İlk Muayene Ücretsiz

Ocak 22, 2010, 11:00 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 11 Yorum

Bugün hayatımdaki belki de en önemli gündü. Özellikle son 2,5 ayda yaşadıklarımın üzerine bu günü, bugün yaşadıklarımı yaşayabilmek inanılmaz benim için. Bugün doktora tez savunma sınavına girdim ve başarıyla çıktım Yaradanın yardımı, sevenlerimin dualarıyla. Tam 5,5 yılımı aldı doktorayı bitirmek. Sadece 26 ay yapacağım deneye bütçe aradım, sonunda buldum, ekipmanlarımı aldım, tesisatı kurdum, şalteri kaldırdım kayıt cihazım (enerji analizörüm) patladı. İlave 2 ay da onun değişimi bekledim, etti mi sana 28 boşa giden ay. O aylar bana sağlam bir literatür taraması ve konuma ziyadesiyle hakimiyet olarak geri döndü, çok şükür demek gerek, her işte bir hayır var lafı burada vücut buldu da denilebilir herhalde.

Bu sabah yataktan Elektrik Yüksek Mühendisi olarak kalkmıştım, inşallah Elektrik Doktoru olarak yatacağım. Çok şükür! Çok uğraştım, çok yoruldum, çok didindim, ama en güzeli geçirdiğim bu fırtına sonrası sapasağlam, kuvvetle ve güvenle limana varmış olmam. Bugünden sonra yeni seferler var önümde, beni gerçekten sevenlerle, isteyenlerle, bana gerçekten değer verenlerle, bana numara yapmayanlarla, hep yanımda olanlarla, olacaklarla.

Bugün çok mutluyum, bugün gururluyum, bugün mağrur, en sonunda bugün artık doktorum!

Ve sevgili dostlar ilk muayenem ücretsiz, eğer kabul edersiniz sonrakiler de 🙂

Okumak Üzerine Hayat Dersi

Ocak 22, 2010, 2:00 pm | Hayat, komik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sebepler ve Felsefe

Ocak 8, 2010, 11:17 am | Blog, Hayat, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Çoban Salata’yı takip edenler uzun süredir neredeyse hiç buralarda olmadığımızı (şükür ki birkaç gündür volkanbk3 geri dönmüş gibi), hem benim hem ozhano’nun yazamadığını fark ettiler ve bir kısmı da sağolsunlar maille, mesajla ulaşıp sordular yokluğumuzun nedenini. Geride kalan 2 ayı aşkın sürede çok ciddi ailevi ve sağlık problemleri yaşadık hayatımızda. Ben yalnız ve yepyeni bir hayata başladım sonunda, o başladığım hayata çok kuvvetli sarılıp kariyerimi bir adım öteye götürmek için her şeyden soyutlanıp çalıştım da çalıştım. Sonunda Çarşamba günü itibariyle amacıma ulaştım, bu ay sonuna kadar da çabam resmi olarak karşılığını alacak her şey yolunda giderse. ozhano’nun yaşadıkları ise genelde sağlık üzerine oldu. Böyle şeylerin insan hayatında üst üste, amansızca geldiği dönemler olur, ne yaparsan yap, ne kadar uğraşırsan uğraş yine de önüne geçemezsin. Ben yaklaşık 10 sene önce yaşamıştım böylesi bir dönemi, sıra ozhano’nun sınavında. Çoğunu geçti azı kaldı. Notu hepsinde 100 desem anlarsınız ne kadar sabırlı ne kadar güzel bir insan olduğunu. Sonuç olarak ben döndüm hayata, vicdanım rahat, alnım ak çıktım sınavlarımdan, Yaradan’ın izniyle ozhano da en kısa sürede, huzurla dönecek.

Ben o çok önemli adımı attıktan sonra toparlanmaya, herşeyi düzene koyup, arşivleme çalışması yapmaya başladığım sırada eski belgeler arasında yazdığım Orlando yazılarından birini buldum. Bilen biliyor aynı zamanda NBAKolik.com’da 2005’ten beri yazarlık yapıyorum. Oraya 18 Nisan 2008’de yazdığım bir yazıyı buldum. O yazı tam anlamıyla bir denemeydi benim için. Hem hayat felsefemi anlatmış hem de bunu Orlando’nun o zamanki durumuyla ilişkilendirmiştim. İlginç bir yazı olmuştu, farklı tepkiler almıştı. Neyse, o yazıdan Orlando kısmını çıkarınca nasıl olup da son 2 ayda yaşadığım çok ağır olaylardan hayırlısıyla sıyrıldığımı bir kez daha anladım. Nasıl başarabiliyorsun diyenlere de bir nevi cevap. Kötü şeyler olmasın diye benliğinin elverdiğince çabalayıp yine de engelleyemeyen biri olarak bu felsefe benim hayatımı ve benliğimi kurtardı desem yalan olmaz sanırım. Ne eskiyle ne de eskide kalan insanlarla işim var artık. Çok faydasını gördüm, görmeye de devam ediyorum bu felsefenin, çözüm arayana ukalalık olarak addedilmezse tavsiyedir.

Unut yaşananları ve devam et, öğrendiklerini unutmadan…


Dostlar Atamızın çok güzel bir sözü var, eminim farklı versiyonlarını ya da orijinalini birçok kez duymuşsunuzdur “Geçmişine bakarak yaşayan uluslar yok olmaya mahkûmdurlar.” Ben hayat felsefemin çok önemli bir yerine oturttum bu sözü, hayatımı bu doğrultuda şekillendirdim. Yaşadığım iyi veya kötü her ne olursa olsun birçok şeyi, gerekli dersleri aldıktan sonra hep arkamda bıraktım. İyilerin bir kısmını ayırdım kütüphanemin raflarına dizdim, ama onların da çoğu kendimle ilgili değil hep sevdiklerimle alakalı olanlar. Ömür boyu benim  yaşadıklarımla baş etmekte zorlanacak birçok insan tanıdım, hatta yaşadıklarımı dinleyip de bugün hala nasıl benim ben olduğuma, normal kalabildiğime inanamayan birçok insan. Geçmişime hiç bakmam ben, öğreneceğimi öğrendikten sonra yaşananlardan, devam ederim yoluma. Yanlışlar da yaparım, ama öğrendikçe doğrusunu, onların da kaldığı yer bellidir. Belki bu sayede hala Cenk olarak kalabildim, belki biraz da ötesine geçebildim.

Zaman zaman saatlerce kimseyle konuşmadan, adeta hayattan koparak düşünürüm. İşte bu dakikalar beni geleceğe bağlar. Tıpkı bir ayçiçeği gibi hissediyorum bazen, güneşe dönüyorum yüzümü, geleceğime ve yaşanacaklar yaşandıkça düşünüyorum üzerine. Hava karardıkça biraz başım eğiliyor öne doğru ama düşürmeden yüzümü, umutla, inançla, yaşanan her ne olursa olsun mutlulukla ve gülerek. Yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadan yaşıyorum hayatımı, kırdıklarımdan, üzdüklerimden özür dilemesini bilerek, ama asla kimsenin karşısında küçülmeden. Her gün benim için, gelmek istediğim yere ulaşmak için ilk gün. İlk günkü gibi başlıyorum her güne, o zamana kadar yaşananlar altyapım. Her gün daha çok seviyorum hayatımı, sevdiklerimi ve nefretim, kızgınlığım azalıyor her kime karşıysa, çünkü şu güzelim hayatı harcayamam boş işlerle. Seviyorum insanları, ilerliyorum her engele karşı, gülüyorum, geçiyorum…


Her yeni günün yeni bir güzellik getirdiğine inanıyorum ben, en kötüsünün, bugünün olmasa bile yarının güzelliklerinin temeli olduğuna. Gülerek uyanıyorum sabahları, 10 dakikada siliyorum küskünlükleri ve haklı olsam bile, sarılıyorum, arayı açmadan. Sarılıyorum hayata, sarılıyorum umuda ve unutuyorum yaşadıklarımı dostlar, öğrendiklerimi, kimin ne olduğunu unutmadan. Mutluluklarımı ciltletip kütüphaneme yerleştiriyorum, arada dönüp bakmak, hatırlamak, tebessüm etmek için maziye, sırtımda taşımıyorum asla hiçbirini, altlarında ezilmiyorum. Yepyeni bir güne uyanırken yine bu sabah her şeye rağmen, “rağmen”leri unutup gülüyorum, o rağmenler zaten eridi gitti akşama kadar, kalan umut dolu tebessümler, kalan yine derin çizgiler, öğrenilenler… Yaşananlar kayboldu gitti zaman denizinde, insana sevgim, mutluluğum, umudum baki…

>Sebepler ve Felsefe

Ocak 8, 2010, 11:17 am | Blog, Hayat, Nbakolik kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Çoban Salata’yı takip edenler uzun süredir neredeyse hiç buralarda olmadığımızı (şükür ki birkaç gündür volkanbk3 geri dönmüş gibi), hem benim hem ozhano’nun yazamadığını fark ettiler ve bir kısmı da sağolsunlar maille, mesajla ulaşıp sordular yokluğumuzun nedenini. Geride kalan 2 ayı aşkın sürede çok ciddi ailevi ve sağlık problemleri yaşadık hayatımızda. Ben yalnız ve yepyeni bir hayata başladım sonunda, o başladığım hayata çok kuvvetli sarılıp kariyerimi bir adım öteye götürmek için her şeyden soyutlanıp çalıştım da çalıştım. Sonunda Çarşamba günü itibariyle amacıma ulaştım, bu ay sonuna kadar da çabam resmi olarak karşılığını alacak her şey yolunda giderse. ozhano’nun yaşadıkları ise genelde sağlık üzerine oldu. Böyle şeylerin insan hayatında üst üste, amansızca geldiği dönemler olur, ne yaparsan yap, ne kadar uğraşırsan uğraş yine de önüne geçemezsin. Ben yaklaşık 10 sene önce yaşamıştım böylesi bir dönemi, sıra ozhano’nun sınavında. Çoğunu geçti azı kaldı. Notu hepsinde 100 desem anlarsınız ne kadar sabırlı ne kadar güzel bir insan olduğunu. Sonuç olarak ben döndüm hayata, vicdanım rahat, alnım ak çıktım sınavlarımdan, Yaradan’ın izniyle ozhano da en kısa sürede, huzurla dönecek.

Ben o çok önemli adımı attıktan sonra toparlanmaya, herşeyi düzene koyup, arşivleme çalışması yapmaya başladığım sırada eski belgeler arasında yazdığım Orlando yazılarından birini buldum. Bilen biliyor aynı zamanda NBAKolik.com’da 2005’ten beri yazarlık yapıyorum. Oraya 18 Nisan 2008’de yazdığım bir yazıyı buldum. O yazı tam anlamıyla bir denemeydi benim için. Hem hayat felsefemi anlatmış hem de bunu Orlando’nun o zamanki durumuyla ilişkilendirmiştim. İlginç bir yazı olmuştu, farklı tepkiler almıştı. Neyse, o yazıdan Orlando kısmını çıkarınca nasıl olup da son 2 ayda yaşadığım çok ağır olaylardan hayırlısıyla sıyrıldığımı bir kez daha anladım. Nasıl başarabiliyorsun diyenlere de bir nevi cevap. Kötü şeyler olmasın diye benliğinin elverdiğince çabalayıp yine de engelleyemeyen biri olarak bu felsefe benim hayatımı ve benliğimi kurtardı desem yalan olmaz sanırım. Ne eskiyle ne de eskide kalan insanlarla işim var artık. Çok faydasını gördüm, görmeye de devam ediyorum bu felsefenin, çözüm arayana ukalalık olarak addedilmezse tavsiyedir.

