan 12, 2010, 7:20 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Şu hayatta 31. senemi yaşıyorum. Orta okul, lise sıralarında çok uzak bir hayal gibi gözüken yaşlarla dans ediyorum artık. Geriye dönüp baktığımda çok şey var yaşanmış. Geçen gün kısa bir sohbet esnasında işyerinden bir arkadaşım, sadece son bir kaç ayda yaşadıklarımın bir kısmını dinledikten sonra “Roman gibi hayatın” dedi. Oysa topu topu 15 dakikada kısacık birözet geçmiştim başıma gelenlerden. Söylediğinin ne kadar doğru olduğunu, sanki bir romanın kahramanı olduğumu da düşünmüyor değilim açıkçası. Bir film vardı onu hatırladım sonra “Stranger than Fiction”. Yaşadığı hayatın bir romancı tarafından yazıldığını farkeden ve romanın sonunda yazar tarafından hayatına son verilmesine karar verilmiş bir adamın hikayesini anlatıyordu. İşte aynı o adam gibi hissediyorum şu anda.

Tek çocuğum ben. Tek çocuklarla ilgili genel yargının aksine çok dengeli bir ailede, fazla şımartılmadan, merhamet ve vicdani duyguların sorumluluk bilinciyle birleştiği bir ortamda büyüdüm. Sevgiye eşlik eden saygı oldu hep hayatımda, fedekarlık yapmayı öğrettiler, paylaşmayı öğrettiler büyüklerim bana, minnettarım, şükrediyorum, iyi ki onların ellerine doğdum. Lise çağlarıma kadar sıradan bir çocukluk geçirdim, sonra hem medeni cesaretim hem de çalışkanlığım ve kafama koyduğumu yapmamla sivrildim. İşin garibi o sivrilme esnasında başladı hayatımdaki olumsuzluklar. Her bir adım ileriye atışımda, sanki o yukarıda söylediğim yazar özellikle öyle yazıyormuş gibi en az bir olumsuzluk, bir engel çıktı karşıma. Vazgeçmedim hiç çabalamaktan. Aynı anda hem kısa hayatımın en gurur dolu günlerini yaşadım hem de yıkıcı. Lise, üniversite hep böyle geçti. Çok başarılı, sosyal, gurur duyulan bir genç ama içinde fırtınalar var gizliden. Hastalıklar, kazalar, ölümler, kayıplar, çöküşler, bitmek bilmez dertler, ama hep sabır. İşte en büyük hatayı o zaman yaptım. Hayatımda bir çok fırsat yakaladığım halde farklı bir senaryo için, yaşamak istediğim hayatı istedim hep. Ama her kimse o romancı bana bile bile, acımadan o hatayı yaptırdı. Düzeltebilirim sandım, değiştirebilirim sandım, hissettiklerimi başka şeylerle karıştırdım, karıştım. Ya da o yazar, o romancı olacak terbiyesiz öyle sanmamı istedi.

Sabır dolu seneler, mutlu olma ve etme çabaları, gülmeyen yüzler, tatmin olmayan ruhlar, hep daha fazlasını isteyen ama suçu başkasına atan insanlar. Dayandım, değişebileceğine inandırmaya çalıştım kendimi, sabrettim, dua ettim… Sonra bir gün yazar fikir değiştirdi, olmadı bu dedi, haketmiyorsun bunları, seni getirmek istediğim yer burası değildi, affet beni. Sihirli bir dokunuş gibi. İlk önce anlamadım, herşeyin daha kötüye gideceğini sandım, ne yapacağımı şaşırdım. Ama öyle bir olay örgüsü yarattı ki hayatımın onca senesini berbat eden romancı, öyle bir çekip aldı ki beni inanamadım. Sanki kabuk değiştirdim, başka bir adam oldum, bütün sıkıntılarımdan bir çırpıda sıyrılıverdim. Bütün duvarlar teker teker yıkıldı önümdeki. Bambaşka bir adam oldum, gerçek kendimi buldum, içimdeki o eski dertli ve sorunlu adam öldü, yerine ben bir kez daha doğdum, arınmış gibi, kutsanmış gibi…

Ne çok hasretim varmış, gözlerimin önündeki perde kalkınca şahit oldum. Ne kadar yalnızmışım, yalnızlığa zorlanmışım. Ailem başta tüm sevdiklerimle kucaklaştım, yeniden bütün olduk. Kaybettiğim dostlarım, içimde sızısı kalan arkadaşlarımla buluştum teker teker, ilk kez gibi, özlemle, tertemiz bir hasretle.

Sonra yazar sanki diyetini öder gibi bana yaşattıklarının, yetinmedi kendimi bulmamla, insanlarla yeniden kavuşmamla, hayatımın rayına oturmasıyla bir ışık yaktı. “Işığa bak!” Baktım. Çok parlaktı ama uzaktaydı. Vazgeçmedim bakmaktan, baktığım her an yaklaştığını gördüm, yaklaştıkça daha da netleşti görüntü. Işığın içinde bir yüz vardı. Tanıyordum bu yüzü ben, hep bir ışıltı görmüştüm bu yüzde ama seçememiştim gözümün önündeki o kalın perdelerden. Aslında ışığın ta kendisiymiş o yüz, sadece kendisini fark edene yol gösterirmiş. Tam karşısında durdum ışığın, uzun uzun baktım, alamadım gözlerimi. Hep de bir korku içimde ya yazar vazgeçerse yazdıklarından? Ben vazgeçmeyecektim, o yazmasa da ben yaşayacaktım. Başladım. Gülümsedim, gülümsedi, elimi uzattım, o da uzattı, sıkıca kavradım, yine o da. Sonra birden ışığın bana da geçtiğini hissettim, hiç bilmediğim bir duygu, hiç yaşamadığım, ilk kez yaşatılan. Rüya değil, hayal değil, bu sefer kurgu da değil. Kalemi aldım yazarın elinden, kendim yazmaya başladım hayatımı. En çok böylesi bir ışığa muhtaçtım. Yeni başladım yazmaya, aslında yeniden, bana yazdıransa ışığın ta kendisi, 31 senedir aradığım olduğunu yeni anladığım, ona kadar yaşanan her şeyin detay olduğunu keşfettiğim ışık…

Vefat ve Teşekkür

Nisan 9, 2010, 7:33 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Ömrünü enayilik derecesinde fedakarca ve hep başkalarını düşünerek geçirmiş olan Sevgili kardeşimiz eski Cenk’ten kalan son parça dün gece vefat etmiştir. Ezan saati beklemeden hatta yıkamadan eski Cenk’in naaşı yakılarak kül edilmiştir ki bir daha kimse bulamasın. Küllerin serpildiği yer bile muammadır, öyle kalacaktır.

Son bir kaç aydır filizlenmekte olan yeni Cenk ise dün geceki veda ritüelinden sonra yarıda kalan hayata güzelliklere sahip çıkarak devam etmek üzere iştirak etmiştir. Eski Cenk’in vefatında ve yeni Cenk’in filizlenip boy atmasında emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler boynumuzun borcudur.

