Kadroya Bak Hizaya Gel!!!

Ekim 1, 2010, 12:44 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | 9 Yorum

1. Ufuk

2. Serkan Kurtuluş
3. Neill
4. Gökhan Zan
5. Insua
6. Mustafa Sarp
7. Ayhan
8. Aydın
9. Pino
10. Muslimovic
11. Kewell

Galatasaray’ın Karabükspor karşısındaki kadrosu bu şekilde olacak büyük ihtimalle. Kewell ile Müslüm’ü çıkar, bildiğin vasat bir Anadolu takımı görünümünde şu anda kadro. Onları da çıkarmamın sebebi Kewell’in geçen sezonki iyi formu, Müslüm’ün de Almanya’da yaptıkları sebebiyle, hani yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır hesabı. Yoksa Müslüm’de birşey yok, Kewell da tek başına maç koparamaz. Ne menem bir belaymış ki bu sakatlık belası bir türlü başımızdan ayrılmıyor. Sakat denilen oyuncuların hepsi de şu anda takımda varlıklarıyla pozitif etki yapabilecek önemli isimler.

1. Hakan Balta
2. Sabri Sarıoğlu (Oynayabilecek durumda mı bilmiyorum ama oynamasın tam iyileşmeden diyenlerdenim.)
3. Arda Turan
4. Milan Baros
5. Çağlar Birinci
6. Mehmet Batdal

Edilebilecek en iyi dilek galibiyetten çok o berbat bir zemine sahip Karabükspor Stadı’nda yeni bir sakatlık haberinin daha eklenmemesi eskilerin yanına. Neyse maçla ilgili diyebilecek ise tek bir şey var: Allah bir: sahadan, iki: Emenike’den korusun!!!

Ahları Çıkıyor İşte Aheste Aheste

Eylül 30, 2010, 3:48 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

Bir televizyon dizisi vardı adını tam olarak hatırlayamıyorum: Adam eskiden çok kötüymüş, ona buna zarar vermiş, hapse falan girmiş daha sonra çıkınca da zarar verdiği insanları teker teker bulup helallik istiyordu. Artık bu sakatlık belasından 3-4 yıldır kurtulamayınca takım oyuncuları ben de kulüp için bir “Ah Edenlerden Helalik İsteme Listesi” oluşturmak istedim. Bu iş başka türlü olmayacak gibi gelmeye başladı. Biyonik adam denilen Linderoth’un’dan tutun da oynadığı takımlarda hep 30 maçı devirmiş Cana’ya kadar takımdaki bütün oyuncular minimum 3 haftadan başlayan sakatlıklara tutuluyorlar. Hatta bu durum böyle devam ederse Galatasaray’ın isminin “Lanetli Takım”a dönüşeceğini ve transfer olaylarında da bu söylentinin görüşmeleri başlamadan bitireceğine kadar ilerleyen ilginç düşüncelerim var.

O zaman bakalım aklımıza kimler gelecek takıma ah atmiş olduğunu düşünüp helalik istememiz gereken:

1. Hakan Şükür: İlk sıraya başka bir isim düşünülemezdi herhalde. Adam futbolu bıraktığında vücudunda hasar gören ve tedavi edilen kemik ve kas bölgeleri ile ilgili bir foto yayımlamıştı gazetenin birisi. Bildiğin göğüs bölgesi hariç her bir yanı hasarlı görünüyordu. Pili bitti dendi kapı önüne kondu.

2. Ümit Davala: Futbolcu olarak değil ama yeni başlamış teknik direktörlük kariyeri Milli Takım’da güzel güzel devam ederken Adnan Polat’ın tek bir lafıyla Skibbe’nin yardımcısı olarak Galatasaray’a geri döndü. Sonra Skibbe gitti,kulüp onu da gönderdi. Ama artık teknik direktörlük yolları onun için daha bir engebeli olacaktır. Ah etmeye hakkı olanlardan olduğunu düşünüyorum.

3. Bülent Korkmaz: Futbolculuğu zamanında sahaya koyduğu yüreğin üçte birini şu anda formayı giyenler ortaya koysalar bu takımın elinden ne uçan ne kaçan kurtulur. Kırık kolunu, yarılmış kafasını düşünmeden sadece Galatasaray için, kazanmak için oynayan yalnız bir savaşçıydı. Futbolu bırakınca yapma etme dedik ama Polat O’nun da teknik direktörlük serüvenini Galatasaray’ın başına getirerek bitirdi. Hatta ASY’de kendisine edilen küfürlerden sonra yıkıldı. Ah etmesin mi şimdi O da!

4. Okan Buruk: Futbolu bırakıyorum dedi, mesaj attı belki de kulübe, halen daha bir jubile teklifi yapılmamıştır. Yapılırsa şaşırırım zaten. Şu anda Ümit Milli Takım’da Raşit Hoca’nın yardımcısı. İnşallah O, Ümit Davala olayından ders alır da öyle bir durumda iyi ölçüp tartar yapılan teklifi. Bu takımın yolunda ayağı kırılan çalışıp didinen ve şu andaki en iyi oyuncular dediklerimize baktığım da kendi mevkisinde O’nun eline su dökebilecek çok az futbolcu var.

Bu bataklıktan çıkmanın başka yolu yok artık benim gözümde. Gerrçekten inanıyorum böyle bir musibetin takım üzerinden dolandığından. Bu yukarıda saydıklarım oyuncular ah ettilerse de hiç yadırgamam açıkçası. Gerçi mazlum falan değiller, maddi ve popülerite olarak Galatasaray sayesinde bir yerlere geldiler ama yine de külüpten onlar ve onlar gibi ismini saymadığım çok oyuncunun ahı yavaş yavaş çıkıyor.

Özlemeyeniniz Var mı?

Eylül 29, 2010, 1:12 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sağlık kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

İlk olarak şunu demeliyim ki Burhan Uslu benim gözümde UEFA finalinde Bülent Korkmaz’ı kırık kolla, Capone’yi topal bacak ile oynatabilme yetkinliğine sahip olması sebebiyle Miyagisan’ın gerçek hayattaki eşdeğeri konumundadır. Aynı Miyagisan’ın bacağı kırılan Daniel’e yaptığı kürden sonra gidip rakibini yenmesi gibi Burhan Uslu’nun da ona benzer uhrevi güçlerinin olduğunu düşünüyorum. Eğer zamanın ve teknolojinin ilerlemesi ile tıpta sağlığa ulaşma süresi ters orantılı ise diyecek bir şeyim yok. Ancak ayağı milyonların ortasında ortadan ikiye bölünen Okan Buruk 6 ayda geri dönüp Buruk efsanesini jübilesine kadar devam ettirebilmişse burada, bugün yaşadığımız sağlıksal problemlerde, bu problemlerin halledilmesini sağlayan ekipte ya da takım içerisindeki oyuncularda veya antrenman programlarında bir sorun var demektir. Ne kadar zor görünüyor sorunu bulabilmek. Ama sağlık ekipleri, teknik ekip ile koordineli çalışan kulüplerde ki, Burhan Uslu ile Fatih Terim’in arasında o zamanlardaki iletişimin oldukça sağlıklı olduğu hatta antreman programlarıyla ilgili Terim’in Uslu’dan tavsiyeler aldığı ile ilgili haberleri yaygındır, bu sorunlar minimuma indirgenmiştir. Hiç görmedim ama Burha Uslu zamanlarında Florya’da medikal bir üssün olduğundan hep bahsedilmiştir. Fakat şu anda o üssü işletenler Uslu’nun yanında olmayı geçtim 10 mt. arkasında olabilecek bile kalibreye sahip değilller ki kulüpte yaşanılan sakatlık sorunlarının çözümünde ne kadar başarılı oldukları aşikar.

Diğer yandan takım içerisinde sakatlık bakımından bir çizelge olduğunu düşünmeye iyiden iyiye başladım. Takım rahat rahat üç maç tam kadro ile oynayacak duruma gelmedi. Ama şöyle de bir durum var ki, kulübün içerisinde sanırım “Sakatlanacaklar” diye bir çizelge mevcut. Mesela Arda sakatlandı, 3 hafta sonra iyileşecek, o zamana kadar sakat olan Baros iyileşiyor çat sahanın içinde; daha sonra tam Arda iyileşecek bu hafta onbirde falan lafları söyleniyor, ama bakıyorsun Baros 3 hafta gidik. Büyük ihtimalle Baros’un yaklaşmasına yakın Harry Kewell’dan bir sakatlık haberi bekliyorum ben ciddi olarak. Ya da Sabri’nin sakatlığı iyileşirken Serkan Kurtuluş’un ya da Balta’nın geri dönmesine yakın Insua’da aynı haberleri göreceğimizi düşünüyorum.

Son olarak en fazla takık olduğum sakatlık haberi, futbolcunun 3-4 hafta sonra geri dönecek olması. Geçen hafta halı almak için mağazaları geziyorum. Birine girdim ismi lazım değil, bir halı sordum anlattı anlattı halının özelliklerini fiyatı dedim 480. İyi, başka bir halı sordum yine anlattı anlattı durdu sonra fiyatı:480. Tesadüf dedim, bir tane daha sordun fiyatı ne kadardı? 480. Kaç halı sorduysam istisnasız akrilik, shaggy vs. hepsi 480. Tabi merak varya 480’den farklı bir fiyata sahip halı var mı diyince gösterdi bir halı 1000 tl. El halısıymış ta ondan pahalıymış. 480 olanların da aslında fiyatlarını bilmiyormuş, maksimum fiyat 480 imiş, ben 480 diyeyim de sonra sana …. olur diyerek müşteriyi mutlu hale getiriyorlarmış. Aynı yaşadığım bu olay gibi futbolcu sakatlanmalarında da herhalde bu doktorlar biz bir 3 -4hafta diyelim de erken iyileşirse herkes mutlu olur anlayışındalar sanırsam. Yoksa her sakatlık aynı iyileşme süresine sahip olamaz ki!

Neyse, aslında ne ektiysek onu biçiyoruz zamanında önceki oynadıkları takımlarında oynama sürelerine bakıp transferlei ona göre yapsaydı yöneticiler, bu anda böyle sorunların yaşanamayacağını düşünüyorum. Ama Harry gelince sevinmedim mi sevindim, Pino gelince Keita’nın yerini tutar en azından hızlı demedim mi dedim. Ama hepsini geçtim, Burhan Uslu’yu kulübe küstürenler kimse en büyük darbeyi vurmuşlardır Galatasaray’a.

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire

Eylül 28, 2010, 12:23 am | Basketbol kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan’ın Almanya’da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri’nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor’da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

150.000 – TEŞEKKÜRLER

Eylül 26, 2010, 10:30 am | Blog, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

150.000 tekil ziyaretçi, 210.000’i geçkin sayfa görüntülemesi, 1746 tane yazılmış yazı ve 2500-3000 yorum. Vay be! Cenky blogu kurarken bu sayılara ulaşacağını düşünüyor muydu bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki bu blog dünyasına beni soktuğu için teşekkür etmem gerek kendisine. Blogun 30.000-40.000 tekil ziyaretçiye ulaştığı zamanları hatırlıyorum da o zamanlar bile Cenky inanamıyordu o rakamlara. Şimdi ise 150.000, en güzeli de bu sayının üstüne bir de bu sayfa sayesinde kazanılmış onlarca güzel dostluklar. Desportivo’ya, Aceto’ya, Chao Grey’e, Sportif Cümleler’e, Erbos’a, Lambuja’ya, Futbol Dili ve Edebiyatı’na, Man Behind Ball’a, FEHM’e, Eraysözen’e, Vermante’ye, Su’dan Sayfalar’a, Minyatürkalemaç’a, Il Capitano’ya, Tırtılkurabiye’ye, Stereo Cipollo’ya, Catenaccio’ya, Sporingen’e, Tanrı’nın Sopası’na ve adını unuttuğum blogunu bırakmayan, yazılar yazarak bizim de kendi blogumuzda yazmamıza vesile olan tüm yazar arkadaşlarımıza teşekkürler. Ve tabiki en önemlisi, bizi şu ana kadar destekleyen, seven ya da sevmeyen ama okuyan, zor anlarımızda moralimizi yüksek tutmamıza yardımcı olan, bırakıyoruz dediğimiz anlarda bırakamazsınız diyen tüm dostlarımıza teşekkürler. 150.000 postunu Ağrı’da vatani görevine devam eden Cenky’nin sözüyle bitireyim: Yaşasın Saf ve Salt Blog Kardeşliği. (…and the Oscar Goes To…)

Biraz maziye gidip Cenky’nin blogun açılışını yaptığı yazıyı koymak istiyorum.

Start Verildi ve Koşu Başladı

İlk Gün…
Bugün uzun zamandır aklımda olan ilk gün…

Yarın Kürek Büyükler Türkiye Şampiyonası’ndayım, Sapanca Gölü’nün tam ortasında…
Akşama burada…

Yaşadıklarım, düşündüklerim, ağzıma kadar gelip de söylenecek adam bulunamamış her söz artık burada…

Teşekkürler Aceto, ama en başta beni Aceto’yla tanıştıran Mehmet Demirkol’a binlercesi. Hiç tanımadığım, sesini, yüzünü bilmediğim bir dost daha kazandırdı bana…

Start Verildi ve Koşu Başladı! (29.05.2008)

Edit Cenky: Ağrı’dan, çarşı izninden gözleri dolu dolu, Ozhano gibi bir dosta sahip olduğuna, bu yazıyı okuduğuna, bu sayıyı gördüğüne, bu blogu açtığına ve daha bir çok şeye sonsuz kereler şükreden bir adam olarak selam olsun herkese.

Hepiniz sağolun var olun, bir askeri çok mutlu ettiniz. Allah da sizi mutlu etsin, güldürsün.

Dualarınızı eksik etmeyin. 

Sabri Ugan-Ertem Şener-Ali Ece

Eylül 25, 2010, 8:26 pm | Futbol, ozhano, Yorumcu, İngiltere Premier Ligi kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

İzlediğim futbol karşılaşmalarında spikerlerin ya da yorumcuların gerek sahadaki takımların tarihsel değişim ve gelişimleri ile ilgili gerekse futbolcuların hayatları ile ilgili ilginç olayların maç anlatımının arasına serpiştirmelerini destekliyor ve güzel buluyorum. Bunu ilk olarak Şampiyonlar Ligi maçlarını anlatırken topun oyunda olmadığı anlarda Sabri Ugan’dan duymuştum. İlk önce tabi ki her yeniliğin reddedilmesine uygun olacak şekilde “Yahu sen maçını anlatsana, sana ne adamın bilmem nesinden” desem de daha sonra o anların gelmesini daha çok bekler oldum. Ancak harareti yüksek maçlarda bu tip bilgilendirmelerden dolayı çok da küfür yediğinden eminim. Bu furyaya daha sonra Ertem Şener de katıldı. Şener, bu yeniliği bir adım daha ileriye götürdü ve hem maçı anlatıp yorumlarken hem de futbolcunun ya da teknik direktörlerin ebelerine dedelerine kadar inmeye başladı. Tabi bu abartı zaman zaman “işin b.kunu çıkarmak” derecesine ulaştı ama yine de maçlardan önce bu bilgilerin hazırlanması sırasında verilen emeğe saygı göstermemek ayıp olacaktır. Aslında Ömer Üründül, Rıdvan Dilmen vs. gibi işin 4-4-3 ünde 3-5-2’sinde olup kafayı sayılarla ya da taktik bilgilerle sıyırmaktansa bu tip bilgilerin verilmesi insanın hem kafasını yormuyor, hem de stresli zamanlarda tebessümlere sebep olabiliyor izleyicinin yüzünde.
Bu iki önemli isimden bugün izlediğim Man. City-Chelsea maçında yorumcu olarak görev alan Ali Ece’ye gelmek istiyorum. Öncelikle şunu belirteyim ki bugün ilk defa Ali Ece’nin de katılımının olduğu bir maç izledim. Ece zaten duruşundan kıyafetlerine, konuşmasından ilgi alanlarına kadar bilinen futbol yorumcularından farklı bir alanda yer alıyor. Bu yorum olayında da son noktayı o koydu bana göre. Yorumcu dedim ama Ece maç boyunca oyun ile ilgili tek bir yorum bile yapmadı neredeyse. Olaya Mancini-Ancelotti’nin geçmişlerinden girdi, oradan City of Manchester Stadı’nın ve Man. City taraftarının geçmişteki görünümlerinden devam etti, yetmedi Premier Lig’in geçmiş oyuncuları ile bugün sahadaki oyuncuları karşılaştırdı, oradan menejerlik oyunlarına geçti; Football manager ve Championship manager oyunlarından bahsetti. Hatta bir ara kendisi de yaptığının farkına vardı ki gülerek “Oyun hakkında da hiç konuşmuyoruz ama oynuyorlar işte…” diyerek rahatlığını da gösterdi ve sahadaki muazzam mücadeleyi bir kalemde bitirdi. Yani anlayacağınız maç yorumcusu maç haricinde herşeyi anlattı. Sanki eleştiriyormuşum gibi gelmiştir ama tam tersi Ali Ece’nin bu şekilde yayına katılımına bayıldım. Çünkü gerçekten futbol tarihi bilgisi hakkında Türkiye’deki en iyi isimlerden biri O, belki de en iyisi ve hal buyken O’ndan başka birşey beklemek hata olurdu ve diğer yorumcular gibi taktik teknik olaylara girseydi, takımlara teknik direktörlük yapsaydı, bir oyuncuya 2 dakika önce sahanın en kötüsü derken gol atınca bunu yapacağı belliydi türünden yorumculara benzeseydi çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaktım. İyi ki o toplara girmedi ya da teğet geçti de kendi kuvvetli olduğu yanı ortaya koydu Ali Ece. İnşallah O da televizyondan sanal menejerlik yapan diğer yorumculara benzemez.

Son olarak Digiturk’ün yeni yayın döneminde futbol programları bakımından çok çok zayıflamış olduğunu düşünsem de iki isim var ki bir nebze olsun maçlar haricinde verdiğim paranın karşılığını bana veriyorlar: Ali Ece ve Önder Açıkbaş.

Olimpiyat Stadı Nadasa mı Bırakıldı?

