>Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Kasım 5, 2009, 12:15 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Ön Uyarı:

Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.



Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.



2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.



Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.



Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.



Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.



“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.



2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.



Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.



Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;



Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard



Lewis geldiğinde;



Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard



Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.



Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.



SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!



Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.



Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;



1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte



Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!



Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…



Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

Reklamlar

Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Kasım 5, 2009, 12:15 pm | NBA, Nbakolik, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Ön Uyarı:

Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.



Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.



2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.



Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.



Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.



Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.



“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.



2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.



Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.



Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;



Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard



Lewis geldiğinde;



Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard



Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.



Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.



SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!



Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.



Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;



1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte



Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!



Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…



Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

>Orlando Magic – Phoenix Suns

Kasım 5, 2009, 10:45 am | Detroit Pistons, NBA, Orlando Magic, Phoenix Suns, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Yine eğlenceli, bol skorlu, savunmadan eser olmayan bir maç. Phoenix eski Phoenix asla değil. Steve Kerr herhalde her aynaya baktığında kırmak istiyordur aynayı akseden görünt yüzünden. Orlando için bu maçın farkı Carter’ın yine olmamasıydı. O sol bileği sanki yalama olacak izlenimi vermeye başladı.

SVG yine kısa beşle çıktı. Bu sefer Barnes 3 numarada sahadaydı. Pietrus sakatlıktan döndü, Johnson az da olsa süre aldı. Anderson’ın şutlarına çeki düzen verip biraz daha savunmaya yoğunlaşmaya çalıştığını gördük ki 2. maçtır faul problemine giren Howard’dan kalan açıkları örtmede faydası oldu bu çabanın.

Carter yokken Magic daha bir takım gibi ama yedekler sahadayken hep rakibin daha iyi olduğunu görmek ilerisi için düşündürücü. 35 üçlük denenen Detroit maçında 80 sayı atılıp maçın verilmesi, 23 üçlük denenen Phoenix maçının 122 saı atılıp azanılması kendi mesajını veriyor zaten. Kullanılan şutların 3’te 1’ine kadar üçlüğü normal kabul edebiliriz ancak bu oran yarı yarıya ise tehlike çanları çalar. Carter’ın oynadığı, iyi savunmaya yapan bir takıma kaybedilecek ilk maç, Carter’ın ve hücum tercihlerinin sorgulanmaya başlamasına neden olur, dikkatle izlemek gerek.

Bu arada önceki gece Orlando’ya ilk mağlubiyeti tattıran Detroit’in Hidayet’in 16 sayı 7 ribaunt 6 asist Calderon’un ise sadece 1 asist yaptığı maçta Toronto’ya yenilmesi ise oldukça manidardı. Herkesin anladığı üzere yeni kadrosuyla Toronto son 2 sezondur Orlando’nun oynadığı basketbolu oynamaya çalışıyor ancak savunma yönünden örenek aldıkları eski Orlando’dan çok daha geri durumdalar. Tıpkı yeni Orlando’nun olduğu gibi.

Orlando Magic – Phoenix Suns

Kasım 5, 2009, 10:45 am | Detroit Pistons, NBA, Orlando Magic, Phoenix Suns, Toronto Raptors kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yine eğlenceli, bol skorlu, savunmadan eser olmayan bir maç. Phoenix eski Phoenix asla değil. Steve Kerr herhalde her aynaya baktığında kırmak istiyordur aynayı akseden görünt yüzünden. Orlando için bu maçın farkı Carter’ın yine olmamasıydı. O sol bileği sanki yalama olacak izlenimi vermeye başladı.

SVG yine kısa beşle çıktı. Bu sefer Barnes 3 numarada sahadaydı. Pietrus sakatlıktan döndü, Johnson az da olsa süre aldı. Anderson’ın şutlarına çeki düzen verip biraz daha savunmaya yoğunlaşmaya çalıştığını gördük ki 2. maçtır faul problemine giren Howard’dan kalan açıkları örtmede faydası oldu bu çabanın.

Carter yokken Magic daha bir takım gibi ama yedekler sahadayken hep rakibin daha iyi olduğunu görmek ilerisi için düşündürücü. 35 üçlük denenen Detroit maçında 80 sayı atılıp maçın verilmesi, 23 üçlük denenen Phoenix maçının 122 saı atılıp azanılması kendi mesajını veriyor zaten. Kullanılan şutların 3’te 1’ine kadar üçlüğü normal kabul edebiliriz ancak bu oran yarı yarıya ise tehlike çanları çalar. Carter’ın oynadığı, iyi savunmaya yapan bir takıma kaybedilecek ilk maç, Carter’ın ve hücum tercihlerinin sorgulanmaya başlamasına neden olur, dikkatle izlemek gerek.