Haftalar Sonra Haftasonu

Nisan 4, 2010, 8:26 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Farkındasınızdır bu hafta sonu hiç birimiz bir şeyler yazmadık Salata’ya. Volkan’ı bilemiyorum da biz Açık Öğretim Sınavları’nda görevliydik. Engelli Salonlarında 4 seans boyunca görme ya da fiziksel engeli olan öğrenci arkadaşlara yardımcı olmaya çalıştık. Ben yaklaşık 7 senedir yapıyorum bunu, ozhano da yanılmıyorsam 3. senesine başladı. Engellerine rağmen okumak, diploma sahibi olmak, işe girebilmek, hiç bir şey yapamasalar da mezun olduktan sonra vakitlerini boşa harcamadıklarını hissedebilmek için azimle çalışanları görünce çok önemli dersler alıyor insan hayata dair. Gerçi ben 7 senedir çok etkileniyor ve biliyor olsam da bunu, her seferi bir kez daha duygulandırıyor, kendimi sorgulamama neden oluyor. Acaba kendime hak ettiğim saygıyı gösterebiliyor, kendi kıymetimi, sağlığımın, elindekilerin değerini bilebiliyor muyum diye soruyorum, bir iç hesaplaşma yaşıyorum. Bu sene ilk kez bu soruların cevabı tam anlamıyla tatmin etti beni. İlk kez, sonunda doğru düzgün cevaplar verebildim kendime, çok mutlu oldum. Çok yorucu olsa da hafta sonu çalışmak, cumartesi-pazar sabahın yedisinde kalkıp işe gitmek ve akşama kadar işte ama kendi odanda olmamak, çok keyif aldım bu haftasonu yaşadıklarımdan.

Kendime verdiğim cevaplardan aldığım mutluluktan daha önce başladı aslında haftasonu keyfi benim için. “Cuma gecesi itirafları” diye roman yazsan satacak cinsten içeriğe sahip muhteşem bir sohbet ve paylaşım yaşadım. Sadece 1 saat 45 dakika uyudum o keyifli ve eşsiz sohbetten sonra ama zıpkın gibi kalktım yataktan, yaydan fırlamış ok gibi başladım güne. O kadar uyku yetti bana bütün gün, sınavlarda hiç zorluk çekmedim, gram uykum gelmedi, her açıdan verimliydim çalışırken. Sonra içimde kalmış olan bir arzumu yerine getirmek için kendime verdiğim söze uydum ve yeniden dansa başladım. Salsa ve Bachata öğrenmeye başladım, ilk dersime girdim Cumartesi akşamı. Pazar günü de çok verimli bir sınav dönemi geçirdim ve iki okumalı sınav yaptım ama hiç yorulmadım. Ama bu iki çalışma gününün en güzel rengi öğlenleri yediğim yemekler, sınavlar sonrası paylaştığım mekanlardı. “İnsanın gönlünde yer tutmuşsa birileri onlarla yediğin dayak bile tatlı gelir” derdi rahmetli dedem. O kadar iş telaşının arasında insanın kanını kaynatıyor bu paylaşımlar, yaşadığını hissediyor, zevk alıyor nefes almaktan, huzurla doluyorsun. Gün içinde son derece sürpriz ve akademik kariyerim açısından son derece önemli bir de haber aldım, katlandı keyfim. Yetmedi; dansın, keyifli dakikaların, güzel insanların ve haberlerin verdiği hazzın yanında uzun zamandır ayrı kaldığım, ancak yaklaşık 10 gün önce tekrar buluşabildiğim, beni hiç tanımayan dostum Bryan Adams’la kucaklaştım yeniden. Çok özel anlardı. Üstelik bir de şarkı istedim ondan, o şarkıyı da armağan ettim üstelik!

Beni mutlu gördüğüne sevinen ve bunu da hissettiren arkadaşlarımla sohbetler ettim, iyi dilekler değiş tokuş ettim kalbimden, kalplerinden. ozhano oradaydı ihtiyaç duyduğumda, hızır gibi yetişti yine. Ailemle aldığım kararları, çıktığım yolları paylaştım, gördüğüm güleryüz ve inançtı bir kez daha. Hem gurur duydum hayatımdakilerle hem şükrettim. Haftalar sonra öyle bir haftasonu yaşadım ki hayat buymuş dedim!

Hiç olmadığım kadar mutlu, hiç olmadığım kadar genç, hiç olmadığım kadar enerji doluyum, yaşadıklarımın kıymetini biliyor, şükrediyorum.

Beni Kimsenin Bulamayacağı Bir Yer Çiziktirsene Amca

Nisan 1, 2010, 5:35 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Ne ilgiyle izlerdim bu amcanın sunduğu programı. İlgi çeken tabiki sadece resim yapması değildi. Öyle güzel anlatırdı ki yaptığı resmi her zaman gitmek isteyeceğimiz türden yerler olurdu hep. Bob Ross amcamız 1995 yılında hayata gözlerini kapadı. Ama aklıma geldi bugün. Hala daha onu hatırlayabiliyorsak bu amca bize sadece resim yapmayı öğretmemiş, başka şeyler de varmış programının arka planında ve hafızamızda güzel bir yer edinmiş.

Bugün sabah kalkmakta zorlanmıştım uyumak istiyordum ama işe gitmem gerekiyordu. Üstüne yapmam gereken onca şey var ki. Zaman az, iş çok. Hayat hep koşuşturmayla geçmeye başladı. Verimli bir şekilde uyuyabilmek haram oldu. Sabah 8.00 de telefonlar çalmaya başlıyor. Cevap vermesen daha büyük sorun olacak. Bir yandan aranıyorum ki işe yarıyorum diyorum, diğer yandan da keşke yokolsam bir anda. Ancak yaşamam gerek bunları sanırım. Ama içimden keşke beni kimsenin bulamayacağı bir yerler olsa diye geçirmedim değil. Arkasından da aklıma bu amca geldi. Hep derdi ya ” Şimdi her zaman gitmek isteeceğimiz türden bir orman yapalım.” Keşke bir kere de beni kimsenin bulamayacağı türden bir yerin resmini yapsaydı… Yok yok ben cidden deliriyorum. Hadi hayırlı olsun.

Kahveyi Güzelleştiren…

Mart 31, 2010, 1:21 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Kahve yapmakta da iddialıyım tıpkı mutfakta da olduğum gibi. Bol köpüklü, kıvamında ve telveye boğmadan yaparım kahveyi. Hayatımda iki kez kahve içebildim oysa, birincisi kabus gibi geceye sebep olurken ikincisi lavaboda sonuçlandı denemelerimin. Peki nasıl oluyor da içemediğim, tadını bile doğru düzgün hatırlamadığım Türk kahvesini becerebiliyorum diye düşünürdüm hep. Bugün çözdüm o konuyu.