Eylül 20, 2010, 5:44 pm | Futbol, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Ligde 5. haftada;
Tarih: 26.09.2010 Maç: Galatasaray-İstanbul B.B.Spor Stad: Ali Sami Yen
Tarih: 27.09.2010 Maç: Kasımpaşa-Fenerbahçe Stad: Ali Sami Yen (Kasımpaşa Stadı’nda yenileme çalışmaları olduğu için.)

İstanbul B.B.Spor, Galatasaray ile maç yapacağı için Atatürk Olimpiyat Stadı müsait. TFF Birinci Ligde de aynı şekilde herhangi bir maç Olimpiyat Stadı’nda oynanmayacak. 27 Eylül’de biletix’ten kontrol ettiğim kadarıyla Olimpiyat Stadı’nda herhangi bir konser vs. de olmayacak. O zaman neden 27 Eylül’de oynanacak Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanmıyor da bir gün önce maç yapılacak saha tekrar bu maça evsahipliği yapıyor? Büyüklükse büyüklük, saha zeminiyse o da mükemmel. O kadar para harcandı o stad için, ne var ki kimse oraya gitmek istemiyor. Galatasaraylı yöneticilerin de sağolsunlar bu konuda sesi soluğu çıkmıyor aman yeni stad bitsin de ne yaparlarsa yapsınlar mantığı ağır basıyor büyük ihtimalle. Kısacası ne olduysa, nasıl olduysa Kasımpaşa- Fenerbahçe maçı Olimpiyat Stadı bomboş dururken bir akşam önce maç yapılacak Ali Sami Yen’de oynanacak. Belki de Olimpiyat Stadı’nda kurtlarla ayılar maç yapacaklardır. Var bu işin içinde başka bir katakulle…

Böyle Yaparsan Top Diye Seninle Oynarlar Sayın Çakır!

Eylül 19, 2010, 10:45 pm | Beşiktaş, Fenerbahçe, Futbol, hakem, ozhano, STSL, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Amatör kümede olsa bile hayatının belirli bölümünde saha çimlerine ayağını basmış, az ya da çok bu işle ciddi anlamda uğraşmış olanlar bilirler ki, sahaya çıkıldığında hem rakip tartılırken hem de hakem tartılır. Takımdaki “kodaman” oyunculardan biri ya da birkaçı aleyhlerine karar verilmesine karşılık, kendileri de kararın doğru olduğunu bilmelerini rağmen itiraz ederler. Burada amaçlarından biri, hakemi daha sonra oluşabilecek benzer pozisyonlarda tesir altına almaktır. Ama asıl amaç, hakemi disiplin açısından tartmaktır, el-kol yaparlar, bağırırlar hatta biraz daha ileriye gidip yönetimlerini tiye alan veya sorgulayan küfüre varan laflar savururlardı. İşte hakem o noktada disiplinini ortaya koymazsa ya da futbolcuyu elle kolla okşaya okşaya “bak yavrum yapma” der gibi hareketleri olursa, lafları duyup gülümserse ederse işte o anda o hakem için maç hele bir de iddialı bir maçsa her geçen dakika içinden çıkılmaz dibi simsiyah bir kuyuya dönüşürdü. Hakem tam tersi bir tavır sergileyip çat çat sarıları çektiği anda o maçta anında sular durur, herkes hakemi etki altına almayı bırakıp adam gibi sadece oyun düşünmeye başlarlar.

Bunu niye diyorum? Bu akşam oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçında hem Fenerbahçelisi hem de Beşiktaşlısı maçın hakemi Cüneyt Çakır’ın maç yönetiminin özellikle disiplin anlamında sıkıntılı olduğunu söyledi. Herkes tarafından İbrahim Üzülmez’in, Bilica’nın vs. itirazlarında hakemin kartlarında geç kaldığından dem vuruldu. Vuruldu ama işin başlangıcı olan kimsenin ağzında değil. Dakika daha 2 ya da 3; Emre Belözoğlu yaprtığı faulden sonra el, kol, laf, bağırış, çağırış ne varsa yaptı hakeme. Hakem ilk dakikalar diye belki işi idare etti ama sonraki belki beş altı pozisyonda aynı şekilde hareketlerine devam etti. Hakem olarak o anda o futbolcuyu cezalandırmazsan, susturamazsan, daha sonra sahadaki tüm futbolcular hakem tesir altına alınabilir diyerek hem topla oynarlar hem de top diye seninle oynamaya başlarlar ve Avrupa’da nice güzel maçlar yöneten ve yönetmeye devam eden hakem maskara olur çıkar maçtan. Ama işi idare edeyim, ne şiş yansın ne kebap modunda sana oynayan futbolcuya “ben seni top diye oynarım.” diyemezsen böyle olmaya devam eder. Emre değil bu sadece, Kewell’da da mesela aynı olayı yapmaya çalıştığını sezinliyorum. Ama tabiki Emre ile Kewell’i bu anlamda aynı kefeye koymam kesinlikle mümkün değil.

Andy Roddick Sharapova’yı Taklit Ederse…

Eylül 18, 2010, 4:10 pm | komik, ozhano, Tenis kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://preprod.dailymotion.com/swf/video/xetjf8?additionalInfos=0
Andy Roddick imitates Maria Sharapova
Yükleyen Xapheon. – Basketbol, beyzbol, güreş ve diğer spor videoları.
Fazla söze gerek yok. Oyunculuk on numara olmuş.Bağırış tonu bile aynı neredeyse 😀

Sırtımdan Bıçaklandım! O Artık GSTV’de

Eylül 17, 2010, 6:20 pm | Blog, haber, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yalan yok Murat Türker’i nam-ı diğer desportivo’dan M.T.’yi blog dünyasında tanıdım. Televizyonlardan falan herhangi bir tanımışlığım yoktu diğer bir deyişle. Çok iyi arkadaş olduk, bu aralar kendini yeniliyor, daha da gümbür gümbür geliyor inşallah. Ama Ceren Aytemiz’i Lig Tv’den, daha öncelerden beri tanıyordum. Daha sonra M.T.’nin blogu sayesinde tanışıklığımız oldu ve aynı Murat ile olan arkadaşlık zincirimize O da katıldı. Özellikle dünya kupası süresince 6News’teki Kupa programına ikisini beraber izlerken sanki ben de oradaymışım gibi hissediyor, muhabbetlerine ben de katılıyordum evden doğru. Ne delilik ama! Dünya Kupası sonrasında Ceren Aytemiz’in 6 News ile yolları ayrıldığı haberi sevgili M.T. tarafından bana iletildi ve vakit bu vakit diyip sağlam bir bonservis ile kendisini salata ailesine şef olarak görmek istediğimi söylemiştim. Ama ne var ki araya GSTV girince esamemin okunması mümkün olmadı. Sonuçta ben Zonguldakspor GSTV ise Galatasaray. Öğrendiğim kadarıyla anlaşmalar yapılmış, kendisini artık GSTV ekranlarında izleyeceğiz. Bir de M.T. oraya giderse biraraya gelirlerse tadından yenmez. Velhasıl-ı kelam Çobansalata ailesi olarak Sevgili Ceren Aytemiz’e yeni kanalında başarılar diliyor, en kısa zamanda salataya şef olarak da beklediğimizi yineliyoruz :D. (M.T. biraz yardım et sen de artık.)

Tanıyanınız Varmı???

Eylül 17, 2010, 10:49 am | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bu yukarıdaki zat Galatasaray’a transfer olmuş bir zamanlar ya da daha iyi bir söylemle son 10 yıl içerisinde bir aralar. Galatasaray’ın onca rezil transferi oldu, içlerinde bu yukarıdaki futbolcu arkadaş gibi hiç oynamadan gidenler de oldu ama ilk defa, ismini duyduğumda “Galatasaray’da ne zaman oynamış bu adam?!?” dediğim biri çıktı. Resim yukarıda. Tanıyanınız var mı?

Bu arada halen daha futbol oynamakta. Yaş 35, Atletico Bucaramanga’da oynuyor.

Golü At, Küfür Serbest

Eylül 16, 2010, 11:07 pm | Beşiktaş, Futbol, ozhano, UEFA Avrupa Ligi kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Ezeli rakibe rahat rahat küfür edebilmek için mi o kadar heyecanla golün gelmesini beklediniz? Oraya takımınızı desteklemek için mi yoksa maçla alakasız rakibe küfür etmek için mi geldiniz? Ya da takım öne geçince ezeli rakibe ana avrat sallayın diye direktif mi aldınız? Sanki kurulmuş gibi, önceden hazırlanmışcasına gol geldi, küfür başladı İnönü Stadı’nda. Herşeyi geçtim bu kadar güzel bir oyun, saha içindeki bu kadar baskı ve bu kadar şiddetli bir taraftar desteğinin sonu ancak bu kadar iğrenç bir şekilde bitirilebilirdi. Hafta sonunda karşılaşacağınız rakibinize ana avrat küfür ettiniz de başınız göğe mi erdi? İçimden o zamana kadar tüm saflığımla desteklediğim, sanki Galatasaray’ın bir Avrupa maçıymışcasına heyecanlandığım takım için keşke yenmez olaydı dedim. Bu sadece bu akşam ya da sadece tek bir takım için geçerli değil, hepimiz aynıyız onlar kötü de diğerleri iyi falan değil. Böyle oldukça biz bir arpa boyu yol ilerleyemeyiz. İçimize, benliğimize, ruhumuza işlemiş küfür etmek. Yazık çok yazık.

Başkan Adayının Sportif Başarı Sözü Vermesine Gerek Var mı?

Eylül 16, 2010, 10:24 am | Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray’ın dün yapılan eylül ayı olağan divan kurulu toplantısında konuşan Adnan Polat’ın açıklamalarında çok ilginç bir nokta var:

“Göreve geldiğimde sportif başarı sözü vermemiştim. Bundan sonrası G.Saray’ın yatırım ve atılım dönemidir.”

Evet, Galatasaray’da başkan maddi olarak kendi döneminde borç yükünü azalttı, maddi getiri olarak alternatiflerini çoğalttı. Buna hiçbir itiraz olacağını düşünmüyorum. Zaten Özhan Canaydın’dan sonra o zamanki borç yükünün altına girmek isteyen başkan adayı sayısı 1-2 iken şu anda Adnan Polat’ın kuyusunu kazıp yerinde gözü olanlarının sayısı bayağı bir fazla olmasının da kulübün yönetilebilme rahatlığının arttığının göstergesi. Başkan adayı sayısının fazlalığının kulübün maddi rahatlığı ile doğru orantılı olarak değiştiğinden hareket edilirse başkanın, olayın yatırım ve atılım tarafını layıkıyla yerine getirdiğinden ya da eski başkanlara göre başarı yüzdesinin daha yüksek olduğunu görmek zor değil.

Ancak, sportif başarı sözü vermemek noktasında sıkıntı var. Birincisi, hangi başkan adayı vardır ki, adaylığını koyduğunda sportif başarıyı gözardı edebilsin. Bu, her büyük kulübün öncelikli hedefi değil midir zaten? Ya da bu hedefin illaki dillendirilmesine gerek var mıdır? Veya hangi başkan adayı “Ben kulübe para kazandıracağım ama sportif başarı konusunda birşey diyemem” diyerek yola çıkabilir? Bu düşüncelerin sağlamasını yaparsak zaten maddi bakımdan rahata erebilmek için çalışmak, yatırımlar yapmak, stad projesi vs. hepsi sportif başarının elde edilmesi için gerekli olan sacayakları değil mi? Buradan hareketle, başkanın “tünel karanlık”, “ışığı gördük” ve şu anda yaptığı “karanlıktan aydınlığa çıktık” lafları artık sportif başarı için gerekli olan maddi güce sahibiz demek olmuyor mu? O zaman “Ben, sportif başarı sözü vermedim” demek de neyin nesi oluyor? Asıl şimdi sportif başarı her zamankinden daha yakın olmalı. Onca maddi anlamda sıkıntılı geçen yıllarda bile bu başarılar elde edilebilirken şu anda başkanın söylediği “artık aydınlıktayız” lafından sonra ligde, Türkiye Kupası’nda başarı beklentisinin her zamankinden daha çok beklenmesi gerekmez mi?

İkincisi ise başkanın söylediğinden anladığım şu: Ya sportif başarı ya da maddi yatırım ve atılım öncelikli oluyor. Birinde oluşan öncelik diğerinde fedakarlık yapılmasına sebep oluyor. Burada da sıkıntı var. Sportif başarılar yeni daha daha büyük kapsamlı yatırımların yapılması için alternatiflerin çoğalmasını sağlamaz mı? Düşünün ki en basitinden Avrupa’da başarı yüzdesi yüksek bir takıma mı daha çok ve daha iyi sponsorluk anlaşmaları sunulur yoksa bu anlaşmaların yapılmasında kazanılan sportif başarıların hiçbir etkisi yok mudur?

Neticesinde, sportif başarı olmadan hiçbir başkan, maddi olarak kulübü ne kadar ileriye götürürse götürsün, o mevkide uzun soluklu kalamaz. Çünkü maddi olanakların iyileştirilmesinde amaç zaten sportif başarıların istikrarlı bir şekilde kazanılmasını sağlamaktır. Örnek ararsak fazla uzağa gitmeye gerek yok, Aziz Yıldırım’ın son iki yıldır yaşadıkları taraftarın asıl beklentilerinin ne olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. O nedenle Adnan Polat, sportif başarı sözü vermedim diyerek bu daldaki başarısızlıktan yakasını kurtaramaz. Bu sene başarıyı yakalaması için hem kendisi hem de Rijkaard için son sene. Ya yakalanacak ya da yaptığı o kadar yatırım ve atılımla görevi yenilere bırakacaklar.

Türkiye 83-82 Sırbistan (Yenilmekten değil sevindikten sonra üzüleceğim diye korktum…)

Eylül 12, 2010, 9:15 am | Basketbol, Milli Takım, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1. Son 1 dakikada skorların eşitlendiği andan sonra ömrümden ömür geçirdiği için Hidayet’i affetmeyeceğim. Benim gibi basketboldan az çok anlayan biri bile evin içinde “Hido potaya git, üçlük deneme, en azından faul aldırırsın” diye bağırıp çağırırken O’nun inadına, belki de kahraman olmak için üçlük denemesi maçı kaybetmemize neden olabilirdi. Şükür ki o ana kadar maçı Kesely ile birlikte götüren Teodosic’in aynı Hido gibi topu içeriden kullanmak yerine üçlük denemesi galibiyete yaklaştırdı.

2. %60-65 gibi düşük bir serbest atış yüzdesine sahip bir basket takımı eğer finale geliyorsa bu takımın gücünü küçümsemek yanlış olur. Ne var ki eğer kupayı istiyorsak bu yüzdeyi yükseltmemiz gerek.

3. Son 2-3 sn’deki Kerem Tunçeri’nin “o” basketi kesinlikle ilahi bir basketti. Çünkü kenardan top Hido’ya atıldığında dikkat edildiyse Hido, Kerem’e pas vermedi, top Hido’nun elinden bir anda kaçtı, adeta canlandı ve araya hiçbir Sırp oyuncu giremeyince Kerem ile buluştu ve basit bir turnike ile Kerem işi bitirdi. Bir de maçın o basket anını tekrar izlerseniz topu eline alan Semih’in basket olduktan sonra oyunu başlatmaya giden Sırp oyuncuya bağırışına bir dikkat edin. Sırp arkadaş kesin korktu ki önünde eğildi.

4. Murat Murathanoğlu “o” basketten sonra delirip kaç kere Kerem’in ismini söyledi?

5. Hido’nun maç bitimindeki röportajında spiker ile konuşurken “bize maddi ve manevi” diye başlayıp ertesinde “laylaylaylaylay ooooo Türkiyeee” diye bağlaması gerçekten komikti. Aynı şekilde maçın bittiğini zanneden oyuncu ve taraftarlara spiker ve Murat Murathanoğlu’nun “bitmedi hayır bitmedi” diye bağırması onların da ne kadar sahanın içinde olduklarının göstergesiydi.

6. Maçın bitmeyip son hücumu yapan Sırp takımının hücum taktiğine bayıldım. Top kenardaki adamdayken pota altındaki iki sırp oyuncu dışarıya doğru penetre etti ve kendilerini savunan bizim oyuncuları oradan çıkardılar. Bu arada üç sayı civarındaki Sırp oyuncu bizimkini ekarte edip içeri doğru koştu, topla buluştu ve topu tipleyerek potaya yolladı. O top eğer Semih’in bloğu olmasaydı büyük ihtimalle girecekti ve eğer yalancı bir seviçten sonra yenilseydik sinirimden sabah kadar uyuyamazdım. Yine de Semih’in oyunu iyi gözlemleyip son şutu atan Sırp’ın üzerine kara bulut gibi çöküşü savunmadaki konsantrasyonumuzun bir göstergesiydi bana göre. Ama ne kadar çirkef olduğunu düşünsem de bu kadar dahiyane bir taktik kuran İvkovic’e bu taktikten sonra aşırı derecede saygı duydum.

7. Tanjevic, yardımcıları başta Orhun Ene ve Harun Erdenay ve tabiki Turgay Demirel’i de unutmamak lazım. Daha yakın bir zamana kadar Tanjevic’in kellesini isteyen onca insana karşı durmak, ağır bir medikal operasyon geçirdikten sonra takımın başına geçip böylesine heyecanlı maçlarda sağlığını tehlikeye atmak, baş antrenör yokken takımı iyi bir şekilde antrene edip hazır tutabildikleri için teşekkürler hepsine.

