>Kazanırken İyiydi de Kaybedince mi Kötü Oldu?

Ekim 6, 2009, 6:14 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Ne zamanki temkinli seyrimden çıkıp “ben de gaza gelmeye başlıyorum artık yavaş yavaş” dedim; ne olduysa ondan sonra oldu. Eskişehir ve Sturm Graz beraberlikleri sonrası gelen Ankaragücü hezimeti şapkamızı önümüze koymamızı sağladı. 6 maçlık galibiyet serisinde zaman zaman iyi oyunların semeresi ile bazen de usta ayakların bitiriciliği ile maçlarımızı kazanmıştık, ligde 18 puan, Avrupa’da da yenilmeden yolumuza devam ediyorduk. Ancak göz ardı ettiğim bir şey vardı ki Galatasaray’ın rakibi yenebilmesi için ya ilk 30 dakikalık periyotta goller bulması ya da rakip orta sahası ve forveti bizim defansif oyunculara pres yaparken topu olumlu bir şekilde oyuna sokabilecek adamların varlığıydı.
Bunlardan ikinci olanını Sarp ve Ayhan’ın sakatlanmadan önceki dönemimizde çok iyi gerçekleşmişti. Barış’ın oyundan alındığı bir maç sonrası kendisine elini uzatan Rijkaard’a karşılık vermemesi onun bir süre taca çıkmasına neden oldu ve bu durum halen daha devam ediyor. Meydana gelebilecek bir sakatlıkta iki alternatif vardı: Topal ve Elano. Biri uzun bir sakatlık dönemi sebebiyle diğeri de daha yanyana oynadığı arkadaşlarını yeterince tanımadığı için uyum sorunu yaşıyor gözüküyorlar. Oynadıkları bölgede yapacakları top kayıpları rakip hücum hattını doğrudan defansımız ile karşı karşıya bırakacaktı ve onlar da yaptıkları bol pas hataları ve rakip orta sahasına eskortluk etme ya da yalancı pres ile baskı altına alamama nedenlerinden dolayı rakip hücuma çıktığında doğrudan defansımız ile karşılaşıyorlar ki son maçta Ankaragücü’nden yenilen son golde Ayhan’ın kaptırdığı bir top kontraatakla kalemizde gol olarak son buldu.

Birinci kısıma gelirsek yani ilk 30 dakikada rakibe hücumsal anlamda çok iyi baskı uygulayıp onları defanslarından çıkarmadan ve kendi defansımızı orta sahaya kadar çekerek ofans ile defans arasındaki mesafeyi en azda tutarak minimum 2 gol bulup rakibi sürklase etme olayını beraberlik ve yenilginin geldiği dönemden önceki 1-2 maçta gerçekleştiremedik ki o maçlardaki uyarı emarelerinin arkasından puan kayıpları geldi. Tabi eğer böyle bir düşünce ile sahaya çıkacaksak defansif orta sahaların oyunun iki yönünü de çok iyi oynaması gerekiyor. Kazandığımız maçlara bakacak olursak hepsinde ya Mustafa Sarp’ın ya da Ayhan Akman’ın ekstra birşeyler yaptığını görmüşüzdür.
Puan kayıpları yaşamamızın nedenlerinden biri de sezonun başlarında rakip kaleye yaptığımız akınları golle sonuçlandırma yüzdemiz çok yüksek olmasıydı. Milan olsun Nonda olsun gerçekten çok iyi denebilecek bir yüzde ile oynuyorlardı. Eskişehir, Ankaragücü ve Sturm Graz maçlarında Milan ve Nonda çok net pozisyonları golle sonuçlandıramadılar. Sonuçlandırmadılar deyince bu orada kalmadı. Takım olarak sezon başında görülmeyen bir olay gerçekleşti. Goller kaçtıkça bütün oyuncular bir anda yıkıldılar sanki maç kaybedilmiş gibi. Maç kaybedilebilir puan kaybedilebilir ama bu olay hepsinden farklı ve bir takım için çok tehlikeli ki bu yüzden Rijkaard “Hep beraber yeniyoruz hep beraber yeniliyoruz” dedi. Golü kaçıran Nonda ya da Baros ya da bir başkası; ama etkisi Leo’dan doğru tüm takıma yayılıyor, gerginlik artıyor hele ki en önemli rakibinin kayıpsız ilerlediği bir dönemde o sinir iki kat üç kat daha fazla artıyor.
İlginç olan bir husus da takımın şut atma özürlü olması. İlla ki kalenin içine kadar girmeye çalışma çabası. Özellikle Arda o bölgelerde rakibi geçip şut atma olanağına sahip olduğu nice pozisyonda tercihini hep ara pasları ya da duvar paslarından yana kullanması zaman zaman işe yarasa da çoğu zaman etten duvar olan rakip defansın arasında akının erimesine yol açmıştır. Bunun yerine ceza sahası dışından yapılabilecek şutlar rakip kalede golle de sonuçlanabilir, kaleciden dönen toplarda da rakip kalede tehlikeler yaratılabilir. Ancak ne var ki bunu takımda düşünen tek oyuncu Harry Kewell biraz da Mehmet Topal. Arda’nın en eksi yönü zaten şutlarının etkisizliği. Onun üzerine biraz daha eğilmesi lazım geliyor bana göre. Tabi bu arada atılan şutlardaki isabet oranı da önemli. Sabri de şut atmaya eğilimli bir oyuncu ama isabet oranına gelince sınıfta kalanların en baş sırasında.