Bir türlü tutturamamıştım kıvamını, köpüğünü 2009’da kahvenin, ne yaparsam yapayım istediğim gibi olmuyordu. Ama bugün öğleyin yaptığım kahve tıpkı son bir kaç haftadır yaptığım gibi güzel oldu. Kahvenin nasıl olduğunu fincana koyarken anlıyorum, sanki “ben oldum” der gibi bir koku veriyor cezveden fincana dökülürken. O koku ne çekicidir, o koku ne cezbedicidir, ne kadar kadın kokar… Oldu gerçekten de, içenler de beğendiler, sağolsunlar güzel sözlerini eksik etmediler. Keyif aldım ben de haliyle…

Bu kahve tecrübesinden bana kalan ise yukarıdaki sorunun cevabı oldu. Kahveyi güzel yapan onu hazırlayan kişi değil tam aksine o kahvenin keyifle içildiği güzel dudaklar. Ki o güzel dudaklar güzel, güler yüzlü ve içten insanlara aitler muhakak, kahveyi içemesen de benim gibi o keyifli yüzleri seyreder, hayatın güzelliklerine bir kez daha şükredersin… Aynı kahveyi haz etmediğine 50 kere yapsan tutturamazsın, ama bugünkü kahve gibi güzel ellere verilecekse, hep yakalarsın kıvamını…

Çoban Salata

Mart 29, 2010, 4:32 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 42 Yorum

Bu bloğun adını Çoban Salata seçmemdeki en büyük etken tabii ki Çoban Salata sevgimin ta kendisidir. O kadar seviyorum ki Çoban Salata’yı, her gün bıkmadan usanmadan yiyebilirim. Hazır az evvel çok önemli bir iş yükünden kurtulmuş ve çok güzel bir yüz görmüşken nicedir içimde kalan şu Çoban Salata tarifimi yapayım istedim. Çoban Salata’nın da tarifimi olur diyenlere su içmenin bile tarifini yapabilecek bir adam olduğumu söylemek isterim. Şu hayatta vazgeçemediğim 2. tattır su, ama Salata zamanı şimdi.

Benim için salatada en önemli nokta kullanılacak malzemelerin tazeliğinde. Malzemeler ne kadar taze olursa o kadar lezzetli bir Salata yapabilirsiniz, malzemenin yaşlandığı her gün salatanın tadından kaybettiğini bilmek önemli erdemdir salatayı hazırlayan için. O yüzden tavsiyem salata yapmak amaçlı alıyorsak malzemelerimizi, gerektiği kadar satın almak, fazlasını aldıysak, en fazla 3 gün sıfır derece bölmesinde bekletelim buzdolabında, ötesi Salata ihtişamından verilen ödündür.

Çoban Salata’da bir çokları bir çok farklı malzemeyi birarada kullanırlar ama benim için bir Çoban Salata’nın özü domates, salatalık, soğan üçlüsüdür. Bunlara ilave olarak kullanılacak yeşil ya da çarliston biber, maydanoz, dere otu v.b. eklentiler damak tadına göre değişir. Ben kendi adıma o öz üçlüyü birarada diğerlerini söğüş tercih edenlerdenim, sadece dereotu ile zaman zaman o alışkanlığı kırarım. Sarımsak da zaman zaman arzı endam eder o üçlünün yanında o günkü ruh halime göre ezilmiş ya da ince ince doğranmış şekilde, en az 2 diş olmalı ama onun tadını da almak istiyorsak (Çağrı’ya teşekkür hatırlatması için).

Çoban Salata’nın domatesi önemlidir. Bir kere o kışkırtıcı domates kokusunu alamıyorsak bilin ki Salata’ya 1-0 mağlup başlıyoruz. Ölçülü sertliğinin içinde sulu bir kıvama sahip olan kokulu salkım ya da normal fide domates salatanın tadına çok önemli katkı verir. Doğraması da çok önemlidir domatesi. Bir kere bıçağınız mutlaka iyi bilenmiş keskin bir bıçak olmalı. Körlenmiş bıçakla kesilmeye çalışıldığı anlaşılan domates hem yiyenin göz zevkini bozacak hem de ayırt edebilenlerin ağzında bir metal tadı bırakacaktır. O yüzden bıçağa dikkat diyelim bir kez daha. Çoban Salata’da en önemli ayrıntılardan birinin estetik görünüm olduğunu unutmadan doğramak gerekir domatesleri, öyle kocaman kocaman ya da mini minicik doğranmış domates Çoban Salata’nın ezgisini kaybettirir, makul bir büyüklük tutturmak gerekir doğrarken. Doğradıktan sonra doğrama esnasında sızan su asla ziyan edilmemelidir, mutlaka kabın içine katılmalıdır.

Salatalık Çoban Salata’nın diğer iddialı rengidir benim için. Ancak o koyu yeşil kıyafeti aykırılık yaratmaması için dekolteli kullanmak gerekir. Bütün kabuklarını soymaya kalkışmadan, onun yerine bir çizgili pijama deseni çıkartır gibi boyuna soymak salatalığı, doğrama sonrası kabuklu, kabuksuz ve kısmen kabuklu kısmen kabuksuz 3 farklı salatalık çeşidi ortaya çıkaracağı için görsel cümbüşe fena halde destek olacaktır. Tıpkı domateste olduğu gibi salatılıkta da parça boyutu önemlidir. Seçilen salatalığın en başta çok büyük, acuru andıran ya da kornişona yaklaşan küçüklükte olmayan bir salatalık olmasına dikkat ettiğimiz için orta boylu olarak kabul ettiğimiz salatalığı boyuna 3 parçaya bölmemiz gerekir evvela. Arkasından domates parçalarının boyutunu geçmeyecek büyüklükte ama çok da küçük olmayan parçalara, yine o yukarda bahsetiğimiz keskin bıçakla doğrarız salatalığı. Henüz 2 malzememizi doğramışken 4 farklı desen barındırır Salata.

En sonda işleyeceğimiz malzeme ise soğandır artık. Ben salatada mor ya da kırmızı soğana tutku derecesinde bağlı bir adamım. Tamam beyaz soğanı da severim ama Salata’daki o son ve farklı renk benim için koyu bir renk olmalı. Eğer has bir kırmızı soğan bulabilirseniz ısıra ısıra bile yiyebilirsiniz emin olun, o kadar tatlıdır. Mor soğan ise çoğu beyaz soğan gibi belli bir acı tada sahiptir. Mide rahatsızlıkları olanlarda olumsuz etki yapma ihtimaline karşı mor ve beyaz soğanları doğramadan önce ezerek yumuşatabilir ya da doğradıktan sonra su içerisinde sıkarak acılığını alabiliriz. Bunlar Salata’yı yiyecek olan topluluğun damak zevki ve sindirim sistemi sağlıklarına göre çeşitlenebilecek konular. Asıl soğanı nasıl doğramak gerekir? Klasik doğrama şekli hem restoranlarda, hem de büyüklerimizin evlerde yaptığı gibi küp küp doğramaktır. Eğer böyle doğranmış soğan favorinizse çok büyük küpler oluşturmamaya dikkat edin derim, yukarıda anlattığımız domates ve salatalık boyutları ölçü olmalıdır. Ancak ben küp küp doğrama yanlısı değilim. Her ne kadar daha uzun sürecek olsa da ortadan ikiye bölünmüşsoğanı ince ince ve hilal şeklinde seviyorum. Domates ve salatalığın köşeli şekillerine muhalefet edercesine eğimli bir yay görüntüsündeki (kırmızı) soğanın Salata’ya kattığı derinliğe hasta oluyorum. İtiraf edeyim hazırladıktan sonra bir süre izliyorum Çoban Salata’yı ve çok rahatlıyorum bu aykırılıkları bir arada huzur içinde kayık tabakta uzanırken izleyince.