Unut yaşananları ve devam et, öğrendiklerini unutmadan…


Dostlar Atamızın çok güzel bir sözü var, eminim farklı versiyonlarını ya da orijinalini birçok kez duymuşsunuzdur “Geçmişine bakarak yaşayan uluslar yok olmaya mahkûmdurlar.” Ben hayat felsefemin çok önemli bir yerine oturttum bu sözü, hayatımı bu doğrultuda şekillendirdim. Yaşadığım iyi veya kötü her ne olursa olsun birçok şeyi, gerekli dersleri aldıktan sonra hep arkamda bıraktım. İyilerin bir kısmını ayırdım kütüphanemin raflarına dizdim, ama onların da çoğu kendimle ilgili değil hep sevdiklerimle alakalı olanlar. Ömür boyu benim  yaşadıklarımla baş etmekte zorlanacak birçok insan tanıdım, hatta yaşadıklarımı dinleyip de bugün hala nasıl benim ben olduğuma, normal kalabildiğime inanamayan birçok insan. Geçmişime hiç bakmam ben, öğreneceğimi öğrendikten sonra yaşananlardan, devam ederim yoluma. Yanlışlar da yaparım, ama öğrendikçe doğrusunu, onların da kaldığı yer bellidir. Belki bu sayede hala Cenk olarak kalabildim, belki biraz da ötesine geçebildim.

Zaman zaman saatlerce kimseyle konuşmadan, adeta hayattan koparak düşünürüm. İşte bu dakikalar beni geleceğe bağlar. Tıpkı bir ayçiçeği gibi hissediyorum bazen, güneşe dönüyorum yüzümü, geleceğime ve yaşanacaklar yaşandıkça düşünüyorum üzerine. Hava karardıkça biraz başım eğiliyor öne doğru ama düşürmeden yüzümü, umutla, inançla, yaşanan her ne olursa olsun mutlulukla ve gülerek. Yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadan yaşıyorum hayatımı, kırdıklarımdan, üzdüklerimden özür dilemesini bilerek, ama asla kimsenin karşısında küçülmeden. Her gün benim için, gelmek istediğim yere ulaşmak için ilk gün. İlk günkü gibi başlıyorum her güne, o zamana kadar yaşananlar altyapım. Her gün daha çok seviyorum hayatımı, sevdiklerimi ve nefretim, kızgınlığım azalıyor her kime karşıysa, çünkü şu güzelim hayatı harcayamam boş işlerle. Seviyorum insanları, ilerliyorum her engele karşı, gülüyorum, geçiyorum…


Her yeni günün yeni bir güzellik getirdiğine inanıyorum ben, en kötüsünün, bugünün olmasa bile yarının güzelliklerinin temeli olduğuna. Gülerek uyanıyorum sabahları, 10 dakikada siliyorum küskünlükleri ve haklı olsam bile, sarılıyorum, arayı açmadan. Sarılıyorum hayata, sarılıyorum umuda ve unutuyorum yaşadıklarımı dostlar, öğrendiklerimi, kimin ne olduğunu unutmadan. Mutluluklarımı ciltletip kütüphaneme yerleştiriyorum, arada dönüp bakmak, hatırlamak, tebessüm etmek için maziye, sırtımda taşımıyorum asla hiçbirini, altlarında ezilmiyorum. Yepyeni bir güne uyanırken yine bu sabah her şeye rağmen, “rağmen”leri unutup gülüyorum, o rağmenler zaten eridi gitti akşama kadar, kalan umut dolu tebessümler, kalan yine derin çizgiler, öğrenilenler… Yaşananlar kayboldu gitti zaman denizinde, insana sevgim, mutluluğum, umudum baki…

Televizyon’dan Nefret Ediyorum!

Ocak 7, 2010, 9:34 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Bir kanalda Behlül Bihter’i götürüyor, diğerinde Atatürk’ün masonluğu tartışılıyor, bir başkası iç karartıcı dizisini sürmüş yayına, Kurtlar Vadisi her zamanki gibi bilmem kaçıncıya tekrarda, bi tarafta Hemşo’nun 50. yayını, bir kaç kanal yabancı filmlerle, dizilerle sıyrılmış işin içinden. Eğitici, öğretici, yön gösterici tek şey yok. Bunlar başlamadan önce yayındaki haberler ise apayrı bir hikaye. 30 ayrı kanalda aynı haber 30 farklı yorumla veriliyor. Aynı haberden sonra bu 30 ayrı kanal 130 ayrı adama sallıyor. Haberi de, iğrenç – ahlaksızlar dolusu dizisi de, nefret dolu, nifak dolu acayip programları da her gece aynı, aynı, aynı!

Yugoslavya’yı televizyonla yıktılar, sıra bizde. İyice esiri olduk aptal kutusunun.

Nefret ediyorum Televizyon’dan! Televizyonu maçtan başka bir şey seyretmek için de açmıyorum arkadaş! Lanet olsun böyle düzene, lanet olsun! Allah topunu bildiği gibi yapsın!

>Televizyon’dan Nefret Ediyorum!

Ocak 7, 2010, 9:34 pm | Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Bir kanalda Behlül Bihter’i götürüyor, diğerinde Atatürk’ün masonluğu tartışılıyor, bir başkası iç karartıcı dizisini sürmüş yayına, Kurtlar Vadisi her zamanki gibi bilmem kaçıncıya tekrarda, bi tarafta Hemşo’nun 50. yayını, bir kaç kanal yabancı filmlerle, dizilerle sıyrılmış işin içinden. Eğitici, öğretici, yön gösterici tek şey yok. Bunlar başlamadan önce yayındaki haberler ise apayrı bir hikaye. 30 ayrı kanalda aynı haber 30 farklı yorumla veriliyor. Aynı haberden sonra bu 30 ayrı kanal 130 ayrı adama sallıyor. Haberi de, iğrenç – ahlaksızlar dolusu dizisi de, nefret dolu, nifak dolu acayip programları da her gece aynı, aynı, aynı!

Yugoslavya’yı televizyonla yıktılar, sıra bizde. İyice esiri olduk aptal kutusunun.

Nefret ediyorum Televizyon’dan! Televizyonu maçtan başka bir şey seyretmek için de açmıyorum arkadaş! Lanet olsun böyle düzene, lanet olsun! Allah topunu bildiği gibi yapsın!

Bi Defol Git 2009!

Aralık 30, 2009, 10:57 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum
Allah aşkına!

Umarız hepimizin geçirdiği en kötü sene olarak kalır 2009
ve bundan sonraki hayatımızın en kötü senesi bile 2009’dan iyi olur.

>Bi Defol Git 2009!

Aralık 30, 2009, 10:57 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Allah aşkına!

Umarız hepimizin geçirdiği en kötü sene olarak kalır 2009
ve bundan sonraki hayatımızın en kötü senesi bile 2009’dan iyi olur.

Yeni Hayatımın İlk Günü

Aralık 16, 2009, 7:11 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

>Yeni Hayatımın İlk Günü

Aralık 16, 2009, 7:11 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

>Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım

Kasım 6, 2009, 5:10 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Allah insana Karatoprak gibi dostlar versin, mevcutları da kaybetmemizi engellesin.

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım

Kasım 6, 2009, 5:10 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Allah insana Karatoprak gibi dostlar versin, mevcutları da kaybetmemizi engellesin.

Kapadokya’daydım

Ekim 6, 2009, 9:16 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum




Memleketin kelimelerle anlatılmayacak yerleri var,ancak iki göz görüp anlamalı mucizelerini. Hem tarihi hem coğrafi açıdan bir miras bir servet Türkiye, ama maalesef farkında değiliz. Sosyalleşmeyi açılan alışveriş merkezi, cafe, bar sayısına bağlayan, anlamsızca yaşayan insanlar haline gelip, betonun, çeliğin içine hapsediyoruz kendimizi. Toprak, yeşil, taş, su, çamur halbuki neler vaadediyor bize farkında değiliz. Yaşam alanlarımızı daraltarak hem sağlığımızdan hem özümüzden oluyoruz. Türk insanı bu değil aslında, yabancılaşıyoruz kendimize, bunu da meziyet biliyoruz, yazık ediyoruz.

Ölmeden mutlaka Kapadokya’yı içindeki vadilerle, yeraltı şehirleriyle, bağlarıyla, ekiniyle, taşıyla görmek gerek. Köylü’nün güleryüzünü, cömertliğini yaşamak gerek. İşte o zaman asıl efendinin kim olduğu çok ama çok net anlaşılıyor. Bir fırsatını bulduğumda sırada Karadeniz var.

>Kapadokya’daydım

Ekim 6, 2009, 9:16 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>


Memleketin kelimelerle anlatılmayacak yerleri var,ancak iki göz görüp anlamalı mucizelerini. Hem tarihi hem coğrafi açıdan bir miras bir servet Türkiye, ama maalesef farkında değiliz. Sosyalleşmeyi açılan alışveriş merkezi, cafe, bar sayısına bağlayan, anlamsızca yaşayan insanlar haline gelip, betonun, çeliğin içine hapsediyoruz kendimizi. Toprak, yeşil, taş, su, çamur halbuki neler vaadediyor bize farkında değiliz. Yaşam alanlarımızı daraltarak hem sağlığımızdan hem özümüzden oluyoruz. Türk insanı bu değil aslında, yabancılaşıyoruz kendimize, bunu da meziyet biliyoruz, yazık ediyoruz.

Ölmeden mutlaka Kapadokya’yı içindeki vadilerle, yeraltı şehirleriyle, bağlarıyla, ekiniyle, taşıyla görmek gerek. Köylü’nün güleryüzünü, cömertliğini yaşamak gerek. İşte o zaman asıl efendinin kim olduğu çok ama çok net anlaşılıyor. Bir fırsatını bulduğumda sırada Karadeniz var.

>İyi ki Doğdun Frank Rijkaard

Eylül 30, 2009, 2:33 pm | frank rijkaard, Galatasaray, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Aynı çatı altında nice yaşlara…

İyi ki Doğdun Frank Rijkaard

Eylül 30, 2009, 2:33 pm | frank rijkaard, Galatasaray, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

Aynı çatı altında nice yaşlara…

>Okan Kaan Bayülgen

Eylül 28, 2009, 11:08 pm | Hayat, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Okan Bayülgen. Bundan 2-3 sene öncesine kadar sorulacak olsa nefretlik derecesinde anlatabilirdim içimde ona karşı olan düşüncelerimi; konuşma şekli, hareketleri, programında yaptıkları falan ne varsa hep ofsayt gelirdi bana. Ama ne olduysa adam evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra değişti. Adama bir durgunluk, bir dinginlik, bir ağırlık geldi. Bu gece yine bir programda vardı kendisi. Sorulan sorulara cevapları, konuşma stili vs. adama hayran kaldım. Hatta program biterken “değerli izleyenlerimize…” diye başlayan bir cümlesi vardı şaşırdım. Bu adam daha 2-3 sene öncesine kadar programına telefonla katılanları azarlayan bir adamdı. Bu adam hep böyle miydi de sırf marjinallik tv’de para ediyor diye mi bu zaman kadar şu anki halinin tam tersiydi demekten kendimi alamadım. Diğer bir seçenek de tabiki evlilik ve çocuk. Bayülgen acaba “Evlendik barklandık çoluk çocuk sahibi de olduk yamuk yumuk hareketler artık yakışmaz” deyip normal biri haline mi geldi? Neyse ne olduysa oldu ama bu Okan Bayülgen güzel oldu. Konuştukları daha bir değerli geliyor gibi oluyor o böyle olunca. Bu yolda devam eder, sapıtmaz gene inşallah.
Diğer yandan yeni sezona Kanal D’de Disko Kralı’nın yanında iki yeni program ile ekrana geliyor. Medyanın kralı ve Muhabbetin Kralı adında iki yeni program. Cumartesi gecesi Disko Kralı, Pazar gecesi Medyanın Kralı, pazar gecesi Muhabbetin Kralı. Kısacası Okan Bayülgen Kanal D’de krallığını ilan etti en sonunda. Anladığım kadarıyla Disko Kralı artık sabahlara kadar sürmeyecek, Disko Kralı’nın bir parçası olan Medya Arkası ve çok konuklu muhabbetler üç geceye yayılacak. Valla ne yalan söyleyeyim Disko Kralı’nda özellikle Hakkı Devrim’in muhabbetlerine bayılıyorum. Okan Bayülgen öyle böyleydi ama zekasına diyecek yok. İki zeka küpü bir araya gelince muhabbetler de doğal olarak çok güzel oluyor. Neyse Kanal D, bu sezon en büyük yatırımı Bayülgen’e yapmış görünüyor. Bayülgen de sağlam para alacaktır. Güle güle harcasın…