Tüm bunlardan sonra Eskişehir maçında, Sturm Graz ya da yenildiğimiz Ankaragücü maçlarında Galatasaray çok mu kötü oynadı? Kesinlikle buna katılmam. Diğer oynadığımız maçlardaki oyun kalitesi ile bu maçlar arasında en fazla +-%5 oynar. Ama olan sadece bulunan pozisyonların golle sonuçlandırılamaması. Rakibi zaten en fazla dağıtacak olay bir gol bulmak. O da ne kadar geç kalırsa sen o kadar sinirlenirsin, beynin ayaklarına hükmedemez olur; rakip de o kadar hırslanır, kendine güvenerek oynamaya hatta biz bu takımı yenebiliriz demeye başlar. İşte onu dedirtiyorsan sıkıntı var demektir. Dedirtmemek için de pozisyonları gole çevirme yüzdeni artırmalısın. Kalenin bir adım önünden topu üst direğe nişanlamamalısın ya da kaleye 2-3 metre mesafeden şut atacakken ıskalamamalısın topu. Bunlar hep gol bulamamanın ve onun akabinde gelen konsantrasyon eksikliği neden olduğu hatalar.

Bu takım oyun olarak kötü olsa ya da pozisyona giremese umutsuz bir vaka diyeceğim açıkçası ama takımın puan kaybettiği maçlarda bile en az 2-3 %100’e yakın gol pozisyonu buldu. Bunlar daha önceki karşılaşmalarda olduğu gibi golle sonuçlandırılabilse bugün başka şeyler konuşulacaktı. Ancak birileri! ortaya çıktı hemen, çıkardılar savaş levazımatlarını; sözüm onlara: Kesinlikle elinizi korkak alıştırmayın, topla tüfekle en ağır silahlarınızla gelin üzerimize fıs gelir tırıs gidersiniz. Bu takım önündeki 3-4 maçı kazansın yine başlarsınız aslan kaplan demeye; milletin lafıyla ne aslan kaplan oluruz ne de yerin dibine gireriz.

Kazanırken İyiydi de Kaybedince mi Kötü Oldu?

