>Criss Angel #1 – Hastasıyız!

Haziran 23, 2009, 9:48 am | Acayip İşler, Criss Angel, Televizyon kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

>

Nasıl yapıyorsun, sırrın ne, insan mısın, Crisssssss!

Reklamlar

Criss Angel #1 – Hastasıyız!

Haziran 23, 2009, 9:48 am | Acayip İşler, Criss Angel, Televizyon kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Nasıl yapıyorsun, sırrın ne, insan mısın, Crisssssss!

>"Baş"lar

Haziran 22, 2009, 5:09 pm | Acayip İşler, Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum

>

Topbaşı

Çıbanbaşı

"Baş"lar

Haziran 22, 2009, 5:09 pm | Acayip İşler, Futbol, Galatasaray, Sıkıntı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın
Topbaşı

Çıbanbaşı

>YUMULLLL

Haziran 22, 2009, 4:49 pm | hatıra, ozhano, tatil, şarkı kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

>

http://www.youtube.com/get_player

Tatil yolunda Antalya’ya giderken dinlediğimiz Çubuklu Yaşar’ın “YUMUL” isimli bu eserini ilk önce o andan sonra Yaşar’ın bir numaralı fanatiği!!! olan sevgili Cenky’ye daha sonra Anıtur’un turist rehberi, bizim her türlü derdimizi çeken, canımız, ciğerimiz Abdullah Şahin’e itaf ediyorum. Abdullah sen bizim herşeyimizsin:D

Lütfen sözleri dikkatli dinleyelim. Cenky sen de Yaşar’ın oynayışa dikkat et. Alt taraf sabit üst taraf çalışıyor, hatta hareketleri şarkının sonuna doğru ayrı bir hal alıyor. Bil bakalım bana kimi hatırlattı?

Bu arada Yaşar’ın bu klibinde adları görünen Başkent Müzik ve Gazino Renk’ten de reklam ücretimi rica ediyorum.

YUMULLLL

Haziran 22, 2009, 4:49 pm | hatıra, ozhano, tatil, şarkı kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

http://www.youtube.com/get_player

Tatil yolunda Antalya’ya giderken dinlediğimiz Çubuklu Yaşar’ın “YUMUL” isimli bu eserini ilk önce o andan sonra Yaşar’ın bir numaralı fanatiği!!! olan sevgili Cenky’ye daha sonra Anıtur’un turist rehberi, bizim her türlü derdimizi çeken, canımız, ciğerimiz Abdullah Şahin’e itaf ediyorum. Abdullah sen bizim herşeyimizsin:D

Lütfen sözleri dikkatli dinleyelim. Cenky sen de Yaşar’ın oynayışa dikkat et. Alt taraf sabit üst taraf çalışıyor, hatta hareketleri şarkının sonuna doğru ayrı bir hal alıyor. Bil bakalım bana kimi hatırlattı?

Bu arada Yaşar’ın bu klibinde adları görünen Başkent Müzik ve Gazino Renk’ten de reklam ücretimi rica ediyorum.

>Halbuki biz ne ‘Zan’mıştık!

Haziran 22, 2009, 4:14 pm | Beşiktaş, EURO 2008, Futbol, Galatasaray, Transfer, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

>Yahu biz kanguru Lucas Neill’i, sol görüşlü Oleguer’i, Uruguay’lı genç Martin Caceres’i, belki de ABD’li Onyewu’yu bekliyorduk. Türkiye içinden de Servet’in yerini kimse dolduramaz diye kendimizi dış transfere kilitlemiştik… Hatta geçen haftabaşı abime demiştim ki; “Hissediyorum cuma ya da haftasonu önemli bir yıldız transferi patlatacağız. Hiç de bilmediğimiz, daha önce duymadığımız biri olacak bu…”

Haftasonu geçti ses çıkmadı. Biraz gecikmeli oldu belki ama bugün patladı haber! GÖKHAN ZAN Galatasaray’da! Yerel transferlerin Adnan Sezgin’in elinden geçtiğini biliyoruz. Haldun’la gündemi meşgul ederken, A.Sezgin’le ters köşeye yatırdık hem gündemi hem de Beşiktaş’ı. Sanırım Kenan Öner’di Gökhan Zan’ın opsiyonunu uzatmayı unutan.. Artık bu haberden sonra istifa eder mi bilemiyorum. Ama ederse de şaşırmam. En azından ettirilir. Eğer yönetim Gökhan Zan’la bilerek sözleşme uzatmadıysa böyle komplo teorileri gerçekleşmez elbette. Ama Mehmet Topuz’u Fener’e, Gökhan Zan’ı da Galatasaray’a kaptıran Demirören ne yapar bilemiyorum. En azından 2 kupanın sarhoşluğunu üzerinden atmalı…

Gelelim transfer için yoruma. Evet Gökhan Zan 45 kez Ulusal Takım forması giymiş. Evet Şampiyonlar Ligi ve şampiyonlukları tecrübe etmiş biri.Bir önceki sezonda yaşadığı kronik omuz sakatlığı çok can sıkmıştı. Bu sene de yakar mı bilinmez. Geçtiği söylese de omuz bu çıkar mı çıkar… Umarız çıkmaz tabi… Kariyer istikrarı olan bir oyuncu. Sırasıyla Çanakkale Dardanel, Beşiktaş, Gaziantep (kiralık), Ulusal Takım, Galatasaray. Buraya kadar çok iyi… Ama 2007/08′de 20, 2008/09′da ise 19 maçta forma giymiş. Şampiyonluk yaşadığı sezonda forma giydiği sayısı beni kesmedi. Bu istatistiklerin farkında olarak takıma transfer edildiğini düşünürsek yönetimin kafasında da Gökhan Zan, Rijkaard’a önemli bir alternatif olarak sunulmuş olabilir.

Fizikli, güçlü, hırslı, buraya kadar da iyi ama defanstan çıkarken yaptığı pas hatalarını hatırladıkça, hele EURO 2008′de Portekiz maçında yaptığı bir pas hatası vardı ki.. Akıllara zarardı. Ben bu adamın oyun stilini bir türlü beğenemdim, ısınamadım. Emre Aşık kadar iyi olmadığını biliyorum, Semih Kaya kadar güvenemiyorum. Emra Göngör’le ikisinin başladığı maçları düşünmek istemiyorum. Çünkü ikisi de biraz savruk adamlar… O defans mahvolur.

Haldun yıldız avındayken, Adnan da yerli bonservisi olmayan ortalama adamları kadroya katmaya devam ediyor. (Bknz. Mustafa Sarp) Halbuki biz sıradaki stoperimizi yabancı ‘Zan’mıştık…

sevgiler volkanbk3

Halbuki biz ne ‘Zan’mıştık!