Okan Kaan Bayülgen

Eylül 28, 2009, 11:08 pm | Hayat, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Okan Bayülgen. Bundan 2-3 sene öncesine kadar sorulacak olsa nefretlik derecesinde anlatabilirdim içimde ona karşı olan düşüncelerimi; konuşma şekli, hareketleri, programında yaptıkları falan ne varsa hep ofsayt gelirdi bana. Ama ne olduysa adam evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra değişti. Adama bir durgunluk, bir dinginlik, bir ağırlık geldi. Bu gece yine bir programda vardı kendisi. Sorulan sorulara cevapları, konuşma stili vs. adama hayran kaldım. Hatta program biterken “değerli izleyenlerimize…” diye başlayan bir cümlesi vardı şaşırdım. Bu adam daha 2-3 sene öncesine kadar programına telefonla katılanları azarlayan bir adamdı. Bu adam hep böyle miydi de sırf marjinallik tv’de para ediyor diye mi bu zaman kadar şu anki halinin tam tersiydi demekten kendimi alamadım. Diğer bir seçenek de tabiki evlilik ve çocuk. Bayülgen acaba “Evlendik barklandık çoluk çocuk sahibi de olduk yamuk yumuk hareketler artık yakışmaz” deyip normal biri haline mi geldi? Neyse ne olduysa oldu ama bu Okan Bayülgen güzel oldu. Konuştukları daha bir değerli geliyor gibi oluyor o böyle olunca. Bu yolda devam eder, sapıtmaz gene inşallah.
Diğer yandan yeni sezona Kanal D’de Disko Kralı’nın yanında iki yeni program ile ekrana geliyor. Medyanın kralı ve Muhabbetin Kralı adında iki yeni program. Cumartesi gecesi Disko Kralı, Pazar gecesi Medyanın Kralı, pazar gecesi Muhabbetin Kralı. Kısacası Okan Bayülgen Kanal D’de krallığını ilan etti en sonunda. Anladığım kadarıyla Disko Kralı artık sabahlara kadar sürmeyecek, Disko Kralı’nın bir parçası olan Medya Arkası ve çok konuklu muhabbetler üç geceye yayılacak. Valla ne yalan söyleyeyim Disko Kralı’nda özellikle Hakkı Devrim’in muhabbetlerine bayılıyorum. Okan Bayülgen öyle böyleydi ama zekasına diyecek yok. İki zeka küpü bir araya gelince muhabbetler de doğal olarak çok güzel oluyor. Neyse Kanal D, bu sezon en büyük yatırımı Bayülgen’e yapmış görünüyor. Bayülgen de sağlam para alacaktır. Güle güle harcasın…

Alpaslan Dikmen

Eylül 27, 2009, 12:44 pm | üzüntü, Galatasaray, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Alpaslan Dikmen

Eylül 27, 2009, 12:44 pm | üzüntü, Galatasaray, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Doktora!

Eylül 23, 2009, 5:49 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Tıklayınca biraz büyür…

>Doktora!

Eylül 23, 2009, 5:49 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Tıklayınca biraz büyür…

Hakan Balta

Eylül 16, 2009, 3:31 pm | Futbol, Galatasaray, Hayat, Milli Takım, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şimdi şu yakıştı mı Balta’ya? Sigaradan nefret eden, en sevdiği insanlardan birini sigaraya kurban vermiş olan ben hem çok şaşırdım Milli bir sporcunun şunu yapmasına hem de çok üzüldüm. 1 senedir kullanmasam da MSN’i, orada takma adım Sigara Düşmanı’dır benim. İnsanın sigara ile kendine yaptığı kötülüğü başka bir şeyle yapamayacağını ispatıyla, yaşayıp görmüş bir adamım. Kendim de sporla ilgilendiğim için 2 kere düşmanım sigaraya. Yani kısacası fazlasıyla kızgınım Hakan Balta’ya. Sen bir rol modelisin, gençlerin, çocukların önünde örneksin ve yaptığın şeye bir bak. Sigara nefretim bir kat daha arttı şu fotoğrafı görünce. Umarım kısa zamanda döner bu yanlıştan Hakan Kadir Balta!

>Hakan Balta

Eylül 16, 2009, 3:31 pm | Futbol, Galatasaray, Hayat, Milli Takım, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Şimdi şu yakıştı mı Balta’ya? Sigaradan nefret eden, en sevdiği insanlardan birini sigaraya kurban vermiş olan ben hem çok şaşırdım Milli bir sporcunun şunu yapmasına hem de çok üzüldüm. 1 senedir kullanmasam da MSN’i, orada takma adım Sigara Düşmanı’dır benim. İnsanın sigara ile kendine yaptığı kötülüğü başka bir şeyle yapamayacağını ispatıyla, yaşayıp görmüş bir adamım. Kendim de sporla ilgilendiğim için 2 kere düşmanım sigaraya. Yani kısacası fazlasıyla kızgınım Hakan Balta’ya. Sen bir rol modelisin, gençlerin, çocukların önünde örneksin ve yaptığın şeye bir bak. Sigara nefretim bir kat daha arttı şu fotoğrafı görünce. Umarım kısa zamanda döner bu yanlıştan Hakan Kadir Balta!

>Andre ve Steffi

Eylül 15, 2009, 4:07 pm | Hayat, tatil, Tenis kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Küçükken, yalanım yok, büyüyünce Andre Agassi olup Steffi Graf’la evlenmek istiyordum. Şöyle bir 15-16 yaşıma gelene kadar sürdü bu istek bende. Sonra eşimle tanışınca tükendi zaten 😀 Ama itiraf etmeliyim Andre Agassi ile Steffi Graf’ın gizlice bir ilişki yaşayıp evlendiklerini duyduğumda tam anlamıyla şok geçirmiştim. Beni kortlara ısıtıp saatlerce televizyonda tenis izletebilen 2 isimdi onlar ve artık aynı eve yaşayacaklardı. İlk tepkim “Çocukların ne olacağını düşünemiyorum!” olmuştu.

Çift mutlu beraberliklerine devam ediyor. Yorumculuk ve reklamlardan öyle bir para kazanıyorlar ki başka iş yapmalarına gerek yok, hatta çoğunlukla çocukların da bir sıkıntısı yoksa hem dünyayı geziyor hem de önemli turnuvaları yerinde izliyorlar. Yukarıdaki fotoğraf Wimbledon’a gidelim diye yola çıkan çiftin “Salla Wimbledon’ı falan, haydi kumsala kaçalım” dediği Temmuz ayından. Agassi ve Graf 7,5 yaşındaki oğulları Jaden ve 5,5 yaşındaki kızları Jaz Elle ile Capri adasında tatildeyken çekilmiş. Her ikisi de sanki hiç yaşlanmamış, hele Graf bırak ikiyi hiç çocuk doğurmamış gibi. Çok seviyorum bunları ben gerçekten. Ömür boyu mutlulukları devam eder umarım.

Andre ve Steffi

Eylül 15, 2009, 4:07 pm | Hayat, tatil, Tenis kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Küçükken, yalanım yok, büyüyünce Andre Agassi olup Steffi Graf’la evlenmek istiyordum. Şöyle bir 15-16 yaşıma gelene kadar sürdü bu istek bende. Sonra eşimle tanışınca tükendi zaten 😀 Ama itiraf etmeliyim Andre Agassi ile Steffi Graf’ın gizlice bir ilişki yaşayıp evlendiklerini duyduğumda tam anlamıyla şok geçirmiştim. Beni kortlara ısıtıp saatlerce televizyonda tenis izletebilen 2 isimdi onlar ve artık aynı eve yaşayacaklardı. İlk tepkim “Çocukların ne olacağını düşünemiyorum!” olmuştu.

Çift mutlu beraberliklerine devam ediyor. Yorumculuk ve reklamlardan öyle bir para kazanıyorlar ki başka iş yapmalarına gerek yok, hatta çoğunlukla çocukların da bir sıkıntısı yoksa hem dünyayı geziyor hem de önemli turnuvaları yerinde izliyorlar. Yukarıdaki fotoğraf Wimbledon’a gidelim diye yola çıkan çiftin “Salla Wimbledon’ı falan, haydi kumsala kaçalım” dediği Temmuz ayından. Agassi ve Graf 7,5 yaşındaki oğulları Jaden ve 5,5 yaşındaki kızları Jaz Elle ile Capri adasında tatildeyken çekilmiş. Her ikisi de sanki hiç yaşlanmamış, hele Graf bırak ikiyi hiç çocuk doğurmamış gibi. Çok seviyorum bunları ben gerçekten. Ömür boyu mutlulukları devam eder umarım.

>Aşka Gelen Scolari Raksederse…

Eylül 15, 2009, 1:37 am | Hayat, ilginç, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

http://www.youtube.com/get_player

Scolari: Ooohhh ne güzelmiş bu Özbekistan ooohhhh, dert yok, tasa yok, para çok, hanımı da boşadım yenisi yanımda ohhhhhhhhh kıvırrrr, hooopppaaaaa… Ayakları da bir tutturursam tamamdır, kaptım bu işi de hehe… Bu arada bu karşımdaki kim yaw?

Timur Kapadze: Anaaaa hocaya bak aşka geldi, gitsem mi ki acaba? Yanımda da gelin var, onu da satmak olmaz. Dur bakalım bekleyeyim, çağırırsa giderim. Bu arada biz niye oturmuyoruz da hazır olda bekliyoruz? Neyse diğerleri de ayakta, vardır bir hikmeti. “Bravo hocam, yakışır sana, helaaall…” Acaba ne içirdiler buna bizimkiler hihihi? Bu yanımdaki de sanki cenazeye gelmiş gibi; “kız gülsene azıcık. Beğenmiyor musun beni?”

Şarkıcı: Yaw o kadar şarkı söyledik insan bir para yapıştırır alnımıza, yırtınıyoruz burada. Buna sadece oynamayı öğretmişler. Acaba ben de sahneden piste mi insem? Görürse belki emelime ulaşırım. Dur bi şarkı bitsin de…

Özbekistan Milli Takımı ve Budyonkor futbol kulübünün oyuncularından Ahıska Türkü Timur Kapadze’nin düğünü…

Aşka Gelen Scolari Raksederse…

Eylül 15, 2009, 1:37 am | Hayat, ilginç, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://www.youtube.com/get_player

Scolari: Ooohhh ne güzelmiş bu Özbekistan ooohhhh, dert yok, tasa yok, para çok, hanımı da boşadım yenisi yanımda ohhhhhhhhh kıvırrrr, hooopppaaaaa… Ayakları da bir tutturursam tamamdır, kaptım bu işi de hehe… Bu arada bu karşımdaki kim yaw?

Timur Kapadze: Anaaaa hocaya bak aşka geldi, gitsem mi ki acaba? Yanımda da gelin var, onu da satmak olmaz. Dur bakalım bekleyeyim, çağırırsa giderim. Bu arada biz niye oturmuyoruz da hazır olda bekliyoruz? Neyse diğerleri de ayakta, vardır bir hikmeti. “Bravo hocam, yakışır sana, helaaall…” Acaba ne içirdiler buna bizimkiler hihihi? Bu yanımdaki de sanki cenazeye gelmiş gibi; “kız gülsene azıcık. Beğenmiyor musun beni?”

Şarkıcı: Yaw o kadar şarkı söyledik insan bir para yapıştırır alnımıza, yırtınıyoruz burada. Buna sadece oynamayı öğretmişler. Acaba ben de sahneden piste mi insem? Görürse belki emelime ulaşırım. Dur bi şarkı bitsin de…

Özbekistan Milli Takımı ve Budyonkor futbol kulübünün oyuncularından Ahıska Türkü Timur Kapadze’nin düğünü…

Pastırmalı Yumurta

Eylül 14, 2009, 8:23 pm | Hayat, Pastırmalı Yumurta kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>Pastırmalı Yumurta

Eylül 14, 2009, 8:23 pm | Hayat, Pastırmalı Yumurta kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

>Dayan Be İlker Ağabey!