Ekim 6, 2009, 6:14 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum
Ne zamanki temkinli seyrimden çıkıp “ben de gaza gelmeye başlıyorum artık yavaş yavaş” dedim; ne olduysa ondan sonra oldu. Eskişehir ve Sturm Graz beraberlikleri sonrası gelen Ankaragücü hezimeti şapkamızı önümüze koymamızı sağladı. 6 maçlık galibiyet serisinde zaman zaman iyi oyunların semeresi ile bazen de usta ayakların bitiriciliği ile maçlarımızı kazanmıştık, ligde 18 puan, Avrupa’da da yenilmeden yolumuza devam ediyorduk. Ancak göz ardı ettiğim bir şey vardı ki Galatasaray’ın rakibi yenebilmesi için ya ilk 30 dakikalık periyotta goller bulması ya da rakip orta sahası ve forveti bizim defansif oyunculara pres yaparken topu olumlu bir şekilde oyuna sokabilecek adamların varlığıydı.
Bunlardan ikinci olanını Sarp ve Ayhan’ın sakatlanmadan önceki dönemimizde çok iyi gerçekleşmişti. Barış’ın oyundan alındığı bir maç sonrası kendisine elini uzatan Rijkaard’a karşılık vermemesi onun bir süre taca çıkmasına neden oldu ve bu durum halen daha devam ediyor. Meydana gelebilecek bir sakatlıkta iki alternatif vardı: Topal ve Elano. Biri uzun bir sakatlık dönemi sebebiyle diğeri de daha yanyana oynadığı arkadaşlarını yeterince tanımadığı için uyum sorunu yaşıyor gözüküyorlar. Oynadıkları bölgede yapacakları top kayıpları rakip hücum hattını doğrudan defansımız ile karşı karşıya bırakacaktı ve onlar da yaptıkları bol pas hataları ve rakip orta sahasına eskortluk etme ya da yalancı pres ile baskı altına alamama nedenlerinden dolayı rakip hücuma çıktığında doğrudan defansımız ile karşılaşıyorlar ki son maçta Ankaragücü’nden yenilen son golde Ayhan’ın kaptırdığı bir top kontraatakla kalemizde gol olarak son buldu.

Birinci kısıma gelirsek yani ilk 30 dakikada rakibe hücumsal anlamda çok iyi baskı uygulayıp onları defanslarından çıkarmadan ve kendi defansımızı orta sahaya kadar çekerek ofans ile defans arasındaki mesafeyi en azda tutarak minimum 2 gol bulup rakibi sürklase etme olayını beraberlik ve yenilginin geldiği dönemden önceki 1-2 maçta gerçekleştiremedik ki o maçlardaki uyarı emarelerinin arkasından puan kayıpları geldi. Tabi eğer böyle bir düşünce ile sahaya çıkacaksak defansif orta sahaların oyunun iki yönünü de çok iyi oynaması gerekiyor. Kazandığımız maçlara bakacak olursak hepsinde ya Mustafa Sarp’ın ya da Ayhan Akman’ın ekstra birşeyler yaptığını görmüşüzdür.
Puan kayıpları yaşamamızın nedenlerinden biri de sezonun başlarında rakip kaleye yaptığımız akınları golle sonuçlandırma yüzdemiz çok yüksek olmasıydı. Milan olsun Nonda olsun gerçekten çok iyi denebilecek bir yüzde ile oynuyorlardı. Eskişehir, Ankaragücü ve Sturm Graz maçlarında Milan ve Nonda çok net pozisyonları golle sonuçlandıramadılar. Sonuçlandırmadılar deyince bu orada kalmadı. Takım olarak sezon başında görülmeyen bir olay gerçekleşti. Goller kaçtıkça bütün oyuncular bir anda yıkıldılar sanki maç kaybedilmiş gibi. Maç kaybedilebilir puan kaybedilebilir ama bu olay hepsinden farklı ve bir takım için çok tehlikeli ki bu yüzden Rijkaard “Hep beraber yeniyoruz hep beraber yeniliyoruz” dedi. Golü kaçıran Nonda ya da Baros ya da bir başkası; ama etkisi Leo’dan doğru tüm takıma yayılıyor, gerginlik artıyor hele ki en önemli rakibinin kayıpsız ilerlediği bir dönemde o sinir iki kat üç kat daha fazla artıyor.
İlginç olan bir husus da takımın şut atma özürlü olması. İlla ki kalenin içine kadar girmeye çalışma çabası. Özellikle Arda o bölgelerde rakibi geçip şut atma olanağına sahip olduğu nice pozisyonda tercihini hep ara pasları ya da duvar paslarından yana kullanması zaman zaman işe yarasa da çoğu zaman etten duvar olan rakip defansın arasında akının erimesine yol açmıştır. Bunun yerine ceza sahası dışından yapılabilecek şutlar rakip kalede golle de sonuçlanabilir, kaleciden dönen toplarda da rakip kalede tehlikeler yaratılabilir. Ancak ne var ki bunu takımda düşünen tek oyuncu Harry Kewell biraz da Mehmet Topal. Arda’nın en eksi yönü zaten şutlarının etkisizliği. Onun üzerine biraz daha eğilmesi lazım geliyor bana göre. Tabi bu arada atılan şutlardaki isabet oranı da önemli. Sabri de şut atmaya eğilimli bir oyuncu ama isabet oranına gelince sınıfta kalanların en baş sırasında.