Haziran 22, 2009, 4:14 pm | Beşiktaş, EURO 2008, Futbol, Galatasaray, Transfer, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yahu biz kanguru Lucas Neill’i, sol görüşlü Oleguer’i, Uruguay’lı genç Martin Caceres’i, belki de ABD’li Onyewu’yu bekliyorduk. Türkiye içinden de Servet’in yerini kimse dolduramaz diye kendimizi dış transfere kilitlemiştik… Hatta geçen haftabaşı abime demiştim ki; “Hissediyorum cuma ya da haftasonu önemli bir yıldız transferi patlatacağız. Hiç de bilmediğimiz, daha önce duymadığımız biri olacak bu…”

Haftasonu geçti ses çıkmadı. Biraz gecikmeli oldu belki ama bugün patladı haber! GÖKHAN ZAN Galatasaray’da! Yerel transferlerin Adnan Sezgin’in elinden geçtiğini biliyoruz. Haldun’la gündemi meşgul ederken, A.Sezgin’le ters köşeye yatırdık hem gündemi hem de Beşiktaş’ı. Sanırım Kenan Öner’di Gökhan Zan’ın opsiyonunu uzatmayı unutan.. Artık bu haberden sonra istifa eder mi bilemiyorum. Ama ederse de şaşırmam. En azından ettirilir. Eğer yönetim Gökhan Zan’la bilerek sözleşme uzatmadıysa böyle komplo teorileri gerçekleşmez elbette. Ama Mehmet Topuz’u Fener’e, Gökhan Zan’ı da Galatasaray’a kaptıran Demirören ne yapar bilemiyorum. En azından 2 kupanın sarhoşluğunu üzerinden atmalı…

Gelelim transfer için yoruma. Evet Gökhan Zan 45 kez Ulusal Takım forması giymiş. Evet Şampiyonlar Ligi ve şampiyonlukları tecrübe etmiş biri.Bir önceki sezonda yaşadığı kronik omuz sakatlığı çok can sıkmıştı. Bu sene de yakar mı bilinmez. Geçtiği söylese de omuz bu çıkar mı çıkar… Umarız çıkmaz tabi… Kariyer istikrarı olan bir oyuncu. Sırasıyla Çanakkale Dardanel, Beşiktaş, Gaziantep (kiralık), Ulusal Takım, Galatasaray. Buraya kadar çok iyi… Ama 2007/08′de 20, 2008/09′da ise 19 maçta forma giymiş. Şampiyonluk yaşadığı sezonda forma giydiği sayısı beni kesmedi. Bu istatistiklerin farkında olarak takıma transfer edildiğini düşünürsek yönetimin kafasında da Gökhan Zan, Rijkaard’a önemli bir alternatif olarak sunulmuş olabilir.

Fizikli, güçlü, hırslı, buraya kadar da iyi ama defanstan çıkarken yaptığı pas hatalarını hatırladıkça, hele EURO 2008′de Portekiz maçında yaptığı bir pas hatası vardı ki.. Akıllara zarardı. Ben bu adamın oyun stilini bir türlü beğenemdim, ısınamadım. Emre Aşık kadar iyi olmadığını biliyorum, Semih Kaya kadar güvenemiyorum. Emra Göngör’le ikisinin başladığı maçları düşünmek istemiyorum. Çünkü ikisi de biraz savruk adamlar… O defans mahvolur.

Haldun yıldız avındayken, Adnan da yerli bonservisi olmayan ortalama adamları kadroya katmaya devam ediyor. (Bknz. Mustafa Sarp) Halbuki biz sıradaki stoperimizi yabancı ‘Zan’mıştık…

sevgiler volkanbk3

>UEFA Avrupa Ligi Kura Çekimi-Galatasaray’ın Rakibi Tobol-Kazakistan

Haziran 22, 2009, 1:21 pm | ozhano, UEFA Avrupa Ligi Kura Çekimi kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>1. Öneleme Karşılaşmaları
2. Öneleme karşılaşmaları
Galatasaray’ın rakibi Kazakistan’dan Tobol. Kazakistan’ın kuzeyindeki Kostanay şehrinin takımı olan Tobol 1992 yılından beri Kazak Premier Liginde mücadele etmekte ve maçlarını Kostanay’daki 8323 kişilik Merkez Stadyumu’nda oynamakta. Kazakistan Süper Ligi’ndeki en iyi dereceleri 2. ve 3. lük olmuş. Tobol’un Avrupa Maceraları:

Kurulduğundan bu yana ligdeki sıralamaları:

UEFA Avrupa Ligi Kura Çekimi-Galatasaray’ın Rakibi Tobol-Kazakistan

Haziran 22, 2009, 1:21 pm | ozhano, UEFA Avrupa Ligi Kura Çekimi kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1. Öneleme Karşılaşmaları
2. Öneleme karşılaşmaları
Galatasaray’ın rakibi Kazakistan’dan Tobol. Kazakistan’ın kuzeyindeki Kostanay şehrinin takımı olan Tobol 1992 yılından beri Kazak Premier Liginde mücadele etmekte ve maçlarını Kostanay’daki 8323 kişilik Merkez Stadyumu’nda oynamakta. Kazakistan Süper Ligi’ndeki en iyi dereceleri 2. ve 3. lük olmuş. Tobol’un Avrupa Maceraları:

Kurulduğundan bu yana ligdeki sıralamaları:

>Beşiktaş’ta İngilizce Krizi!

Haziran 22, 2009, 11:04 am | Acayip İşler, Beşiktaş, Futbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Beşiktaş’ın kondisyoneri Marrone tatile çıkan oyunculara kendi hazırladığı antrenman programını vermiş ve tatildeyken formdan düşmemeleri için yapacaklarını teker teker bu programa koymuş. Buraya kadar ters ya da enteresan bir şey yok. Olaylar bundan sonra başlıyor. Sezon sonu aldıkları programın zarfını, demeçlerinden anladığımız kadarıyla, futbolcuların alır almaz değil de tatile gittikleri mekanda ya da daha sonraki bir vakitte açmaları neticesinde neredeyse hepsi şok yaşamışlar. Şokun sebebi ise futbolun her geçen gün globalleştiği ve sınırların kalktığı şu zamanda Türk futbolcularının çoğunun bir gram İngilizce bilmemesi!

Marrone’ye telefon etmişler (neyi nasıl konuştularsa) bu ayıp(!) durumla karşılaşanlar ve tepkilerini iletmişler hocalarına. Marrone’nin verdiği cevap ise oldukça manidar “Senelerdir Avrupa Kupaları’nda oynuyorsunuz, bu sene Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edeceksiniz, az da olsa İngilizce bilmiyor olabileceğiniz aklımın ucundan geçmedi. Demek ki lisan konusunda gelişim sağlamalısınız.” Şimdi adamın bu söylevine nasıl tepki verebiliriz, “Burası Türkiye burada Türkçe konuşulur” mu diyeceğiz. Bu kadar çok uluslararası temasta bulunan bu adamların basit bir antrenman programını anlayamayacak kadar İngilizce bilmemelerini, ötesinde çoğunun bu programı alır almaz incelemeyip tatile gittiği yerde açmasını mazur mu göreceğiz?

Bu olay sanırım Türk Futbolcusunun oyun kalitesi olarak bir çok açıdan üst düzey liglerde oynayabilecek potansiyelde olmasına karşın neden oralara gidemediğinin, gittiğinde de kolay uyum sağlayamadığının canlı bir örneği.

Bir kaç futbolcu demeci aktarayım da biraz gülelim.

Gökhan Zan: Eşim Kanada’da büyüdüğü için olayı çözdük, sıkıntı yaşamadım.

İbrahim Üzülmez: Burada tercümanlık bürosu yok. İngilizce bilen de çok yok. Ama bir şekilde sorunu çözdüm. İlk kez yabancı dilde yazılmış çalışma programıyla hareket ediyoruz. Bu bir anlamda bizim için de ders oldu. Futbolun dili birdir ama bu çalışma programının İngilizce yazılması keyfimi kaçırırken, zor duruma da düştüm. (İ.Ü. Artvin’deymiş)

Adını Vermek İstemeyen Futbolcu: Valla programı görünce bir şok yaşamadım değil. Moreno’yu aradım, ancak konuşamadık, İngilizce bilmediğimi sonradan hatırladım, zaten Türkçe’yi de zor konuşuyoruz. Neyse, tatile gittiğim bölgede çok fazla Rus vardı, bir tane İngilizce bilen Animatör bile bulamadım. Şehir merkezine indiğimde de durum aynıydı. Bunun üzerine akrabalarla yaptığım telefon görüşmeleri sonucu annemin dayısının dünürünün ufak kızının kayınpederinin amca oğlunun orta bire giden torununun İngilizcesinin 5 olduğunu öğrendim. Faksla kendisine gönderdiğim programı, ertesi sabah geri yolladı, sağolsun, çalışmamdan geri kalmıyorum. Ancak dönünce Moreno’ya soracağım, ördek yürüyüşünden sonra neden 4 dakika amuda kalkıyoruz, çözemedim. Bu adamın adı Moreno’ydu di mi?