Bu arada önceki gece Orlando’ya ilk mağlubiyeti tattıran Detroit’in Hidayet’in 16 sayı 7 ribaunt 6 asist Calderon’un ise sadece 1 asist yaptığı maçta Toronto’ya yenilmesi ise oldukça manidardı. Herkesin anladığı üzere yeni kadrosuyla Toronto son 2 sezondur Orlando’nun oynadığı basketbolu oynamaya çalışıyor ancak savunma yönünden örenek aldıkları eski Orlando’dan çok daha geri durumdalar. Tıpkı yeni Orlando’nun olduğu gibi.

>Beşiktaş Taraftarı Strateji Hatası Yapıyor

Kasım 5, 2009, 12:45 am | Beşiktaş, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Kabul, Yıldırım Demirören başkanlık yaptığı dönem içerisinde kulübü maddi açıdan çok gerilere götürdü, anlamsız transferlere inanılmaz derecede yüksek paralar döküldü, verilen paraların karşılığı ne kadar alındı; O da meçhul. Ayrıca kulübe kendi cebinden para vererek diğer bir deyişle kendine borçlandırarak kongrelerde çıkabilecek adayların gözünü korkuttu ve aday olmayı düşünenlerin özellikle bu büyük miktar sebebiyle vazgeçtikleri konuşuldu. Bununla birlikte geçen sezon iki kupa almasına rağmen taraftar, rakiplerinin rezil durumlarından dolayı, bu başarının elde edildiğini düşündüğü için fazla etkilenmedi, ama sonuçta öyle ya da böyle kazanılmış bir başarı olduğu için kabul etti ve başkan\yönetiminin yanında durdu. Ne var ki yine aynı taraftar bu başarının Demirören’in üstün yöneticilik başarısından olmadığını biliyordu. Avrupa’da zaten bir başarı elde edemedi. Son sezondan önce lige de hep ezeli rakiplerinin ardından adı yazıldı. Türkiye’nin üç büyük kulübünden biriyken üçüncü büyük kulübü konumuna düştü.
Taraftar bu sezon Beşiktaş’ın daha ileriye gidemeyeceğini, ileri gitmeyi bırakın hızla geri gitmeye başladığını anladığı anda yönetime protestoya başladı. “Yıldırım Demirören yeter”,”Antep’e başkan olsana” tezahüratları hem seçime katılacak üyelerin verdikleri oyları yönlendirmek hem de şu anki yönetimin ufuktaki seçime girmesini istemediklerini anlatma açısından önemli idi. Ne var ki Beşiktaş Stadı’nda Demirören’e küfür edildiği an Demirören’in aklında azıcık da olsa bırakma eğilimi varsa o da bitti. Artık inadına girecektir seçimlere ve taraftar için üzgünüm ama Murat Aksu’ya karşı ezici üstünlük ile başkanlığı yeniden alacaktır. Küfür neden bu kadar önemli bu süreçte peki? Efsane Başkan Süleyman Seba taraftarın staddaki küfürüyle gitti. Daha sonra Serdar Bilgili’ye geldi sıra. O da aynı şekilde yollandı. Ve sıra şimdi Demirören’e geldi. Ama Demirören ne Serdar Bilgili ne de Süleyman Seba. Seba ve Bilgili’deki efendiliğin, ağırlığın vs. onda biri Demirören’de yok. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Karşına bir adam çıkar. Adama işiyle ilgili bağırır çağırırsın, adam hiç istifini bozmaz beğenmiyorsan çeker giderim der. Ama karşına adam çıkar bağırırsın çağırırsın umrunda olmaz ne halt edersen et gitmiyorum inat değil mi der ne yaptığı işi düzeltir ne de seni takar hatta inadına seni daha da deli eder. Demirören ikinci kategoriye giriyor. Bağırdığın zaman kafasını önüne eğip çekip giden değil, “ne diyon lan sen” tipinden bağırarak sana karşılık verecek tipten. Peki bu olaydan sonra ne olacak? Demirören bir sağlık sorunu vs. gibi olağanüstü bir durum olmazsa inadına seçime girecek ve de alacak. Ama bir yol var onun bırakması için. Daha doğrusu tek yol: BABASI ERDOĞAN DEMİRÖREN. Takım taraftarları arasında yaratıcılık açısından diğerlerinden çok çok ileride gördüğüm Beşiktaş taraftarları maçlarda küfür etmek yerine Erdoğan Demirören’e oğlunun bırakmasına yönelik dikkat çekici tezahüratlar bulsa işte o zaman bir ihtimal, bir çıkar yol olabilir Yıldırım Demirören’in seçimlere katılmasını engellemek için. Tabi Erdoğan Demirören bu tezahüratlara ne kadar ilgili olur onu bilemem ama şundan eminim ki ettikleri küfürden daha etkili olacaktır. Herkes biliyor ki Yıldırım Demirören’in başkanlığı babası sayesinde başladı ve devam ediyor. Arkasından babası çekildiği anda Yıldırım Demirören sudan çıkmış balığa döner ve o durumda da seçime falan girmez girse de kazanamaz.