Tüm bunlardan sonra Eskişehir maçında, Sturm Graz ya da yenildiğimiz Ankaragücü maçlarında Galatasaray çok mu kötü oynadı? Kesinlikle buna katılmam. Diğer oynadığımız maçlardaki oyun kalitesi ile bu maçlar arasında en fazla +-%5 oynar. Ama olan sadece bulunan pozisyonların golle sonuçlandırılamaması. Rakibi zaten en fazla dağıtacak olay bir gol bulmak. O da ne kadar geç kalırsa sen o kadar sinirlenirsin, beynin ayaklarına hükmedemez olur; rakip de o kadar hırslanır, kendine güvenerek oynamaya hatta biz bu takımı yenebiliriz demeye başlar. İşte onu dedirtiyorsan sıkıntı var demektir. Dedirtmemek için de pozisyonları gole çevirme yüzdeni artırmalısın. Kalenin bir adım önünden topu üst direğe nişanlamamalısın ya da kaleye 2-3 metre mesafeden şut atacakken ıskalamamalısın topu. Bunlar hep gol bulamamanın ve onun akabinde gelen konsantrasyon eksikliği neden olduğu hatalar.

Bu takım oyun olarak kötü olsa ya da pozisyona giremese umutsuz bir vaka diyeceğim açıkçası ama takımın puan kaybettiği maçlarda bile en az 2-3 %100’e yakın gol pozisyonu buldu. Bunlar daha önceki karşılaşmalarda olduğu gibi golle sonuçlandırılabilse bugün başka şeyler konuşulacaktı. Ancak birileri! ortaya çıktı hemen, çıkardılar savaş levazımatlarını; sözüm onlara: Kesinlikle elinizi korkak alıştırmayın, topla tüfekle en ağır silahlarınızla gelin üzerimize fıs gelir tırıs gidersiniz. Bu takım önündeki 3-4 maçı kazansın yine başlarsınız aslan kaplan demeye; milletin lafıyla ne aslan kaplan oluruz ne de yerin dibine gireriz.

>Drogba Vieira’yı İstiyor da…

Ekim 6, 2009, 5:39 pm | EPL, Futbol, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Chelsea’nin Afrikalı golcüsü Didier Drogba Inter’den ayrılacağını açıklayan Patrick Vieira’yı takımda görmekten çok mutlu olacağını söylemiş. Obi Mikel ve Essien Ocak ayında Chelsea forması giyemeyecekler, sebebi de Avrupa Futbolu için artık hastalık, kangren mahiyetine kavuşan Afrika Kupası. “Vieria eksilen orta sahamıza çok iyi bir ekleme olacaktır” diyor Drogba, tecrübesine ve oyunculuğuna dikkat çekiyor. Ama futbol bilgini Drogba takımı Chelsea’nin 2011’e kadar transfer yasağı olduğunu bilmiyor. En son Kakuta davasında yasaklanan Chelsea’nin halen takımda olan oyuncularla kontrat uzatma dışında herhangi bir trasfer görüşmesi yapması yasak. Demek ki neymiş konuşmadan önce düşünecekmişiz, hatta bin düşünüp bir konuşacak, dünya aleme rezil olmayacakmışız.