8. Şimdi final maçı A.B.D. ile bugün 21.30’da. Akşam ki yorumlar nasıl olacak bakalım: “Buraya kadar gelmek zaten başlı başına bir başarıdır. Sonuçta karşımızda oynadığımız ülke basketbolun beşiği. Bizi son maçımıza kadar destekleyen herkese teşekkür ederiz” mi denilecek yoksa sanirim unutulmaz maclar serisinde seyrettiğim gibi Fatih terim’in sampiyonlugu anlatan kelimeleri olan “winner first” mü kullanılacak Tanjevic için de? UEFA Kupası’nın sonunda basin odasına giriste maglup olan hocayi durdurmuslar ve “siz buyrun demisler kazanan oldugunuz icin” dendikten sonra O’nun dediği gibi “Evet, buraya kadar gelmek bir başarıydı ama birinci olmak kupayı almak başlı başına, ayrı bir şey. Bakın basın toplantısında bile ne diyorlar: Winner first. Olay burada bitiyor” mu? Bekleyip göreceğiz…

9. Son olarak bir söz de Şahan’a. Güneş gözlüğüyle sanki güneşlenirmiş gibi maç seyretmek için mi kendisine yer ayrıldı acaba? İlla marjinal olmalıyım diye mi yapıyor acaba bunu, belki de gözünde bir kusuru vardır, bilemiyorum. Bir Jack Nicholson’u gördüm güneş gözlüğüyle maç seyreden bir de Şahan’ı. Ama Jack maçlarda deliriyordu hatırladığım kadarıyla.

İsmail Köybaşı Ne Yapmaya Çalışıyor?

Eylül 8, 2010, 10:23 am | Futbol, komik, ozhano, Türk Milli Takım kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFFFRFZDXhI=&site=internethaber

Yeter, Bıktırdınız!!!

Eylül 6, 2010, 1:44 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

Yeter vallahi de billahi de yeter. İsyan noktasına getirdiniz en sonunda. Şu referandum geçse de kurtulsam hepinizin muhabbetlerinden. Çok biliyorsunuz herşeyi. Sanki çok önemliyim, sanki arkamdan çok büyük kitleleri sürüklüyormuşum gibi nedir bu baskınız bana? Eğer öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; sadece bir kişiyim, bir oyum var. Rahat bırakın Allah aşkına. Anlayamıyorum, etrafımdaki arkadaş dediğim insanlar ya beni tanıyamamışlar ya da ben kendimi onlara yeterince iyi tanıtamamışım. Böyle konuları konuşmayı sevmediğimi bilmiyorsunuz sanki. Hele bazılarınızın ısrarlı hareketleri, konuşmaları iyice nefret ettirdi kendinizden. Ama, konuyu açtığınızda kesmedim laflarınızı, düşüncelerinizi açıklamanıza izin verdim, biraz yumuşamış gördünüz ya üşüşün hepiniz birlikte üzerime. Biriniz gelir, değişikliklerin üşenmeden çıktısını alır, altına kendi yorumlarını ekler ya bir okusana der; başkası gelir, yeni düzenin artılarını eksilerini anlatır tabi yine kendi siyasal düşüncesine göre. Hatta bazıları ileriye bile gider eğer evet ya da hayır artık düşüncesi neyse o olmazsa acısını siz de çekersiniz, çekenlerin sorumluluğu sizde de olur der.

Yahu benim aklımın olmadığını mı düşünüyorsunuz? Benim düşüncelerimin anlattıklarınızla değişeceğini mi ya da şimdiye kadar siyaseti bilmeyip sizin sözlerinizle bir görüşümün mü olacağını zannediyorsunuz? Bu kadar mı zayıfım bu konuda ki beni bir kutba eklemeye çalışıyorsunuz? Nasıl “ya bizdensin ya onlardan deme” cesaretinde bulunabiliyorsunuz? Siz karşıtların birbirleriniz arasındaki konuşmalarınıza katılmadığım için mi bu kadar baskı yapıyorsunuz bana? Şunu bilin o zaman, ben siyaseti sevmiyorum arkadaşlar. Ne konuşmayı seviyorum ne de yorumumun sorulmasını. 10 senedir tanıyorsunuz, kaç kere siyaset konusu açtım ya da hangi görüşümü söyleyip size dikte emeye çalıştım? Beyler bayanlar, belki unutmuşsunuzdur, benim işim eğitim, ben eğitirim, öğretirim; Bunu yaparken öğrencinin siyasi görüşüne bakmam. Benim için önemli olan vatan sevgisidir. Bana yüklenen misyonu elimden geldiğince mükemmel bir şekilde karşımdaki ihtiyaç sahiplerine akıtmaya çalışırım. Ve ben, olduğum yere siyasetin girmesini sevmedim, sevmem, sokmam da. Konuşursanız kusura bakmayın eskiden olduğu gibi yine üzülürsünüz.

Artık kimse kusura bakmasın, hepinizle ilişkilerimi referandum sonuna kadar askıya almak zorundayım. Yoksa sizi üzeceğim, ben de üzüleceğim. Ne acayip değil mi böyle bir olaydan dolayı arkadaşlıkları bitirmek. Ama yeminle gına getirdiniz. Tanıyamıyorum hiçbirinizi. Sizin gibi güzel insanlar nasıl bu hale geldi anlamıyorum? Kısacası lütfen rahat bırakın beni. Niye mi buraya yazdım bunları? Hepiniz burayı takip ediyorsunuz, bunu da okuyacaksınız. Son defa söylüyorum, benimle muhabbetinizi devam ettirmek istiyorsanız bırakın bu konuşmaları. Yoksa bu şekil saçma sapan hareketler, laflar yüzünden etrafımda olamayacaksınız ve ben bunu yaptığım için kusura bakmayın ama hiç pişman olmayacağım.

Bir Misi mi Bize Herşeyi Unutturan…

Eylül 3, 2010, 12:13 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Unuttum artık gülmeyi
Hatırlamıyorum en son ne zaman sevindiğimi
Aklıma hayel mayel gelen anılarda
Yüzüm böyle değildi

Ne güzel söylemiş şair. Galatasaray ve taraftarını çok güzel açıklıyor gerçekten.

Unutmak zaman zaman iyi ama bazen de unutmamak lazım bazı şeyleri. Nitekim, İki adam geldi, bir anda hava değişti. Hep böyle değil midir zaten? Bunu Fenerbahçe’de de gördük, Beşiktaş’ta da, Galatasaray’da da. Kaybedilenleri çok çabuk unutmak bizim işimiz zaten neleri mi unuttuk?

1. Haldun Üstünel’in yönetimden koparılışını unuttuk.
2. Adnan Sezgin’in kim olduğunu unuttuk.
3. İki sezondur yaşanılan başarısızlıkları unuttuk.
4. Tromso’dan sonra tarihimize bir utanç sayfası eklediğimizi unuttuk.
5. Yönetimin Rijkaard’ı bıktırma çabalarını unuttuk.
6. Misi haricindeki transferlerin bayağılığını unuttuk.
7. Keita gibi adamı takımda tutamama başarısızlığını unuttuk.
8. Orta sahadaki Avrupai üçlümüzü unuttuk.
9. Rijkaard’ın sistem oturtmadaki başarısızlığını unuttuk.
10. İki sezondur zevkle bir elin parmakları kadar maç seyredebildiğimizi unuttuk.
11. Elano’nun bitik olduğunu ve onu tekrar performe edecek bir yapının olmadığını unuttuk.

Unuttuk da unuttuk başladık şampiyonluk şarkılarına. Körü körüne taraftarlık mı yoksa bilinçli taraftarlık mı? Aradaki fark işte burada başlıyor. Desteklemek tabi sonuna kadar. Ama fark, sorgulamak olmalı bana göre. Sorgularken bir anda unuttuk herşeyi kendimizi dev aynasında görmeye başladık. Zayıf bir takımız hala daha. Bir oyuncunun gelmesiyle defans artık taş gibi mi olacak, bir Misi ile orta saha koşmaya top yapmaya mı başlayacak, forvette Baros sakatlanırsa ben mi geçeceğim oraya ya da Batdal ne kadar doldurabilecek onun boşluğunu. Zayıfız çok zayıf. Bu transferler tabiki bir hava getirecek hem takıma hem de taraftara. Sonuna kadar elbette destekleyeceğiz takımımızı ama yolun sonu görünüyor gibi geliyor bana.

Aslında Türkiye’ye Transferi İstenen Her Futbolcunun Değeri Katlanmıyor

Eylül 1, 2010, 10:27 pm | Futbol, Manisaspor, ozhano, Trabzonspor, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Adı transfer döneminde Trabzonspor ile anılan Makukula için takımı Benfica 2 milyon euro karşılığında Manisaspor ile anlaşmış. Kontrat 3 yıllıkmış. Tabi burada ilginç olan futbolcu için anlaşılan rakam yani 2milyon euro. Makukula geçen sezonun Süper Lig gol kralı ve bu sebeple fiyatı için Trabzonspor transfer uğraşındayken bonservis bedeli hep 4 milyon euro’lar civarında konuşuldu. Ne var ki 2 milyon euro olunca ortaya çıkan sonuç aslında herhangi bir futbolcuyu Türkiye’ye transferi esnasında doğrudan fiyatlar uçmuyor. Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye, Beşiktaş’a, az buçuk da Trabzonspor’a ayrı muamele diğer Türk kulüplerine ayrı muamele gösteriliyor yurt dışında. Eğer Trabzonspor’a, forvet sıkıntısı çeken Galatasaray ve Beşiktaş işin içinde olsaydı açılış fiyat 3 milyon euro olacaktı, o da transferde son gün olması sebebiyle. Acaba Jaja Trabzonspor değil de Manisaspor’a transfer olsaydı 3 milyon euro olur muydu bonservis bedeli ya da Ermin Zec gibi gelecek vaadeden bir futbolcuyu Gençlerbirliği değil de Galatasaray transfer etseydi, bu transferin günahı 1,5 milyon euro olur muydu yoksa kapılar 3-4 milyon euro’lardan mı açılırdı?

Sonuç olarak her yabancı futbolcunun Türkiye’ye transferinde fiyat doğrudan ikiye katlanmıyor; her yabancı futbolcu için dört büyüklere bir bedel, diğerlerine ise ayrı bir bedel belirleniyor. Bunu yaratan da sevgili, değerli ve güzide kulüp yöneticilerimiz. Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, yayın ihalesi sonucunda artan ödeneklerini dört büyükler haricindekiler bayağı açık bir şekilde kullandılar. İnşallah yarı yolda kalmazlar.

Geliyor musun Misi? (Yazarken Geldi- Misi İstanbul’da)-Insua da Geldi Ne Oluyor Yahu!!!

Ağustos 31, 2010, 3:24 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ntv’si,Trt’si, tüm medya seni getirdi, herşey hazırlandı, bekleniyorsun. Resmi sitede yayınlanacak foto bile hazır. Yürüyerek mi geliyorsun, Sezgin daha fazla para gitmisin diye karayolu ile mi getiriyor bilmiyorum ama geleceksen gel artık be misi misi. Adnan Sezgin’e rağmen gel. Hatta O’nu getirme sadece kendin gel. Ama Allah aşkına eğer ki bu transfer gerçekleşirse şu havaalanını doldurmayın. Manyaklaşıyor her gelen. Kendini dünyanın bir numaralı topçusu zannediyor. Rahat rahat gelsin, gitsin kulübe. (Foto: facebook-galatasaray.org)
Ahanda geldi tam yazarken, biz yarın geliyorsun zannediyorduk, misi baskın basanındır yaptı 🙂

p.s. Bu arada, sırada Insua ve Baptista var deniyor hayırlısı bakalım ilginç olacak bu son 2 gün…

p.s.2 saat:4:22 Insua da bizim tercümanla havaalanında görüldü. Bir de Baptista da olursa…

Futbolcuları tercüman Mert’in getirmesi de ilginç. Acaba Adnan Sezgin transfer işini halledemedi de görevi Mert’e mi verdi? Ya da futbolcunun yanında kim olursa transfer ona malediliyor diye başkan özellikle mi etliyi sütlüyü etkilemeyen, kıskanılmayacak olan Mert’i gönderdi. Şu Mert Galatasaray camiasındaki görevi tam olarak ne anlamadım gitti. Başkanın sağ kolu oldu sanırım 😀

Bir Yardım Lütfen!(Anket)

Ağustos 31, 2010, 12:16 am | Anket kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Değerli dostlarım,

Bugüne kadar blog içerisinde anket bakımından Galatasaray, Milli Takım, basketbol vb. spor olayları içerisinde kaldık. Sizden ilk defa kendi durumumla ilgili bir anketi oylamanızı isteyeceğim. Galatasaray’ın şu ana kadar ki üzüntü verici performansı, lig tv’deki programların eskisi gibi iyi olmaması, askere gitme vaktimin yaklaşması (yaş 30 oldu artık gidelim değil mi?) vb. gibi nedenlerden dolayı 6 sene sonra ilk defa digiturk’ü ya da spor paketini bırakmayı düşünüyorum. İptal servisinden aradıklarında beni kandırmalarına izin vermeksizin iptal işlemlerinin devreye alınmasını istedim. Ancak ne var ki diğer bir yanım da Galatasaray olmazsa, Fenerbahçe olmazsa sıkıntıdan patlarsın alışamazsın bu yeni duruma diyor. Açıkçası ben ve etrafımdakiler işin içerisinden çıkamadık. Sizden isteğim ise banane falan demeyip bu konuda bana yardımcı olmanız. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda: Devam etmem mi daha iyi olur yoksa artık tamam mı diyeyim?

Kararını ver: Ufuk mu Aykut mu?

Ağustos 30, 2010, 2:52 am | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Eskişehirspor 1-3 Galatasaray

Eskişehirspor galibiyeti ile ilgili uzun uzadıya birşey yazmak içimden gelmiyor. Tek bir beklentim var, eğer takıma iyi bir kaleci transferi yapılamayacaksa maçta yaptığı hatadan kaynaklanan gole bakılıp bir sonraki maçta Ufuk’un kesik yememesi. Eğer Ufuk’un hatası nedeniyle bir sonraki maçta kale Aykut’a emanet edilirse ne Aykut’ta ne de Ufuk’ta güven kalmayacak, üstüne bir de konsantrasyonları dip yapacak. Gözleri sürekli kenarda olan, kenardaki teknik kadroya güven sorunu yaşayan, bir sonraki maçta acaba 11’de olacak mıyım diye arpacık yavrusu gibi düşünen kaleciyi geçtim hiçbir futbolcu Messi olsa iş yapamaz.

Kısacası artık bir karar verilsin, bu takımın birinci kalecisi ya Ufuk olsun ya da Aykut. Ama biri olsun ve O’na güvenilip devam edilsin. Aykut bir adım geride bana göre; çünkü eline çok fırsat geçti ancak bu takımın birinci kalecisi olabilecek kapasitede olamayacağı görüldü. Ama dediğim gibi bana göre.

Kazakistan-Belçika maçları Türk Milli Takım Kadrosu

Ağustos 27, 2010, 5:33 pm | Türk Milli Takım, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


KALECİLER: Hakan Arıkan, Onur Kıvrak, Sinan Bolat

SAVUNMA: Gökhan Gönül, Sabri Sarıoğlu, Ömer Erdoğan, Servet Çetin, İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Hakan Balta, İsmail Köybaşı

ORTA SAHA:Hamit Altıntop, Kazım Kazım, Mehmet Aurelio, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu, Nuri şahin, Arda Turan, Özer Hurmacı

FORVET: Tuncay Şanlı, Semih Şentürk, Sercan Yıldırım, Nihat Kahveci, Halil Altıntop

yorum gerek değil mi?

Hakan yerine Cenk’i görmek isterdim! Formayı hak ediyor. Belki de hemen havaya girmesin, öyle iki maçta milli takıma girince oldum sanmasın diye böyle bir tercih yapıldı. Ömer Erdoğan hakettiği formayı giyecek üstüne. Servet’e partner olacak gibi gözüküyor. Gökhan Zan neye göre takıma alındı ben anlamadım. Gökhan Gönül sakat değil miydi? Selçuk İnan’ın yanında Ceyhun Gülselam’ı da görebilseydik keşke Mehmet Aurelio yerine. Bu adamdaki ısrar nedendir bilemedim! Türk olurken Milli Takım’da oynama garantisi mi istemiş?? Halil ne yapıyor tam bilmiyorum ama iyidir. Ben Mevlüt’ü de aradım bu kadroda.

Fena değiliz. Belçika ile görülecek bir hesabımız var. Takımdaki oyuncular ne kadar kulüplerinde formsuz olsalar da birlikte farklı oynuyorlar. Çünkü hepsi üst düzey oyuncular. Mesela Arda’nın yanında Mustafa Sarp değil de Emre, Hamit olacak. Servet sahaya hocasının güveniyle çıkacak. 2’de 2 yaparsak da, 2 puan alırsak da şaşırmam. Şaşırmamaya alışmak ne kadar donuk bir hayat yaşatıyor biliyor musunuz?

volkanbk3

„Napıisiniz lan Devrimciler?“

Ağustos 27, 2010, 5:16 pm | spor toto süper lig 2. hafta, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

İstanbul’un büyük takımlarının da aynı anda puan alamadığı bir haftayı geride bıraktık. Geçen haftaya nazaran 2 gol daha fazla (18 gol) atıldı. Bu istikrarla gidersek 34. Haftadaki haftalık gol sayısı 82 olacak! Tabi ki bu pek mümkün değil. Çünkü geçen hafta 9, bu hafta 8 takım gol atamadı.

Haftanın açılışında Ziya Doğan’ın Ayman’sız Konya’sı Eskişehirspor defansının yardımıyla sezonun şimdiye kadarki en hızlı golünü attı. Beraberlik sayısını Pele’nin golü ile bulan Eskişehir özellikle yaşı yetenlerde 1970 Dünya Kupası etkisi yaratmış olabilir. Zira turnuvanın yıldızlarındandı hakiki Pele! Ama Eskişehir kapanan Konya karşısında o yılki Brezilya kadar iyi bir futbol oynayamadı ve Adnan’ın golüyle Konya’ya boyun eğdi. Bu arada geçen hafta Ayman’ı gören oldu mu diye sormuştum. Mısırlı futbolcu Ziya Doğan’ın manevi oğlu söylemlerinden rahatsız olup kendi hesabına yatırılan transfer taksidini de kulübe geri yatırıp Mısır Ligi’nin El-Zamalek’in yolunu tutmuş. Gururlu topçu Ayman. Günün ikinci maçında Kayserispor tek kurşunla yıktı Karabük’ü. 4 yıldır iki gol kralıyla birlikte sarı-kırmızılı takımın hücum gücünü oluşturan Cangele 2’de 2 yaparak artık sıranın kendisinde olduğunun mesajını verdi.

Sen İstanbul’sun! Büyük düşün!