Yaratıcı Beşiktaş taraftarı bir de bunu denesin. Çünkü Yıldırım Demirören’in başkanlığı herşeyden önce Erdoğan Demirören’in iki dudağı arasında başlar ve biter (Nokta)

Beşiktaş Taraftarı Strateji Hatası Yapıyor

Kasım 5, 2009, 12:45 am | Beşiktaş, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Kabul, Yıldırım Demirören başkanlık yaptığı dönem içerisinde kulübü maddi açıdan çok gerilere götürdü, anlamsız transferlere inanılmaz derecede yüksek paralar döküldü, verilen paraların karşılığı ne kadar alındı; O da meçhul. Ayrıca kulübe kendi cebinden para vererek diğer bir deyişle kendine borçlandırarak kongrelerde çıkabilecek adayların gözünü korkuttu ve aday olmayı düşünenlerin özellikle bu büyük miktar sebebiyle vazgeçtikleri konuşuldu. Bununla birlikte geçen sezon iki kupa almasına rağmen taraftar, rakiplerinin rezil durumlarından dolayı, bu başarının elde edildiğini düşündüğü için fazla etkilenmedi, ama sonuçta öyle ya da böyle kazanılmış bir başarı olduğu için kabul etti ve başkan\yönetiminin yanında durdu. Ne var ki yine aynı taraftar bu başarının Demirören’in üstün yöneticilik başarısından olmadığını biliyordu. Avrupa’da zaten bir başarı elde edemedi. Son sezondan önce lige de hep ezeli rakiplerinin ardından adı yazıldı. Türkiye’nin üç büyük kulübünden biriyken üçüncü büyük kulübü konumuna düştü.
Taraftar bu sezon Beşiktaş’ın daha ileriye gidemeyeceğini, ileri gitmeyi bırakın hızla geri gitmeye başladığını anladığı anda yönetime protestoya başladı. “Yıldırım Demirören yeter”,”Antep’e başkan olsana” tezahüratları hem seçime katılacak üyelerin verdikleri oyları yönlendirmek hem de şu anki yönetimin ufuktaki seçime girmesini istemediklerini anlatma açısından önemli idi. Ne var ki Beşiktaş Stadı’nda Demirören’e küfür edildiği an Demirören’in aklında azıcık da olsa bırakma eğilimi varsa o da bitti. Artık inadına girecektir seçimlere ve taraftar için üzgünüm ama Murat Aksu’ya karşı ezici üstünlük ile başkanlığı yeniden alacaktır. Küfür neden bu kadar önemli bu süreçte peki? Efsane Başkan Süleyman Seba taraftarın staddaki küfürüyle gitti. Daha sonra Serdar Bilgili’ye geldi sıra. O da aynı şekilde yollandı. Ve sıra şimdi Demirören’e geldi. Ama Demirören ne Serdar Bilgili ne de Süleyman Seba. Seba ve Bilgili’deki efendiliğin, ağırlığın vs. onda biri Demirören’de yok. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Karşına bir adam çıkar. Adama işiyle ilgili bağırır çağırırsın, adam hiç istifini bozmaz beğenmiyorsan çeker giderim der. Ama karşına adam çıkar bağırırsın çağırırsın umrunda olmaz ne halt edersen et gitmiyorum inat değil mi der ne yaptığı işi düzeltir ne de seni takar hatta inadına seni daha da deli eder. Demirören ikinci kategoriye giriyor. Bağırdığın zaman kafasını önüne eğip çekip giden değil, “ne diyon lan sen” tipinden bağırarak sana karşılık verecek tipten. Peki bu olaydan sonra ne olacak? Demirören bir sağlık sorunu vs. gibi olağanüstü bir durum olmazsa inadına seçime girecek ve de alacak. Ama bir yol var onun bırakması için. Daha doğrusu tek yol: BABASI ERDOĞAN DEMİRÖREN. Takım taraftarları arasında yaratıcılık açısından diğerlerinden çok çok ileride gördüğüm Beşiktaş taraftarları maçlarda küfür etmek yerine Erdoğan Demirören’e oğlunun bırakmasına yönelik dikkat çekici tezahüratlar bulsa işte o zaman bir ihtimal, bir çıkar yol olabilir Yıldırım Demirören’in seçimlere katılmasını engellemek için. Tabi Erdoğan Demirören bu tezahüratlara ne kadar ilgili olur onu bilemem ama şundan eminim ki ettikleri küfürden daha etkili olacaktır. Herkes biliyor ki Yıldırım Demirören’in başkanlığı babası sayesinde başladı ve devam ediyor. Arkasından babası çekildiği anda Yıldırım Demirören sudan çıkmış balığa döner ve o durumda da seçime falan girmez girse de kazanamaz.

Yaratıcı Beşiktaş taraftarı bir de bunu denesin. Çünkü Yıldırım Demirören’in başkanlığı herşeyden önce Erdoğan Demirören’in iki dudağı arasında başlar ve biter (Nokta)

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.