Eylül 7, 2009, 9:53 am | Futbol, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>İlker Ateş beyin kanaması geçirmişti geçtiğimiz aylarda, uzun süren bir tedaviden sonra sağlığına kavuşup dönmüştü. Radyospor’da programına tekrar başlamıştı ve 3000. program için kutlama hazırlağındaydı. Futbol gündeminin çok yoğun olmadığı bir gün bekliyorum demişti kutlama için. Dün yine fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmış, yoğun bakımdaymış. Dürüst, düzgün ve eğlenceli bir adam İlker Ateş, umarım en kısa zamanda iyileşip geri döner evine, radyosuna, kutlamasını da yapar sağlıkla. Haydi dayan be İlker Ağabey!

Dayan Be İlker Ağabey!

Eylül 7, 2009, 9:53 am | Futbol, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

İlker Ateş beyin kanaması geçirmişti geçtiğimiz aylarda, uzun süren bir tedaviden sonra sağlığına kavuşup dönmüştü. Radyospor’da programına tekrar başlamıştı ve 3000. program için kutlama hazırlağındaydı. Futbol gündeminin çok yoğun olmadığı bir gün bekliyorum demişti kutlama için. Dün yine fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmış, yoğun bakımdaymış. Dürüst, düzgün ve eğlenceli bir adam İlker Ateş, umarım en kısa zamanda iyileşip geri döner evine, radyosuna, kutlamasını da yapar sağlıkla. Haydi dayan be İlker Ağabey!

Hey Gidi Günler-Bir Çınarın Çöküşü

Ağustos 29, 2009, 1:32 am | Futbol, Hayat, nostalji, ozhano, Sakaryaspor kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

http://www.youtube.com/get_player

1. Ercan Taner burada kaç yaşındadır?

2. Hakan Şükür’ün attığı ilk gollerden biri.

3. O zamanlar kadrosunda barındırdığı çoğu oyuncunun adının Türk Futbol tarihine kazındığı Sakaryaspor şu anda 2. ligde, mevcut oyuncularına lisans çıkarmak için Federasyona yatırılması gereken parayı bulamadığı için 16 oyuncusu ile yollar ayrılma noktasında.

Sakarya’nın tek markası olan Sakaryaspor, 44 yıllık tarihinin en kötü ve en acı günlerini yaşamaya devam ediyor. Tarihinde ilk kez TFF 2. Lig’e düşen yeşil-siyahlı ekip bu güçlüğün üstesinden gelemeden önceki gün bir başka olayla sarsıldı. İsmail Gürses yönetimindeki Sakaryaspor, federasyona olan 3.5 Milyon TL borç nedeniyle yeni transferlere lisans çıkartamadı. Sakaryaspor 2009-2010 sezonunda elinde kalan mevcut oyuncular ve altyapıdan takviyeler ile ligde mücadele edecek. Neyse kaçanlar kaçtı. Kimsenin umrunda değil. Günden güne daha çok kötüye giden Sakaryaspor’a el uzatan yok! Vali Hüseyin Atak öncülüğünde son yıllarda yapılan destek çağrılarından başarısız sonuç elde edildi. Başta Büyükşehir Belediye Başkanı Zeki Toçoğlu olmak üzere Adapazarı Belediye Başkanı Süleyman Dişli, sivil toplum örgütleri, iş adamları ve mecliste ilimizi temsil eden 6 milletvekili 44 yıllık efsanenin çöküşünü adeta izlemekte ya da onlar da çare olamıyorlar bu çöküşe. Sakaryaspor’un başarısı için taşın altına elini sokmayan şehrin önde gelen isimleri bu ayıpla yaşamaya devam ediyor.

Geçen sezon sonunda Sakaryaspor 2. Lige düştü diye ağlayan Hakan Şükür, Bülent Uygun, Şansal Büyüka, Yılmaz Vural, Engin İpekoğlu, Aykut Kocaman, Turhan Sofuoğlu şimdi bu durumdan haberdarlar mı acaba? Yazık… Koca bir çınar amatör lige doğru hızla gidiyor. Sakaryaspor yararına düzenlenen iftar organizasyonuna 20 kişi ile katılan Sakaryamın büyükleri Ticaret Odası’nın iftar organizasyonuna hem de daha yüksek bir bedelle 350 kişi olarak katılıyorlar. Aferin onlara. Helal olsun.

>Hey Gidi Günler-Bir Çınarın Çöküşü

Ağustos 29, 2009, 1:32 am | Futbol, Hayat, nostalji, ozhano, Sakaryaspor kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

http://www.youtube.com/get_player

1. Ercan Taner burada kaç yaşındadır?

2. Hakan Şükür’ün attığı ilk gollerden biri.

3. O zamanlar kadrosunda barındırdığı çoğu oyuncunun adının Türk Futbol tarihine kazındığı Sakaryaspor şu anda 2. ligde, mevcut oyuncularına lisans çıkarmak için Federasyona yatırılması gereken parayı bulamadığı için 16 oyuncusu ile yollar ayrılma noktasında.

Sakarya’nın tek markası olan Sakaryaspor, 44 yıllık tarihinin en kötü ve en acı günlerini yaşamaya devam ediyor. Tarihinde ilk kez TFF 2. Lig’e düşen yeşil-siyahlı ekip bu güçlüğün üstesinden gelemeden önceki gün bir başka olayla sarsıldı. İsmail Gürses yönetimindeki Sakaryaspor, federasyona olan 3.5 Milyon TL borç nedeniyle yeni transferlere lisans çıkartamadı. Sakaryaspor 2009-2010 sezonunda elinde kalan mevcut oyuncular ve altyapıdan takviyeler ile ligde mücadele edecek. Neyse kaçanlar kaçtı. Kimsenin umrunda değil. Günden güne daha çok kötüye giden Sakaryaspor’a el uzatan yok! Vali Hüseyin Atak öncülüğünde son yıllarda yapılan destek çağrılarından başarısız sonuç elde edildi. Başta Büyükşehir Belediye Başkanı Zeki Toçoğlu olmak üzere Adapazarı Belediye Başkanı Süleyman Dişli, sivil toplum örgütleri, iş adamları ve mecliste ilimizi temsil eden 6 milletvekili 44 yıllık efsanenin çöküşünü adeta izlemekte ya da onlar da çare olamıyorlar bu çöküşe. Sakaryaspor’un başarısı için taşın altına elini sokmayan şehrin önde gelen isimleri bu ayıpla yaşamaya devam ediyor.

Geçen sezon sonunda Sakaryaspor 2. Lige düştü diye ağlayan Hakan Şükür, Bülent Uygun, Şansal Büyüka, Yılmaz Vural, Engin İpekoğlu, Aykut Kocaman, Turhan Sofuoğlu şimdi bu durumdan haberdarlar mı acaba? Yazık… Koca bir çınar amatör lige doğru hızla gidiyor. Sakaryaspor yararına düzenlenen iftar organizasyonuna 20 kişi ile katılan Sakaryamın büyükleri Ticaret Odası’nın iftar organizasyonuna hem de daha yüksek bir bedelle 350 kişi olarak katılıyorlar. Aferin onlara. Helal olsun.

İftardayız

Ağustos 27, 2009, 6:07 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Blog partnerim Sevgili ozhano, foreverbigfb blogunun sahibi Sevgili foreverfb eşleriyle birlikte bu gece bizde iftardalar. Sofra hazır, beklemedeyiz. Bu gece hem beraber açacağız oruçları hem de takımlarımızı Avrupa Ligi’ne birlikte yolcu edeceğiz.

E hadi gelsenize artık 😀

Ertesi gün eklemesi: Çok güzel iftar oldu dün akşam, hem ağırlamaktan hem birlikte olmaktan çok mutlu oldum. İnsana dost gerek be arkadaş!

>İftardayız

Ağustos 27, 2009, 6:07 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Blog partnerim Sevgili ozhano, foreverbigfb blogunun sahibi Sevgili foreverfb eşleriyle birlikte bu gece bizde iftardalar. Sofra hazır, beklemedeyiz. Bu gece hem beraber açacağız oruçları hem de takımlarımızı Avrupa Ligi’ne birlikte yolcu edeceğiz.

E hadi gelsenize artık 😀

Ertesi gün eklemesi: Çok güzel iftar oldu dün akşam, hem ağırlamaktan hem birlikte olmaktan çok mutlu oldum. İnsana dost gerek be arkadaş!

Aachen’daki Lezzet Durağı: La Dolce Vita

Ağustos 26, 2009, 5:33 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Almanya seyahatinin 4 gününü geçirdiğimiz Aachen’da yurt dışına çıkışlarımız içinde ilk kez aç kalmadık! Ya da daha doğru bir tabirle doya doya yemek yiyebildik. McDonalds, Burger King ksakacında tavuklu menüler etrafında geçen öğünlerdense, Aachen’da keşfettiğimiz lezzet durağı adeta unutulmazlarımız arasına girdi.

La Dolce Vita. Bir İtalyan restoranı. Akdeniz mutafağının çeşitliliği ve damak tadımıza uygunluğunu düşünerek eşimin ısrarıyla oturduk restorana. Menüsü makarna ve pizza ağırlıklı olmakla beraber etli ve vejeteryan ürünlerlerle de gayet genişti. Makarna yemeğe karar verdik ve kullandıkları ürünleri görmek istedik. Menü geneli İtalyanca olduğu için ne olduğunu çözemediğimiz şeyleri incelerken “Türkçe’de onun adı fesleğen” dememle birlikte İtalyan garson, ki sonradan adının Antonio olduğunu öğrendik, heyecanla bizi çekerek bahçedeki masada oturan orta yaşlı bir beyin yanına getirdi. Beyefendi restoranın sahibi Nejat Temel imiş, yani bildiğin Türk. O zengin menü ve adını ilk kez duyduğumuz yemeklerin arkasından bir Türk çıktı. Ankaralı, RWTH Metalurji Mühendiliği mezunu, zamanında tekstil, sağlık ürünleri ve sanayi makineleri ticareti yapmış, 12 senedir Gıda sektöründe karar kılmış tam bir beyefendi. Daha yemeği yemeden güleryüzü ve hoş sohbetiyle doymuştu bile karnımız.

La Dolce Vita’nın menüsündeki bir çok yemeğin kendi buluşu ve tarifi olduğunu öğrendik. Diğerlerini her yerde yersiniz ama makarna çeşitlerini denemenizi ısrarla tavsiye ediyorum deyince kendisinin bizim için seçim yapmasını istedik. Pasta di crema Tartuffo (Türüf mantarı soslu bandelude makarnası) ve Kuzu etli Rigatoni. Yemekler gelene kadar merak içindeydik, tereddütlüydük ama tabaklar önümüze konduktan sonraki 15 dakikada aldığımız zevki anlatmanın imkanı yok. Özellikle türüf soslu bandelude bizi kendimizden geçirdi. Türüf mantarı çok nadir bulunan ve kilogramı binlerce tl değerinde olan bir mantar. Nejat Bey o mantarı ve yoğun lezzetini ekonomik kullanıp bildiğimiz kültür mantarı ve sadece irmik ile yumurtadan mamül makarnası ile birleştirip harika bir lezzet bütünü çıkarmış ortaya. Ha keza kuzu etli rigatoni de öyle. Sonraki günler farklı ve leziz pizzalarını ve makarnalarını denesek de son gün yine de vazgeçemedik Pasta Tartuffo’dan.

Yemek hazırlanırken gelen yeni fırından çıkmış küçüçük ekmeklerle ikram edilen, halis tereyağı ve taze baharatlardan oluşan, özellikle kırmızı biber, dere otu ve sarmısağın muhteşem bir tat kattığı aperatif tadımlığı da mutlaka tatmak gerek.

Geniş menüsü ve farklı tatlarıyla Alexanderstrasse’nin Peterstrasse ile birleştiği köşede hizmet veren La Dolce Vita’ya yolunuz Aachen’a düşerse mutlaka uğrayın, eğer Aachen’da yaşıyorsanız hemen yarın gidin derim. Hatta selamımızı da iletin Nejat Bey’e….