Şimdi sıra Çoban Salata’nın en vurucu kısmında ki bu kısım o görsel şöleni bir festivale çeviren sıvı katkıların salataya eklendiği an. Önemli ayrıntı ise dileğe göre tuzun sıvılar eklenmeden salata üzerine sepilmiş olması. Böylece sıvılar eklenip salata karıştırıldığında tuz homojen bir şekilde nüfuz eder malzemelere. Çoban Salata’ya katılacak sıvılar limon, sirke, nar ekşisi, sıvı yağ dörtlüsü veya türevlerinden seçilmeli. Tabii ki bu benim damak zevkim. Beni Çoban Salata’da zevklerin doruğuna çıkaran üçlü balsamik sirke, nar ekşisi ve sızma zeytiyağıdır. Balsamik sirke kimilerinin dediği ya da isimlendirmeye çalıştığı şekilde bir sos değil tam aksine yer yüzünün en keskin sirkelerindendir. Ötesinde şarap sirkesidir balsamik, üzüm suyunun alkollenmeden önceki yoğun mayalanmış son sirke hali yani. Benim Balsamikte tercihim İtalya’nın Modena şehrinin sirkeleri. Kemal Kükrer de son dönemlerde ciddi atılım yapmış olsa da o tadı yakalayamadılar, Modena balsamiği benim için hala 1 numara. Balsamik sirkeye eşlik eden nar ekşisi sızma zeytinyağının o tarif edilemez natürelliği ile kucaklaştığında ortaya adını koyamadığınız bir bileşim çıkar. Bu bileşim taze domates, salatalık ve soğanla birleştiğinde kayık tabakta ortaya çıkan manzarayı anlatmak için görmek gerekir. İlk görenlerin tepkisi “Bu güzelim salatanın içindeki bu simsiyah şey de nedir Allah aşkına!” olsa bile bir çatal aldıktan sonra artık Çoban Salata onlar için yemeğe eşik eden formatından çıkıp yemeğin eşlik ettiği meta görüntüsüne bürünmüştür. Hele ki sıvı eklentilerimizi normal ölçünün biraz üzerinde kullandıysak o Salata’ya ardı ardına batırılan, çatallara takılı ekmekleri görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Yemek sonunda tabakta kalan salata suyu ise paylaşılmaz bir ganimet halini alacaktır emin olun.

Eğer balsamik sirkeniz yoksa normal üzüm sirkesi kullanmak en doğru tercih olacaktır. Elma sirkesi bence Çoban Salata’yı bozuyor çünkü. Üzüm sirkesi diyince de mümkünse “Vefa” marka bulmaya çalışın derim, keza bunca senedir Çoban Salata’ya bu kadar çok yakışan bir sirke daha görmedim. Nar ekşisi de olmazsa olmaz değildir, eğer ilk kez kullanacaksınız pek bileni olmasa da bu taraflarda Adana’nın Bürücek markası hem hesaplı hem de çok lezzetlidir. Sızma zeytinyağı yoksa, ayçiçek yağı da kullanılabilir. Limon sevenler zaten sirkeyi falan hiç düşünmeden ortadan ikiye böleceklerdir limonlarını. Ancak minimum 2 farklı sıvı katkı şarttır Çoban Salata’ya. Yukarlarda dedim ya sıvıları eklemeden bile zaten Çoban Salata malzemeleriyle bir şölendir, sıvı katkılarla onu bir festivale çevirirsiniz.

Umarım bu satırları okuyan herkesin hayatı bundan sonra geçirdiği her gün en az bir şölen ama pek çok gün de festival tadında geçer.

Tarihe Not Düştüm

Mart 26, 2010, 12:47 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum
25 Mart 2010’u
Yepyeni bir başlangıç yaptığım,
Kendimi yeniden erkek hissettiğim,
Seneler sonra bu kadar heyecanlandığım,
Eski ve kadim bir dostla yeniden kucaklaştığım,
11 senelik açığı kapatmaya başladığım,
Gün olarak tarihe not düştüm.
Tünel ucunda görünen ışık olmak çok huzur verici…
İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl”
NOT: Resimdeki çiçekler beyaz şakayıktır.

Yoksunluk Belirtileri

Mart 24, 2010, 10:40 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

Devamlı kullanılan ve vücudun ya da benliğin de diyebiliriz bağımlısı olduğu alışkanlıkların bırakılması veya bıraktırılması sonucu ortaya çıkan, dayanması çok zor, mücadelesi çok sabır gerektiren olgudur “Yoksunluk Belirtileri”. İnsanlar evliliğim bittiğinde, ki bunun doğrusu bitirildiğindedir, bu yoksunluk belirtilerini yaşayacağımı sandılar. Sanmakta da haklıydılar ben bile öyle sanıyordum. Ama insanın bilinçaltının ne kadar derin ve bizlerin algılayamacağı kadar tecrübelerimizden öte bir tecrübeye sahip olduğunu bilmiyorduk hiçbirimiz.

Yoksunluk belirtileri çoğunlukla uyuşturucu, alkol, sigara, kafein gibi doğrudan sinir sistemini etkileyen alışkanlıkların bırakılmasıyla beliriyorlar. Bu belirtileri had safhada yaşamak istemiyorsanız kademeli olarak bırakmak gerekiyor alışkanlıkları. Bu sefer vücudu yoksunluğa alıştırmak gerekiyor. Diyelim ki bunu da yapamadınız, o zaman öylesi bir şok yaşamanız gerekiyor ki o alışkanlıktan da o alışkanlığa tutulmuş olmanızdan da nefret edin.

Rahmet olsun sevgili dedemin hasretlerini dinleyerek büyüdüm ben. Erkek çocuk hasreti vardı dedemin, 2 kızı olmuş, 4 erkek evladı doğumda ölmüş zamanında kan uyuşmazlığından. Ben ona ödül gibiydim, birbirimizin alışkanlığıydık. Ondan dinlediğim 10 yılı geçmiş olan şampiyonluk hasretiyle büyüdüm. Hasretin nasıl sevgiye dönüştüğünü öğrendim. Derwall’in talebeleri şampiyonluk kupasını kaldırırken dedemle birbirimize sarılıyorduk biz. Hiç için acımadı mı beklerken dedim dedeme “Ona da alışıyorsun evladım” dedi “Sırrı inancını kaybetmemekte”. İnancını kaybetmemek, kime, neden? Çözdüm dediklerini, cevap: Kendine, gerçekten inandığına.

Sigara kullanmıyorum, ömür boyu ağzıma içki sürmedim, her ikisini de denemedim bile. Çayı hiç sevmiyorum, kahveyi midem kaldırmıyor, asitli içekleri tam 14 senedir içmiyorum. Bir dönem bahis oynayıp iyi para kazandım ama asla tutku olmadı, kumara dönmedi benim için. Öyle çılgınca gecelere akıp sabahı edecek adamlardan hiç olmadım. Çok arkadaşım oldu her görüşten, her sosyal tabakadan, hepsi aynıydı benim için. Onlar arasından seçtiğim dostların çoğu yanlış tercihti, yemediğim kazık da kalmadı. Ama ilginçtir hiç biri içimi uzun uzun acıtmadı. Neden diye düşündüm hep, neden onların yoksunluğunu hissetmiyorum ben? Sonra çözdüm? Benim benden içeri bilinçaltım kendisine bir savunma mekanizması geliştirmiş durumda. Bu savunma mekanizmasının tabanında ise başta dedem ve ailem var. Bu mekanizma seneler boyu yaşadıklarımla da donanımlanınca, farklı bir karakter çıkmış ortaya.