Transfer şampiyonu Beşiktaş kağıt üzerinde favori çıktığı maçta kağıt üzerinde favori olarak kaldı. Guti’nin 11’de başlamadığı maçta Necip’in de olmaması şaşırtırken, ilk 11’de başlayan Delgado’nun maçın ertesi günü takımdan gönderilmesini Arjantinli’nin mağlubiyetin günah keçisi ilan edilmesi olarak mı yorumlamalı yoksa yaz başından beri transfer dersi veren Beşiktaş yönetiminin kendini tekzip etmesi olarak mı? İstanbul Büyükşehir Belediyespor geçen hafta alınan mağlubiyetin kaza olduğunu, uzmanlık alanlarının büyük takımlar olduğunu bir daha hatırlattı. Ne diyor takımın „büyük ağbileri“: Sen İstanbul’sun. Büyük düşün! Bu arada Beşiktaş’ın 3 kalecisinin de ceza sahası dışında topla oynamayı çok seven ekolden olması bilinçli bir seçim mi, yoksa Rüştü’den mi bulaşıcı araştırmak gerek. Geçen haftanın iki şok sonucunda imzası olan Antalyaspor ve Sıvasspor birer golle haftayı kapattı. Gençlerbirliği ve Gaziantepsor’un bu hafta lig tablosunda arttırabildikleri tek verileri beraberlik sayıları oldu. Tolunay Kafkas’ın Kayseri’deki ikinci sezonunda takımın ligde toplam 38 gol atabilmişti. Aynı senaryo Antep’te tekrarlanır mı göreceğiz.

Geçen yıl Ali Sami Yen’de aldıkları beraberlikle şampiyonluğun gideceğini hissettiklerini söyleyen Bursalılar, geçen yıl son dakikada kazandıkları şampiyonluğun ne kadar hakedlimiş bir unvan olduğunu kanıtladı. Galatasaray hızlı başlasa da gole ulaşamayınca Ergic’in iki golü sorunlu Galatasaray’a „marksist darbe“yi indirdi. Zira Ergic, yeşil sahada görülebilecek ender solcu entellüktellerden. Ligimizin doğu bloku (Takımdaki 9 yabancının 7’si Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya’dan) ekolünün önemli temsilcilerinden Ankaragücü düşmeye en yakın olarak gördüğüm Manisaspor deplasmanında 3 golle galip gelerek haftanın gollü maçlarından birine imza attı. Ankara temsilcisinin ikinci golünü atan Özgür Çek Fenerbahçe altyapısının mahsulüdür. Aziz Yıldırım arada bir kendi bahçesindeki yeteneklerle ilgilense fena olmayacak.

Mahalle Futbolu

Haftanın son gününde maçlar öncesi Kasımpaşa Ömer Hayyam sokaktaki evimdeydim. Davul seslerini duyana kadar nerede olduğumun çok da farkında değilmişim. Davul sesleri ramazan nedeniyle değil, Kasımpaşaspor’un 1 saat sonra oynayacağı Bucaspor maçından ötürü mahalleyi inletiyordu. 10 dakikalığına süren tezahüratlar bana futbolun güzelliğini ve semt futbolu kültürünün ne demek olduğunu hatırlattı bir kez daha. Trabzonspor’un Fenerbahçe’yle oynadığı maçı izlediğim Taksim’deki bardan dönüştede aynı coşku Kasımpaşa’da devam ediyordu. Skoru kahvedekilere sorduğumda golsüz beraberlik cevabını aldım. Bu sonuca sevinebilmenin ve mahalleyi inletmenin tek anlamı koşulsuz semt yandaşlığı olmalı diye düşündürdü beni. Koşulsuz olmaya devam eder bu sevgi umarım.

Haftanın hem en gollü, hem de en heyecanlı mücadelesi Avni Aker’deydi. Her türlü rovanşı içeren mücadelenin galibi futbolseverlerdi! Gol açısından bu kısır haftanın yükünü çeken maçta iki takımın ikinci yarıda oyundan düşen orta sahaları her şeye rağmen futbol olarak daha çok şey öğrenmemiz gerektiğini gösterdi. Semih’in, Alex’le nöbeti değiştirmeleri haftanın ilginç olaylarındandı. Yattara’nın muhteşem dönüşü ileriki haftalar için ağzımızı sulandırdı. İlk yarıda atılan 5 gole ikinci yarı en az 2 gol daha eklenir beklentimizi Teofilo ve Yattara’nın mutlak gol pozisyonlarında yaptığı rehavet esanslı vuruş hataları boşa çıkardı.

Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor 2’de 2 yaparak ligin zirvesine oturdu. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele fimlerinde ruh verdiği Deli Emin şu lig tablosuna baksa üsttekilere „Napiisiniz lan Devrimciler?“ diye sorardı muhakkak. Bundan da önemlisi aynı soruyu yıllarca Avrupa’da göğsümüzü kabartan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş yönetimleri de bir an evvel kendilerine „Napıyor bu devrimciler“ sorusunu sorarsa iyi ederler.

Spor Toto Süper Lig 1. Hafta Değerlendirmesi
volkanbk3

Çok-düze!

Ağustos 27, 2010, 5:13 pm | Galatasaray, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

konuya nereden başlayacağımı bilemezken bir dosttan tivit geldi. “barış özbek+mustafa sarp + serdar özkan + hakan balta + ayhan akman + servet çetin + sabri sarıoğlu + ali turan + gökhan zan.. akıl? fikir?” yazıyordu… Ortada takım yokken kişilerden gitmek ne kadar doğru olur bunu deneyeceğim. Bakalım doğru olacak mı?

Barış Özbek: Feldkamp döneminin yıldızıydı. Bense kendisinden çok şey bekliyordum. Çünkü koşmayan Lincoln’ün arkasını toplayarak, arada bir de gol atarak gelişime açık bir gençti. Belki de iyi olduğuna dair bir yanılgıya düştük o dönemdeki performansıyla. Şimdi bir adım ileriye atamadığına şahit oluyoruz. Keita karın boşluğuna dirsek yediği pozisyon sonrası kıvrandığı için “G.Saray’a yakışmayan bir hareketti” diyerek satışını haklı çıkarmaya çalışan Adnan Polat’a geçen yıl Sıvas maçında hala şampiyonluk şansımız varken takımını yalnız bırakan Barış Özbek’in neden bu takımda kaldığını sorarım…

Mustafa Sarp: Geldiği gün yazdım bu adamın ne işi var bu takımda diye.Her maç sonrasında da ne kadar işe yaramaz bir oyuncu olduğunu yazdım durdum. Alın terine saygı duyuyorum. Bu konuda ekmeğine çıkarmak için yaptığı işe bir şey dediğim yok ama lütfen ekmeğini Galatasaray’dan çıkarma. Anadolu’da tonla kulüp var. Bank Asya’nın senin gibi yıldızlara ihtiyacı var. Galatasaray’da senin yerin nasıl oluyor ben anlam veremiyorum. Ve ne yazık ki geldiği günden beri en çok didinen kendine bir şeyler katmaya çalışan tek oyuncunun Mustafa Sarp olması beni daha da üzüyor. Takımın vahametini gözler önüne seriyor.

Serdar Özkan: Beşiktaş’ın en sevilmeyen oyuncusuydu. Yeteneklerinden şüphem yok. Fakat takıma ve sisteme alışması lazım. Bunun için de zaman lazım. Ancak sakatların çokluğu buna imkan vermedi. Bu kadar sakat olmasa ilk 11 olmazdı. Zamana ihtiyacı var. Ama zamana tahammülümüz de yok. Beklemek lazım iyi olacak.

Ayhan Akman: Artık yedek oturması gereken inatla oturtulmayan, ne yaptığı belli olmayan sürekli yana oynayan, sadece dün bir şeyler yapmaya çalışan ama çokça başarısız olan 33 yaşına gelmiş atsan atılmaz, satsan satılmaz bir adam oldu. Bir de takım kaptanı ne yazık ki. Uzun zamandır bu kadar sevilmeyen başka bir oyuncu var mı?

Servet Çetin: Rijkaard açıkça ben bu adama güvenmiyorum dedi. O günden beridir Milli Takımın vazgeçilmez yıldızı gözlerimizin önünde düşüyor. Piyasası da bitiyor. O da kendisine ödenebilecek en yüksek bedel 8 milyon Euro’yu bir daha göremeyecek. Bir teknik direktörün yapacağı en büyük hata açık ve seçik olarak ona güvenmediğini söylemektir. Profesyonel bir oyuncunun da duygusal olmasıdır bu en büyük hata! Güvenmek lazım bu adama. Güvenildiğinde Gerets döneminde neler yapabildiğine herkes şahit oldu! Sorunu güven eksikliği…

Sabri Sarıoğlu: An itibariyle en çok aranan oyuncu. Sevilmeyenler listesinde de üstlerde yer alıyor ama artık eski Sabri yok! Tekerrürü sadece kötü ortaları. O beğenmediğimiz ortalarıyla Anfield’da Ümit Karan’la bizi coşturmuştu! Harika ters kademe almaya başladı. Hızlı ve sürekli atağa çıkıp takımı ileride tutan adamdı. Olmayınca ileride tutan olmuyor takımı. Dönsün o zaman görüşelim…

Ali Turan: Bu adam stoper. O yüzden bu kadar düz. Kayseri’de sağ bek oynamışmış. Galatasaray’da oynayamazsın. Galatasaray’da telafisi olmayan maçlar oynuyorsun. Puan kaybettiğin anda şampiyonluk mücadelesinden geri düşüyorsun. Kayseri’de öyle mi? Değil. Kayseri’de tahammül edilebilen durum Galatasaray’da tahammül edilemez bir hal alır böylece. Stoperde oynasın daha kötüsü olmaz orası da ayrı.

Gökhan Zan: Sürekli sakat olacağı sürekli sakat olmasından belli olan bu oyuncunun neden alındığına anlam vermek ne kadar güç biliyor musunuz? Bugüne dek oynadığı maç sayısı kaç? 10-20? Milli Takım’da zorunluluktan oynuyordu. Şimdi yerine kimi koyarız onu da bilmek zor tabi. Gelmeseydi hiç bir şey değişmezdi dedilerimizden!

Hakan Balta: Şansal Büyüka’nın en sevdiği oyunculardan. “Erman Hocam, bu Hakan Balta için ne diyorsun? Ben çok beğeniyorum. Adamın hep belli bir çizgisi var. 10 üzerinden 6’dan aşağı düşmez 7’den yukarı çıkmaz. ” Formda olduğu dönemde aynı lafın altına kim imza atmaz? En güvendiğimiz adam bu değil miydi ya?? İki Karpaty maçında da formsuzluğu, disiplinsizliği turu kaybettirdi. Tüm turu ona mal etmek yanlış. Onun kenarından geldi diyelim iki gol de. Formda olsa geçit verir miydi? Vermezdi!! Bu adamın kesinlikle evde bir yerde özel yaşamında sorunları var bu aralar. Yoksa yukarıda saydıklarımın arasında en güvendiğim en beğendiğim adamdır! Düzel artık!

volkanbk3

Beşiktaş ve Kayserispor’dan Yeni Transfer Hamleleri

Ağustos 24, 2010, 1:23 am | Beşiktaş, Futbol, Kayserispor, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
1. Beşiktaş, Real Betis’te oynayan Mehmet Aurelio ile 2 senelik anlaşmaya vardı.
Mehmet Aurelio’nun Kariyeri
1995-2001 Flamengo 123 maç 21 gol
2001 Olaria 17 maç 1 gol
2001-2003 Trabzonspor 64 maç 15 gol
2003-2008 Fenerbahçe 219maç 20 gol
2008-2010 Real Betis 58 maç 6 gol
Türk Milli Takımı 29 maç 2 gol

2. Bonservisi Napoli’de olan Marcelo Danubio Zalayeta Kayserispor ile görüşmek için şu an Kayseri’de. Eğer Mido tarzı bir olayla karşılaşılmazsa 31 yaşındaki forvet artık Kayserispor forması giyecek.
Zalayeta’nın Kariyeri
1996 Danubio 32 maç 12 gol
1997 Penarol 32 maç 13 gol
1997-2007 Juventus 101 maç 28 gol
1998 Empoli(Kiralık) 17 maç 2 gol
1999-2001 Sevilla (Kiralık) 50 maç 10 gol
2004 Perugia 5 maç
2007-2009 Napoli 49 maç 12 gol
2009 Bologna 16 maç 3 gol
Uruguay Milli Takımı 32 maç 10 gol

Komplo Teorisi ve Öngörü

Ağustos 23, 2010, 9:00 am | Futbol, Galatasaray, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Sezon başında Rijkaard’ın talepleri yönetimin önüne gelir. Yönetim, bu istekleri yerine getiremeyeceğini O’na söyler. O ise bu duruma sinirlenir ve yönetime postayı koyar. Aynı şekilde Haldun Üstünel bu olayda t.d.’nin yanında olur, bu duruma karşı çıkar, bu sebeple pasifize edilir ve nihayetinde yönetimden istifa ettirilir. Taraftara da çıkıp biz Üstünel’i tekrar istiyoruz denir ki şirin görünmek de lazım ama tabiki dönek adam olmayan Üstünel lafından geri adım atmaz ve gider. Adnan Polat’ın yeni sezonla ilgili ilk icraatı sıkıntısız olarak başarıya ulaşır. Ancak bu istifa karşısında yönetim taraftarı karşısına alır. Üstüne bir de kulübü maddi açıdan rahatlatacak ismi getirir: Adnan Sezgin. Takımdaki önemli oyuncular daha iyisinin alınacağı belirtilerek satılır ama amaç kulüpte Haldun Üstünel’in isminin olduğu para edecek futbolcuları yok etmektir. Keita satılır, Kewell ile sözleşme yenilenmez ama taraftarın baskısına dayanılamaz, nasıl olsa sakat denilerek tekrar daha da uygun bir maliyetler alınır, Elano’yla ilgili Rijkaard’a biz bu adamı iyi fiyata satacağız, sen bunu aman Avrupa’da ya da ligde oynatma, sakatlanır falan maazallah. Rijkaard da zaten hoşnut olmadığı Elano’nun elden iyi bir fiyata çıkarılıp yerine daha faydalı bir oyuncu alınacağını düşünerek oynatmaz. Ne var ki Elano’da istenilen fiyata ulaşılamaz.

Bu arada Rijkaard açıklamalarında takımın kalitesinin yükseltilmedikçe başarının olamayacağını söyleyip topu yönetime atar. O andan itibaren zaten başlar Polat’ın Rijkaard ile ilgili icraatları. Ama sorun şudur ki, taraftar Rijkaard’a sonuna kadar destek vermekte ve çok sevmektedir. Rijkaard’ı taraftar gözünde bitirmesi gerekmektedir. Polat takımdaki 3-5 önemli oyuncuyu (Rijkaard’a içten içe tavır takınanlardan) çağırır ve “Beyler, bu iş Rijkaard ile olmayacak, ancak şimdi Rijkaard’ı gönderirsek taraftar hele hele Üstünel’den sonra bizi tefe koyar. O yüzden sizin gerekeni yapmanızı istiyorum. Gelecek isim de hepinizin babası-abisi Fatih Terim ya da Tugay Kerimoğlu olacak.” Emri alan oyuncular o zamana kadar iyiyken nasıl olduysa bir anda oynamamaya ya da idare etmeye başlarlar.

Avrupa Ligi gelir takım ağır aksak geçer turları. Rijkaard elindeki malzemeyle bu kadar olduğunu söyler. Yönetim de taraftara şirin görünmek için “transferler gelecek, bekleyin; teknik direktörümüzün arkasındayız” açıklamalarını yapar. Bu arada taraftar ligde ve Avrupa’daki sonuçlardan sonra fokurdamaya başlar ama bu fokurdama Rijkaard’a değil yönetime olur.

Şimdi son aşamaya gelinmiştir. Nedir o: Son darbe; Avrupa Ligi’ndeki maçta gereken yapılacak ve tur atlanacaktır ama Eskişehirspor maçında şemsiye yine tersine dönecek ve alınan yenilgi sonrası Rijkaard ile yollar ayrılacak yerine de Fatih Terim ya da Tugay Kerimoğlu veyahut ikisi bir arada getirilecektir. T.d. değişikliğinin akabinde anında 1-2 oyuncu transferi yapılacak, o sahada yürümeye üşenen futbolcular yeni yeknik kadronun olduğu ilk maçta döktürecekler ve sürü psikolojisine sahip taraftar da diyecektir ki “helal olsun yönetime bak, gördüler Rijkaard ile olmayacağını, değişikliği yaptı, takım düze çıktı.”

Eğer böyle olaylar olmuşsa, eğer yakın zamanda böyle olaylar yaşanırsa takımın teknik direktörünün arkasından katakulliler çeviren bu yönetime yazıklar olsun, Rijkaard’ı göndermek için yönetim ile iş birliğine giren hangi oyuncularsa onlara yazıklar olsun, bu durumu bile bile gelen yeni teknik direktöre yazıklar olsun, bu olaylar sinsilesi sebebiyle yönetimi kutlayacak olan taraftara da yazıklar olsun diyorum başka birşey demiyorum.