>Aachen’daki Lezzet Durağı: La Dolce Vita

Ağustos 26, 2009, 5:33 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Almanya seyahatinin 4 gününü geçirdiğimiz Aachen’da yurt dışına çıkışlarımız içinde ilk kez aç kalmadık! Ya da daha doğru bir tabirle doya doya yemek yiyebildik. McDonalds, Burger King ksakacında tavuklu menüler etrafında geçen öğünlerdense, Aachen’da keşfettiğimiz lezzet durağı adeta unutulmazlarımız arasına girdi.

La Dolce Vita. Bir İtalyan restoranı. Akdeniz mutafağının çeşitliliği ve damak tadımıza uygunluğunu düşünerek eşimin ısrarıyla oturduk restorana. Menüsü makarna ve pizza ağırlıklı olmakla beraber etli ve vejeteryan ürünlerlerle de gayet genişti. Makarna yemeğe karar verdik ve kullandıkları ürünleri görmek istedik. Menü geneli İtalyanca olduğu için ne olduğunu çözemediğimiz şeyleri incelerken “Türkçe’de onun adı fesleğen” dememle birlikte İtalyan garson, ki sonradan adının Antonio olduğunu öğrendik, heyecanla bizi çekerek bahçedeki masada oturan orta yaşlı bir beyin yanına getirdi. Beyefendi restoranın sahibi Nejat Temel imiş, yani bildiğin Türk. O zengin menü ve adını ilk kez duyduğumuz yemeklerin arkasından bir Türk çıktı. Ankaralı, RWTH Metalurji Mühendiliği mezunu, zamanında tekstil, sağlık ürünleri ve sanayi makineleri ticareti yapmış, 12 senedir Gıda sektöründe karar kılmış tam bir beyefendi. Daha yemeği yemeden güleryüzü ve hoş sohbetiyle doymuştu bile karnımız.

La Dolce Vita’nın menüsündeki bir çok yemeğin kendi buluşu ve tarifi olduğunu öğrendik. Diğerlerini her yerde yersiniz ama makarna çeşitlerini denemenizi ısrarla tavsiye ediyorum deyince kendisinin bizim için seçim yapmasını istedik. Pasta di crema Tartuffo (Türüf mantarı soslu bandelude makarnası) ve Kuzu etli Rigatoni. Yemekler gelene kadar merak içindeydik, tereddütlüydük ama tabaklar önümüze konduktan sonraki 15 dakikada aldığımız zevki anlatmanın imkanı yok. Özellikle türüf soslu bandelude bizi kendimizden geçirdi. Türüf mantarı çok nadir bulunan ve kilogramı binlerce tl değerinde olan bir mantar. Nejat Bey o mantarı ve yoğun lezzetini ekonomik kullanıp bildiğimiz kültür mantarı ve sadece irmik ile yumurtadan mamül makarnası ile birleştirip harika bir lezzet bütünü çıkarmış ortaya. Ha keza kuzu etli rigatoni de öyle. Sonraki günler farklı ve leziz pizzalarını ve makarnalarını denesek de son gün yine de vazgeçemedik Pasta Tartuffo’dan.

Yemek hazırlanırken gelen yeni fırından çıkmış küçüçük ekmeklerle ikram edilen, halis tereyağı ve taze baharatlardan oluşan, özellikle kırmızı biber, dere otu ve sarmısağın muhteşem bir tat kattığı aperatif tadımlığı da mutlaka tatmak gerek.

Geniş menüsü ve farklı tatlarıyla Alexanderstrasse’nin Peterstrasse ile birleştiği köşede hizmet veren La Dolce Vita’ya yolunuz Aachen’a düşerse mutlaka uğrayın, eğer Aachen’da yaşıyorsanız hemen yarın gidin derim. Hatta selamımızı da iletin Nejat Bey’e….

Rötar Yorgunu

Ağustos 24, 2009, 8:09 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Uçağımız tam 4 saat rötar yapınca Düsseldorf’tan bir hayli gecikmeli dönmüş olduk. Rötarlı dönüş sonrası Havalimanı’ndan bir de Sakarya’ya kadar araba kullanmak bir hayli hırpaladı. Ramazan’a duyulan özlemle tutulan oruç da haliyle kafaya vurdu, ancak kendime geliyorum iftar sonrası. Uçağın rötar sebebi yolcu camlarından birinin kırılmasıymış. Değiştirilmesi ve uçağın tekrar hazır hale gelmesi bir hayli uzayınca haliyle dengemiz de bozuldu. Ama olsun 1 hafta içine sığdırılmış 1 kongre, 3 ülke, 4 şehir ve 2 otel’in nazarlığı olsun bu da.

Aachen’a en yakın havalimanları Köln ve Düsseldorf’ta. Biz Düsseldorf’u tercih ettik moda ve fuar kenti olması nedeniyle. İner inmez trenle Aachen’a geçtik. Aachen’da kalırken hem bir kongreye katıldık hem de Hollanda’nın Maastricht ve Belçika’nın Liege şehirlerini ziyaret ettik kiraladığımız arabayla. Sonrasında 3 günü Düsseldorf’ta geçirip döndük Türkiye’ye.

Anlatacak çok şey var ama öylesine yorgunum ki hem dolu dolu geçen seyahat hem rötar hem Ramazan fazla geldi. Kendimi toparlar toparlamaz döneceğim Salata’ya. Gitmeden şunu da söylemezsem ölürüm 😀 Düsseldorf’un hatta Almanya’nın en ünlü alışveriş caddesi “Königsallee”, kısaca Kö diyorlar. Yani neymiş Düsseldorf’un orta yeri Kö’ymüş!

>Rötar Yorgunu

Ağustos 24, 2009, 8:09 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Uçağımız tam 4 saat rötar yapınca Düsseldorf’tan bir hayli gecikmeli dönmüş olduk. Rötarlı dönüş sonrası Havalimanı’ndan bir de Sakarya’ya kadar araba kullanmak bir hayli hırpaladı. Ramazan’a duyulan özlemle tutulan oruç da haliyle kafaya vurdu, ancak kendime geliyorum iftar sonrası. Uçağın rötar sebebi yolcu camlarından birinin kırılmasıymış. Değiştirilmesi ve uçağın tekrar hazır hale gelmesi bir hayli uzayınca haliyle dengemiz de bozuldu. Ama olsun 1 hafta içine sığdırılmış 1 kongre, 3 ülke, 4 şehir ve 2 otel’in nazarlığı olsun bu da.

Aachen’a en yakın havalimanları Köln ve Düsseldorf’ta. Biz Düsseldorf’u tercih ettik moda ve fuar kenti olması nedeniyle. İner inmez trenle Aachen’a geçtik. Aachen’da kalırken hem bir kongreye katıldık hem de Hollanda’nın Maastricht ve Belçika’nın Liege şehirlerini ziyaret ettik kiraladığımız arabayla. Sonrasında 3 günü Düsseldorf’ta geçirip döndük Türkiye’ye.

Anlatacak çok şey var ama öylesine yorgunum ki hem dolu dolu geçen seyahat hem rötar hem Ramazan fazla geldi. Kendimi toparlar toparlamaz döneceğim Salata’ya. Gitmeden şunu da söylemezsem ölürüm 😀 Düsseldorf’un hatta Almanya’nın en ünlü alışveriş caddesi “Königsallee”, kısaca Kö diyorlar. Yani neymiş Düsseldorf’un orta yeri Kö’ymüş!

Sevmediğim Galatasaraylılar Onbiri

Ağustos 19, 2009, 9:27 pm | Galatasaray, Hayat, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | 10 Yorum
Takım Kadrosu:
Osman Tamburacı
Hıncal Uluç
Gökmen Özdenak

Serhat Ulueren

Cemil İpekçi

Nihat Doğan

Esra Ceyhan

Tolga Karel

Yıldo
Engin Ardıç
Ayşe Arman
Sahaya Yayılışları

Yedek oluşturamadım. Var mı başka?

>Sevmediğim Galatasaraylılar Onbiri

Ağustos 19, 2009, 9:27 pm | Galatasaray, Hayat, komik, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Takım Kadrosu:
Osman Tamburacı
Hıncal Uluç
Gökmen Özdenak

Serhat Ulueren

Cemil İpekçi

Nihat Doğan

Esra Ceyhan

Tolga Karel

Yıldo
Engin Ardıç
Ayşe Arman
Sahaya Yayılışları

Yedek oluşturamadım. Var mı başka?

>Yaşayanın Gözünden Deprem Anı

Ağustos 17, 2009, 12:03 pm | Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>…Birşeyler gelecek başımıza diyorduk arkadaşlarla birbirimize. Hayrı alamet değildi bu kadar sıcak bir hava. Geceleri uyumak ne mümkün. Yine arkadaşlarla oturduk yine böyle bir sıcak yaz akşamında sitenin çay bahçesinde. Gırgır, şamata, devam etti muhabbet gecenin 12 sine kadar. Muhabbet de tabiki ÖSS ve ayrılacak olmamızdı. O sitede neredeyse birlikte doğmuş birlikte büyümüştük. Aynı anaokulu aynı ilkokul aynı ortaokul ve aynı lise. Hiç ayrılık olmamıştı. Üstüne üstlük yaz tatillerini bile ailelerimiz birlikte organize ediyorlardı. Arkadaşlık kardeşliğe dönüşmüştü kısacası.

Neyse muhabbet bitti evlere ayrıldık. Eve geldim bizimkiler yatmıştı. Ben de uyuyayım dedim ama ne mümkün. Bütün pencereler açık ama ufacık bir rüzgar bile yok. Vantilatörü açayım diyorum o bile yetmiyor vücudum yapış yapış. Allahım ne bu sıcak ne bu nem diyorum içten içe ve kalkmaya karar veriyorum. Balkona çıkıyorum. Balkonda takılıyorum gecenin ilerleyen saatlerine kadar. Bir süre sonra babam geliyor balkona. Ne oldu bir yerin mi ağrıyor diyor. Yok uyuyamadım diyorum. Saatine bakıp bak saat 3 olmuş hadi yat uyu diyor. İnanamadığım için ben de saatime bakıyorum gerçekten de saat 02.55. Abartmayım uyumaya çalışayım diyorum. Yatıyorum yatağıma.

Yatıyorum ama dön sağa dön sola yok uyuyamıyorum. Gözlerim açık öylece duruyorum yatakta. Bir anda sol tarafımdaki pencereden tüm gökyüzü aydınlanıyor. N’oldu demeye kalmadan bir gürültü ve sallanmaya başlıyoruz. İlk başta çok yavaş. Gözlerimi kapatıyorum yan taraftaki duvara iyice yapışıp şimdi biter zaten bekleyeyim diyorum. Ardından bir önceki gürültüden daha yüksek bir ses. Benden “Allahım bitir n’olur” diye bir haykırış. Tabi bu olanlar 2-3 snlik bir zamanda oluyor. Sarsıntı gittikçe artıyor. O andan itibaren kendimi çok iyi hatırlıyorum. Cenin pozisyonuna geçmişim. Bacaklarımı dizlerimden büküp kollarımla bacaklarımı bağlamışım ve ardarda kelime-i şehadet getiriyorum. O anda bile hala daha düşünebiliyorum. Kendime bak görüyormusun ölüm korkusu içine düşünce nasıl da Allah’a dönüyorsun yalvarıyorsun diyorum.