Geçen gece Trabzonspor’a yenildiğimizde yine ekran başındaydım. Çok farklı hayaller kurarak aldığım 120 ekran LCD’de tek başıma seyrettim yine maçı Ses her zamanki gibi duyulabilecek kadar açıktı, ben de hoşlanmıyorum aşırı gürültüden, kafayı şişirmenin lüzumu yok tatil gününde. Emre o hatayı yapıp Colman golü attığında, Dos Santos’un şutunu Kıvrak 90’dan aldığında umutsuzluğu düşmedim, keza maç bittiğinde de yıkılmış bir halim yoktu, aksine keyifle bir de film izledim maçın üzerine. Geçen sene ligi altlarda bitirdiğimizde de acımamıştı içim, hep hazırdım ben bunlara. Güzel şeylerin bitmesine bir alışkanlığım vardı, önceden önlemini alıyordum ama farkında değildim. Ne de olsa 14 senelik yoksunluğun ne olduğunu dinleyerek büyümüştüm.

Unutmaya çok hazır bir bünyem var benim. Bu hayatta dedemden başka hiçkimse hiçbirşey için yaşamadım yoksunluk belirtilerini. Onun gidişi çok yıpratmıştı beni. Onun ve ailemin bana kattığı şey ise her şeyin bitebileceği ihtimaline hazır olmakmış.Öyle bir hazır olmak ki bu farkında olmadan, bitmesin diye herşeyin aslında olması gerektiği gibi yürüdüğüne inandırıyorsun kendini, bir aksaklık varsa suçun kendinde olabileceğine inandırarak benliğini yapmadığın şeyleri yaptım diye üstleniyorsun, sırf herşey yoluna girsin diye, Don Kişot değil de onun saldırdığı bütün değirmenler oluyorsun isteyerek ve bilerek. Halbuki seni kemiren, seni dışlayan, seni kendinden uzaklaştıran, seni için için yiyen bir hastalık karşındaki, artık sana zarar vermekten zevk alır hale gelmiş görmüyorsun. Ama işin aslı o değil, gözlerin görmüyor sadece, bilinçaltı denilen o derin deniz fırtınalara çoktan hazırlamış seni. Her şey olup bittiğinde sen bütün olasılıkları denemiş ama asla vazgeçmemiş olarak dimdik ayakta kalıyorsun. Çünkü sen sigarayı bırakmamışsın o seni bırakmış, hem de giderken iki parmağın arasından kendini senin üstünde söndürmüş. Kısacası nefret etmişsin yaşadıklarından, alışkanlığından. Zaten ömür boyu başka hiç bir zararlının etkisinde kalıp yoksunluğunu da hissetmediğin için kendini bilmez bir hazır olma halindesin. O kadar çabuk unutuyorsun ki o alışkanlığı, işin gerçeğini bilinçaltın sana sunduğunda, aslında senelerdir kullanıldığını anladığında, giderken yapılanlarla beraber hem kademeli bırakmışsın hem de şok bir ayrılış yaşamışsın o alışkanlıktan, farkına varıyorsun.

Yaraların çabuk iyileşiyor, “Yazık etmişim gençliğime, ama hala genç değil miyim ben, yılların benden götürdüğü sadece tecrübesizliğim değil mi?” diye soruyorsun kendine. Yarayı açanın geride bıraktığı nefretini o yaralara merhem ettiğini, o derinin o deriyi bir daha istemediğini, kabuklar kalktığında altında yepyeni bir adam olduğunu görüyorsun. Hayat çok güzel gerçekten. Erkeksin, bekarsın, iyi bir işin var, muhteşem bir ailen, seni seven dostların dostların var etrafında, her biri sana uzatmış elini. Güneşe dönüyorsun yüzünü, bütün kış bir kez içlik giymiyorsun, bereyi nadiren takıyorsun önceki senelerde her takmadığında seni yataklara düşüren sinüzitin olmasına rağmen bir kere hasta olmuyorsun, senelerdir kurtulamadığın fazla kilolar kendiliklerinden kaybolup gidiyorlar. Hayatında ilk defa saçlarını uzatıyorsun, beğenmeyen tek kişi olmuyor. Yalnız yaşamaya başlıyorsun, zorla verilmiş olsa da özgürlükten aldığın zevki tarif etmeye kelime bulamıyorsun. Aylardır bir sayfa yazamadığın doktoranı bitiriyorsun, bir anda aranan adam oluyorsun, bir çok fırsat, güzellik arka arkaya seni buluyor.

İşte o gün anlıyorsun ki yaşadığın son 11 sene yoksunluk belirtilerinin ta kendisiymiş.

Ve yarın yeni hayatında yepyeni bir sayfa yazılmaya başlıyor, sen artık o sen değilsin, sen artık yalnız değilsin.

1Milyon Dolarınız Olsun İster misiniz? Buyrun O Zaman..

Mart 24, 2010, 12:56 am | bilinmez, gizem, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
1 Milyon Dolar. Ağızdan dolu dolu çıkıyor. Ama yukarıda fotoğrafı görülen zat gibi maddiyatın anlamsızlığına inanan ve hayatta başka varlıkları elde etmenin peşinde koşanlar da var. Fotoğraftaki muhterem Gregory Perelman. Şu anda dünyadaki en zeki adam olduğuna inanılan matematik dehası, çılgın, deli, manyak, insanda aşağılık kompleksi yaratan, fotoğrafa bakınca kafayı yoracak başka işi yokmuş tipten belli dedirten, hafiften Küçük Emrahımsı bakışlı, yani öyle biri. Zamanında Henri Poincare tarafından kuyuya bir önerme ile atılan taşı 2002 yılında çıkarmayı başarmış, matematiğin Messi’si, Hamilton’u, Valuev’i bir nevi. İspatladığı önermeyi okudum. Daha önermenin tam olarak ne oldupunu bile anlamadım, zaten yarıda da bıraktım okumayı ne yalan söyleyeyim. Önermeye bir de ben bakayım diyenler buyursun baksınlar bakalım anlayacaklar mı? Hayır böyle beyinleri görünce bir aşağılık kompleksi oluyor insanda. Hayır üstüne bir de bahsedilen önermenin ispatının ödülü olan 1 milyon doları kabul etmemesi de ayrı bir olay. Madem istemiyorsun bari bağış yap, yoksula ver de hayır kazan. İstemem de isemem benim derdim aynı Henri Poincare gibi kuyuya bir daha kimsenin çıkaramayacağı cevabını sadece benim bildiğim bir taş atabilmek demiş. İlginç insan ne diyelim.Şimdi bu Perelman’dan hareketle düşündüm de neden bizden de Perelmanlar çıkmasın. Dünyada şu anda cevabı henüz bulunamamış ya da ispatlanamamış 6 soru var. Her birinin değeri 1 milyon dolar. Bir bakın bakalım belki kafanızın üzerinde bir lamba yanar 😀
1. Collatz problemi
Önce pozitif bir tamsayı seçin. Sonra aşağıdaki işlemleri sırasıyla yapın:
Sayı tekse üç katını alıp bir ekle. Sayı çiftse 2’ye böl. Aynı işlemi çıkan sayıya uygula. En sonunda elde edeceğin sayı muhakkak 1 olacaktır. Bu işlemlerin sonucunda 1 vermeyen bir sayı var mı?
(Dikkat: Örneğin 27 sayısından 1 elde etmek için 112 basamak ilerlemek gerekiyor. Bulacağım derken kafayı yemeyin. Gerçi kafayı yemeden de 1 milyon dolar vermezler ki.)