Drogba Vieira’yı İstiyor da…

Ekim 6, 2009, 5:39 pm | EPL, Futbol, Transfer kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

Chelsea’nin Afrikalı golcüsü Didier Drogba Inter’den ayrılacağını açıklayan Patrick Vieira’yı takımda görmekten çok mutlu olacağını söylemiş. Obi Mikel ve Essien Ocak ayında Chelsea forması giyemeyecekler, sebebi de Avrupa Futbolu için artık hastalık, kangren mahiyetine kavuşan Afrika Kupası. “Vieria eksilen orta sahamıza çok iyi bir ekleme olacaktır” diyor Drogba, tecrübesine ve oyunculuğuna dikkat çekiyor. Ama futbol bilgini Drogba takımı Chelsea’nin 2011’e kadar transfer yasağı olduğunu bilmiyor. En son Kakuta davasında yasaklanan Chelsea’nin halen takımda olan oyuncularla kontrat uzatma dışında herhangi bir trasfer görüşmesi yapması yasak. Demek ki neymiş konuşmadan önce düşünecekmişiz, hatta bin düşünüp bir konuşacak, dünya aleme rezil olmayacakmışız.

>Interzedeler

Ekim 6, 2009, 3:47 pm | Futbol, Serie A kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

Dennis Bergkamp
Hakan Şükür
Robbie Keane

Üçünün de ortak özelliği çok büyük ümitlerle Inter’e gelmiş – getirilmiş olmaları. Üçü de kendi ülkelerinin efsane forvetleri. Üçü de Inter formasıyla tam birer hayal kırıklığı. Üçü de Inter’den önce ve sonra çok başarılı. Üçü de endüstriyel futbolun İtalya atıkları. Üçü de geri dönüşümlü.

Her birine sevgim hem farklı hem ayrıdır. Bergkamp Wenger’in elinde yeniden doğup EPL efsanesi olarak bıraktı futbolu, şu anda Ajax’ta antrenör kadrosunda. Hakan Şükür Inter’den ayrıldıktan 2 sezon sonra tekrar yuvasına dönüp rekorlarla veda etti yeşil sahalara, şu anda TV yorumcusu. Keane ise devam ediyor futbola henüz 29 yaşında, Inter sadece bir leke, bir hata olarak yazıyor özgeçmişinde, hem Tottenham hem de İrlanda Milli Takımı’nın kaptanı, yapacak işi daha ziyadesiyle çok.

Inter futbolcu öğütür derlerdi eskiler, haklılarmış.

Interzedeler

Ekim 6, 2009, 3:47 pm | Futbol, Serie A kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum
Dennis Bergkamp
Hakan Şükür
Robbie Keane

Üçünün de ortak özelliği çok büyük ümitlerle Inter’e gelmiş – getirilmiş olmaları. Üçü de kendi ülkelerinin efsane forvetleri. Üçü de Inter formasıyla tam birer hayal kırıklığı. Üçü de Inter’den önce ve sonra çok başarılı. Üçü de endüstriyel futbolun İtalya atıkları. Üçü de geri dönüşümlü.

Her birine sevgim hem farklı hem ayrıdır. Bergkamp Wenger’in elinde yeniden doğup EPL efsanesi olarak bıraktı futbolu, şu anda Ajax’ta antrenör kadrosunda. Hakan Şükür Inter’den ayrıldıktan 2 sezon sonra tekrar yuvasına dönüp rekorlarla veda etti yeşil sahalara, şu anda TV yorumcusu. Keane ise devam ediyor futbola henüz 29 yaşında, Inter sadece bir leke, bir hata olarak yazıyor özgeçmişinde, hem Tottenham hem de İrlanda Milli Takımı’nın kaptanı, yapacak işi daha ziyadesiyle çok.

Inter futbolcu öğütür derlerdi eskiler, haklılarmış.

>Bir Takım Bir Sezonda Kaç Kez Satılabilir?

Ekim 6, 2009, 1:53 pm | EPL, Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Portsmouth yine satıldı. Gaydamak Fahim’e satmıştı Portsmouth’u. Fahim önemli derecede borç ödemesi yapmış, aylardır para alamayan topçuların bir kısım parasını ödemiş, nakit girişi yaratabilmek açısından Kranjcar’ı Totenham’a vermişti. Takım kaybolan kadro kalitesi ve moralle birlikte şu an ligin dibinde. Fahim’in de ilaç olamayacağı düşünülürken Fahim sürpriz bir kararla takımın %90 hissesini bu sefer Suudi Ali-al Faraj’a satıp işin maddi kısmından bir hayli sıyırdı kendini. Faraj’ın borçları tamamen kapatacağı düşünülüyor. Fahim “Düşündüğüm takıma destek labilecek ortaklar kazandırmaktı. Takımın halen %10 hissesine sahibim ve 2 sene Başkanlığını yapacağım. Aslında takımı satmak değil de yönetime ortak almak gibi bu. Kısa sürede maddi sorunlar bu anlaşma ile aşılacak” sözleriyle Portsmouth taraftarının yüreğine su serpmeye çalışmış.