Neyse sarsıntıdan artık acayip sesler geliyor evin içinden ama aklıma hiç yataktan kalkıp kaçmak gelmiyor. O arada annemin “Özhan” diye haykırışını duyuyorum sanki ipimi koparmış gibi kalkacak oluyorum. Ama kalkamıyorum çünkü üzerime yatağımın tam karşısındaki gardrop düşmüş hiç farkında bile değilim. Ama biraz zorlayıp canımın acısıyla kalkıyorum. Kapıyı açacağım fakat o da ne kapı açılmıyor, deprem alttan vurunca kapının dili kilitlenmiş. Kapı bana doğru açıldığı için de tekme atmak da mantıksız. Kaldık diyorum burada öldük garanti, anneme “kaç” diye bağırıyorum. Gitmem diyor ve ağlıyor. Ne yapayım diye düşünüyorum ama kurtuluş yok. Pencereden atlayacağım ama önünü birşey tamamen kapatmış. Oda kapısının camını kırıyorum ne alakaysa. Oradan geçmem mümkün değil. Elim yaralanıyor ama düşünen kim? Annemin elini tutuyorum. “Git” diyorum, gitmem diyor. Ölürsek beraber kalırsak beraber diyor canım annem. Bu arada babam hiç ortalıkta yok. Daha sonra öğreniyorum ki can korkusuna deprem başlayınca bir anda koşup binanın ana girişine kadar kaçmış, tam o anda biz aklına gelmişiz ve geri dönmüş. O geliyor çekil diyor bana kapının arkasından. Sağlam bir tekme atıyor kapıya ve o illet kapı, yelkenleri suya indirip açılıyor, açılmasıyla üçümüz de koşmaya başlıyoruz bu arada dışarıdan sesleri duyuyorum babama, anneme ve bana olan çığlıkları. Evin holünden geçerken ayaklarıma birşeyler batıyor ama can acısı falan hiç yok.

Dışarıya çıkıyorum gökyüzünü milyonlarca yıldız aydınlatıyor. Ömrümde o kadar çok yıldız görmemiştim. Yere bakıyorum yer yarılmış gibi girintili çıkıntılı. “Oha yer yarılmış” diyorum. Tüm dostlar hem ağlıyor hem de kucaklaşıyoruz. Bu arada kesilen elim aklıma geliyor bakıyorum bir damla kan akmıyor. Hani bir deyim vardır “Korkudan kanı çekilmek” diye. Parmağıma bakınca kemiği görüyorum ama kan yok. Oradaki dostlardan biri arabasından ilk yardım çantasını çıkarıyor ve elimi oksjenli su ve tendürdiyot ile temizleyip sargı beziyle sarıyor. Bu arada sabahın ilk ışıkları ile etrafın hali de ortaya çıkıyor. Benim yer yarılmış diye gördüğüm yere binanın çatısının dolgularının düşmesiyle oluşan girinti çıkıntılarmış. Ömrümde bir kere ağladığını görmediğim babam ağlamaya başlıyor bana çaktırmadan. Annem ne oldu diye sorduğunda “Ben binanın kapısına vardığımda daha Allah’ın bir kulu yoktu ve eğer siz aklıma gelmeseniz bu dolgular benim kafama düşecekti” diyor. Babamın o lafından sonra hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamıyoruz.

Daha sonra sabah oluyor eve giriyoruz salondaki televizyon benim odama gelmiş nasıl olduysa ki evin birbirine en uzak odaları. Mutfaktakiler salona gelmiş, oturma odasındakiler mutfağa yani herşey darmadağın olmuş. “Buradan nasıl çıkmışız biz?” diyorum.

Evde yapılacak birşey kalmayınca şehrin merkezine iniyorum. Tek kelime ile koskoca şehir dümdüz olmuş. En yakın arkadaşımın evine gidiyorum. Yanındaki koskoca bina onun yattığı odayı ortadan biçmiş. Ne oldu diye birilerine soracağım ama herkes birilerini arıyor kime soracaksın. Sonra uzaktan bir ışık gibi bir şey yaklaşıyor. Arkadaşımdı. Birbirimize öyle hızlı koşuyor ve sarılıyoruz ki kemiklerimizi kıracak gibi oluyoruz. Nasıl kurtuldun diyorum. Sapanca’daydık hepimiz diyor. O da o şekilde kurtuluyor. Ama herkes onlar kadar şanslı değilmiş. O apartmandaki herkes ölmüş. Zaten şimdi bile o ölü kokusu burnumun dibinde. Arama kurtarma çalışmalarına katılıyoruz AKUT ve askerlerle birlikte. Kurtardığımız insanların ettiği dualar insana daha bir güç veriyor. Daha şevkle katılıyorsun çalışmalara. Nitekim yardımcı oluyoruz çalışanlara. Böyle geçiyor depremden sonraki ilk gün. Sonraki günler de böyle geçiyor ve insan adapte oluyor o zor yaşam şartlarına.

İşte 17 Ağustos depreminin her saniyesini bir-fiil yaşayan bir Sakaryalının yaşadıkları. Allah bir daha kimseye böyle bir deprem ya da böyle bir acı göstermesin. Maaşallah buralarda yeni yapılan binalara yine 4-5 kat izinleri verilmeye başlandı. Hiçbir zaman yaşadıklarımızdan, ya da başkalarının başına gelen bu tip hiçbir olaydan ders almıyoruz. Bakalım ne zaman deprem gerçeğini anlayacağız?

Başkaları unutsa da biz UNUTMUYORUZ, UNUTTURMUYORUZ, UNUTTURMAYACAĞIZ…

Yaşayanın Gözünden Deprem Anı

Ağustos 17, 2009, 12:03 pm | Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 7 Yorum

…Birşeyler gelecek başımıza diyorduk arkadaşlarla birbirimize. Hayrı alamet değildi bu kadar sıcak bir hava. Geceleri uyumak ne mümkün. Yine arkadaşlarla oturduk yine böyle bir sıcak yaz akşamında sitenin çay bahçesinde. Gırgır, şamata, devam etti muhabbet gecenin 12 sine kadar. Muhabbet de tabiki ÖSS ve ayrılacak olmamızdı. O sitede neredeyse birlikte doğmuş birlikte büyümüştük. Aynı anaokulu aynı ilkokul aynı ortaokul ve aynı lise. Hiç ayrılık olmamıştı. Üstüne üstlük yaz tatillerini bile ailelerimiz birlikte organize ediyorlardı. Arkadaşlık kardeşliğe dönüşmüştü kısacası.

Neyse muhabbet bitti evlere ayrıldık. Eve geldim bizimkiler yatmıştı. Ben de uyuyayım dedim ama ne mümkün. Bütün pencereler açık ama ufacık bir rüzgar bile yok. Vantilatörü açayım diyorum o bile yetmiyor vücudum yapış yapış. Allahım ne bu sıcak ne bu nem diyorum içten içe ve kalkmaya karar veriyorum. Balkona çıkıyorum. Balkonda takılıyorum gecenin ilerleyen saatlerine kadar. Bir süre sonra babam geliyor balkona. Ne oldu bir yerin mi ağrıyor diyor. Yok uyuyamadım diyorum. Saatine bakıp bak saat 3 olmuş hadi yat uyu diyor. İnanamadığım için ben de saatime bakıyorum gerçekten de saat 02.55. Abartmayım uyumaya çalışayım diyorum. Yatıyorum yatağıma.

Yatıyorum ama dön sağa dön sola yok uyuyamıyorum. Gözlerim açık öylece duruyorum yatakta. Bir anda sol tarafımdaki pencereden tüm gökyüzü aydınlanıyor. N’oldu demeye kalmadan bir gürültü ve sallanmaya başlıyoruz. İlk başta çok yavaş. Gözlerimi kapatıyorum yan taraftaki duvara iyice yapışıp şimdi biter zaten bekleyeyim diyorum. Ardından bir önceki gürültüden daha yüksek bir ses. Benden “Allahım bitir n’olur” diye bir haykırış. Tabi bu olanlar 2-3 snlik bir zamanda oluyor. Sarsıntı gittikçe artıyor. O andan itibaren kendimi çok iyi hatırlıyorum. Cenin pozisyonuna geçmişim. Bacaklarımı dizlerimden büküp kollarımla bacaklarımı bağlamışım ve ardarda kelime-i şehadet getiriyorum. O anda bile hala daha düşünebiliyorum. Kendime bak görüyormusun ölüm korkusu içine düşünce nasıl da Allah’a dönüyorsun yalvarıyorsun diyorum.

Neyse sarsıntıdan artık acayip sesler geliyor evin içinden ama aklıma hiç yataktan kalkıp kaçmak gelmiyor. O arada annemin “Özhan” diye haykırışını duyuyorum sanki ipimi koparmış gibi kalkacak oluyorum. Ama kalkamıyorum çünkü üzerime yatağımın tam karşısındaki gardrop düşmüş hiç farkında bile değilim. Ama biraz zorlayıp canımın acısıyla kalkıyorum. Kapıyı açacağım fakat o da ne kapı açılmıyor, deprem alttan vurunca kapının dili kilitlenmiş. Kapı bana doğru açıldığı için de tekme atmak da mantıksız. Kaldık diyorum burada öldük garanti, anneme “kaç” diye bağırıyorum. Gitmem diyor ve ağlıyor. Ne yapayım diye düşünüyorum ama kurtuluş yok. Pencereden atlayacağım ama önünü birşey tamamen kapatmış. Oda kapısının camını kırıyorum ne alakaysa. Oradan geçmem mümkün değil. Elim yaralanıyor ama düşünen kim? Annemin elini tutuyorum. “Git” diyorum, gitmem diyor. Ölürsek beraber kalırsak beraber diyor canım annem. Bu arada babam hiç ortalıkta yok. Daha sonra öğreniyorum ki can korkusuna deprem başlayınca bir anda koşup binanın ana girişine kadar kaçmış, tam o anda biz aklına gelmişiz ve geri dönmüş. O geliyor çekil diyor bana kapının arkasından. Sağlam bir tekme atıyor kapıya ve o illet kapı, yelkenleri suya indirip açılıyor, açılmasıyla üçümüz de koşmaya başlıyoruz bu arada dışarıdan sesleri duyuyorum babama, anneme ve bana olan çığlıkları. Evin holünden geçerken ayaklarıma birşeyler batıyor ama can acısı falan hiç yok.

Dışarıya çıkıyorum gökyüzünü milyonlarca yıldız aydınlatıyor. Ömrümde o kadar çok yıldız görmemiştim. Yere bakıyorum yer yarılmış gibi girintili çıkıntılı. “Oha yer yarılmış” diyorum. Tüm dostlar hem ağlıyor hem de kucaklaşıyoruz. Bu arada kesilen elim aklıma geliyor bakıyorum bir damla kan akmıyor. Hani bir deyim vardır “Korkudan kanı çekilmek” diye. Parmağıma bakınca kemiği görüyorum ama kan yok. Oradaki dostlardan biri arabasından ilk yardım çantasını çıkarıyor ve elimi oksjenli su ve tendürdiyot ile temizleyip sargı beziyle sarıyor. Bu arada sabahın ilk ışıkları ile etrafın hali de ortaya çıkıyor. Benim yer yarılmış diye gördüğüm yere binanın çatısının dolgularının düşmesiyle oluşan girinti çıkıntılarmış. Ömrümde bir kere ağladığını görmediğim babam ağlamaya başlıyor bana çaktırmadan. Annem ne oldu diye sorduğunda “Ben binanın kapısına vardığımda daha Allah’ın bir kulu yoktu ve eğer siz aklıma gelmeseniz bu dolgular benim kafama düşecekti” diyor. Babamın o lafından sonra hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamıyoruz.

Daha sonra sabah oluyor eve giriyoruz salondaki televizyon benim odama gelmiş nasıl olduysa ki evin birbirine en uzak odaları. Mutfaktakiler salona gelmiş, oturma odasındakiler mutfağa yani herşey darmadağın olmuş. “Buradan nasıl çıkmışız biz?” diyorum.

Evde yapılacak birşey kalmayınca şehrin merkezine iniyorum. Tek kelime ile koskoca şehir dümdüz olmuş. En yakın arkadaşımın evine gidiyorum. Yanındaki koskoca bina onun yattığı odayı ortadan biçmiş. Ne oldu diye birilerine soracağım ama herkes birilerini arıyor kime soracaksın. Sonra uzaktan bir ışık gibi bir şey yaklaşıyor. Arkadaşımdı. Birbirimize öyle hızlı koşuyor ve sarılıyoruz ki kemiklerimizi kıracak gibi oluyoruz. Nasıl kurtuldun diyorum. Sapanca’daydık hepimiz diyor. O da o şekilde kurtuluyor. Ama herkes onlar kadar şanslı değilmiş. O apartmandaki herkes ölmüş. Zaten şimdi bile o ölü kokusu burnumun dibinde. Arama kurtarma çalışmalarına katılıyoruz AKUT ve askerlerle birlikte. Kurtardığımız insanların ettiği dualar insana daha bir güç veriyor. Daha şevkle katılıyorsun çalışmalara. Nitekim yardımcı oluyoruz çalışanlara. Böyle geçiyor depremden sonraki ilk gün. Sonraki günler de böyle geçiyor ve insan adapte oluyor o zor yaşam şartlarına.