Not: Bu yazı Hürriyet’teki şu haber, doğruluk ihtimali yüksek gözüktüğü için, kaynak alınarak yazılmıştır. Adını vermek istemeyen futbolcu da kişisel kaynağımdan uydurulmuştur 🙂

Beşiktaş’ta İngilizce Krizi!

Haziran 22, 2009, 11:04 am | Acayip İşler, Beşiktaş, Futbol kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Beşiktaş’ın kondisyoneri Marrone tatile çıkan oyunculara kendi hazırladığı antrenman programını vermiş ve tatildeyken formdan düşmemeleri için yapacaklarını teker teker bu programa koymuş. Buraya kadar ters ya da enteresan bir şey yok. Olaylar bundan sonra başlıyor. Sezon sonu aldıkları programın zarfını, demeçlerinden anladığımız kadarıyla, futbolcuların alır almaz değil de tatile gittikleri mekanda ya da daha sonraki bir vakitte açmaları neticesinde neredeyse hepsi şok yaşamışlar. Şokun sebebi ise futbolun her geçen gün globalleştiği ve sınırların kalktığı şu zamanda Türk futbolcularının çoğunun bir gram İngilizce bilmemesi!

Marrone’ye telefon etmişler (neyi nasıl konuştularsa) bu ayıp(!) durumla karşılaşanlar ve tepkilerini iletmişler hocalarına. Marrone’nin verdiği cevap ise oldukça manidar “Senelerdir Avrupa Kupaları’nda oynuyorsunuz, bu sene Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edeceksiniz, az da olsa İngilizce bilmiyor olabileceğiniz aklımın ucundan geçmedi. Demek ki lisan konusunda gelişim sağlamalısınız.” Şimdi adamın bu söylevine nasıl tepki verebiliriz, “Burası Türkiye burada Türkçe konuşulur” mu diyeceğiz. Bu kadar çok uluslararası temasta bulunan bu adamların basit bir antrenman programını anlayamayacak kadar İngilizce bilmemelerini, ötesinde çoğunun bu programı alır almaz incelemeyip tatile gittiği yerde açmasını mazur mu göreceğiz?

Bu olay sanırım Türk Futbolcusunun oyun kalitesi olarak bir çok açıdan üst düzey liglerde oynayabilecek potansiyelde olmasına karşın neden oralara gidemediğinin, gittiğinde de kolay uyum sağlayamadığının canlı bir örneği.

Bir kaç futbolcu demeci aktarayım da biraz gülelim.

Gökhan Zan: Eşim Kanada’da büyüdüğü için olayı çözdük, sıkıntı yaşamadım.

İbrahim Üzülmez: Burada tercümanlık bürosu yok. İngilizce bilen de çok yok. Ama bir şekilde sorunu çözdüm. İlk kez yabancı dilde yazılmış çalışma programıyla hareket ediyoruz. Bu bir anlamda bizim için de ders oldu. Futbolun dili birdir ama bu çalışma programının İngilizce yazılması keyfimi kaçırırken, zor duruma da düştüm. (İ.Ü. Artvin’deymiş)

Adını Vermek İstemeyen Futbolcu: Valla programı görünce bir şok yaşamadım değil. Moreno’yu aradım, ancak konuşamadık, İngilizce bilmediğimi sonradan hatırladım, zaten Türkçe’yi de zor konuşuyoruz. Neyse, tatile gittiğim bölgede çok fazla Rus vardı, bir tane İngilizce bilen Animatör bile bulamadım. Şehir merkezine indiğimde de durum aynıydı. Bunun üzerine akrabalarla yaptığım telefon görüşmeleri sonucu annemin dayısının dünürünün ufak kızının kayınpederinin amca oğlunun orta bire giden torununun İngilizcesinin 5 olduğunu öğrendim. Faksla kendisine gönderdiğim programı, ertesi sabah geri yolladı, sağolsun, çalışmamdan geri kalmıyorum. Ancak dönünce Moreno’ya soracağım, ördek yürüyüşünden sonra neden 4 dakika amuda kalkıyoruz, çözemedim. Bu adamın adı Moreno’ydu di mi?

Not: Bu yazı Hürriyet’teki şu haber, doğruluk ihtimali yüksek gözüktüğü için, kaynak alınarak yazılmıştır. Adını vermek istemeyen futbolcu da kişisel kaynağımdan uydurulmuştur 🙂

>Fanatik’in Muhteşem Haberi ve Hasan Şaş

Haziran 21, 2009, 10:58 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

>Tatilden dün gece itibari ile dönüp hala tatil havasından çıkamamış olarak kalktım saat 15.00 civarları. Tatilin en sevdiğim yanı dünyadan bihaber yaşamak ve bunun verdiği muhteşem haz olmuştur her zaman. Düşünün ki saatimi bile yanıma almam tatile çıkarken. Zamanın bile beni kontrol etmesini sevmem. Tabi tatil bitti ve tekrar şef önlüğümü giyip geçtim tezgahın başına. Bir yandan salataya bakıyorum bir yandan maillerime diğer yandan da haberlere. Bakalım neler olmuş bu aralar dedim. Var mı kaale alınacak birşey. Olmaz mı bizim güzide spor gazetelerimiz sağolsun yine muhteşem haberler yapmışlar. Deco, Babel ikisi birden GS’ye geliyormuş, Cavenaghi ve Tevez BJK’deymiş, Poulsen FB’ye gelmek istemiyormuş ama Juve yöneticileri gitmezsen seni falakaya yatırırız demişler. Kendi kendime yine formda bizim gazeteler dedim. Ne varki her zamanki haberlere benzedikleri için üzerlerine yazı yazmaya falan gerek duymadım Hasan Şaş haberini görünceye dek. Öncelikle haberi okumak isyenler buraya bakabilir:

http://fanatik.ekolay.net/fanatik/-Tamamen-duygusal!_3_HDetail_32_136629.htm

Yapılan habere fazla bir laf etmeyeceğim. Gazetenin genel yayın yönetmeni Necil Ülgen sansasyon yaratacak haberleri çok sever. Yapılan haberlere bakarsak kesin olarak doğruluğunu hiç düşünmeden haber yapılmasına izin veren bir yapıya sahip. Ona gelen bilgi büyük ihtimalle şu: Kulüp geçen hafta sonu Hasan ve birkaç futbolcu hariç tüm futbolculara geçen sezon alacaklarının yarısını vermiş. Bu aynen yazıyor zaten ama YALAN olan Hasan’ın kulübü mahkemeye vermiş olması. Necil işi biliyor tabiki, eğer Hasan parasını alamamış diye haber yapılırsa fazla bir etkisi olmayacak. Buna eğer Hasan kulübü mahkemeye verdiyi eklerse işte o zaman haber bomba gibi patlar. Tabi burada akla acaba GS’li herhangi bir yönetici bu haberi Hasan’ı taraftarın gözünde iyice yıkmak için pazarlamış olabilir mi diye geliyor. Ama böyle bir şey olacağına hiç ihtimal vermek istemiyorum.