Görünen o ki Araplar petrolden kazandıkları parayı ekonomik krizin vurduğu sporda harcamak istiyorlar. İyi güzel de teknik direktörlerin bir senede çalıştıracağı takım sayısına, oyuncuların bir sezonda giyebileceği forma sayısına müdahale eden UEFA’sı FIFA’sı bir kulübün bir kaç ay içinde bir kaç kez satılmasına nasıl müdahale etmiyor. 3-4 ay önesine kadar transfer yapmaya, borçlarını ödemeye 1 penny bulamayan Portsmouth’un aniden yüksek krediler alabilmesine, kulübe giren sıcak paraya nasıl müdahale edemiyorlar. Hani futboldan gelen futbola gidecekti? El Fayed’le başladı, Abramovich’le büyüdü, Faraj’la doruk yaptı futbola akan sıcak paralar. Bizim her haltımızı denetleyen Uluslararası Futbol Camiası nerede şimdi?

Bir Takım Bir Sezonda Kaç Kez Satılabilir?

Ekim 6, 2009, 1:53 pm | EPL, Futbol, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Portsmouth yine satıldı. Gaydamak Fahim’e satmıştı Portsmouth’u. Fahim önemli derecede borç ödemesi yapmış, aylardır para alamayan topçuların bir kısım parasını ödemiş, nakit girişi yaratabilmek açısından Kranjcar’ı Totenham’a vermişti. Takım kaybolan kadro kalitesi ve moralle birlikte şu an ligin dibinde. Fahim’in de ilaç olamayacağı düşünülürken Fahim sürpriz bir kararla takımın %90 hissesini bu sefer Suudi Ali-al Faraj’a satıp işin maddi kısmından bir hayli sıyırdı kendini. Faraj’ın borçları tamamen kapatacağı düşünülüyor. Fahim “Düşündüğüm takıma destek labilecek ortaklar kazandırmaktı. Takımın halen %10 hissesine sahibim ve 2 sene Başkanlığını yapacağım. Aslında takımı satmak değil de yönetime ortak almak gibi bu. Kısa sürede maddi sorunlar bu anlaşma ile aşılacak” sözleriyle Portsmouth taraftarının yüreğine su serpmeye çalışmış.

Görünen o ki Araplar petrolden kazandıkları parayı ekonomik krizin vurduğu sporda harcamak istiyorlar. İyi güzel de teknik direktörlerin bir senede çalıştıracağı takım sayısına, oyuncuların bir sezonda giyebileceği forma sayısına müdahale eden UEFA’sı FIFA’sı bir kulübün bir kaç ay içinde bir kaç kez satılmasına nasıl müdahale etmiyor. 3-4 ay önesine kadar transfer yapmaya, borçlarını ödemeye 1 penny bulamayan Portsmouth’un aniden yüksek krediler alabilmesine, kulübe giren sıcak paraya nasıl müdahale edemiyorlar. Hani futboldan gelen futbola gidecekti? El Fayed’le başladı, Abramovich’le büyüdü, Faraj’la doruk yaptı futbola akan sıcak paralar. Bizim her haltımızı denetleyen Uluslararası Futbol Camiası nerede şimdi?

>Orlando Magic – Dallas Mavericks

Ekim 6, 2009, 11:41 am | Dallas Mavericks, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>İlk maç itibariyle buladildiğimiz tüm görüntülerden çıkanlar Nelson’ın ürkekliği, J-Will’in savunma yapabilecek durumda olmadığı, Van Gundy’nin ilk 5 konusunda kafasının bir hayli karışık olduğu, Bass ve Barnes’ın takıma önemli katkı vereceği, Gardların fazlaca dış şut kullandığı ve ikili oyunların pek işlemediği oldu. Kafalarda soru işareti bırakan ise yapılan üçlük tercihleriydi. Maçı aldık, alırken dengeleri bozan adam Dallas’ı çok iyi tanıyan Bass oldu kuşkusuz. Ancak kadro derinliği ciddi şekilde üzerine konuşulacak konudur. Yukarıda boxscore aşağıda maç videosu var merak edenlere.