İşte 17 Ağustos depreminin her saniyesini bir-fiil yaşayan bir Sakaryalının yaşadıkları. Allah bir daha kimseye böyle bir deprem ya da böyle bir acı göstermesin. Maaşallah buralarda yeni yapılan binalara yine 4-5 kat izinleri verilmeye başlandı. Hiçbir zaman yaşadıklarımızdan, ya da başkalarının başına gelen bu tip hiçbir olaydan ders almıyoruz. Bakalım ne zaman deprem gerçeğini anlayacağız?

Başkaları unutsa da biz UNUTMUYORUZ, UNUTTURMUYORUZ, UNUTTURMAYACAĞIZ…

>Tribün Dergi’nin Sansürüne Sansür!

Ağustos 14, 2009, 10:05 pm | Acayip İşler, Blog, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Gider ayak zorla yazı yazdırıyorlar insana. Tam izne çıkmışız, en son ne var ne yok diye maillere bakıp tası tarağı toplayıp gidelim derken bir okuyucumuzdan gelen maille hem üzüldüm hem sinirlendim. Çoban Salata’nın BİY ve benzeri oluşumlarla ilgili verdiği kararı burada sizlerle paylaşmıştık. Hemen ertesinde kararımızı destekleyip bunu Tribün Dergi forumunda paylaşan arkadaşın (Vermante) gönderisinin silindiğini ve aynı arkadaşın BAN’landığını da yazmış ve tepkimizi dile getirmiştik.

Bugün fikirlerimizi paylaşan bir arkadaş, ki kendisini bize nrfrrr81 olarak tanıttı, Tribün Dergi’de özellikle BİY oluşumunun hissettirdiği rahatsızlıktan ve Aceto Balsamico’daki değişimden rahatsız olduğunu anlatan bir konu açarak bunu tartışmak istediğini, ancak kısa bir süre sonra konunun ve üyeliğinin silindiğini, bunun üzerine inat edip yeni üyelik alıp aynı mesajı tepkisini dile getirerek başka bir konu açıp tekrar gönderdiğini ve yine hem konunun hem de üyeliğinin silindiğini anlatmış attığı mailde. Hatta olayı delilleriyle ispat etmek için bir de ekran görüntülerini almış, onları aşağıda sırasıyla veriyorum. Bir de ozhano’nun öğleden sonra 5’e doğru aldığı sitemeter ekran görüntüsü varmış Tribün Dergi forumundan gelen ziyaretçileri gösteren onu da ilk fırsatta ekleyecek buraya. O da kendi kendinize gelin-güvey olmayın diyen olursa onlar için.

Gerçekten anlamıyorum ben neler yapılmak istendiğini. Bizim kimseyle bir derdimiz yok, sadece dedik ki sizin yolunuz bize ters geldi, biz bu yola girmeyeceğiz. Fikirlermizi paylaşan adamlar bunu adamların forumunda dile getirdi, ne mesajları kaldı ortada ne de üyelikleri. Hak mıdır bu yani? Ne olurdu bu konu üzerine tartışılsa, iki kelam edilse, BİY’den biri çıkıp “Arkadaşlar olay bildiğiniz gibi değil, yanlış düşünüyorsunuz, şöyle, şöyle” dese? Ama ses seda yok! Kim ki eleştirel bir yazı yazıyor, vur tekmeyi. Ayıptır. Teknoloji çok güzel şey arkadaş. Biz yazdıklarımızın kimlere mail yoluyla iletildiğini, kimlerin gelip neyi okuduğunu görmeyi becerebilecek kadar kullanabiliyoruz kafayı. Ufacık bir kalem oynatmayla sonucu bulmak çok çok kolay bu işin nereye doğru gittiğini görebilenler için.

Neyse kimseyle derdimiz yok bizim, kim ne yaparsa yapsın. Ama sloganı Endüstriyel Futbola Karşı Tribün Kültürü olan bir oluşumun uyguladığı şu sansürü de kimse kabul edemez. Tribün Dergi ve BİY şu hareketiyle Endüstriyel Futbolun dişlilerinden biri haline gelmeye çalıştığını ispatlamıştır. Yollarında kendilerine başarılar dilerim. Özgür düşünceyi kar odağı olarak görmeyen herkese selam olsun.

Ben cidden gidiyorum bu sefer.

Tribün Dergi’nin Sansürüne Sansür!

Ağustos 14, 2009, 10:05 pm | Acayip İşler, Blog, Hayat, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

Gider ayak zorla yazı yazdırıyorlar insana. Tam izne çıkmışız, en son ne var ne yok diye maillere bakıp tası tarağı toplayıp gidelim derken bir okuyucumuzdan gelen maille hem üzüldüm hem sinirlendim. Çoban Salata’nın BİY ve benzeri oluşumlarla ilgili verdiği kararı burada sizlerle paylaşmıştık. Hemen ertesinde kararımızı destekleyip bunu Tribün Dergi forumunda paylaşan arkadaşın (Vermante) gönderisinin silindiğini ve aynı arkadaşın BAN’landığını da yazmış ve tepkimizi dile getirmiştik.

Bugün fikirlerimizi paylaşan bir arkadaş, ki kendisini bize nrfrrr81 olarak tanıttı, Tribün Dergi’de özellikle BİY oluşumunun hissettirdiği rahatsızlıktan ve Aceto Balsamico’daki değişimden rahatsız olduğunu anlatan bir konu açarak bunu tartışmak istediğini, ancak kısa bir süre sonra konunun ve üyeliğinin silindiğini, bunun üzerine inat edip yeni üyelik alıp aynı mesajı tepkisini dile getirerek başka bir konu açıp tekrar gönderdiğini ve yine hem konunun hem de üyeliğinin silindiğini anlatmış attığı mailde. Hatta olayı delilleriyle ispat etmek için bir de ekran görüntülerini almış, onları aşağıda sırasıyla veriyorum. Bir de ozhano’nun öğleden sonra 5’e doğru aldığı sitemeter ekran görüntüsü varmış Tribün Dergi forumundan gelen ziyaretçileri gösteren onu da ilk fırsatta ekleyecek buraya. O da kendi kendinize gelin-güvey olmayın diyen olursa onlar için.

Gerçekten anlamıyorum ben neler yapılmak istendiğini. Bizim kimseyle bir derdimiz yok, sadece dedik ki sizin yolunuz bize ters geldi, biz bu yola girmeyeceğiz. Fikirlermizi paylaşan adamlar bunu adamların forumunda dile getirdi, ne mesajları kaldı ortada ne de üyelikleri. Hak mıdır bu yani? Ne olurdu bu konu üzerine tartışılsa, iki kelam edilse, BİY’den biri çıkıp “Arkadaşlar olay bildiğiniz gibi değil, yanlış düşünüyorsunuz, şöyle, şöyle” dese? Ama ses seda yok! Kim ki eleştirel bir yazı yazıyor, vur tekmeyi. Ayıptır. Teknoloji çok güzel şey arkadaş. Biz yazdıklarımızın kimlere mail yoluyla iletildiğini, kimlerin gelip neyi okuduğunu görmeyi becerebilecek kadar kullanabiliyoruz kafayı. Ufacık bir kalem oynatmayla sonucu bulmak çok çok kolay bu işin nereye doğru gittiğini görebilenler için.

Neyse kimseyle derdimiz yok bizim, kim ne yaparsa yapsın. Ama sloganı Endüstriyel Futbola Karşı Tribün Kültürü olan bir oluşumun uyguladığı şu sansürü de kimse kabul edemez. Tribün Dergi ve BİY şu hareketiyle Endüstriyel Futbolun dişlilerinden biri haline gelmeye çalıştığını ispatlamıştır. Yollarında kendilerine başarılar dilerim. Özgür düşünceyi kar odağı olarak görmeyen herkese selam olsun.

Ben cidden gidiyorum bu sefer.

1000. Salata

Ağustos 14, 2009, 4:01 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | 12 Yorum

29 Mayıs 2008’de başlayan serüvende 14,5 ay geride kalırken bugün itibariyle, yaklaşık 60 bin ziyaretçi ve 87 bin sayfa görüntülenme sayısına ulaşmış Çoban Salata. Amacı içindekini söylemek, düşündüklerini söyleyen diğer günlükçülerle fikirlerini paylaşmak, hiç yüzünü görmediği dostlar edinmek ve çıkarsızca, günübirlik söylevlerden mutluluk çıkarmak olan bir adam tarafından kurulan, şu sıralar aynı frekanstaki 2 dostuyla beraber hayatına devam ettirdiği bir günlük. Hiçbir çıkar amaçlı oluşumla bağı yok, yazdıklarıyla para kazanma, ünlü olma amacında olan yazarı yok. Kısacası sadece bir günlük olmaktan ve öyle kalabilmiş olmaktan mutlu bir günlük bu günlük.

Bu günlük bugün çok önemli bir gün yaşıyor ve 1000. gönderiyi alıyor sırtına. İlk gönderimizi yaptığımızdaki bir hayaldi 1000 sayısı, bugün gerçek oldu. 2. yaşından gün alırken Çoban Salata, boyu da uzadı artık. Ben kendi adıma çok mutluyum bu günlükte bugüne kadar tam 999 kere içimizdekini dökebildiğimiz için, çok mutluyum çünkü biz içimizi döktükçe dost kazandık, Salata’nın müdavimleri oldu, bizden feyiz alarak kendi günlüğünü açanlar da. Fikri bir birlikteliğin, kırmadan konuşmanın, konuşarak anlaşmanın gerçekten var olabileceğinin kanıtı bu. Önce Çoban Salata’yı kurduğum, şu günlerde ise geldiği halin bir parçası olduğum için çok mutluyum. 1000. gönderinin daha zevkli yapılacak salataların habercisi olması dileğiyle.

Okuyan, bizimle fikirlerini paylaşan paylaşmayan, sayfasında bize bağlantı vermeyi uygun gören ya da görmeyen herkese sonsuz teşekkürler.

>1000. Salata

Ağustos 14, 2009, 4:01 pm | Blog, Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

29 Mayıs 2008’de başlayan serüvende 14,5 ay geride kalırken bugün itibariyle, yaklaşık 60 bin ziyaretçi ve 87 bin sayfa görüntülenme sayısına ulaşmış Çoban Salata. Amacı içindekini söylemek, düşündüklerini söyleyen diğer günlükçülerle fikirlerini paylaşmak, hiç yüzünü görmediği dostlar edinmek ve çıkarsızca, günübirlik söylevlerden mutluluk çıkarmak olan bir adam tarafından kurulan, şu sıralar aynı frekanstaki 2 dostuyla beraber hayatına devam ettirdiği bir günlük. Hiçbir çıkar amaçlı oluşumla bağı yok, yazdıklarıyla para kazanma, ünlü olma amacında olan yazarı yok. Kısacası sadece bir günlük olmaktan ve öyle kalabilmiş olmaktan mutlu bir günlük bu günlük.

Bu günlük bugün çok önemli bir gün yaşıyor ve 1000. gönderiyi alıyor sırtına. İlk gönderimizi yaptığımızdaki bir hayaldi 1000 sayısı, bugün gerçek oldu. 2. yaşından gün alırken Çoban Salata, boyu da uzadı artık. Ben kendi adıma çok mutluyum bu günlükte bugüne kadar tam 999 kere içimizdekini dökebildiğimiz için, çok mutluyum çünkü biz içimizi döktükçe dost kazandık, Salata’nın müdavimleri oldu, bizden feyiz alarak kendi günlüğünü açanlar da. Fikri bir birlikteliğin, kırmadan konuşmanın, konuşarak anlaşmanın gerçekten var olabileceğinin kanıtı bu. Önce Çoban Salata’yı kurduğum, şu günlerde ise geldiği halin bir parçası olduğum için çok mutluyum. 1000. gönderinin daha zevkli yapılacak salataların habercisi olması dileğiyle.