Galatasaray’da Hiçbir Sezon Bu Kadar Sorun Yaşanmamıştır

Ağustos 22, 2010, 11:10 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1. Güvensizlik

a) Taraftarın sahada oynayan oyunculara güveni yok
b) Taraftarın yönetime güveni yok
c) Teknik direktörün yönetime güveni yok
d) Teknik direktörün sahadaki oyunculara güveni yok
e) Sahadaki oyuncuların teknik direktöre güveni yok
f) Sahadaki oyuncuların kendilerine güvenleri yok
g) Yöneticilerin teknik direktöre güveni yok

2. Sevgisizlik-Saygısızlık-İlgisizlik
a) Takımdaki oyuncuların birbirlerine karşı sevgisi saygısı yok
b) Takımdaki oyuncuların teknik direktöre karşı sevgileri yok
c) Teknik direktörün oyunculara karşı sevgisi yok
d) Yönetimle teknik direktörün arasında ilgisizlik had safhada

3. Umutsuzluk
a) Takımdaki oyuncular gelecekten umutsuz
b) Teknik direktör gelecekten umutsuz
c) Yönetim gelecekten umutsuz
d) Taraftar gelecekten umutsuz

4. Kutuplaşma
a) Taraftarın Rijkaard yanlısı-Rijkaard karşıtı olarak kutuplaşması
b) Taraftarın yönetim yanlısı-yönetim karşıtı olarak kutuplaşması
c) Takımdaki oyuncuların Servetçiler-Ardacılar olarak kutuplaşması
d) Takımdaki oyuncuların yerli-yabancı olarak kutuplaşması
e) Yönetimin Şardancılar-AntiŞardancılar olarak kutuplaşması
f) Yönetimin A. Sezginciler-H. Üstünelciler olarak kutuplaşması

5. Mentalite
a) Taraftara takımın şampiyonluk dışındaki bir sonucun başarısızlık olduğu gerçeğinin unutturulması.
b) Takımdaki oyunculara şampiyonluk dışındaki bir sonucun başarısızlık olduğu gerçeğinin unutturulması.
c) Yönetimin şampiyonluk dışındaki bir sonucun başarısızlık olduğunu unutması.
d) Yönetimin takımı şampiyonluğa ulaşılmasına uygun oyuncuları alamaması.
e) Teknik direktöre şampiyonluk dışındaki bir sonucun başarısızlık olduğu gerçeğinin anlatılamaması
f) Teknik direktörün bu amaca yönelik oynayabilecek bir sistem oluşturamaması

6. Karar Mekanizmasının İflası
a) Gerektiği zamanlarda yönetimin gerekli kararları alamaması. Örnek geçen sezondan beri meydana gelen onca sakatlık haberlerine rağmen bunların sebeplerinin araştırılıp çözümün bulunamaması
b) Teknik direktörün takım içerisindeki kaynamalara, gruplaşmalara masaya yumruğu vurarak sert çıkamaması, radikal kararlar alamaması, cezaların verilememsi, doğru zamanlama doğru karar mekanizmasının iflas etmesi
c) Sahadaki oyuncuların maç içerisinde karar ya da insiyatif almada zaafiyetleri
d) Taraftarın takımın şu halinin sebebinin yönetimin mi, teknik direktörün mü yoksa sahadaki oyuncuların mı olduğunun kararını verememesi; bu sebeple kime tepki koyacağı konusunda gruplaşmaların olması

Böyle olunca OFK’yı 5-1 yenince sevinirsin, Karpaty ile 2-2 berabere kalınca sevinirsin, Bursa’dan bir beraberlik alsan sevinirdin. Bu sorunlar nasıl çözülür nasıl bitirilir nasıl düzlüğe çıkılır bilemiyorum ama en kısa zamanda bu durumdan kurtulunmazsa Galatasaray’ı daha da kötü günler beklemekte.

Unchangeable-Indispensable

Ağustos 21, 2010, 2:51 pm | Futbol, Galatasaray, kaleci, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Yönetimler değişiyor,

Futbolcular değişiyor,
Teknik direktörler gidiyor geliyor,
Sağlık ekibi değişiyor,
Liglerin adı değişiyor,
Yayıncı kuruluş değişiyor,
Hükümetler değişiyor,
Ana Muhalefet Partileri Değişiyor,
Parti liderleri değişiyor,
O hiç değişmiyor.

In Nezih We Trust You…
Nezih Ali Boloğlu’nun birlikte çalıştığı kaleciler:
2002-2003: Mondi-Kerem-Aykut-Mehmet Bölükbaşı
2003-2004: Mondi-Aykut-Mehmet Bölükbaşı-Kingson
2004-2005: Mondi-Aykut-Kingson-Fevzi Elmas
2005-2006: Mondi-Aykut-Fevzi Elmas
2006-2007: Mondi-Aykut-Fevzi Elmas
2007-2008: Aykut-Orkun-Fırat
2008-2009: De Sanctis-Aykut-Orkun
2009-2010: Leo Franco-Aykut-Ufuk
2010-2011: Aykut-Ufuk-Emirhan
Nezih Ali Boloğlu’nun tecrübelerini aktardığı genç kalecilerin oynadıkları takımlar:
Kerem: Etimesgut Şeker Spor-Karşıyaka-Mersin İdman Yurdu (2010)
Mehmet Bölükbaşı: Boluspor-İstanbulspor-A.Demirspor-Bozöyükspor-Tepecik Bld.Spor(2010)
Kingson: Ankaraspor-Birmingham City-Wigan
Fevzi Elmas: Antalyaspor-Orduspor(2010)
Fırat: Kasımpaşa-Denizlispor(2010)
Halen daha koskoca tabloda küçücük bir alana bakmaya devam etmeyin, resmin bütününe bakın da gerçeği görün…

Ah FUTBOLLİCA Ah!!!

Ağustos 19, 2010, 10:48 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı, UEFA Avrupa Ligi kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Galatasaray 2-2 Karpaty Lviv

Maçtan önce hiç umudum yoktu ne yalan söyleyeyim. Maçı izlemek bile istemedim, izlemedim de zaten. Maça 1-2 saat kala bloglarda ne var ne yok diye bakınayım dedim. Desportivo vasıtasıyla tanımış olduğum Futbollica’nın başlığına gözüm ilişti. “Kviv Öncesi Son Durum” yazıyordu. Yazar arkadaşım Durkay Galatasaray Tv çatısı altında çalışmasına mütevellit takımın ne durumda olduğunu en iyi bilenlerden biri olacağı aşikardı ve okumaya başladım yazısını. Gerçekten güzel şeyler yazıyordu maç öncesi. İçimde nedense “acaba ben mi çok kötümserim” diye geçirdim. Çünkü sonuçta neredeyse takımla birlikte yatıp kalkan bir insanın merak etmeyin ilk maçta bu iş biter, ASY’de taraftar rahat bir maç izleyecek, hatta son 30 dakika taraftar ile yönetimin barışmasına ayrılır diye cesaretli iddialarda bulunması gözardı edilemezdi. Ne var ki, yorum kısmına da yazdığım gibi maçın hiç de kolay olmayacağını, taraftarın yine maç süresince kahır çekeceğine benzer birşeyler yazdım ama içimde inşallah yanılırım da cobansalata’da ben takım için gerçekten çok kötümsermişim öyle değilmiş tarzı bir yazı yazmaya kendimi hazırlamıştım. Peki ne oldu? Aynı taaasss aynı hamam. Ne diyeyim, Ah Futbollica Ah, ben ne güzel hazırlamıştım kendimi kötü skora, yaktın beni. Gerçi O’nu da Galatasaray yaktı ya neyse…

durkay utd’nin maç öncesi yazısı

Bu arada son bir laf da Servet için: Bu adama görev verildikçe iddia ediyorum her maç takımı ufak ufak ya da aleni bir şekilde baltalamaya devam edecek.

Depremi Unutmamak İçin (Bir Yaşayanın Gözünden Deprem Anı)

Ağustos 17, 2010, 4:05 am | deprem, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

…Birşeyler gelecek başımıza diyorduk arkadaşlarla birbirimize. Hayrı alamet değildi bu kadar sıcak bir hava. Geceleri uyumak ne mümkün. Yine arkadaşlarla oturduk yine böyle bir sıcak yaz akşamında sitenin çay bahçesinde. Gırgır, şamata, devam etti muhabbet gecenin 12 sine kadar. Muhabbet de tabiki ÖSS ve ayrılacak olmamızdı. O sitede neredeyse birlikte doğmuş birlikte büyümüştük. Aynı anaokulu aynı ilkokul aynı ortaokul ve aynı lise. Hiç ayrılık olmamıştı. Üstüne üstlük yaz tatillerini bile ailelerimiz birlikte organize ediyorlardı. Arkadaşlık kardeşliğe dönüşmüştü kısacası.

Neyse muhabbet bitti evlere ayrıldık. Eve geldim bizimkiler yatmıştı. Ben de uyuyayım dedim ama ne mümkün. Bütün pencereler açık ama ufacık bir rüzgar bile yok. Vantilatörü açayım diyorum o bile yetmiyor vücudum yapış yapış. Allahım ne bu sıcak ne bu nem diyorum içten içe ve kalkmaya karar veriyorum. Balkona çıkıyorum. Balkonda takılıyorum gecenin ilerleyen saatlerine kadar. Bir süre sonra babam geliyor balkona. Ne oldu bir yerin mi ağrıyor diyor. Yok uyuyamadım diyorum. Saatine bakıp bak saat 3 olmuş hadi yat uyu diyor. İnanamadığım için ben de saatime bakıyorum gerçekten de saat 02.55. Abartmayım uyumaya çalışayım diyorum. Yatıyorum yatağıma.
Yatıyorum ama dön sağa dön sola yok uyuyamıyorum. Gözlerim açık öylece duruyorum yatakta. Bir anda sol tarafımdaki pencereden tüm gökyüzü aydınlanıyor. N’oldu demeye kalmadan bir gürültü ve sallanmaya başlıyoruz. İlk başta çok yavaş. Gözlerimi kapatıyorum yan taraftaki duvara iyice yapışıp şimdi biter zaten bekleyeyim diyorum. Ardından bir önceki gürültüden daha yüksek bir ses. Benden “Allahım bitir n’olur” diye bir haykırış. Tabi bu olanlar 2-3 snlik bir zamanda oluyor. Sarsıntı gittikçe artıyor. O andan itibaren kendimi çok iyi hatırlıyorum. Cenin pozisyonuna geçmişim. Bacaklarımı dizlerimden büküp kollarımla bacaklarımı bağlamışım ve ardarda kelime-i şehadet getiriyorum. O anda bile hala daha düşünebiliyorum. Kendime bak görüyormusun ölüm korkusu içine düşünce nasıl da Allah’a dönüyorsun yalvarıyorsun diyorum.
Neyse sarsıntıdan artık acayip sesler geliyor evin içinden ama aklıma hiç yataktan kalkıp kaçmak gelmiyor. O arada annemin “Özhan” diye haykırışını duyuyorum sanki ipimi koparmış gibi kalkacak oluyorum. Ama kalkamıyorum çünkü üzerime yatağımın tam karşısındaki gardrop düşmüş hiç farkında bile değilim. Ama biraz zorlayıp canımın acısıyla kalkıyorum. Kapıyı açacağım fakat o da ne kapı açılmıyor, deprem alttan vurunca kapının dili kilitlenmiş. Kapı bana doğru açıldığı için de tekme atmak da mantıksız. Kaldık diyorum burada öldük garanti, anneme “kaç” diye bağırıyorum. Gitmem diyor ve ağlıyor. Ne yapayım diye düşünüyorum ama kurtuluş yok. Pencereden atlayacağım ama önünü birşey tamamen kapatmış. Oda kapısının camını kırıyorum ne alakaysa. Oradan geçmem mümkün değil. Elim yaralanıyor ama düşünen kim? Annemin elini tutuyorum. “Git” diyorum, gitmem diyor. Ölürsek beraber kalırsak beraber diyor canım annem. Bu arada babam hiç ortalıkta yok. Daha sonra öğreniyorum ki can korkusuna deprem başlayınca bir anda koşup binanın ana girişine kadar kaçmış, tam o anda biz aklına gelmişiz ve geri dönmüş. O geliyor çekil diyor bana kapının arkasından. Sağlam bir tekme atıyor kapıya ve o illet kapı, yelkenleri suya indirip açılıyor, açılmasıyla üçümüz de koşmaya başlıyoruz bu arada dışarıdan sesleri duyuyorum babama, anneme ve bana olan çığlıkları. Evin holünden geçerken ayaklarıma birşeyler batıyor ama can acısı falan hiç yok.
Dışarıya çıkıyorum gökyüzünü milyonlarca yıldız aydınlatıyor. Ömrümde o kadar çok yıldız görmemiştim. Yere bakıyorum yer yarılmış gibi girintili çıkıntılı. “Oha yer yarılmış” diyorum. Tüm dostlar hem ağlıyor hem de kucaklaşıyoruz. Bu arada kesilen elim aklıma geliyor bakıyorum bir damla kan akmıyor. Hani bir deyim vardır “Korkudan kanı çekilmek” diye. Parmağıma bakınca kemiği görüyorum ama kan yok. Oradaki dostlardan biri arabasından ilk yardım çantasını çıkarıyor ve elimi oksjenli su ve tendürdiyot ile temizleyip sargı beziyle sarıyor. Bu arada sabahın ilk ışıkları ile etrafın hali de ortaya çıkıyor. Benim yer yarılmış diye gördüğüm yere binanın çatısının dolgularının düşmesiyle oluşan girinti çıkıntılarmış. Ömrümde bir kere ağladığını görmediğim babam ağlamaya başlıyor bana çaktırmadan. Annem ne oldu diye sorduğunda “Ben binanın kapısına vardığımda daha Allah’ın bir kulu yoktu ve eğer siz aklıma gelmeseniz bu dolgular benim kafama düşecekti” diyor. Babamın o lafından sonra hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamıyoruz.
Daha sonra sabah oluyor eve giriyoruz salondaki televizyon benim odama gelmiş nasıl olduysa ki evin birbirine en uzak odaları. Mutfaktakiler salona gelmiş, oturma odasındakiler mutfağa yani herşey darmadağın olmuş. “Buradan nasıl çıkmışız biz?” diyorum.
Evde yapılacak birşey kalmayınca şehrin merkezine iniyorum. Tek kelime ile koskoca şehir dümdüz olmuş. En yakın arkadaşımın evine gidiyorum. Yanındaki koskoca bina onun yattığı odayı ortadan biçmiş. Ne oldu diye birilerine soracağım ama herkes birilerini arıyor kime soracaksın. Sonra uzaktan bir ışık gibi bir şey yaklaşıyor. Arkadaşımdı. Birbirimize öyle hızlı koşuyor ve sarılıyoruz ki kemiklerimizi kıracak gibi oluyoruz. Nasıl kurtuldun diyorum. Sapanca’daydık hepimiz diyor. O da o şekilde kurtuluyor. Ama herkes onlar kadar şanslı değilmiş. O apartmandaki herkes ölmüş. Zaten şimdi bile o ölü kokusu burnumun dibinde. Arama kurtarma çalışmalarına katılıyoruz AKUT ve askerlerle birlikte. Kurtardığımız insanların ettiği dualar insana daha bir güç veriyor. Daha şevkle katılıyorsun çalışmalara. Nitekim yardımcı oluyoruz çalışanlara. Böyle geçiyor depremden sonraki ilk gün. Sonraki günler de böyle geçiyor ve insan adapte oluyor o zor yaşam şartlarına.
İşte 17 Ağustos depreminin her saniyesini bir-fiil yaşayan bir Sakaryalının yaşadıkları. Allah bir daha kimseye böyle bir deprem ya da böyle bir acı göstermesin. Maaşallah buralarda yeni yapılan binalara yine 4-5 kat izinleri verilmeye başlandı. Hiçbir zaman yaşadıklarımızdan, ya da başkalarının başına gelen bu tip hiçbir olaydan ders almıyoruz. Bakalım ne zaman deprem gerçeğini anlayacağız?
Başkaları unutsa da biz UNUTMUYORUZ, UNUTTURMUYORUZ, UNUTTURMAYACAĞIZ; her sene 17 Ağustos’ta bu yazıyı yayınlayacağım, tıpkı geçen sene olduğu gibi.

Sivasspor – Galatasaray maçının taktiksel tartışması

Ağustos 16, 2010, 5:39 pm | Galatasaray, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Evde LigTV’im yok. Bar veya kahvehane köşelerinde izliyorum maçı. Vay arkadaş ne hallere düştük! 5 dakika rötarlı girdim bara. Girer girmez de golü bulduk. Şaşırtacak yine bizi bu takım dengesizliğiyle diye düşünürken baktım ki golü Mustafa Sarp atmış, kredisine kredi katmış. İyi de bu durum Galatasaray’ın forvetsizliğin dibine gösteriyor. Tekrar tekrar izledikçe maçı, Arda orta yapmaya hazırlanırken içeri kat eden sadece Mustafa Sarp’ın olması eksikliğimizin ve bu takımın kaderinin kimlerin elinde olduğunun göstergesi. Golün tekrarında ise görüyoruz ki defanstan çıkan uzun top orta sahamızın pozisyon yaratmadaki zaafını kanıtlıyor.

Golden sonra geri çekiliyor Galatasaray. Klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlemeye hazır hale getiriyorlar bizi. Mehmet Yıldız ayağına aldığı topla birlikte sağdan ortaya çapraz bir şekilde kat ederken Galatasaray’ın 3 oyuncusuna çalım atıyor, defansın dengesini bozuyor ve solda boşa kaçan Ceyhun’u görüyor. Ceyhun’uın şutuna Ali Turan ayak sokamasa, Aykut o topu çıkarabilir miydi sorusu muallaka gömülüyor… Yine de gösterdiği refklesi alkışlarım.