http://i.cdn.turner.com/nba/nba/.element/swf/1.1/cvp/nba_embed_container.swf?context=nba&videoId=games/mavericks/2009/10/05/0010900008_orl_dal_recap.nba

Orlando Magic – Dallas Mavericks

Ekim 6, 2009, 11:41 am | Dallas Mavericks, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

İlk maç itibariyle buladildiğimiz tüm görüntülerden çıkanlar Nelson’ın ürkekliği, J-Will’in savunma yapabilecek durumda olmadığı, Van Gundy’nin ilk 5 konusunda kafasının bir hayli karışık olduğu, Bass ve Barnes’ın takıma önemli katkı vereceği, Gardların fazlaca dış şut kullandığı ve ikili oyunların pek işlemediği oldu. Kafalarda soru işareti bırakan ise yapılan üçlük tercihleriydi. Maçı aldık, alırken dengeleri bozan adam Dallas’ı çok iyi tanıyan Bass oldu kuşkusuz. Ancak kadro derinliği ciddi şekilde üzerine konuşulacak konudur. Yukarıda boxscore aşağıda maç videosu var merak edenlere.

http://i.cdn.turner.com/nba/nba/.element/swf/1.1/cvp/nba_embed_container.swf?context=nba&videoId=games/mavericks/2009/10/05/0010900008_orl_dal_recap.nba

>Kapadokya’daydım

Ekim 6, 2009, 9:16 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>


Memleketin kelimelerle anlatılmayacak yerleri var,ancak iki göz görüp anlamalı mucizelerini. Hem tarihi hem coğrafi açıdan bir miras bir servet Türkiye, ama maalesef farkında değiliz. Sosyalleşmeyi açılan alışveriş merkezi, cafe, bar sayısına bağlayan, anlamsızca yaşayan insanlar haline gelip, betonun, çeliğin içine hapsediyoruz kendimizi. Toprak, yeşil, taş, su, çamur halbuki neler vaadediyor bize farkında değiliz. Yaşam alanlarımızı daraltarak hem sağlığımızdan hem özümüzden oluyoruz. Türk insanı bu değil aslında, yabancılaşıyoruz kendimize, bunu da meziyet biliyoruz, yazık ediyoruz.

Ölmeden mutlaka Kapadokya’yı içindeki vadilerle, yeraltı şehirleriyle, bağlarıyla, ekiniyle, taşıyla görmek gerek. Köylü’nün güleryüzünü, cömertliğini yaşamak gerek. İşte o zaman asıl efendinin kim olduğu çok ama çok net anlaşılıyor. Bir fırsatını bulduğumda sırada Karadeniz var.

Kapadokya’daydım

Ekim 6, 2009, 9:16 am | Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum




Memleketin kelimelerle anlatılmayacak yerleri var,ancak iki göz görüp anlamalı mucizelerini. Hem tarihi hem coğrafi açıdan bir miras bir servet Türkiye, ama maalesef farkında değiliz. Sosyalleşmeyi açılan alışveriş merkezi, cafe, bar sayısına bağlayan, anlamsızca yaşayan insanlar haline gelip, betonun, çeliğin içine hapsediyoruz kendimizi. Toprak, yeşil, taş, su, çamur halbuki neler vaadediyor bize farkında değiliz. Yaşam alanlarımızı daraltarak hem sağlığımızdan hem özümüzden oluyoruz. Türk insanı bu değil aslında, yabancılaşıyoruz kendimize, bunu da meziyet biliyoruz, yazık ediyoruz.

Ölmeden mutlaka Kapadokya’yı içindeki vadilerle, yeraltı şehirleriyle, bağlarıyla, ekiniyle, taşıyla görmek gerek. Köylü’nün güleryüzünü, cömertliğini yaşamak gerek. İşte o zaman asıl efendinin kim olduğu çok ama çok net anlaşılıyor. Bir fırsatını bulduğumda sırada Karadeniz var.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.