Okuyan, bizimle fikirlerini paylaşan paylaşmayan, sayfasında bize bağlantı vermeyi uygun gören ya da görmeyen herkese sonsuz teşekkürler.

>Q-Rich’in Yeni Takımı ve Diğer Gelişmeler

Ağustos 14, 2009, 2:14 pm | Hayat, NBA kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>2 gün önce Guiness Richardson demişiz, bu yaz 4 farklı takımın kadrosunda kontratlı oyuncu olarak gözüken Q-Rich için. Bu kadar kısa zamanda bu kadar fazla takas olan 2. bir oyuncu bilmiyorum ben. Rekortmen adamımızın yeni durağı Miami Heat oldu. Blount’a karşılık takas edildi Richardson. Blount da eski takımı Wolves’a dönmüş oldu.Gelen haberler Q-Rich’in takımdaki dış şut eksiğini kapamak için takımda tutulacağı ve takas edilmeyeceği yönünde. Gerçi ben elemanın yerinde olsam bavulu açmadan noter tasdikli bir bavul açma muvaffakatname isterdim ya neyse 😀

Öte taraftan çok yeni bir haber olmasa da Ben Wallace’ın Detroit Pistons’a dönmesini vermemiştik burada onu da paylaşalım. Yanılmıyorsam bi-annual exception imzaladı Pistons’la 35’lik savunma uzmanı. “Basketbolu bırakmanın kıyısından döndüm” diyor Pistons’la efsane olan Wallace. Seyirci ona nasıl davranacak merak ediyorum.

Pistons’ın yeni transferlerinden biri de yedek bankına John Kuester’in yanına. Eski Magic koçu ve geçen sezona kadar Nets’te Frank’in yardımcısı olan, benim ziyadesiyle midemi kaldıran şahsiyet Brian Hill artık Pistons’ta. Allah yardımcısı olsun Pistons taraftarının.

Pau Gasol da parmağını kırıp ameliyat olmuş Milli takım kampında. NBA’e rahat yetişiyor da “Kesin oynamam gerek Avrupa Şampiyonası’nda” diyormuş. Aferin diyorum.

Nowitzki Mark Cuban izin vermediği için bu yaz Milli formayı giyemeyecekmiş. Federasyon da Nowitzki de karara itiraz etmemiş, 10 senedir zaten Cuban yeterince fedakarlık yaptı demişler. Keşke bize denk gelse de Almanya Şampiyona’da, iyice bir sabunlasak.

Rockets Avrupa’nın en çok saygı duyulan Amerikalı uzunlarından David Andersen ile 2+1 yıllık toplamda 7,5 milyonluk bir kontrat yapmış ki Yao’nun yokluğunda Andersen ritmini bulursa Rockets’i rahatlatır. Barcelona için önemli kayıp.

Rockets’tan Von Vafer 2 sene 10 milyon, Nuggets’dan Kleiza 2 sene ve 12 milyon $ karşılığında Olympiakos’la imzaladılar. Demek ki Olympiakos maçlarına bolca bahis oynanabilirmiş artık. Hem üstü hem Olympiakos galibiyetine.

Clippers Hornets’dan Rasual Butler’ı ileriki senelerin draftlerinden birinin 2. tur hakkı karşılığında almış. Mobley’den sonra 3 sayı eksiğini kapatabilirler Butler’la.

Sixers geçen sezon Avrupa’ya kaçan Primoz Brezec ile 1 sene ve 1,1 milyonluk bir anlaşma imzalamış. Amaç belli uzun rotasyonunu zenginleştirmek. 10-15 arası süre alır Brezec.

En önemli imzaytı atlıyorduk, Leon Powe eski takım arkadaşı Lebron James ile yeniden takım arkadaşı oldu. Powe sudan ucuza gitti yeni, bir yüzük sevdasıyla. Kontrat 1+1 yıllık, 2. yılı takım opsiyonlu toplamda yaklaşık 1,8 milyon değerinde. Cavs için önemli bir eksik kapandı, arka alan kuvvetlendi.

Oberto Wizards’la imzalamış. Haywood’un tyedeği olacak bu sezon sanırım, 15 dakika civarında süre alır ya da almaz. Kontratı 1 senelik ve 2,1 milyon değerinde.

Takasla Blount’u alan Wolves, geçen sezonu Dallas’ta geçiren bir diğer pivot Ryan Hollins’le de 3 sezon ve 7 milyon civarında bir kontrat yaptı. Hollins biraz daha kalınlaşırsa Jeffersson’ın arkasında durabilecek isim olabilir.

Aynı Wolves koçunu da buldu, herkes yazdı gerçi ama ben de yazmamış olmayayım. Kurt Rambis 2 senelik kontratla Wolves’un başına geçti. Ancak Lakers koçu P-Jax için bu iş çok kötü oldu. Kalçasında sorun olan ve ameliyatlar geçiren Jackson bu sezon bir çok deplasman maçına gitmeyip takımı zaman zaman yaptığı gibi Rambis’e emanet etmeyi düşünüyordu. Bakalım yoğun seyahat temposunda sezonu çıkarabilecek mi Zen Master.

En son Otis Smith’in Hidayet için utanmadan söylediği bir laf var ki bu konuya daha sonra gireceğim, ben konu üzerine bir şeyler diyene kadar vakit geçer, en iyisini sabonis söylemiş, Merak edenler şuradan baksın.

————

Bugün itibariyle izne ayrılıyorum, istikamet Aachen. Bir kaç gün boyunca orada kongreye katıldıktan sonra, Düsseldorf üzerinden ayın 24’ünde dönüş yapacağız inşallah. Fırsat bulursak Maastricht’i de günü birlik ziyaret edeceğiz, bir de Hollanda havası alalım bakalım. O nedenle bugün saat 18’den ayın 24’üne kadar buralarda olmayacağım. Buralar sevgili ozhano ve volkanbk3’e emanet. Herkes sağlığına dikkat etsin ben buralarda yokken, terli terli soğuk su içmeyin, üstünüz açık uyumayın, kalın sağlıcakla!

Q-Rich’in Yeni Takımı ve Diğer Gelişmeler

Ağustos 14, 2009, 2:14 pm | Hayat, NBA kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

2 gün önce Guiness Richardson demişiz, bu yaz 4 farklı takımın kadrosunda kontratlı oyuncu olarak gözüken Q-Rich için. Bu kadar kısa zamanda bu kadar fazla takas olan 2. bir oyuncu bilmiyorum ben. Rekortmen adamımızın yeni durağı Miami Heat oldu. Blount’a karşılık takas edildi Richardson. Blount da eski takımı Wolves’a dönmüş oldu.Gelen haberler Q-Rich’in takımdaki dış şut eksiğini kapamak için takımda tutulacağı ve takas edilmeyeceği yönünde. Gerçi ben elemanın yerinde olsam bavulu açmadan noter tasdikli bir bavul açma muvaffakatname isterdim ya neyse 😀

Öte taraftan çok yeni bir haber olmasa da Ben Wallace’ın Detroit Pistons’a dönmesini vermemiştik burada onu da paylaşalım. Yanılmıyorsam bi-annual exception imzaladı Pistons’la 35’lik savunma uzmanı. “Basketbolu bırakmanın kıyısından döndüm” diyor Pistons’la efsane olan Wallace. Seyirci ona nasıl davranacak merak ediyorum.

Pistons’ın yeni transferlerinden biri de yedek bankına John Kuester’in yanına. Eski Magic koçu ve geçen sezona kadar Nets’te Frank’in yardımcısı olan, benim ziyadesiyle midemi kaldıran şahsiyet Brian Hill artık Pistons’ta. Allah yardımcısı olsun Pistons taraftarının.

Pau Gasol da parmağını kırıp ameliyat olmuş Milli takım kampında. NBA’e rahat yetişiyor da “Kesin oynamam gerek Avrupa Şampiyonası’nda” diyormuş. Aferin diyorum.

Nowitzki Mark Cuban izin vermediği için bu yaz Milli formayı giyemeyecekmiş. Federasyon da Nowitzki de karara itiraz etmemiş, 10 senedir zaten Cuban yeterince fedakarlık yaptı demişler. Keşke bize denk gelse de Almanya Şampiyona’da, iyice bir sabunlasak.

Rockets Avrupa’nın en çok saygı duyulan Amerikalı uzunlarından David Andersen ile 2+1 yıllık toplamda 7,5 milyonluk bir kontrat yapmış ki Yao’nun yokluğunda Andersen ritmini bulursa Rockets’i rahatlatır. Barcelona için önemli kayıp.

Rockets’tan Von Vafer 2 sene 10 milyon, Nuggets’dan Kleiza 2 sene ve 12 milyon $ karşılığında Olympiakos’la imzaladılar. Demek ki Olympiakos maçlarına bolca bahis oynanabilirmiş artık. Hem üstü hem Olympiakos galibiyetine.

Clippers Hornets’dan Rasual Butler’ı ileriki senelerin draftlerinden birinin 2. tur hakkı karşılığında almış. Mobley’den sonra 3 sayı eksiğini kapatabilirler Butler’la.

Sixers geçen sezon Avrupa’ya kaçan Primoz Brezec ile 1 sene ve 1,1 milyonluk bir anlaşma imzalamış. Amaç belli uzun rotasyonunu zenginleştirmek. 10-15 arası süre alır Brezec.

En önemli imzaytı atlıyorduk, Leon Powe eski takım arkadaşı Lebron James ile yeniden takım arkadaşı oldu. Powe sudan ucuza gitti yeni, bir yüzük sevdasıyla. Kontrat 1+1 yıllık, 2. yılı takım opsiyonlu toplamda yaklaşık 1,8 milyon değerinde. Cavs için önemli bir eksik kapandı, arka alan kuvvetlendi.

Oberto Wizards’la imzalamış. Haywood’un tyedeği olacak bu sezon sanırım, 15 dakika civarında süre alır ya da almaz. Kontratı 1 senelik ve 2,1 milyon değerinde.

Takasla Blount’u alan Wolves, geçen sezonu Dallas’ta geçiren bir diğer pivot Ryan Hollins’le de 3 sezon ve 7 milyon civarında bir kontrat yaptı. Hollins biraz daha kalınlaşırsa Jeffersson’ın arkasında durabilecek isim olabilir.

Aynı Wolves koçunu da buldu, herkes yazdı gerçi ama ben de yazmamış olmayayım. Kurt Rambis 2 senelik kontratla Wolves’un başına geçti. Ancak Lakers koçu P-Jax için bu iş çok kötü oldu. Kalçasında sorun olan ve ameliyatlar geçiren Jackson bu sezon bir çok deplasman maçına gitmeyip takımı zaman zaman yaptığı gibi Rambis’e emanet etmeyi düşünüyordu. Bakalım yoğun seyahat temposunda sezonu çıkarabilecek mi Zen Master.

En son Otis Smith’in Hidayet için utanmadan söylediği bir laf var ki bu konuya daha sonra gireceğim, ben konu üzerine bir şeyler diyene kadar vakit geçer, en iyisini sabonis söylemiş, Merak edenler şuradan baksın.

————

Bugün itibariyle izne ayrılıyorum, istikamet Aachen. Bir kaç gün boyunca orada kongreye katıldıktan sonra, Düsseldorf üzerinden ayın 24’ünde dönüş yapacağız inşallah. Fırsat bulursak Maastricht’i de günü birlik ziyaret edeceğiz, bir de Hollanda havası alalım bakalım. O nedenle bugün saat 18’den ayın 24’üne kadar buralarda olmayacağım. Buralar sevgili ozhano ve volkanbk3’e emanet. Herkes sağlığına dikkat etsin ben buralarda yokken, terli terli soğuk su içmeyin, üstünüz açık uyumayın, kalın sağlıcakla!

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.