Orta saha ilk yarının sonlarına doğru düşmeye başlıyor. Bir pozisyonda bakıyorum ki zaten Ayhan’ın baskı yaptığı adama Mustafa da baskı yapmaya başlıyor ve tek pasla ikisini birden düşürüyor oyundan Zita ve yoluna devam ediyor Mustafa arkasından bakarken… Takım savunmasına noldu ben anlamadım. 40. dakikada kesildi mi Mustafa Sarp o cüssesine karşın!? Galatasaray’ın yediği golde verilen faul Sivasspor’un aleyhine olmalıydı ve bu çok açık bir gerçek. Ancak varsayalım ki Neill gerçekten Mehmet Yıldız’a faul yapmış ve Sivasspor yandan korner gibi bir duran top kullansın. 1.’si orada adama faul yapılmaz, tehlike yaratır. 2.’si yan topta adam öyle savunulmaz Ali Turan. Lensim olmadığı için uzaktaki televizyonda ben golü kendi kalemize attık sandım. Zita öyle güzel uçamadı o topa kafa vurmak için…

Sezonun ilk verilmeyen penaltısının mağduru: CimBom

İlk devre biterken Kadir’in Emre Çolak’ı ceza sahası içerisinde düşürmesi de penaltıdır! Dün gece Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar bunu Kanaltürk’te tartıştı. Ahmet Çakar, “Top nereye giderse gitsin ceza sahası içerisinde Kadir Emre’nin bacağını baldırından başlayıp kıskaca alıyor oyuncuyu yere düşürüyor. Açık penaltı!” dedi. Erman Toroğlu’da “Top 80 metre ileri gitmiş Emre’nin topla alakası yok. Penaltı değil!” diye tutturdu. Ama o da farkında ki bu dayanağı olan bir tez değil. Korner atılırken atak yapan takımdan topla alakasız bir oyuncu yere düşürüldüğünde penaltı veriliyorsa Emre’nin düşürülmesi de penaltıdır… Yorum ve hakem hatasıdır dün gece yaşanan…

İkinci devre tamamen oyundan koptu Galatasaray. Orta saha kurgusu kalmadı, direnci ise ancak stat ışıklandırmalarında görebiliyorduk! Sivas’ın hakkını yemeyelim ama onların direnmeye ihtiyacı yoktu çünkü onlarla savaşan bir orta saha yoktu. Ceyhun’un çatır, çutur iki kişiyi üslubuyla devire devire geçip düşerken verdiği gol pası İngiltere Premier Lig’inden alıntı bir sahne gibi. Aykut’un yapabileceği bir şey yok. Kaleciyle karşı karşıya kalan bir çok oyuncu atabilirdi o golü… Golle direnci düşen Galatasaray orta sahası iyice çekiyor beyaz bayrağı. Takım tertibi 4-2-4’e dönünce defanstan atılan uzun toplarla takımın boyu uzatılıyor ve rakip defansın attığı hiç bir top ele geçirilemeyince oyun anlamsızlaşıyor. İlerleyen dakikalarda Mehmet Nas’ın kendi yarı alanından bir deparı var ki kimse de dönüp “Hop kardeşim nereye gidiyorsun” demiyor. O da “Mehmet Yıldız diye bir arkadaş vardı ona bir pas atıp gidicem” diyip pasını boş pozisyondaki Yıldız’a iletiyor. Golle buluşamıyor Sivas o ayrı. Bir de Ceyhun’un son dakikalarda kaçırdığı var, o da gol olsa 4-1’di skor…

Misimovic (?), Elano, Pino, Serdar Özkan, Baros, Sabri, Aydın yoktu bu takımda ama bu orta sahasızlıkla nereye kadar devam edilir bilemiyorum. Faruk Süren sağolsun Aslantepe’de Hagi, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Taffarel, Popescu, vs. gibilerini izleyemedik. Adnan Polat’ın bu gayretleriyle Mustafa Sarp’ı, Ayhan’ı, Barış’ı izlemeye gelir miyiz o stada onu da sanmıyorum. Adnan Sezgin Avrupa turundan koluna dirençli ve futbolu bilen! iki orta saha oyuncusu takıp gelmezse uçak biletini en yakın tatil beldesine alsın…

maçın kısa özeti(video)

sevgiler volkanbk3

Ne Yapıyor Bu Adamlar :D

Ağustos 16, 2010, 12:55 pm | Futbol, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum


Ne Cem Yılmaz, ne Ata Demirer ne de Şahan, bu iki isim biraraya getirildi ya bundan sonra baştaki üç ismin artık esamesi okunmayacaktır.

Takım içi rekabet lazım

Ağustos 16, 2010, 11:10 am | Galatasaray, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Eğer bir takımın içinde bir poziyon için rekabet yoksa, o poziyondaki oyuncu ne kadar kötü oynarsa oynasın haftaya yine ilk 11’de oynarsa o takımın hali içler acısından daha vahimdir. Sivas maçında ikinci devre Ayhan, Mustafa ve Cana neredeydi ben hiç göremedim! Sayelerinde Ceyhun ve Mehmet Nas yıldızlaştı.

Adnan Sezgin’in futbolculuğunu bilmiyorum ama çok iyi bir kariyere ve yeteneğe sahip değildi galiba. Bence Mustafa Sarp’ta kendisini görüyor galiba. Bu yüzden almış olmalı. Ve inatla ihtiyacımız olan bir Ernst, Özer Hurmacı tipinde bir oyuncuyken inatla 10 numara diye tutturmak neden! Bizim 10 numaramız var zaten hem de 3 tane!!! Üçü de kendi Ulusal takımlarının vazgeçilmezi. Arda, Kewell ve Elano!! (Dunga dönemi için böyle…)

Bu takıma Misimovic, Baptista, Ronaldinho falan lazım değil!! Bize Anatoly Tymoschuk, Ladesma, Michael Bradley, Anthony Annan, Jermaine Jones, Clint Dempsey, Fellaini, Jermaine Jenas (daha da sayarım) gibi oyuncular lazım! Ben artık bıktım Ayhan’dan, Mustafa’dan, Barış’tan ve bunların yerine koyacak kimsenin olmamasından!!

Rijkaard, Karpaty Lviv maçında da bu orta sahayla oynayacaksa Ayhan’ın,Mustafa’nın,Cana’nın, Barış’ın kafasından geçenler “Ne kadar kötü oynarsam oynayayım bu takımda yerim garanti nasılsa” olmaya devam edecekse bu lig bitmez!! Rijkaard Karpaty maçında ya Sivas maçındaki ortasahadan birilerini kesip Cumhur,Musa,Caner gibi genç oyuncuları oynatıp oyuncularına gerekli mesajı verecek, ya da bu orta sahada ısrar edip kendi ipini çekecek.

Bu arada Pino, Serdar Özkan, Aydın, Baros sakat olmasaydı bunları konuşmazdık diyenlere: Futbol bu. Sakatlığı var, cezalı olma durumu var, vesaire. Böyle durumlarda bu adamlar bu oyununa devam edecekse hazırlayın formamı oyuna giriyorum…

sevgiler volkanbk3

Yönetim, Al İşte Eserin. Gurur Duy!

Ağustos 15, 2010, 11:21 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, STSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Kaleci: Aykut Erçetin: Bizim evladımız, hem de Türk hem de maddi olarak yabancıya para kaptırmaktan iyidir, Franco’yu gördükten sonra Aykut en kötü onun kadar oynar derdim hep. Dediğimin arkasındayım. Franco yiyordu Aykut da yiyor. Arada sırada da iyi oynuyor Allah’ı var. Hemen asılmasına karşıyım. Ama bir kaleci kaç yıldır bir takımda onca kalecinin arkasında beklerken fazla birşey öğrenememesi nedeniyle güven vermiyor. Bir de bir kaleciyi tamamlayıcı olan defanstır. Takımın defans gücünü görünce kaç kurtarış yapacak bu adam da kaç maç kurtaracak? Yazık olacak Aykut’a. Aynı durum Ufuk için de geçerli. Bir de Nezihi’ye selam olsun. 50 senedir şu takımda, çocukken bu çocuklar eline geldi, ne öğretti acaba?

Defans: Servet Erçetin: Kim ne söylerse söylesin, Arda ile olan kavgasından sonra kafaca Galatasaray günleri bitti, transfer dönemindeyken satılmalıydı, satılmadı. Rijkaard’ın altını yavaş yavaş oyuyor her geçen maçta bunu daha çok görüyorum.

Defans: Lucas Neill: Geçen sezon defansın toparlayıcı gücü oldu. Ama bu sezona iyi başladığı söylenemez. Bunun sebebi defanstaki diğer oyuncuların açıklarını kapatmaya çalışmaktan olduğunu düşünüyorum. Defansta güvenebileceğin sadece bir futbolcu kaldıysa zaten işin Allah’a kalmış.

Defans: Ali Turan: Stoperde iyi oynayacağını düşünüyorum halen daha. Sivas maçında bir defans oyuncusuna ilk öğretilen kural olan kornerlerde rakiple kale arasında olacaksın kuralını uygulamayışını konsantrasyon eksikliğine bağlamak alternatiflerin en iyimser olanı. Ancak ben yine de Servet’e artık güvenemeyişimden stoper mevkisinde onunla Neill’in daha iyi olacağını düşünüyorum.

Defans: Hakan Balta: Nerde Manisaspor’dan ilk geldiği sezonki hali, nerede şimdiki hali. Her geçen sezo daha da geriye gidiyor. Soğukkanlı olayım derken rakibi gollük pozisyonlarla başbaşa bırakıyor ki en son Sivas maçında yenilen ikinci golde rahat pozisyonda topu rakibe atması bunun en son göstergesi. Aybı hatayı OFK ile olan ikinci maçta da yapmıştı. Bu sezon Çağlar azıcık akıllı olursa çok rahat formayı kapar ondan. Ama her transferde olduğu gibi öncelikle bir sakatlanması lazımdı. O da oldu.

Orta saha: Mustafa Sarp: Geçen sezonun tekrarını yaşayacaksak vay bu taraftarın haline. İyi niyetinden zırnık kadar kuşkum yok. Ama Galatasaray orta sahasında top tutamayan, dağıtamayan, pas hatası yüzdesinin yüksek olduğu bir oyuncuya ihtiyaç yok. Çok iyi alternatif ama kesin 11’de oluyorsa o orta sahanın hali baştan belli demektir.

Orta saha: Ayhan Akman: Galatasaray’da perormans olarak en yüksek halini yaşadı ve artık gerilem vakti onun için. Ancak orta sahada top tutan veya dağıtım yapan tek oyuncu onun olması hem onu alternatifsiz kılıyor hem de orta sahanın halini gösteriyor.

Orta saha: Arda Turan: Hep iyi oynayamaz ki. Artık sinirine de hakim olamıyor. Sivas maçında Emre Çolak’ı pataklamasına ramak kalmıştı. Arda bir gol atar, iki asist yapar; ancak defans ve kaleci de gol yerse ne anlamı kaldı onun kendini parçalayışının.

Orta saha-forvet kırması: Harry Kewell: Defans’tan ilerideki tek oyuncu olan Harry’ye uzun toplar atıldı ya yuh artık dedirttiler. Ama ne olacak. Senin orta sahan iyi top yapamazsa, koordineli olmazsa, topu ileriye taşıyamazsa, defans oyuncusu da gider kendine en uzak bölgeye atar topu. Aama helal olsun Harry’ye ki Sivas defansından yine de bu uzun toplarda başarılı oldukları oldu.

Emre Çolak’a denebilecek fazla bir laf yok. Cana aklıma yeni geldi. O böyle silik oyununa devam ederse yakın zamanda o her zaman bahsettiği liderlik vasfını gösterirler ona.

İşte bunlar yönetimin bu sezonki eserleri. Ama transfer vakti geldi artık. Bekliyorum bir-iki güne kadar. Şartlar oluştu: Takım lige 10 sezon sonra yenilgiyle başladı, ezeli rakip transferini yaptı, lige de farklı bir skorla giriş yaptı, taraftar söylenmeye başladı. Taraftarın ağzına emzik niyetine bakalım kim çıkacak şapkadan? Aman havaaalanına gitmemezlik yapmayın.

Galatasaray’da Değişim Rüzgarı!!!

Ağustos 14, 2010, 11:14 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Geçen sezonun ilk 3-5 maçı güzel bir şekilde geçti. Yapılan transferler ve teknik direktörün namının verdiği rüzgar ile o şekilde olması da normaldi. Aynı durum şu an için Beşiktaş’ta mevcut. Bu rüzgar yavaş yavaş dinmeye başladı daha sonra. Görüldü ki takım, rakip eğer azıcık dirençli olursa öne geçse bile skoru koruyamama hastalığına yakalanmıştı. Daha da önemlisi öne geçtiği maçlarda skor üstünlüğünden sonra orta sahayı rakibe bırakma ve geriye çekilme özelliği başladı. Bunun Rijkaard tarafından söylenmediği kesin. Ancak saha içerisinde üzerine Galatasaray forması olan oyuncularda kendine güvensizlik başlamışsa olay buna dönüşür ki dönüştü. Zaten ligde üç büyüklere karşı oynayan takımlar azıcık topla oynamaya başladı mı gerisi geliyordu. Olabilir dendi o zamanlar ara transfer döneminde bu sorunun giderileceği düşünüldü. Ligin ikinci yarısı başladı fakat değişen fazla birşey olmadı. Yine taraftar skor olarak önde giden maçlarda bile acaba ne zaman gol yiyeceğiz diye bekler oldu. Ama takımın başında Rijkaard’ın olması tepkileri engelledi her zaman. Ama nedense takım bir türlü topu hakimiyeti altına alamadı öne geçtiği maçlarda ki denilen her zaman Galatasaray’ın maç alabilmesi için en az iki gol atması gerektiğiydi. Öne geçince gol yememe üzerine değişen taktik devam ettirildi sezon sonuna kadar ve sezonun bitmesine 3-5 hafta kala ringin orta yerine havluyu attı Galatasaray. Taraftar iyimserliğini korudu yine. Çünkü yalan yok beklenmeyen aşırı derecedeki sakatlık haberleri belini büktü kulübün ki sezon başladığında en alternatifli kadro olarak bahsediliyordu. Geçtim ligi, sorun takım içerisindeki oyuncuların ya da oyuncu mentalitesinin kesinlikle Galatasaraylılık ruhuna uymayışıydı. Orta sahanın ortasındakiler ne kadar iyi niyetli olarak oynasalar da mentalite olarak Galatasaraylı değillerdi. Her neyse sezon bitti, yeni sezon yeni umut dendi. Özellikle takımın eksik olan bu yönünün giderileceği transferler yapılır diye beklendi. Ama transfer komitesinin başında öyle bir adam vardı ki, “gelin Ronaldinho’yu size 1 milyon euro’ya verelim” deseler “yok 500 bin euro olsun” kafa yapısında olan bir adamdı. Cana, Pino ve bilimum Türk oyuncu alındıktan sonra tek soru yine bu futbolcuların Galatasaray forması giyecek kafa yapısına sahip olup olmadığıydı. Üstüne bir de Haldun Üstünel’in yaptığı transferleri birer birer göndermeye başlandı. Harry ne kadar profesyonel olsa da forma numarasının başka futbolcuya verilmesi nedeniyle sükutu hayale uğradı. Harry oynarsa sadece taraftar için oynayacaktır o kesin bundan sonra. Daha en başında OFK maçında yukarıdaki anlattığım açıdan bir arpa boyu yol alınamadığı yine belli oldu. Sahada yine oyun yok, yine sistem yok, sadece Arda’ya bırakılmış bir oyun var. O zaman geçen sezona göre pozitif anlamda değişen ne? 5-1 lik OFK maçında Galatasaray’ın oyununu, sistemini farklı skora rağmen ben anlamadım. Anlayan varsa helal olsun. Bu sezon taraftar yine maç bitene kadar tüm duaları edecek gibi görünüyor.

Rijkaard da maç içerisinde yaptığı veya zamanında yapmadığı değişiklikler açısından iyi düşünmesi gerekir. Ama asıl şapkasını önüne koyması gereken Adnan Polat yönetimidir. Yönetim, planını nasıl yaptı bilmiyorum ama amaç eğer az maliyet ile kadro kurmak ise M. Topal’ı 5 milyon euro’ya satıp, Cana’yı 4.5 milyon euro’ya satın almak bu planlamayı baştan baltalamaktır. Üstüne bir de halen daha transfer yapılacak sözleri de ilginç. Bu saatten sonra alınan oyuncu takıma uyana kadar ilk yarı biter. Bıraksınlar bu lafları, eldekilerin iyi hazırlanmasını sağlasınlar. Baptista’ymış, Ledesma’ymış, hatta hatta Rosicki’ymiş. Geçiniz efendim bu saatten sonra hangi kulüp elindeki iyi oyuncuyu bırakır? Alınanlar da bir işe yaramaz.

Ve Cenky Asker

Ağustos 9, 2010, 11:57 pm | özlem, Hayat kategorisinde yayınlandı | 14 Yorum

Aslında 1 Ağustos itibari ile dokunulmazlığı başlamıştı aslan askerimizin ama yeri de belli olsun, öyle yazarım dedim. Hem de çıktığı yer belli olunca o anın heyecanı ile yazmak daha güzel olur diye düşündüm. Sonuçta gece yarısı itibari ile öğrendik tüm Cenky severler olarak. “12’nci Mknz. P. Tug. K.lığı- Ağrı” ve kısa dönem. Öncelikle her ne kadar Ağrı olunca araya giren kilometreler sebebiyle canım sıkıldıysa da düşündüğümüzden (doktorası bitenlere genel de uzun dönem çıkıyor) daha çabuk bir araya gelecek olmamız sıkıntımı azalttı. Yine de biraz daha yakın olsaydı da arada sırada gidebilseydik demeden geçemiyor insan.

Evet, Blogların, NBAkolik’in, Sakarya Tatankalarının, kürek yarışlarının ve nihayetinde Sakarya Üniversitesi’nin Cenky’si artık asker ve 6 ay bizlerden uzak kalacak, özletecek kendisini. Aslında ondan önce çok arkadaşım, arkadaşı geçtim kaç tane akrabam askere gitti hiç bu kadar acaba gidince nasıl olacak diye düşünmedim. Düşününce “yaw Cenky gidince deliririm ben buralarda” diyorum doğrudan. Sabah işe gelince palas pandıras kapımı kırıp odaya girmesi, hızlı hızlı dövecekmiş gibi bana yaklaşıp sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi bana sarılması, ve o koskocaman mavi gözlerinden çıkan mutluluk ile bana sarılırken ” canım kardeşim” demesini çok özleyeceğim ne yalan söyleyeyim. İnsan eğer birini ayak sesinden bile tanıyorsa artık dyecek birşey kalmamıştır herhalde. Normal şartlarda Cenky’den daha eski dostlarımla bile aramda mesafe bayağı vardır. Yapamazlar böyle hareketler, yapılmasını istemem, Cenky bilir beni zaten. Ama o farklı, ben güldüğümde gerçekten güldüğünü, üzüldüğümde onun da benle birlikte üzüldüğünü, bir şey için savaşırken ben istemesem bile bana yardım edeceğini, benle ilgili bir derdi olduğunda doğrudan bana söyleyeceğini ya da onunla ilgili bir sıkıntım olduğunda ona söylemekten çekinmeme gerek olmadığını bildiğim için o farklı. En zor zamanlarda bana geldi açıldı, güvendi, ne kadar mutlu oldum O’na bu güveni verebilmişim diye ama hiç belli etmedim. El birliğiyle üstesinden geldik herşeyin. Şimdi O’nu gülen gözlerini görünce kendime de pay çıkarmadan edemiyorum. O benim kardeşim, ben onun kardeşiyim. Belki de biz Allah’ın bize vermediği kardeşler yerine koyuyoruz birbirimizi. İkimiz de tek çocuğuz, belki de kardeş sevgisini bu yüzden birbirimizde buluyoruz. Ben çok isterdim bir kardeşim, abim olsun diye. Allah da al sana istediğin kardeş dedi sanırım. İyi ki de dedi.