2. Palindromik sayılar
Kapak, kütük, mum gibi kelimelerin ortak özelliği düzden de tersten de aynı şekilde okunması. Bu durumu sayılara uygularsak 1991, 10001, 79388397 gibi sayılara palindromik sayılar denir. Soru şu: Hem palindromik hem de asal olan sonsuz tane asal sayı bulunabilir mi?

3. Mükemmel Sayı sorusu
Mükemmel sayı bilindiği gibi! kendisi haricindeki tüm çarpanlarının toplamı kendisini veren sayıdır. Örneğin 6; 1,2,3 çarpımı 6 toplamı da 6. Yani 6 mükemmel bir sayı. Aynı zamanda 28, 496, 8128 sayıları da obeb okekten bakarsak mükemmel sayılar oluyorlar. Görüldüğü gibi hepsi çift sayı. O zaman soru şu: Tek mükemmel sayı var mıdır? Bulduysanız yaşadınız.

4. Goldbach Kestirimi
Zamanın 1742 sinde Goldbach, Euler’e yazdığı mektupta halini hatrını, annesinin babasının sağlığını sıhhatini sormuş. Mektubun sonuna da Euler’in kafayı yemesini sağlamak için bir soru eklemiş: “2’den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı şeklinde ifade edilebilir diyorum ben. Ya bana bunu ispatla, ya bunun doğru olmadığını ispatla, ya da öyle ortada ben matematiğin mihenk taşıyım diye konuşma.” demiş. Önermenin ispatı ya da yanlışlığı gösteren bir çözüm hala daha belli değil.

5. Asal Sayılarda Karmaşıklık
Başka bir 1 milyon dolarlık soru: n2 (kare) ile (n+1)2(kare) si arasında muhakkak bir asal sayı var mıdır? Bana bunu ispatla demiş zamanında delinin biri. Daha kimse çözememiş. Beyni delenler çok olmuş bu soru yüzünden

6. Ya bu soruyu okurken ben bile anlamadım. Bunu boşverin.

Hayır bu sorulardan birini çözmeniz durumunda kazanacağınız 1 milyon doların yanında önemli bir şey daha var. Bu Perelman’ın kapısına her gün ” senden çocuğum olsun istiyorum, gözleri senin gibi baksın, kafası senin gibi çalışsın” diyen birçok kadın uğruyormuş ama bizim matematikçi ben tebeşirimle, karatahtamla evliyim diyormuş. Belki bu, paradan da büyük bir gaz unsuru olabilir bazılarına :D.

Çoban Salata Trendus.Com’da Tanıtıldı

Mart 23, 2010, 1:11 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Modern Kadının yaşam rehberi sloganıyla yola çıkmış olan Trendus.com kadınları ilgilendiren bir çok konu dışında aslında kadınların pek de haşır neşir olmadığı spora da bir pencere açarak farklılığını ortaya koymuş bir kadın portalı. Trendus.com’un spor ayağında ise Eurosport 2’nin sunucularından Çiğdem Öztabak var. Kendisi geçtiğimiz günlerde bizimle irtibata geçerek spor bloglarını tanıtmak ve bizimle ilgili de bilgi almak istediğini söyledi. Mini bir röportaj diyebileceğimiz şekilde e-posta yoluyla iletişime geçtik. Sağolsun, elleri dert görmesin bizim de arasında olduğumuz 5 blogu ön plana çıkararak detaylı bir tanıtım yapmış. Bizim için hem gurur hem de sevinç oldu. Keza kimsenin yadsıyamacağı bir gerçek haline gelmiş durumda “Eğer herhangi bir blog ağı üyesi değilsen görmezden gelinirsin” önermesi. O nedenle teşekkürlerimizin baremini ve şiddetini çok çok yüksek tutuyoruz Trendus.com ve Çiğdem Öztabak’a. Hiç bir çıkar amacı gütmeden devam ettirdiğimiz Çoban Salata’nın beğenilmesi bizleri çok mutlu ediyor, hele ki beğenler kadın olunca hitap ettiğimiz kitlenin ne kadar genişlediğini anlıyor ve seviniyoruz. Hepinize çok ama çok teşekkürler.

Tanıtıma burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz

Nur İçinde Yat

Mart 23, 2010, 6:22 am | Galatasaray, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Takip Ettiklerim-1

Mart 22, 2010, 1:42 pm | dans, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Bu çocukları görmeden önce popping falan bilmezdim. Ama keratalar iyi iş çıkartıyorlar.

İsyandayım: Akaryakıt Fiyatları

Mart 21, 2010, 3:30 pm | Hayat, isyan kategorisinde yayınlandı | 11 Yorum

Dün Korumalı Futbol Üniversiteler Ligi için Eskişehir deplasmanına gittik. Haliyle ulaşım için belirli bir ücret ödemek durumundayız. 403 ile gittiğimiz deplasman için vereceğimiz ücretin içinden kaptan önce mazot almak istediğini söyledi. Boş deposuna tam 500 Liralık mazot aldık ve Sakarya’ya geri döndüğümüzde deponun yine neredeyse boşaldığını gördük. Aylardır içimde biriken isyan bombası tam anlamıyla o anda patladı. Aslında deplamana giderken yol parasını otobüs şirketi değil devlet aldı bizden. Bütçesiz, fedakarca desteklerle, resmi olarak desteklenmeden, kendimizden vererek bir şeyler yapmaya, öğrencilere spor yaptırmaya, ilimizin tanıtımına katkıda bulunmaya çalışırken cebimizdeki paraya el uzatan ilk makamın devlet olması içimi acıtıyor. 

Kurşunsuz benzin 3.75, Motorin (mazot) 3.10 olmuş bu ülkede. Araba kullanmak, şehir dışına çıkmak, seyahat etmek, hatta ulaşım lüks olmuş. İnsanlara zorla dayatılan “hiç birşeye zam yapılmıyor, hesabınızı bilin!” uyarısı mı desem, hakareti mi desem anlaşılır boyutların dışına çoktan çıkmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre Euro kuru 2.08 TL seviyesinde. Bu durumda 95 oktan kurşunsuz benzin fiyatının karşılığı yaklaşık 1,81 Euro. Avrupa Birliği ülkelerindeki en fahiş fiyat ise 1.51 Euro ile Hollanda’da. Küçücük topraklarında hiç bir şey çıkmayan Güney Kıbrıs bile 1 Euro civarında satıyor benzini. AB ortalaması ise 1.194 Euro mertebesinde yani yaklaşık 2,49 TL. Aradaki bu 1,36 TL’nin açıklaması nedir? Her depoda cebimize uzanıp en az 61 Liramızı nasıl hiç çekinmeden, yerinmeden alabiliyor bu insanlar? AB ülkelerinde işşizlik maaşının 500 ila 100 Euro arasında değiştiğini, Türkiye’de ise asgari ücretin 576 TL seviyesinde olduğunu düşününce yaşadıklarımızın, hatta hala bu ülkede insanların yaşıyor olabilmesinin bir şakadan daha fazlası olabileceğini düşünmüyorum. 