Yukarıda da yazdığım gibi düşüncem, tepkim yapılan habere değil haberin altında yapılan yorumlara. Ya insan azıcık sorgular. Bu adam bilmem kaç sene bu formayı giydi. Kaç kere parasını alamadı ya da 1-2 sene gecikmeli aldı. Takım para alamazken ve kazan kaldıracakken yönetimle futbolcular arasında Hakan Şükür ile tampon oldu. Böyle bir adam neden alacağı yüzünden mahkemeye başvursun. Diğer taraftan futbolcu paraları zaten geçen hafta verilmiş. Hasan da sanki aportta bekliyordu parasını alamayınca soluğu mahkemede aldı. Yapmayın Allah aşkına. İnanılacak bir haber mi bu da haberin altında Hasan’ın kelleyi hemen alıyorsunuz. Bir ağabeyimin dediği gibi önemli olan taraftarın çok olanı değil akıllı olanı, düşüneni. At gözlüğü ile taraftarlık yaparsan işte unutulmaz, sulu GS-FB maçı gibi ya da geçen hafta Efes-FbÜlker maçında olanlar olur.

Diğer taraftan yarın öbür gün kulüp Hasan’a alacağını ödemezse ve Hasan mahkemeye giderse ve alacağını mahkeme aracılığı ile isterse suç mu olur sanki? Eğer birinin sana borcu varsa bunu meşru olarak isteyebileceğin kurum Mahkemelerdir. Ne var ki bunda? Lincoln çatır çatır aldı, Guiza çatır çatır aldı da Hasan alamayınca ne yapsın? Ben iyi oynamadım ya da hak etmedim bu parayı mı diyecek?

İbretlik olsun diye haberin altına yazılan bir iki yorumu buraya taşıyorum:

büyük aşk
İşte Hasan Şaş’ ın büyük GS aşkı buna denir. Bunların herşeyi para. Takım filan hepsi hikaye. Hala yedek kulübesinde oturup yılda 2 milyon doları cebe indirmek istiyorlar. Neden kovulmadan gitmek istyemiyorlar. Herşeyi tadında bırakmak varken.
M. A. 21.6.2009 14:47

ahh hasan ahhh
son 2 sene yattın ona say be hasan tmm 2002 de kaldın gitmedin ama o zmn da paranı aldın şimdide dava acıorsun hiç yakışmadı hasan
e. g 21.6.2009 14:23

YA ŞAMPİYONLUĞUN FATURASI?
Sakatlıktan kurtulamayan,antipatiktavırlarıyla taraftarın sabrını taşıran,prim için oyuna girip kaptırdığı toplarla yenilgilere neden olan sayın şaş kaçan şampiyonluğun faturasını da ödermisiniz?
O. A. 21.6.2009 11:8

yazıklar olsun
sen nebiçim bir galatasaraylısın ki daha ayrılalı bir ay bile olmadan kulübü mahkemeye veriyorsun yazık sana
e. e. 21.6.2009 11:3

İşte yukarıdaki fotoda olduğu gibi zamanında başarılarıyla yukarıdaki yorumcuları sevindiren Hasan Şaş ve diğerleri, sendelediklerinde gerek yönetim gerekse taraftar tarafından sırtlarından hemen hançerlendiler. Peki bilinçli yorum hiç mi yok tabiki var onları da unutmayıp buraya aktarmak istiyorum:

araştırmasız !
yorumlara bakıyorum da 🙂 vefalı vefasız muhabbetine geçmişsiniz e olayı bi öğrenin bakalım madem bu kadar ilgiliyiz bu takıma eleştriecek hakkı görüyoıruz kendimizde bari bi araştıralım varmı böyle birşey
fatih sefa 21.6.2009 18:11

yok ya
Yok ben böyle birşeyin olcağına ihtimal vermiyorum. Eğer gerçekçe hayal kırıklığına uğradım.
Oya Gürol 21.6.2009 12:28
bence
hasan şaş yapmaz öle şey…
hakan hakan 21.6.2009 8:24

Fanatik’in Muhteşem Haberi ve Hasan Şaş

Haziran 21, 2009, 10:58 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tatilden dün gece itibari ile dönüp hala tatil havasından çıkamamış olarak kalktım saat 15.00 civarları. Tatilin en sevdiğim yanı dünyadan bihaber yaşamak ve bunun verdiği muhteşem haz olmuştur her zaman. Düşünün ki saatimi bile yanıma almam tatile çıkarken. Zamanın bile beni kontrol etmesini sevmem. Tabi tatil bitti ve tekrar şef önlüğümü giyip geçtim tezgahın başına. Bir yandan salataya bakıyorum bir yandan maillerime diğer yandan da haberlere. Bakalım neler olmuş bu aralar dedim. Var mı kaale alınacak birşey. Olmaz mı bizim güzide spor gazetelerimiz sağolsun yine muhteşem haberler yapmışlar. Deco, Babel ikisi birden GS’ye geliyormuş, Cavenaghi ve Tevez BJK’deymiş, Poulsen FB’ye gelmek istemiyormuş ama Juve yöneticileri gitmezsen seni falakaya yatırırız demişler. Kendi kendime yine formda bizim gazeteler dedim. Ne varki her zamanki haberlere benzedikleri için üzerlerine yazı yazmaya falan gerek duymadım Hasan Şaş haberini görünceye dek. Öncelikle haberi okumak isyenler buraya bakabilir:

http://fanatik.ekolay.net/fanatik/-Tamamen-duygusal!_3_HDetail_32_136629.htm

Yapılan habere fazla bir laf etmeyeceğim. Gazetenin genel yayın yönetmeni Necil Ülgen sansasyon yaratacak haberleri çok sever. Yapılan haberlere bakarsak kesin olarak doğruluğunu hiç düşünmeden haber yapılmasına izin veren bir yapıya sahip. Ona gelen bilgi büyük ihtimalle şu: Kulüp geçen hafta sonu Hasan ve birkaç futbolcu hariç tüm futbolculara geçen sezon alacaklarının yarısını vermiş. Bu aynen yazıyor zaten ama YALAN olan Hasan’ın kulübü mahkemeye vermiş olması. Necil işi biliyor tabiki, eğer Hasan parasını alamamış diye haber yapılırsa fazla bir etkisi olmayacak. Buna eğer Hasan kulübü mahkemeye verdiyi eklerse işte o zaman haber bomba gibi patlar. Tabi burada akla acaba GS’li herhangi bir yönetici bu haberi Hasan’ı taraftarın gözünde iyice yıkmak için pazarlamış olabilir mi diye geliyor. Ama böyle bir şey olacağına hiç ihtimal vermek istemiyorum.

Yukarıda da yazdığım gibi düşüncem, tepkim yapılan habere değil haberin altında yapılan yorumlara. Ya insan azıcık sorgular. Bu adam bilmem kaç sene bu formayı giydi. Kaç kere parasını alamadı ya da 1-2 sene gecikmeli aldı. Takım para alamazken ve kazan kaldıracakken yönetimle futbolcular arasında Hakan Şükür ile tampon oldu. Böyle bir adam neden alacağı yüzünden mahkemeye başvursun. Diğer taraftan futbolcu paraları zaten geçen hafta verilmiş. Hasan da sanki aportta bekliyordu parasını alamayınca soluğu mahkemede aldı. Yapmayın Allah aşkına. İnanılacak bir haber mi bu da haberin altında Hasan’ın kelleyi hemen alıyorsunuz. Bir ağabeyimin dediği gibi önemli olan taraftarın çok olanı değil akıllı olanı, düşüneni. At gözlüğü ile taraftarlık yaparsan işte unutulmaz, sulu GS-FB maçı gibi ya da geçen hafta Efes-FbÜlker maçında olanlar olur.

Diğer taraftan yarın öbür gün kulüp Hasan’a alacağını ödemezse ve Hasan mahkemeye giderse ve alacağını mahkeme aracılığı ile isterse suç mu olur sanki? Eğer birinin sana borcu varsa bunu meşru olarak isteyebileceğin kurum Mahkemelerdir. Ne var ki bunda? Lincoln çatır çatır aldı, Guiza çatır çatır aldı da Hasan alamayınca ne yapsın? Ben iyi oynamadım ya da hak etmedim bu parayı mı diyecek?