Allah’tan 6 ay olmayacak buralarda. Cenky bunları okuyorsun sen de. Abi sana tek sözüm, okula ilk geldiğin gün yine palas panıras gir benim odaya, saldıracakmış gibi gel ve kucaklaşalım.

Özleyeceğim be abi seni…

(Saçları gitmiş güzel bir resmi var ama yüzü göründüğü için koydurmuyor askerimiz. Çok mutaassıp adam :D. Bari gözleri konuşsun.)

Edit cenky: Bu resim de sevgili ozhano için gecenin 2sinde çekilmiştir 🙂 Çok kral adamsın, dosttan öte, kardeşten fazlasısın güzel adam. Çok şanslıyım…

Burada tek A-dam var!

Ağustos 8, 2010, 3:24 pm | Alex De Souza, Aziz Yıldırım, emre belözoglu, Fenerbahçe, Galatasaray, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
7 Ağustos’ta Sabah Gazetesi’nin haberi

kaptanları Alex ve Emre‘yi çok sert biçimde uyaran Yıldırım, “Zico’yu istemediniz gönderdim, Aragones’i istemediniz gönderdim. Fransa gol kralı 1.4 milyon avroya oynarken siz burada 3 milyondan aşağı oynamıyorsunuz” dediği ve konuşamsı sırasından yumruğunu masaya vurduğu ve kapıları tekmelediği belirtildi.
Aziz Yıldırım‘ın bu futbolculara ayrıca; “Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz. 2 sene sonra borçları bitirip bırakacağım görevi bu sürede şampiyonluk istiyorum” dediği öğrenildi.

Yıldırım‘ın sinirinden nasibini alan isimlerden birisi deLugano oldu. Başkan, Lugano‘ya; “Kafa karıştırma. İstiyorsan gidebilirsin. Kalacaksan da adam gibi kal ve yürekten oyna. Gitmek istersen seni tutmayız” dedi.–

8 Ağustos’ta Habertürk Gazetesi’nin haberi

–Alex de Souza’nın 6 sezonluk F.Bahçe macerası bitiyor mu?

Şu anda Sarı-Lacivertli camia bu sorunun yanıtını arıyor. Önceki gün Aykut Kocaman’ın raporu sonrasında başkan Aziz Yıldırım’ın Brezilyalı yıldızı ve arkadaşlarını kulübe kadar çağırıp fırçalaması iplerin kopmasına neden oldu. Alex’in Fenerbahçe’yi kafasında bitirdiği, ayrılmasının an meselesi olduğu ve bunun için de yönetime, “Alacaklarımdan feragat edeyim. Bu sıkıntıyı kaldıramam. Bırakın ülkeme döneyim” dediği öğrenildi.

YÖNETİM ‘KAL’ DEMEYECEK
Bir anda yaşanan bu şok gelişmelerin ardından başkan Aziz Yıldırım ve yöneticilerde sessiz bir bekleyiş başladı. Özellikle Alex’in yaşanan bu gerilim sonrasında Fenerbahçe ile yollarını ayırma aşamasında olması sonrasında neler olacağı merak konusu.

Ancak Sarı-Lacivertli yönetimin Brezilyalı yıldızın ayrılma isteği karşısında sürpriz bir şekilde “Kal” demeyeceği öğrenildi. Başkan Aziz Yıldırım ve kurmaylarının kaptan Alex ile yolları ayırma konusunda fikir birliğine vardığı belirtildi.—

———————————————–
Diyor ki Aziz Yıldırım,”Alex, falan tanımam! Bu takımın her şeyi benim! Ya benim dediğim olur ya da gidersin!” Yıldırım baktı ki takım içinde ipler Alex’in eline geçmiş, iktidar el değiştirmiş, hemen el koymuş. Aslında ve zaten kendisi vermiş o ipleri “Zico’yu istemediniz gönderdim” cümlesinden anladığımızca… Alex suyunu çıkarmasın, kendini bir şey sanmasın diye fırçayı kaymış! Gözü dönmüş ve Aziz Yıldırım, çokça kez koltuğunu sağlama alan Alex’i bir anda silmeye hazır konuma gelmiş… Diyor ki burada tek A-dam var. O da A-Z-İ-Z… Alex falan değil. Basarım parayı yeni Alex’ler alırım kafasında Aziz Yıldırım. Yaşasın Totaliter rejim! Fenerbahçe taraftarı, pardon taraftar da kalmadı ki bu takımda… Fenerbahçe seyircisi siz uyuyun daha olur mu?
He bu arada Emre de fırçayı yemiş… ““Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz.” lafı gelmiş Emre’ye… Emre’nin adam gibi oynadığı dönem Galatasaray’da oynadığı yıllardı… Hatırlatayım…

Oyun daha süperdi!

Ağustos 8, 2010, 1:32 pm | bursaspor, süper kupa, teofilo, Trabzonspor, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum
Lig öncesi hep bir Fenerbahçe,Galatasaray,Beşiktaş kupa maçı oynardı. Alışmıştık bu rutine. Hele bir şu kupa gelsin de görelim isterdik takımlarımızın son durumunu. Bu sefer üçü de yoktu. Bursaspor ve Trabzonspor karşılaşıyordu kupa finalinde ama nedense ve yine İstanbul’da! Aslında Bursa’nın yakın olması ve Trabzonlu’ların da İstanbul’da çok bulunmuş olması yeterli bir nedendi stadın dolması için ancak yine 26bin biletli kişi izlemiş maçı. Madem 26bin kişi izleyecek ve maçı Eskişehir’e, Kayseri’ye… Oralar da ancak o kadar dolardı zaten en azından bir heyecan yaşarlardı, bir arzu dolardı takımların içine seneye de biz burada olmalıyız gibisinden…

Maçın temposu harikaydı. Lig kıvamına gelmiş iki takım da. Biraz daha zamanla tam performanslarını yakalarlar. Biz de zevkle izlerik artık 9 maçı da canlı canlı! Şu açık ki Trabzon gerçekten çok daha iyi bir oyun sergiledi dün. Tek pas ve set oyununu iyi çalışmışlar. Alanzinho yerini bulmuş ama Burak Yılmaz hala ne yaptığını anlayamadıklarımdan. Fizik, hız her bir şey var biraz da teknik ama kafa yok. Ya da var da kendine saklıyor, evde çıkarıyor o kafayı dışarı. Halbuki gösterse ya bize de… Bursaspor da dikine hızlı ileri yönelmek işini iyi çalışmış. Orta sahada kaptıkları toplarda çoğu zaman gerçekleştirebildiler bu işlemi ancak bu şekilde ceza sahası içine girebilmeyi beceremediler. Kanatları kullanmayı unutmuş gibiydiler. Halbuki Beşiktaş maçında kanatlardan gelmişti gollerden en azından biri. Ve Galatasaray maçında da aynı yöntemi kullanmışlardı. Hüseyin’in olmayışı, Batalla’nın fiziken cılız kalması Timsah’ın gövdesini hafif bıraktı.

Trabzon’da Ceyhun sürekli kaleyi yokladı. İkinci yarı da buradan geldi gol. Top Ivankov’dan sekti ve Teofilo da iyi bir takipçi olduğunu gösterip topu kaleye gönderdi. Halbuki top JABULANİ bile değildi!!! Nasıl oldu da böyle bir gol izledik ben anlamadım! Hemen ardından ikinci golün üstelik 61. dakika şovuyla gelmesi sarsılmış Bursa’yı yıktı. Selçuk’un arapası harikaydı da Teofilo’nun vuruşu çok daha harikaydı! Adrian Ilie geldi, vurdu, gitti sanki! Bursa iyice çöktü. “Son şampiyonum ama forma reklamım bile yok!! Saldır anasını satayım” ruhuyla oyuna tutunmaya çalıştı. Olduramadı. Defansın bile gol düşüncesine kitlenmesi savunma aklını geri plana itince kendi ceza sahasında bile 4 kişi bir Teofilo’ya mukayıt ol(a)madı! O da direkte bekleyen Bursalı’nın ofsaytı bozmasını görüp altıpasta önüne gelen topu gönderiverdi kaleye… Jaja’nın gelişi Teofilo’yu fişekledi heralde ki böyle bir performans ortaya koydu. Yoksa daha 1 ay evvel ben gideyim demiyor muydu bu çocuk??

Tek anlayamadığım Turgay’ın, Sercan’a tercih edilmesiydi. Eğer maçı rakip sahaya yıkamayacağın bir maçsa Turgay’ın oynaması çok da anlamlı değil. Ne Sercan kadar hızlı, ne de teknik… İleride bu yüzden üretici olamadı Bursa, oysa SErcan neler yapmıştı son Galatasaray maçında!

Karpaty deyince akla…

Ağustos 8, 2010, 12:00 am | cem yılmaz, Galatasaray, Gheorge Hagi, karpaty lviv, Rıdvan Dilmen, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Ne zaman uçakla balkanların üzerinde geçsem her sıradağ benim için Karpatlardır! Onun maradona’sı* da Hagi’dir! Böyle bir etki işte Hagi’nin bıraktığı. Şimdi ne alaka ki Hagi’yle… Eh Avrupa ön elemesindeki rakibimizin adı malumunuz Karpat içeriyor. Karpat-y Lviv’in de rakibi Galatasaray’ın efsanesi Hagi… Tam daha fazla bağlamayın onu-buna-seni-bana… Ne diyo abi* “Bağlanmayacaksın!”

Eskiden USSR kupası kazanmış, o dönem iyiymiş falan bunlar hikaye… USSR’mi kaldı! Eskiden bir Borussia Mönchengladbach vardı bildin mi gibi bir durum oluyor bu mazi hikayeler. Bakıyorum ki takım 1991’den itibaren bugünkü halini almış. O zamandan beri naptığına bakalım. 1993 ve 1999’da Ukrayna Kupası’nda finale çıkmış, eli boş dönmüş. Bir de Ukrayna 1. Ligi’ni ikinci bitirmiş 2005-06’da. (wiki kafamı karıştırdı ama son karar budur.) Ligin kalburüstü bir ekibi oluvermiş Ukrayna Premier Ligi’nde…

Özünde herhangi bir takım görüntüsünde.Tek artısı altyapı sistemi. Önemli topçular yetiştirmiş. Öyle ki 10 Milyon Euro’ya 1 yıllığına kiraladı Barcelona Chygrynskiy’i! Kadrolarında bir kaç Chygrynskiy, bir kaç Oleh Luzhny varsa ve biz bilmiyorsak Beşiktaş’ın Metalist kazasına uğrayabiliriz. Ama ben Galatasaray’a güveniyorum. Sami Yen’de bitiririz işi, Ukrayna’ya da Cem Yılmaz, Rıdvan Dilmen hep beraber “takımı desteklemeye” gideriz(!!!)…

http://www.izlesene.com/player2.swf?video=643927

Mağlup ama Hevesli Sırp Gençler*

Ağustos 7, 2010, 11:48 pm | Galatasaray, prekazi, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sami Yen’deki maç hakkında söyleyecek bir şey yok. Çünkü benzer senaryoyu Sırbistan’da da izledik. O yüzden iki kere tekrar etmeye gerek yok aynı şeyleri. Galatasaray, maça hep iyi başlıyor. Maçı ilk dakikalarda koparmak için vargücüyle mücadele edip skoru lehine çevirme arzusu mükemmel bu takımın. Skibbe’den beri de böyle zaten. İlk yarı maç kopar Cimbom keyfine bakar. Rijkaard’la da çok bir değişiklik olmadı bu durumda. Tek değişiklik yaşanan o rehavet! Zaten geçen yıl yaşanan tüm puan kayıpları ve kaçırılan şampiyonluğa bu neden olmamış mıydı?

Eski zamanları hatırlattı Sırbistan’da bulduğumuz ilk gol. Ön direğe gelen ortayı Suat Kaya arkaya sektirir arka direkte de Galatasaray’a gelen en verimli sağ beklerden Capone topu sadece itiklerdi çizgiden içeri… Bu sefer de Mustafa Sarp arka direğe doğru kurtardı kendini. Ve boş kaleye itikledi topu. Oyun zekası olarak harika bir hamle geldi Sarp’tan, rakip defanstan da müthiş bir defansif boşvermişlik izledik. Böylece yine maçın ilk dakikalarında skor olarak rahatlık ve moral gelmiş oldu. Bu moral takımın orta sahasına olumlu yansıdı özellikle Mustafa Sarp’a… İkinci gol öncesi yaptığı presle kaptığı topu anında Kewell’a aktarması ancak ve ancak Xavi tadında bir oyuncunun yapabileceği bir hamle idi. Şaşırdım. İlk defa Mustafa Sarp’ı bu kadar övdüğümü görmüş oldunuz böylece. Ancak Belgrad maçında övebiliriz kendisi. Hele bir muhtemel Porto veya Palermo maçları gelsin o zaman da övebilecek miyiz göreceğiz…

Buraya kadar her şey güzelken nedense topu da oyunun kontrolünü de rakibe bıraktık. Belki Rijkaard takıma öndeyken skoru korumayı öğretme çabası içinde ama yanlış bir düşünceyle… Zira Milli Takımı skoru koruyamama konusunda zirve yapmış ülkenin çocuklarıyız biz. Topu rakibe bırakırsak illa ki bir gol yeriz, skoru zora sokar, gereksiz heyecan yaparız. Ya “savaştık kazadık” zafer manşetleri atılmasına ya da son dakkada İlker Yasin’e “olmadı çocuklar” dedirtiriz. Az kalsın ilk yarıyı yapmayın çocuklar klişesiyle kapatıyorduk ki Aykut’un plonjonik refleksleri (yeni uydurdum) İlker Yasin’e malzeme vermedi. (maçı o sunmadı ama öylesine hoşça bir takılma işte…)

Taçtan gol pozisyonuna girerek bir ilke imza attık ikinci devrede. Penaltı hakkıyla kazanıldı. Kewell da takımın penaltıcısı ve ilerideki son adamı olarak bitiriciliğini konuşturdu. Kalecinin eline çarpması neyi değiştirir gol goldür… Skor 3-1’e gelince, rakip de 10 kişi kalınca gereği görüldü ve iki gol daha atıldı. Pino’nun arapası ve Mehmet Batdal’ın golü takım içi morallerin artmasını ve uyumun da yükselen bir grafikte olduğunu gösterdi. Fakat yine “o” rehavet rakibe bir çok kez kaleyi yoklamasına neden oldu. Direkten şutu unutmam bu maç için. Bir de Prekazi’nin yorumlarını. Senin Türkçe’ni yirim ben be ya Prekazi’m: “Ben ‘er zaman söylerim. İyi orta yarım goldür!”

*Tam adı Omladinski Fudbalski Klub Beograd kısaca OFK Beograd dediğimiz kulübün tam adının Türkçe manası ise Gençler Futbol Kulübü Belgrad demek-mişşş…

UEFA Avrupa Ligi’nde Rakip: Karpaty Lviv

Ağustos 6, 2010, 1:44 pm | Futbol, ozhano, UEFA Avrupa Ligi Kura Çekimi kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

KARPATY LVIV
Ülke:
Ukrayna
Stad: Ukrayna (28000)
Takım Değeri: 14 milyon Sterlin
Teknik Direktör: Oleg Kononov (44)
Takımdaki Oyuncu Sayısı: 25
Takımdaki Yabancı Sayısı: 8 (Sırbistan, Brezilya, Nijerya, Gürcistan, Estonya)
Takımdaki Önemli Oyuncular: Igor Khudobyak (RM-25), Denys Kozhanov (DMC-23), Artem Fedetsky (DRC-25)
Transferleri: Borys Baranets (FK Lviv), Vitaly Rudenko (Chornomorets), Grygori Baranets (FK Lviv) , Andriy Gursky, Yuri Gabovda, Avelar (Rio Claro), Nenu (Rio Claro), Sergiy Kuznetsov (Alania Vladikavkaz)
Gidenler: Yuri Furta (PFK Oleksandria), Volodymyr Bidlovsky, Andriy Novak (Prikarpatje Ivano-Frankivsk)

Son Maçları:

UEFA Avrupa Ligi

2nd round 1st leg
KR Reykjavik-Karpaty Lviv 0:3
2nd round 2nd leg
Karpaty Lviv-KR Reykjavik 3:2

3rd round 1st leg
Karpaty Lviv-FC Zestafoni 1:0
3rd round 2nd leg
FC Zestafoni-Karpaty Lviv 0:1

Ukrayna Ligi (2010-2011)

Dnipro Dnipropetrovsk-Karpaty Lviv 1:0
Kryvbass Kryvyi Rig-Karpaty Lviv 0:0
Karpaty Lviv-Metalurg Zaporizhya 1:0
Zarya Lugansk-Karpaty Lviv 2:2

Ligde Durumu: Karpaty Lviv, geçen sezon ligde 50 puan ile 5. olarak UEFA Avrupa Ligi’ne katılmayı başardı. Bu sezon dört haftası geçen Ukrayna Ligi’nde (16 takımlı) 1 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 yenilgi ile 7. Sırada bulunuyor. Ligde attığı 3 golü Artem Fedetsky, Volodymyr Gudyma ve Andriy Tkachuk’tan geldi.