1998’de benzinden alınan vergi Euro-cent olarak sadece 10 cent civarındayken bugün 1 Euro mertebesine gelmiş durumda. Bizimse sesimiz çıkmıyor, kuzu kuzu dolduruyoruz depoları! İsyan ediyorum ben! Nefret ediyorum bu düzenden ve tepkisizliğimizden. Bakan çıkıp emekliler ölsün diyor, verdiklerimiz yetmedi mi diyor, hiç bir şeye zam yapmıyoruz diyip vergileri arttırıyor ve biz susuyoruz da susuyoruz. Zevk alıyoruz birilerine zevk vermekten. Ama ben İsyandayım kardeşim, toplu taşımaya yöneliyorum, yöneltiyorum, bu düzene dur demeye çağırıyorum aklı başındaki herkesi!

KURŞUNSUZ BENZİN
AB ÜLKELERİ (Litre/Euro)
———– —————-
Hollanda 1,511
Belçika 1,401
Finlandiya 1,401
İngiltere 1,383
Danimarka 1,377
İtalya 1,367
İsveç 1,362
Almanya 1,361
Portekiz 1,343
Fransa 1,314
Lüksemburg 1,177 

İrlanda 1,166
Malta 1,155
Avusturya 1,148
Çek Cumhuriyeti 1,116
İspanya 1,110
Slovakya 1,094
Macaristan 1,089
Polonya 1,059
Slovenya 1,041
Yunanistan 1,038
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 0,996
Litvanya 0,975
Letonya 0,951
Estonya 0,920
————– ——-
Ortalama 1,194

Ben de İrlandalıyım Çoktandır İsyandayım!

Mart 20, 2010, 12:52 am | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

C3Moi yeni edindiğimiz, aslında hiç karşılaşmadığımız ama aynı fikirlere sahip olmak için birbirimizi tanımamız gerekmeyen adam gibi adam. “Ha tanımadığın adam için bunları nasıl söyleyip ondan emin oluyorsun?” diyenlere de “Tanıdıklarımızın ne faydasını gördük anasını satayım, en büyük kazıkları bizatihi onlardan yemişken, C3Moi candır!” diyorum. Kendisi İrlandalı yaftası yemiş, o yaftayı sorgulamacı karakterinde kemiklendirip gerçek anlamına kavuşturmuş bir genç, bir delikanlı, bir cesur yürek!

C3Moi’nin uzun süredir isyankar tavrıyla yazdıkları benim kendi hayatımda sorguladıklarım, karşı çıktıklarım, senelerdir başetmeye çalıştığım şeyler aslında. Ortak paydada bütünleşmek, aynı yöne bakmak bu oluyor herhalde. Otuzlu yaşlara başladıktan sonra yaşadıklarıyla hayatı yeniden öğrenen, zevklerine vakıf olan, asıl varoluş sebebini keşfeden ben itiraf ediyorum çoktandır isyandayım! Bir gün elime yetki geçtiğinde neler yapacağım tavrında değilim ben aksine yetkim, yasal gücüm yokken bile değiştirmeye çalışıyorum bir çok şeyi, karşı koyuyorum, tavır alıyorum, alıyorum ki o sözünü ettiğim yetki elime geçtiğinde yapacaklarım şaşırtmasın kimseyi. İsyanı ete kemiğe büründürmek, doğru işler yapmaktan, hak edene hakkını vermekten, yanlışı düzeltmeye çalışmaktan, adam olmayanı düzeltemiyorsan ipe dizmekten geçiyor. O yüzden susmamalıyız, gerekiyorsa sabah akşam isyan etmeliyiz. İster İrlandalı ister İskoç ister Hayrabolulu ya da ne bileyim Yüksekovalı olalım ama susmayalım ve karşı çıkalım yanlışlara! Ülke elden gitmeden, şeref bitmeden, onur kaybedilmeden!

İsyandaki dost C3Moi’nin blogu Tanrı’nın Sopası‘nı takip edin pişman olmazsınız. Buradan da çektiği bayrağın ilmek ilmek örgüsüne bakarsınız.

Bir Hayalim Var Benim

Mart 16, 2010, 9:39 pm | Futbol, Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Bir Hayalim Var Benim

O hayalimde yemyeşil sahalar
Yeşilde topun peşinden koşturan delikanlılar
Hepsinin yüzü güleç, hepsi bahtiyar
Sahtekarlık yok içlerinde…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde dürüst adamlar
Eyyamsız maçlar yönetirler
Her maç aynı düdüğü çalar
Her hafta saygıyla anılırlar…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde adam gibi teknik adamlar
Maç sonu bahaneler aramayan
Hakeme ziyadesiyle sallamayan
Hatasını itiraf edebilen samimi suratlar…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde sadece şarkılar söyleyen tribünler
Maçı değil kendini izlettiren
Rakibi bile kendine hayran bıraktıran
Kadınlı çocuklu rengarenk formalar yanyana…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde tertemiz bir basın
Sadece sporu spor olduğu için yazan
Asparagas sansasyon peşinde koşmadan
Her gün kendini okutturan…
Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde spor sadece eğlence
Sporcular sanatçı teknik adamlar yönetmen
Yöneticiler yapımcı diğerleri karakter oyuncusu
En sonunda kapanırken perde
Herkes çok huzurlu…

96!

Mart 10, 2010, 12:41 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 12 Yorum

En son Nisan aylarının sonu 2006 senesiydi tartıda 96 kiloyu gördüğümde. Neredeyse 4 sene olmuş! Son 2 senedir 100 kilonun altına düşmeye çalışsam da bir türlü başaramıyordum. Her işte bir hayır var derler hesabı medeni hal değişikliğinin gerçekleşme süreci olan yaklaşık 40 günlük sürede tam 10 kilo verdim. 107’den 97’ye düştüm. 15 Aralık’tan beri yaklaşık 2,5 ayı geçkin sürede 1 kilo değişmedi kilom. Ama son dönemde hem Tatankalarla birlikte artan yoğun tempo hem de Personel Ligi’nin başlamasıyla vücudumda bir hareketlenme hissetmeye başladım. Bu akşam yoğun bir iş günü sonrası takımla birlikte idmana çıktım. Eve döndüğümde duşa girmeden bir tartılayım dedim ve senelerin hayali ile karşılaştım. Tartının göstergesi 96’nın hemen altındaydı! 4 senelik hasret bu, kolay değil, insan sevincini haykırmak istiyor. Annem bende mesela bu hafta, kekler, börekler, tatlılar yapmış, antrenman dönüşü insan tartıda o iki rakamı yanyana görünce nefsiyle savaşıyor adeta, ağzıma gram koymadım yiyecek, sabah saatine bıraktım 🙂 Neyse sözün özü hayatımdaki tüm zararlı fazlalıklardan kurtuluyorum sırayla, hem de özel bir şey yaptığım da yok, kendiliklerinden kaybolup gidiyorlar! Yaşasın!