İbretlik olsun diye haberin altına yazılan bir iki yorumu buraya taşıyorum:

büyük aşk
İşte Hasan Şaş’ ın büyük GS aşkı buna denir. Bunların herşeyi para. Takım filan hepsi hikaye. Hala yedek kulübesinde oturup yılda 2 milyon doları cebe indirmek istiyorlar. Neden kovulmadan gitmek istyemiyorlar. Herşeyi tadında bırakmak varken.
M. A. 21.6.2009 14:47

ahh hasan ahhh
son 2 sene yattın ona say be hasan tmm 2002 de kaldın gitmedin ama o zmn da paranı aldın şimdide dava acıorsun hiç yakışmadı hasan
e. g 21.6.2009 14:23

YA ŞAMPİYONLUĞUN FATURASI?
Sakatlıktan kurtulamayan,antipatiktavırlarıyla taraftarın sabrını taşıran,prim için oyuna girip kaptırdığı toplarla yenilgilere neden olan sayın şaş kaçan şampiyonluğun faturasını da ödermisiniz?
O. A. 21.6.2009 11:8

yazıklar olsun
sen nebiçim bir galatasaraylısın ki daha ayrılalı bir ay bile olmadan kulübü mahkemeye veriyorsun yazık sana
e. e. 21.6.2009 11:3

İşte yukarıdaki fotoda olduğu gibi zamanında başarılarıyla yukarıdaki yorumcuları sevindiren Hasan Şaş ve diğerleri, sendelediklerinde gerek yönetim gerekse taraftar tarafından sırtlarından hemen hançerlendiler. Peki bilinçli yorum hiç mi yok tabiki var onları da unutmayıp buraya aktarmak istiyorum:

araştırmasız !
yorumlara bakıyorum da 🙂 vefalı vefasız muhabbetine geçmişsiniz e olayı bi öğrenin bakalım madem bu kadar ilgiliyiz bu takıma eleştriecek hakkı görüyoıruz kendimizde bari bi araştıralım varmı böyle birşey
fatih sefa 21.6.2009 18:11

yok ya
Yok ben böyle birşeyin olcağına ihtimal vermiyorum. Eğer gerçekçe hayal kırıklığına uğradım.
Oya Gürol 21.6.2009 12:28
bence
hasan şaş yapmaz öle şey…
hakan hakan 21.6.2009 8:24

>Tatilden Döndük!

Haziran 21, 2009, 6:57 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>Ozhano ile birlikte çıktığımız tatilden bu sabah döndük. Kendimize bir gelelim, bünye memlekete alışşın, fişek gibi dalacağız ortama. Biz yokken gelen giden herkese ve tabii ki buraları başı boş bırakmayan sevgili volkanbk3’e sevgiler, saygılar…

Tatilden Döndük!

Haziran 21, 2009, 6:57 pm | Hayat, tatil kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ozhano ile birlikte çıktığımız tatilden bu sabah döndük. Kendimize bir gelelim, bünye memlekete alışşın, fişek gibi dalacağız ortama. Biz yokken gelen giden herkese ve tabii ki buraları başı boş bırakmayan sevgili volkanbk3’e sevgiler, saygılar…

>Kavgayı Meşrulaştırmak

Haziran 18, 2009, 9:20 am | Acayip İşler, Basketbol, Sıkıntı, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

>Son basketbol maçına ne zaman gittim hatırlamıyorum ama lise 1’deyken yani 7 sene önce falan Abdi İpekçi’nin arkasındaki lisede okuyordum. Okulumuzda da spor bölümü sorumlusu bir öğretmenimiz vardı. Basketbol camiasında çevresi genişti kadıncağızın. Sağolsun ne zaman maç olsa bize bedava bilet verirdi. Biz de o boş salonu doldurmaya çabalardık. O gitti ben basket maçlarına gitmez oldum. Ama 2006 Dünya Kupası’ndaki (Çin’de miydi o?) mücadelemizi büyük bir heyecanla takip etmiştim. Ne zaman sırf stadlar dolsun diye futbol taraftarlarının da salonlara çekilmeye başlandığına şahit oldum o zaman vazgeçtim salonlara gitmekten…

Hakikaten yaşananlar skandal. Hiçbir maçı izlemedim. Sadece play-off sonuçlarını takip ettim. Fenerbahçe 2-0 öndeydi, ardından Efes Pilsen 4-2 yaptı, kupayı kaptı. Hekedilmiş bir durum var gibi. Sanırım bir önceki maçta hakemin verdiği bir iki hatalı karar vardı ama o maç sonrası durum 3-2 oldu sadece. Fener kupayı kaybetmemişti ki. Son oynanan maçı kazanıp 3-3 ardından da 4-3’le kupayı götürebilirdi sarı-lacivertli ekip. Yapamadılar. Galiba sahada değil de masabaşında yenilmişiz zaten psikolojisi egemen oldu oyuncularda. Kupa belki de bu yüzden gitti.

Aziz Yıldırım çok övünüyor Saraçoğlu’na gelen seyircisiyle. “Bizde küfüv yok. Bizde kavga yok…” diyor sürekli. İkisi de Saraçoğlu’na gelenin, (stadı sallıyorum) Ayhan Şahenk’e gelenden farkı var mı acaba? Bence yok. Buna da eminim. Şimdi de övünebilecek mi Aziz Yıldırım seyircisiyle? Sahaya girme özgürlüğüne sahip taraftar kaybedince o psikolojiyle nasıl da sahaya girip kavgayı gürültüyü çıkarıyormuş gördük! Aziz de gördü mü? Şimdi denilebilir ki “UEFA Finali’ne kadar Saraçoğlu’nda maçlar tel örgüsüz oynandı. O zaman kavga çıkmadı. İkisinin ne alakası var?” Ben de cevap veriyorum ani bir fast-breakle… “Fenerbahçe o dönemde tansiyonu yüksek bir kupa maçına ev sahipliği yapıp maçı kaybetti mi?” …

Kırıp eline aldığı koltuğu sahaya fırlatan Fenerbahçe seyircisi görüntüsüne rastladım televizyonda. Acaba o adam eline hiç basketbol topunu almış mı? O adam basketbol topunu görse bomba sanmaz mı? Futbol taraftarı, salonlara girmeye devam ettiği sürece biz bu güzel sporu da kirletiriz… Hele ki Kerem Tunçeri’nin söylediği söz gösteriyordu, kavga sadece popülerleşmek için basketbolcular arasında meşru hale bile gelmiş…

Kerem Tunçeri ise, maçın bitiş düdüğünün ardından yaşanan olayların, basketbolu popüler hale getirdiğini vurgulayarak, “İstenmeyen birçok olay yaşandı. Ama bir bakıma iyi oldu. Basketbol bu sayede popüler olmuş oldu. Ancak yapılan küfürler iyi bir şey değil. Takım arkadaşlarımla gurur duyuyuorum. Özellikle seride 2-0 geriye düştükten sonra tek yürek olduk. Bizi destekleyen herkese teşekkür ediyorum. 3 senedir şampiyon olamıyorduk. Şimdi ise bu şampiyonluğun tadını çıkaracağız. Daha sonra da gelecek senenin planlarını yapacağız” ifadelerini kullandı.

Ender Arslan ise, şampiyonluğu hakettiklerini ifade ederet, “Zor bi seriyi geride bıraktık. Saha içinde muhteşem bir mücadele vardı. Ama bu şampiyonluğu hak ettiğimizi düşünüyorum. Fenerbahçe Ülker gibi bir takımı kendi sahasında 3 kere mağlup etmeyi, bizden başka kimsenin yapamayacağını düşünüyorum. Bütün takım arkadaşlarımı tebrik ediyorum” diye konuştu.