Hagi’yi Anlamak

Ağustos 5, 2010, 3:44 pm | Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Dün geceden beri internete, gazetelere bakıyorum da Alex’e denilmeyen laf kalmamış. Fenerbahçe’nin son 5 senesine tek başına damgasını vurmuş bir futbolcunun hakkında spor yazarlarını geçtim onlar önemli değil de kendi taraftarlarının ileri geri konuşmasını, defol git, yeter artık Alex, Alexli sistem bitti gibi yorumların yazılmasını açıkçası yadırgadım ve aklıma Hagi’nin Galatasaray yönetiminin ve taraftarının yoğun baskısına rağmen ayrıldığı ve futbolu bıraktığı sene yaptığı açıklama aklıma geldi: “Ben Hagiyim ve futbolu en üst seviyede iken bırakmalıyım. Bu da benim için şu ana kadar ulaştığım en üst mertebe. Galatasaray çatısı altında çok büyük başarılara ulaştım ve taraftarın Hagi’yi hep bu durumdayken hatırlamasını istiyorum.” O zaman tam olarak anlamamıştım. 1 hatta 2 sene daha devam edebilirdi, vücudu, kondisyonu bunun için yeterliydi, para bakımından da servetine servet katabilirdi ama yapmadı ve “Efsane 10” olarak ayrıldı Galatasaray’dan ve biz O’nu son hali ile hatırlıyoruz yani efsane olarak. İşte Alex’e olan saldırmaları gördükten sonra tam anlamıyla dediğini anladım Hagi’nin. Bu ülkede futbolcuysan ve lidersen her zaman iyi olmaya mecbursun, olası bir terslikte ilk sen akla gelirsin, onca yaptığın güzellikler, başarı bir anda gözardı edilir ve ipin altına gidersin. Her zaman dediğim gibi “BÜYÜKSÜN HAGİ”…

Ozhano’nun Kebapçı Blick’i!

Ağustos 5, 2010, 1:53 pm | Fenerbahçe, Futbol, gazete, UCL kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

Sevgili ozhano nicedir soruyordu Blick’e ne oldu diye. Blick bildiğimiz Blick, hiç bir şey olmamış sevgili kardeşim. Bu başlık da senin için gelsin:

Young Boys Fenerbahçe’den Kebap Yaptı!

Alma Adnan’ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman…

Ağustos 5, 2010, 12:53 pm | aykut kocaman, Fenerbahçe, stoch, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Her ne zaman bir Türk takımı Avrupa Kupaları’ndan elense içim bir burkulur. Fenerbahçe elendiyse yaşadığım burukluğun içinde biraz da sevinç barınır. Çünkü tek adam sistemi “bir kez daha” çökmüştür. Sonra gerçeklere bakarım. O takımın elenmeyi hak edip etmediğine bir bakarım. Maçlarını izlediysem oyunlarına bakarım. Bir önceki sezon bittikten sonra neler yaşadıklarına bakarım ki neden ilk resmi maçta böyle döküldüklerini gerçekçi bi bakışla anlayabileyim…

Fenerbahçe şampiyonluk yoksa gidersin geleneğini sürdürdü ve Christoph Daum ile yollarını ayırmayı kafasına koydu Trabzonspor maçından sonra. Fakat bu durum ne kadar sürdü? 15 Mayıs’ta “şampiyon olamadıklarını” fark ettikleri 2 dakikalık şaşkınlığın ardından alınan karar 25 Haziran’da sonuçlanabildi ancak. Yani Fenerbahçe yönetimi ve takımı 40 gün böyle kaybetti. Aykut Kocaman’ın teknik direktörlüğe başlama tarihi de 9 Temmuz olarak gözüküyor. Yani sana bir 14 gün daha… Etti 54 gün kayıp. Denilebilir ki Aykut Kocaman o süreçte takımın yine başındaydı en azından kurulacak yeni takımın başındaydı. 12’sinde Belçika kampı başlamış tam 16 gün sonra 28 Temmuz’da Fenerbahçe çok kritik ve ilk resmi maçına çıkmış.

Bu takım’da çok büyük değişiklikler yok, geçen sezonki takım, neyini hazıralayacaksın ki diyebiliriz. Fakat Daum ve Kocaman’ın oynatmak istedikleri futbol tarzları arasında çok büyük farklar var. Demirkol her sabah tekrar ediyor: “Daum kontratakçı, Kocaman pasçı.” 16 günde bu tarz kökten bir değişiklik yapabilmek mümkün müdür? Bunun mümkün olduğunu iddia edenlere şunu soralım o zaman. 16 gün içinde, ligde ikinci haftasını oynamış rakibinin fizik kondisyonuna ulaşmak o kadar kolay mıdır?

Fenerbahçe bu yıla çok geç başladı. Galatasaray da, Beşiktaş da… Üç takım da hala transfer peşinde hala turlarını geçebilmiş değil (Fenerbahçe geçemedi bile). Bu akşam Beşiktaş ve Galatasaray da aynı hezimetle karşılaşabilir. Ama Fenerbahçe’nin aynı hezimeti aslında ve sadece Galatasaray ilgileniyor diye aldıkları Stoch’un kırmızı kart görmesiyle yaşamış olması ibretlik. Alma Adnan’ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman…

Yeeterr Necati Abi Yeterrrr!

Ağustos 5, 2010, 8:41 am | Futbol, haber, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Necati Bilgiç yine boş geçmemiş Young Boys maçını, oyunculara, Aziz Yıldırım’a laf çakarken diğer yandan maçın hakemini yine boş geçmemiş.

Bravo (!) Aziz bey

Fenerbahçe deplasmanda Young Boys karşısında kazandığı avantajı kendi sahasında kullanamayarak, daha katıldığı ilk turda Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Bunun suçlularını şöyle sıralamak lazım: Önce başkan Aziz Yıldırım geliyor. Geçen sene devre arasından bu yana vaaddetiği yırtıcı bir santraforu hala takıma alamayan Aziz Yıldırım, dünkü maçta da Fenerbahçe’nin zayıf rakibi karşısında etkisiz kalmasına ve elenmesine birinci derecede rol oynadı. Nitekim Young Boys’ın yırtıcı santraforu attığı tek golle sonucu ve turu getirmeye yetti.
İkinci sorumlu Aykut Kocaman’dı. Atalarımız “bugünkü tavuk, yarınki kazdan iyidir” der.

Kocaman ilk maçın verdiği rehavetle ve o sonuca güvenerek, dün gece oynayabilecek durumda olan Gökhan Gönül’ü diğer maçlara saklayarak, ilk 11’e almadı. Çünkü ikinci yarıda yapılan değişiklikler 10 kişi kalmasına rağmen Fenerbahçe’nin daha baskılı oynamasına ve pozisyonlar bulmasına imkan verdi.

BU YENİLGİ DERS OLSUN
Hatta Semih iki pozisyonda biraz şanslı ve becerikli olsa maç berabere bitecekti. Herhalde kaseti tersine alsa takımı bu şekilde sahaya sürerdi. 3. ve önemli hata maçın Rus hakeminden geldi. Kendini yere atan İsviçreli futbolculara kart göstermeyen Rus hakem, Fenerbahçe’nin en etkili futbolcusu Stoch’a çok kolay şekilde 2. sarı kartını göstererek takımı 10 kişi bıraktı.

Bununla da kalmadı 88. dakikada Young Boys kalecisinin Gökhan Ünal’ı indirmesine penaltı düdüğü çalmadı. Zira ilk maçta aynı dakikalarda Selçuk’un daha hafif hareketine Norveçli hakem penaltı vererek, Fenerbahçe’nin galibiyeti kaçırmasına neden olmuştu.
İnşallah bu başkana ve Kocaman’a ders olur.

Hem kadro tamamlanır hem de daha iyi futbol sergilenir. Bu süretle Avrupa Ligi de tehlikeye girmekten kurtulur. Ben fazla üzülmüyorum çünkü sahada kaybeden takım mavi-beyazlıydı ve Fenerbahçe ile alakası yoktu.

Fenerbahç’nin yenildiği ya da berabere kaldığı bir maçta da hakem kelimesi geçmesin yazdığın yazı da helal olsun diye yazı yazacağım söz veriyorum Necati Abi…

Galatasaray’da Türk Kaleci Olmak

Ağustos 2, 2010, 3:09 pm | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

İyi Kaleci Olmak için 2 yol var benim seneler boyu edindiğim izlenime göre. Birincisi doğuştan yetenekli olup bunu insanların gözüne sokarak. İkincisi ise iyi bir kaleci olmak için hiç durmadan ve sabırla çalışıp, çoğunlukla iyi bir kalecinin arkasında senelerce sıra bekleyip o kaleciden işin inceliklerini öğrendikten sonra seviye atlayarak. Ama ne olursa olsun her iki kategorinin mensubu kaleci de mutlaka hiç durmadan ve çok iyi çalışmalı.

Bugün Galatasaray’ın yaşadığı kaleci sorununun altında bu yatıyor. Ufuk 1. kategoriye giren ve nedense kendini başka dünyalara kaptırıp çalışmayı bırakmış, aklı sahada olmayan bir adam. Aykut ise 2. kategoriye giren ancak senelerce çok farklı isimlerin arkasında, farklı farklı tarzlarla birarada olup kafası karışmış bir adam formatında. Seneler boyu Aykut’a hep stepne muamelesi yapılmış, sadece ihtiyaç olduğunda geçici sürelerle forma verilmiş. Neticesinde Aykut’un da kendine güveni ve cesareti tam anlamıyla gelişmemiş. İçinde hep bir “ya hata yaparsam?” endişesi olduğu suratından belli. Oysa bir kez bile Aykut’a “Bu takımın 1. kalecisi sensin evladım.” denmiş olsa çok farklı bir ruh haliyle işine sarılıp hata yapsa bile o kalenin kendisinin olduğunu bilerek daha çok çalışır ve seviye atlayabilirdi. Kalli’nin çekip gittiği sezon Orkun’dan kaleyi devralmış ve takımı şampiyon yapan isimlerden olmuştu Aykut. O sezon De Sanctis gelmese de “Aferin Evladım, kale senindir artık” dense belki de bugün Volkan Demirel’e bir şey olsa milli eldivenleri kim takacak sorusunun cevabı olacaktı Aykut.

Belgrad maçından sonra yine yabancı kaleci sesleri yükselmeye başladı haliyle.1,5 pozisyondan 2 gol bulan rakibe karşı yine Aykut sorgulandı. 1. golde büyük katkısı olan Sabri, 2. golde adam paylaşamayan defansın hiç suçu görülmedi. Ama bu maçtan haftalar önce Rijkaard’ın söylediği iddia edilen “Benim 1. kalecim Ufuk’tur” lafının Aykut’ta yaratmış olabileceği psikolojiden kimse bahsetmedi. Kendisine güvenildiği 1 kez bile gösterilmeyen, bir kez bile Başkanından Aferin alamamış, yediği her golde hatası aranmış bir adamdan bizler nasıl oluyor da Galatasaray’ın kalecisi olmasını bekliyoruz, asıl ona hayret ediyorum ben. Arkasındaki Ufuk’un hep gece hayatından bahsediliyor, izleyenler iyi çalışmadığını söylüyor. “Aykut olmaz, bu yükü kaldıramaz, Ufuk kaleye geçsin” diyenler Fenerbahçe ile oynanan maçta yediği golden sonra “Büyük takım kalecisi değil” diye sanki o sözleri söylememiş gibi ortalarda dolanabiliyorlar. Böylesi bir ortamda bırak hatalı gol yemeyi, gol yiyenin “tu kaka” edildiği şartlar altında bizler Aykut ve Ufuk’tan harikalar yaratmalarını bekliyoruz.

Kimseler kusura bakmasın ama Hakan Şükür’ün kulübün çok kötü yönetildiği ve durumun her geçen gün daha kötüye gidecekmiş gibi göründüğüne dair geçen Cuma Radyospor’da yaptığı açıklamalara tüm kalbimle katılıyorum. Eski Fenerbahçe gibi olduk adeta. Alıp öğütüp tükürüyoruz futbolcuları, üstüne üstlük bir de para kaybediyoruz bunu yaparken. Sportif A.Ş. ile Futbol A.Ş. birleşmiş, çok süper olmuş, aman ne güzel! Ama daha UEFA kupası ön elemesinde elenme tehlikesi ile burun burunayız ve o kaleye geçip Galatasaray’ı kurtarması gereken adamları çoktan yerin dibine sokmuş haldeyiz. Bu Galatasaray’da Türk Kaleci olmak hiç kolay değil, bana göre yapılacak iş hiç değil. Mucize yaratacak gücün yoksa bil ki yarın öbür gün falanca ülkeden gelecek Kilimcinin Köroğlu kaleyi devralır, 3 milyonu vurur gider sen yine işini çok iyi bilen yönetimin stepnesi olarak kenarda hava kaçırırsın.

SAW 7 29 Ekim’de Geliyor!

Temmuz 30, 2010, 7:29 am | Sinema kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

http://media.ign.com/ev/embed.swf

More Saw 3D Videos

Askerden firar sebebi 🙂

S.ktiri B.ktan

Temmuz 29, 2010, 10:19 pm | Futbol, Galatasaray kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Çöplük’ten İstikrara mı?

Temmuz 29, 2010, 1:18 pm | Futbol, La Liga kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Küçük yaşlarımda Real Madrid hastasıydım gerçek anlamda. Sembol yaptıkları, takımın formasını uzun yıllar giymiş olan adamlara gösterdikleri saygı, altyapıdan getirdikleri gençler, senelerce sadece eksik bölgelere yaptıkları akıllı transferlerle Real Madrid bir ekoldü benim için. Onun karşısında ise her daim yıldızlara para saçan, sivrilen her oyuncuyu kadrosuna katan, tutmazsa daha fazla para verip yerine yenisini alan bir Barcelona vardı hep. O yüzden hep Real Madrid Barcelona karşısında ak-pak bir sayfaydı benim için.

Bu sezona gelene kadar ise durum çok farklılaştı. Sanki iki dev rolleri değiştirmişler gibi. O örnek alınacak Real Madrid ortada kalmamış durumda. Karşısında ise senelerce Real’in yaptığının tam tersini yapmış Barcelona’nın her geçen gün artan doğruları var. Zidane, Figo, Beckham furyasıyla başlayan Galacticos modeli Real Madrid’in başını yakmış durumda. Bugün gittikleri her takımda büyük iş yapan bir çok futbolcu taraftar tarafından beğenilmemiş, görmesi gereken saygıyı görmemiş, kariyerlerinde birer adım geriye atıp, zaman kaybederek Real’den gönderilmiş haldeler. Robben, Sneijder ikilisi en son güncel örnekler. Öte yandan Kaka, Ronaldo gibi devlet bütçesi kıvamında transfer ücretleri ile alınmış ama yine de fayda sağlayamamış bir sürü adam. Real Madrid’in son bir kaç sene içinde, şampiyon olduklarında bile saha içinde bir düzen, disiplin olmadığı gözüme çarptı hep. Raul ve Guti sanki Galatasaray’daki Şükür, Korkmaz etkisini yapmaya çalışırcasına yıpranmışlar gibiydi. Dağınık, hepsi kendini bir şey zanneden, çoğu transfer ücretinin altında ezilen ve yönetilemeyen bir futbolcu topluluğuydu sanki Madrid. Tam anlamıyla bir futbolcu çöplüğüydü benim için artık, Real’e saygımı kaybettiğim her gün Barcelona hayranlığım ve yaptıkları doğrulara inancım arttı.

Ama bugün artık her şey çok farklı olacakmış gibi geliyor gözüme. Çünkü mor beyazlı yedek kulübesinde oturacak adam artık değişti. O adam çok farklı, benim çok saygı duyduğum ve yaptığı her işi fazlasıyla beğendiğim bir adam. O adama futbolcu posta koyamaz, laf edemez, bilir ki onun sözünü dinlemezse bir daha forma göremez, çok çalışması ve disiplinli olması gerektir artık. Bugün artık Real eski Real değil. Bugün artık Çöplük’te geri dönüşüm başladı. Real kabuk değiştirecek. Raul ve Guti’nin hükümranlığı sona erdi. Artık bu takımın bir ağabeyi yok, lideri var. Casillas’ın saha içi liderliğinde çok koşacak, 90 dakika didinecek ve saygı uyandıracak bir takım artık bu. Bu takımda Canales gibi gençler de forma giyebilecekler. Bu takım Sami Khedira gibi iş ahlakı ve verimi çok yüksek ama yıldız olmayan oyuncuları transfer listesine alacak. Bu takımın oyuncu profili kısa süre içinde fazlasıyla değişecek ve her sezon onlarca transfer yapmayacaklar artık.

Çünkü Real Madrid’i futbolcu çöplülüğü olmaktan çıkarıp istikrar abidesi haline getirecek bir adam var artık o kulübede.

Guti’nin İşi Çok Zor

Temmuz 28, 2010, 9:35 am | Beşiktaş, Futbol kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Başlığa bakıp da Guti’nin sahadaki işinin çok zor olacağını söylediğimi falan zannetmeyin sakın. Tam aksine Guti’nin saha dışındaki işi çok zor olacak. İspanya’da hakkında eşcinsel olduğu iddiaları ortya atılmış olabilir, Guti çocukları olan bir baba olabilir, Guti’nin model bir sevgilisi olabilir ama Guti artık Türkiye’de. Ve kabul edelim ki Guti Süper Lig tarihinin en yakışıklı transferi. Sarı saçları, mavi gözleri, iç gıcıklayan gülüşü, bakışı ve düzgün fiziğiyle uzaktan görüldüğünde bile iç çektirecek, bir çok erkeği kıskançlıktan çatlatacak cinsten bir adam. Guti’nin her dışarıya çıkışı olay olacak, her dakika arkasında magazin basını adım adım takip edecek onu, yetmezmiş gibi bir çok servet ve futbolcu avcısı peşinden ayrılmayacak kuyruğu gibi. Kimseye laf söylemek ya da aşağılamak gibi bir amacım yok ama yakışıklılık konusunda Guti’yle aynı ilin çevreyolundan geçemeyecek Servet, Selçuk, Jo, Gio Dos Santos gibi adamların nasıl hatunlarla beraber olduğunu görünce bir anda Guti’nin etrafında oluşacak kadın yığınını düşünmeden edemiyorum. Para peşinde olmayanlar dahi, Guti’nin sadece kendisinden etkilenip onunla bir gece geçirmek isteyenler de öteki avcılar gibi etrafını saracak ve sülük gibi yapışacaklar İspanyola.

O yüzden bence Guti’nin İstanbul’da işi çok ama çok zor. Umarım sadece işine konsantre olabilir de onu daha çok spor sayfalarında Beşiktaş’a ve Türk Futboluna kazandırdıklarıyla görürüz.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.