Hedef 90 be kardeşim!

Bu arada yukarıdaki 96 Hannover’in 96sıdır ödünç aldım 🙂

Kadın

Mart 8, 2010, 4:56 pm | Desportivo, Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Sevgili M.T.’nin blogu Desportivo’da paylaştığı bir Nazım Hikmet şiiri “Kadın”. Ben de kendi açımdan bir yorum yazmıştım aslında gönderinin orjinaline, ama az önce okuyunca çok hoşuma gitti 🙂 , burada paylaşayım istedim. Şiirin sonuna eklediğim diziler şahsıma aittir…

Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde
Yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir
Harman yerinde dokuz zilli
Köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım bacaklarım.
Yavrum, anam, karım, kız kardeşim.
Hayat arkadaşımdır.

Kadın hayat arkadaşım, 
Sonsuzluğa yolculuğum, 
Tek dostum dediğin anda 
Seni arkandan hançerleyen.
Anadan gerisi kuyruklu yalandır, 
Kadın Ana olmadıkça 
Gerçekten kadın olamayandır.

Power Bitti Yaşasın Virgin Radio!

Şubat 27, 2010, 7:21 pm | Hayat, Radyo kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Çok büyük iş yaptılar. Daha önce açıkçası adını bile duymadığım bir radyo istasyonuydu Virgin. Ama yaptıkları şu iki önemli transferle hem Power FM’in belini kırdılar hem de yabancı müzik yayını yapan radyolar arasında bir anda öne fırladılar. Geveze ve Bay J alışılmış saatlerinde yani 06:30-10:00 ve 18:20 saatleri arasında en azından benim neşem olmaya devam edecekler. Bay J “Şu ortamda Power FM’in verdiğini verecek zor çıkar, buradan ayrılmam zor” türünde çok laf söylemişti programında, demek ki çok ciddi paralar aldılar. Helal olsun, fazlasıyla neşelendiriyorlar insanı sesleriyle. Sırf onlar değil, aşağıdaki resimde diğer transferleri de bir inceleyin, radyolar arası transfer şampiyonu olmuşlar adeta. Virgin Radio Doğuş Grubu’nun bir medya kuruluşu tıpkı NTV ve kanalları gibi. NTV’nin milli maçları almasının ardından böylesi önemli bir atılımın daha gelmesi pazar paylarını arttırmak için Doğuş Medya yöneticilerinin çaba içinde olduğunun göstergesi. Dilerdim ki Geveze’nin ekibi de Virgin’e geçsin ama sanıyorum onlar daha komedi ağırlıklı bir içerikle devam edecekler Power FM’de, onlara da başarılar dileyelim

 Zaman zaman sabahları Power FM’i yoklayacak olsak da artık asıl radyomuz Virgin’dir (hem yeni medeni halime de uygun, he he).

Zorla Verilen Özgürlük…

Şubat 25, 2010, 7:56 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum
Baldan Tatlıymış!!!
Çok Şükür Ya Rabbi!!!

Lanet Getirdiniz!

Şubat 22, 2010, 8:15 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bürokrasi denilen acayip düzen içerisinde, hasbel kader bir makam ve koltuğa sahip olmuş, ciğeri beş para etmez adamların eline bakmak zorunda kalmak çok acı. Sorun çözmek değil sorun çıkarmak, yardımcı olmaya çalışmak değil işi yokuşa sürmek, paylaşarak büyümek değil paylaşmadan ezmek için var olan bu adamlar gece yataklarında nasıl rahat rahat uyuyorlar, öbür tarafı hiç mi düşünmüyorlar anlayamıyorum!

Gün gelecek yetki sahibi olanlar değişecek, insan olan, adam olanlar oturacaklar o ve daha yukarıdaki koltuklara. İşte o gün hakkaniyet nedir, hizmet nedir, insanlık nedir öğrenecek halk. O vicdan fakirleri de hak ettiklerini bulacaklar.

Lanet getirdiniz gençliğe! Defolun gidin artık! Ya da bekleyin ,sizi def edeceklerin gelmesi yakın, o zevki bizlere bırakın!

100.000 Müşteri!

Şubat 10, 2010, 9:15 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 10 Yorum
29 Mayıs 2008’de Çoban Salata’yı ilk açtığımda işin bu kadar büyüyeceğini, buralara geleceğini itiraf ediyorum tahmin etmemiştim. Arada sıkıntılı dönemler yaşamış olsak ve uzak kaldığımız dönemler olsa da sıklıkla takip edilen bir blog haline gelmiş olmak bizler için büyük bir gurur. Başından beri olan ben, sonradan katılıp çok kaliteli ve zevkli işler çıkaran ozhano ve arada uğrayan volkanbk3 ile, hiç bir blog veritabanında aratılmadan, hiç bir blog ağına üye olmadan, sadece ve sadece kendi yağında kavrulup diğer bloggerlardan aldığı destekle yoluna devam eden bir blog Çoban Salata. Onlarca blog açılmış ve bir çoğu da sonrasında dayanamayıp kapanmışken hala devam ediyoruz en az ilk günkü hayecanla.

Ve Çoban Salata bugün, yani 10.02.2010 tarihi itibariyle, açıldıktan yaklaşık 20,5 ay sonra 100.000 tekil ziyaretçi sayısına ulaştı. Sayfa görüntülenme, diğer bir deyişle ziyaret sayısı da yaklaşık 150.000 oldu. Bir kere göz ucu ile bakanından, her gün takip edenine, tüm ziyaretçilerimize ya da bize göre salatamızın tadına bakmaya gelenlere sonsuz teşekkürler. Teşekkürler hiç bir kar amacı gütmeden, tek bir çıkar beklemeden, yalnızca sevdiğimiz ve paylaşmak için yaptığımız bu işi her gün daha güzel hale getirdiğiniz için. Bundan sonra da bu blogun ne parayla ne pulla ilişkisi olmayacak, sadece sporu ve hayatı konuşmaya devam edeceğiz. Nice 100.000’lere sağlık, huzur ve mutlulukla hepberaber varmak dileğiyle… 

 
Bu da yüzbininci müşterimiz, taa Burdur’lardan ulaşmış bizlere 🙂

Neden Düşeriz Bruce?

Ocak 27, 2010, 8:25 am | Hayat, Sinema kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
And why do we fall, Bruce? 
So we can learn to pick ourselves up.

En sevdiğim repliklerden biridir, hatta efsanedir gözümde. Benim yaşadıklarımı da özetler niteliktedir. Bugün ayaktaysam etkisi çoktur. Düşen adam ayağa kalktığında fikren ve fiziken artık o düşen adam değildir, arkasına bakmadan ve aynı çukura bir kez daha düşmeden devam eder hayatına. Düşen adam aslında öğrenen adamdır, düşen adam aslında artık o eski adam değildir.

Peki neden düşeriz Bruce?

Hayat Felsefesi’ne Artı #1

Ocak 25, 2010, 11:15 pm | Futbol, Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

”  Çıkarken kapıyı çok sert kapatırsan bir daha açılmamasına sebep olursun.”

Şenol Güneş

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.