Soyunma odasına giderken bir görevliye yanlışlıkla tokat attığını ifade eden Antrenör Ataman, “Kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Sahaya giren taraftar, biz soyunma odasında şampiyonluğu kutlarken, gelip üzerimize atlıyor. Orada kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Eğer görevliye vurduysam özür dilerim. Zaten bu yaşananlar birer rezalet ve skandal” diye konuştu.

sevgiler volkanbk3

Kavgayı Meşrulaştırmak

Haziran 18, 2009, 9:20 am | Acayip İşler, Basketbol, Sıkıntı, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Son basketbol maçına ne zaman gittim hatırlamıyorum ama lise 1’deyken yani 7 sene önce falan Abdi İpekçi’nin arkasındaki lisede okuyordum. Okulumuzda da spor bölümü sorumlusu bir öğretmenimiz vardı. Basketbol camiasında çevresi genişti kadıncağızın. Sağolsun ne zaman maç olsa bize bedava bilet verirdi. Biz de o boş salonu doldurmaya çabalardık. O gitti ben basket maçlarına gitmez oldum. Ama 2006 Dünya Kupası’ndaki (Çin’de miydi o?) mücadelemizi büyük bir heyecanla takip etmiştim. Ne zaman sırf stadlar dolsun diye futbol taraftarlarının da salonlara çekilmeye başlandığına şahit oldum o zaman vazgeçtim salonlara gitmekten…

Hakikaten yaşananlar skandal. Hiçbir maçı izlemedim. Sadece play-off sonuçlarını takip ettim. Fenerbahçe 2-0 öndeydi, ardından Efes Pilsen 4-2 yaptı, kupayı kaptı. Hekedilmiş bir durum var gibi. Sanırım bir önceki maçta hakemin verdiği bir iki hatalı karar vardı ama o maç sonrası durum 3-2 oldu sadece. Fener kupayı kaybetmemişti ki. Son oynanan maçı kazanıp 3-3 ardından da 4-3’le kupayı götürebilirdi sarı-lacivertli ekip. Yapamadılar. Galiba sahada değil de masabaşında yenilmişiz zaten psikolojisi egemen oldu oyuncularda. Kupa belki de bu yüzden gitti.

Aziz Yıldırım çok övünüyor Saraçoğlu’na gelen seyircisiyle. “Bizde küfüv yok. Bizde kavga yok…” diyor sürekli. İkisi de Saraçoğlu’na gelenin, (stadı sallıyorum) Ayhan Şahenk’e gelenden farkı var mı acaba? Bence yok. Buna da eminim. Şimdi de övünebilecek mi Aziz Yıldırım seyircisiyle? Sahaya girme özgürlüğüne sahip taraftar kaybedince o psikolojiyle nasıl da sahaya girip kavgayı gürültüyü çıkarıyormuş gördük! Aziz de gördü mü? Şimdi denilebilir ki “UEFA Finali’ne kadar Saraçoğlu’nda maçlar tel örgüsüz oynandı. O zaman kavga çıkmadı. İkisinin ne alakası var?” Ben de cevap veriyorum ani bir fast-breakle… “Fenerbahçe o dönemde tansiyonu yüksek bir kupa maçına ev sahipliği yapıp maçı kaybetti mi?” …

Kırıp eline aldığı koltuğu sahaya fırlatan Fenerbahçe seyircisi görüntüsüne rastladım televizyonda. Acaba o adam eline hiç basketbol topunu almış mı? O adam basketbol topunu görse bomba sanmaz mı? Futbol taraftarı, salonlara girmeye devam ettiği sürece biz bu güzel sporu da kirletiriz… Hele ki Kerem Tunçeri’nin söylediği söz gösteriyordu, kavga sadece popülerleşmek için basketbolcular arasında meşru hale bile gelmiş…

Kerem Tunçeri ise, maçın bitiş düdüğünün ardından yaşanan olayların, basketbolu popüler hale getirdiğini vurgulayarak, “İstenmeyen birçok olay yaşandı. Ama bir bakıma iyi oldu. Basketbol bu sayede popüler olmuş oldu. Ancak yapılan küfürler iyi bir şey değil. Takım arkadaşlarımla gurur duyuyuorum. Özellikle seride 2-0 geriye düştükten sonra tek yürek olduk. Bizi destekleyen herkese teşekkür ediyorum. 3 senedir şampiyon olamıyorduk. Şimdi ise bu şampiyonluğun tadını çıkaracağız. Daha sonra da gelecek senenin planlarını yapacağız” ifadelerini kullandı.

Ender Arslan ise, şampiyonluğu hakettiklerini ifade ederet, “Zor bi seriyi geride bıraktık. Saha içinde muhteşem bir mücadele vardı. Ama bu şampiyonluğu hak ettiğimizi düşünüyorum. Fenerbahçe Ülker gibi bir takımı kendi sahasında 3 kere mağlup etmeyi, bizden başka kimsenin yapamayacağını düşünüyorum. Bütün takım arkadaşlarımı tebrik ediyorum” diye konuştu.

Soyunma odasına giderken bir görevliye yanlışlıkla tokat attığını ifade eden Antrenör Ataman, “Kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Sahaya giren taraftar, biz soyunma odasında şampiyonluğu kutlarken, gelip üzerimize atlıyor. Orada kimin görevli, kimin taraftar olduğu belli değil. Eğer görevliye vurduysam özür dilerim. Zaten bu yaşananlar birer rezalet ve skandal” diye konuştu.

sevgiler volkanbk3

>Gitsin Servet, gelsin servet…

Haziran 17, 2009, 5:45 pm | Futbol, Galatasaray, Transfer, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

>Dün ilk aceto‘dan okudum. Servet’in Marsilya’ya gitmesi için iki kulüp küçük pürüzler dışında oyuncunun bonservisi konusunda anlaşmıştı. Yani yönetimden Servet’in gidişi konusunda onay çıkmıştı. Polat söylediği bir sözün daha arkasında duramıyordu. Ancak yönetimin “iyi bir teklif geldiği takdirde çok ısrar etmeyiz” düşüncesi de herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu yüzden “ulan yine sözünü tutamadın be Polat. Ne biçim başkansın!” gibi lafların anlamı. Devre arasında Meira’nın gidişi ne kadar takımın geleceği için kötü sonuçlar doğurduysa da maddi açıdan en isabetli transferdi. Meira’yı bir daha 1,5 milyo Euro farkla satmak şansı doğmayabilirdi. Meira gitmeseydi de kazanmak için mücadele ettiğimiz tüm kupaların bizim olacağı garanti miydi hem…

İşte Servet de tam da bu yüzden gitmeli. An itibariyle resmi sayfadan henüz bir açıklama yok…Neredeyse sezonun kalan 10-15 maçında sakatlıklardan dolayı sürekli olarak forma giyememiş ama kalitesi belli olduğu için talibi olan Servet’i bu sezondan sonra satmak oldukça zorlaşabilir… Alternatifi yok saçmalığını da bırakalım artık. Evet şu anda fizik olarak, azim olarak Türkiye’nin en iyi defans oyuncusu. Onun gibi birini bulmak zor olacak ama bu fırsatı bir daha bulmak daha da zor olacak. Eldeki Semih Kaya bu sene çok iyi pişebilir Rijkaard’la, Emre Aşık’la, Johan Neeskens ile… (bu iki Hollandalı’nın adını yazmak bile gurur verici). En iyi alternatif Standart Liege’li bonservisi elinde olan ABD’li Onyewu olacaktır orası ayrı. Bu konuda da rakibimiz -HaberTürk’ün dediğine göre- Sivasspor olacak. Sivasspor’un Şampiyonlar Ligi kozuyla oyuncuyu takımına katması söz konusu olabilir de, Galatasaray’ın kozu da kuşkusuz Rijkaard olacaktır.

Neyse sözü uzatmayayım pek fazla. Sonuç olarak Servet’in gitmesi hayırlı olur. Hem Galatasaray, hem Servet, hem Marsilya, hem de Ulusal Takımımız bu transferden karlı çıkacaktır.

Hem hangi Türk takımı Türk bir oyuncusunu en son bu kadar yüksek bedelle bir takıma göndermişti? Nihat mı?(5 Milyon Euro) Yıl 2000′di o zaman… var mı başka?

abimden not: Hasan Şaş’a zamanında o kadar para verdiler satmadık da noldu?
sevgiler volkanbk3

Gitsin Servet, gelsin servet…

Haziran 17, 2009, 5:45 pm | Futbol, Galatasaray, Transfer, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dün ilk aceto‘dan okudum. Servet’in Marsilya’ya gitmesi için iki kulüp küçük pürüzler dışında oyuncunun bonservisi konusunda anlaşmıştı. Yani yönetimden Servet’in gidişi konusunda onay çıkmıştı. Polat söylediği bir sözün daha arkasında duramıyordu. Ancak yönetimin “iyi bir teklif geldiği takdirde çok ısrar etmeyiz” düşüncesi de herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu yüzden “ulan yine sözünü tutamadın be Polat. Ne biçim başkansın!” gibi lafların anlamı. Devre arasında Meira’nın gidişi ne kadar takımın geleceği için kötü sonuçlar doğurduysa da maddi açıdan en isabetli transferdi. Meira’yı bir daha 1,5 milyo Euro farkla satmak şansı doğmayabilirdi. Meira gitmeseydi de kazanmak için mücadele ettiğimiz tüm kupaların bizim olacağı garanti miydi hem…

İşte Servet de tam da bu yüzden gitmeli. An itibariyle resmi sayfadan henüz bir açıklama yok…Neredeyse sezonun kalan 10-15 maçında sakatlıklardan dolayı sürekli olarak forma giyememiş ama kalitesi belli olduğu için talibi olan Servet’i bu sezondan sonra satmak oldukça zorlaşabilir… Alternatifi yok saçmalığını da bırakalım artık. Evet şu anda fizik olarak, azim olarak Türkiye’nin en iyi defans oyuncusu. Onun gibi birini bulmak zor olacak ama bu fırsatı bir daha bulmak daha da zor olacak. Eldeki Semih Kaya bu sene çok iyi pişebilir Rijkaard’la, Emre Aşık’la, Johan Neeskens ile… (bu iki Hollandalı’nın adını yazmak bile gurur verici). En iyi alternatif Standart Liege’li bonservisi elinde olan ABD’li Onyewu olacaktır orası ayrı. Bu konuda da rakibimiz -HaberTürk’ün dediğine göre- Sivasspor olacak. Sivasspor’un Şampiyonlar Ligi kozuyla oyuncuyu takımına katması söz konusu olabilir de, Galatasaray’ın kozu da kuşkusuz Rijkaard olacaktır.

Neyse sözü uzatmayayım pek fazla. Sonuç olarak Servet’in gitmesi hayırlı olur. Hem Galatasaray, hem Servet, hem Marsilya, hem de Ulusal Takımımız bu transferden karlı çıkacaktır.

Hem hangi Türk takımı Türk bir oyuncusunu en son bu kadar yüksek bedelle bir takıma göndermişti? Nihat mı?(5 Milyon Euro) Yıl 2000′di o zaman… var mı başka?

abimden not: Hasan Şaş’a zamanında o kadar para verdiler satmadık da noldu?
sevgiler volkanbk3

>El Rapido Classico! – Hızlı Classico

Haziran 15, 2009, 9:46 am | Futbol, La Liga, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum

>Bizimkiler bir Topuz için haftalardır kaçma,kaçırma,baskı yapma,hapsetme yollarına başvururken eloğlu bastı parayı Kaka ve C.Ronaldo’nun işini bitirdi. İkinci Galacticos devrini başlattı. Geçen günlerden birinde muhtemelen HaberTürk’te iki dönemin kadrolarını yanyana koyup karşılaştırmışlar. Yukarıdaki resmi biraz editlemişler.

Eski kadroda kaleci yine Casillas. Defansta Salgado, Hierro, Helguera, R.Carlos, Orta sahada Zidane,Makelele,Guti,Figo(Beckham), forvette de Raul ve Ronaldo vardı. Şimdi kurulması beklenen kadroda yukarıdaki gibi.

İki Galacticos’un forvet hattına gazetedeki haberde şöyle iki Galacticosa bir baktım. Karşılaştırdım. Eski Galacaticos Ronaldo dışında hız olarak yavaş adamlar. Zidane,Figo,Raul isterseniz bir de Bechkam normal hızda adamlar olsalarda zekaları öne çıkmış isimler. Yeni Galacticosun eskisine göre farkı ise -geleceklerse- Ribery,D.Silva,D.Villa ve gelen C.Ronaldo ve Kaka ile daha çok hıza yönelik bir oyun sergileyecek. Bu hızlı adamların yaratacağı hızlı oyunda herkese ekran başında inanılmaz bir seyir zevki yaratacak. Hele de El Classico!

La Liga’nın yayıncı kuruluşuna benden bir tavsiye. Bu yıl kameralarınızı yenileyin. Zira Classico’da Messi,Kaka,C.Ronaldo,Eto’o,Henry gibilerini ekranda flu şekilde kimse görmek istemez. Yapamayacaksanız derbiden önce de ekranda “Lütfen televizyonunuzun ayarlarıyla oynamayın. Biz yavaş değiliz, bu adamlar çok hızlı” yazısı çıkartılabilir…

Not: İyi Tatiller Cenky ve Ozhano. Ben burdayken salatamızın tadı kaçmaz. siz keyfinize bakın…

sevgiler volkanbk3

El Rapido Classico! – Hızlı Classico

Haziran 15, 2009, 9:46 am | Futbol, La Liga, volkanbk3 kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bizimkiler bir Topuz için haftalardır kaçma,kaçırma,baskı yapma,hapsetme yollarına başvururken eloğlu bastı parayı Kaka ve C.Ronaldo’nun işini bitirdi. İkinci Galacticos devrini başlattı. Geçen günlerden birinde muhtemelen HaberTürk’te iki dönemin kadrolarını yanyana koyup karşılaştırmışlar. Yukarıdaki resmi biraz editlemişler.

Eski kadroda kaleci yine Casillas. Defansta Salgado, Hierro, Helguera, R.Carlos, Orta sahada Zidane,Makelele,Guti,Figo(Beckham), forvette de Raul ve Ronaldo vardı. Şimdi kurulması beklenen kadroda yukarıdaki gibi.

İki Galacticos’un forvet hattına gazetedeki haberde şöyle iki Galacticosa bir baktım. Karşılaştırdım. Eski Galacaticos Ronaldo dışında hız olarak yavaş adamlar. Zidane,Figo,Raul isterseniz bir de Bechkam normal hızda adamlar olsalarda zekaları öne çıkmış isimler. Yeni Galacticosun eskisine göre farkı ise -geleceklerse- Ribery,D.Silva,D.Villa ve gelen C.Ronaldo ve Kaka ile daha çok hıza yönelik bir oyun sergileyecek. Bu hızlı adamların yaratacağı hızlı oyunda herkese ekran başında inanılmaz bir seyir zevki yaratacak. Hele de El Classico!

La Liga’nın yayıncı kuruluşuna benden bir tavsiye. Bu yıl kameralarınızı yenileyin. Zira Classico’da Messi,Kaka,C.Ronaldo,Eto’o,Henry gibilerini ekranda flu şekilde kimse görmek istemez. Yapamayacaksanız derbiden önce de ekranda “Lütfen televizyonunuzun ayarlarıyla oynamayın. Biz yavaş değiliz, bu adamlar çok hızlı” yazısı çıkartılabilir…

Not: İyi Tatiller Cenky ve Ozhano. Ben burdayken salatamızın tadı kaçmaz. siz keyfinize bakın…

sevgiler volkanbk3

>Tatildeyiz

Haziran 14, 2009, 5:49 pm | Hayat, ozhano, tatil kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

> Bir hafta ben ve Cenky ortalıkta görünmeyeceğiz. Gerçi Cenky’nin işi belli olmaz. Eğer bu gece Orlando yenerse coşup yine birşeyler yazabilir. Görüşmek üzere…

Ekleme Cenky: Tatile gidiyoruz, coşma ihtimalimiz her zaman baki ama şehri terk etmemize dakikalar kala da sevgili volkanbk3’e sesleniyorum buradan: Canım kardeşim başı boş bırakma buraları, salata bozulmasın, sirke şaraplaşmasın.

Herkese mutluluk, sağlık ve güzellikler dolu günler. Kendimizi sıfırlayıp gelelim, etrafa rahatsızlık vermeyelim…

Tatildeyiz

Haziran 14, 2009, 5:49 pm | Hayat, ozhano, tatil kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir hafta ben ve Cenky ortalıkta görünmeyeceğiz. Gerçi Cenky’nin işi belli olmaz. Eğer bu gece Orlando yenerse coşup yine birşeyler yazabilir. Görüşmek üzere…

Ekleme Cenky: Tatile gidiyoruz, coşma ihtimalimiz her zaman baki ama şehri terk etmemize dakikalar kala da sevgili volkanbk3’e sesleniyorum buradan: Canım kardeşim başı boş bırakma buraları, salata bozulmasın, sirke şaraplaşmasın.

Herkese mutluluk, sağlık ve güzellikler dolu günler. Kendimizi sıfırlayıp gelelim, etrafa rahatsızlık vermeyelim…

>Neden Ben Bu Fotoyu Hatırlamıyorum!?!

Haziran 13, 2009, 11:45 pm | Futbol, nostalji, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>

Vay Rıdvan vay. Demek sen de Topuzgillerdendin. İlk önce Galatasaray ile anlaşıp daha sonra Fenerbahçe’ye imza attığını hatırlıyorum . Ama bu fotoğrafı hiç görmemiştim. Allah Allah nasıl görmemişim, hayret. Sezon da 1988 yılı imiş. Hatırlamam gerek ama bilemiyorum herhalde silmişim o zamanı hafızamdan. Fotomontaj da olabilir, gerçek değilse de yapan çok iyi yapmış. Gerçekse zaten diyecek bir laf yok. Ama Rıdvan’da da Topuzvari olayların olduğunu çok iyi hatırlıyorum. (Ya bu fotoda bir anormallik var ama çözemedim. Kafa vücuda göre çok küçük gibi geldi bana.)

Neden Ben Bu Fotoyu Hatırlamıyorum!?!

Haziran 13, 2009, 11:45 pm | Futbol, nostalji, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Vay Rıdvan vay. Demek sen de Topuzgillerdendin. İlk önce Galatasaray ile anlaşıp daha sonra Fenerbahçe’ye imza attığını hatırlıyorum . Ama bu fotoğrafı hiç görmemiştim. Allah Allah nasıl görmemişim, hayret. Sezon da 1988 yılı imiş. Hatırlamam gerek ama bilemiyorum herhalde silmişim o zamanı hafızamdan. Fotomontaj da olabilir, gerçek değilse de yapan çok iyi yapmış. Gerçekse zaten diyecek bir laf yok. Ama Rıdvan’da da Topuzvari olayların olduğunu çok iyi hatırlıyorum. (Ya bu fotoda bir anormallik var ama çözemedim. Kafa vücuda göre çok küçük gibi geldi bana.)

>Kim Bu Futbolcu?

Haziran 13, 2009, 1:43 pm | Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

>
Kimdir bu uçan yetenek ve hangi olaya bağlı olarak jimnastikçiler gibi bu hale gelmiş olabilir? Gözbebekleri nerede bu adamın yaw!

Kim Bu Futbolcu?

Haziran 13, 2009, 1:43 pm | Futbol, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın


Kimdir bu uçan yetenek ve hangi olaya bağlı olarak jimnastikçiler gibi bu hale gelmiş olabilir? Gözbebekleri nerede bu adamın yaw!

>Aziz Yıldırım:"Tükürdüğümü Yalamam"

Haziran 12, 2009, 11:33 pm | Fenerbahçe, Futbol, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | 8 Yorum

>Aslında bu konu hakkında artık tek bir şey yazmak istemiyorum ama illaki birşeyler oluyor ve yazma ihtiyacı hissediyorum. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım gece saat 22.30 civarları özel uçağıyla Mehmet Topuz’a sözleşme imzalatmak için Kayseri’ye gitmiş. Aziz Yıldırım bu zaman kadar Türkiye’de kimleri transfer etmedi ki? Say say bitmez ama şimdiye kadar ben Aziz Yıldırım’ın sözleşme imzalatmak için hiçbir futbolcunun ayağına gittiğini sanmıyorum. Bu bir ilk oluyor. Normalde yönetimdeki ikinci adamlar biri ikisi gider sözleşmeyi imzalatır ve İstanbul’da başkan ile bir imza şovu yapılır olay biter ki bazen o bile olmazdı. Fakat bu sefer olay farklı oldu. Bunun altındaki en önemli sebep bana göre, Yıldırım’ın egosunu tatmin etmek istemesi, Demirören’e “Allllll sana Topuz” deme hayalini gerçekleştirmek için işi sıkı tutması ve buna müteakip yularları bizzat eline almasıdır. Zaten şu aralar Topuz ikna olmuş ve sözleşmeyi imzalamış. Fakat 5 milyon euro+1 futbolcu değil 7.5 milyon euro+1 futbolcuymuş. Eder mi etmez mi yorumlayana göre değişir. Aziz Yıldırım öyledir böyledir ama böyle işlerde şakaya gelecek bir yapıya sahip değildir. Bununla ilgili önceki yazımda dediğim gibi eğer Yıldırım “Topuz ya Fener’in ya da Kayseri’ye ait olacak” demişse o olay hakkında bana göre fazla yorum şansı kalmamıştır. Ama başta da dediğim gibi futbolcunun ayağına sözleşme imzalatmaya gitmek Aziz Yıldırım’ın yapacağı bir hareket değildi bana göre ve eğer Demirören ile bu futbolcu için savaşa girişmese kesinlikle böyle bir hareket yapmazdı. Diğer taraftan bir de Mehmet Topuz’u düşünüyorum da eminim Kaka R. Madrid’e transfer olunca onun kadar koltukları kabarmamıştır. “Aziz Yıldırım’ı ayağıma getirdim ne büyük futbolcuymuşum ben” diyordur muhakkak. Şimdi iki merakım var: Birincisi M. Topuz’un İstanbul’da yapacağı basın toplantısında diyeceklerinin ne olacağı. Bana göre diyeceği en mantıklı ve herkes tarafından kabul edilebilecek laf: “Kalbim her zaman Beşiktaş’ın ama ayaklarım 3 seneliğine Fener’e ait”. Eğer gidip “Ben çocukken Fenerliydim sonradan beni zorla Beşiktaşlı yaptılar.” veya “Zorla bana o formayı giydirdiler” gibilerinden laflar ederse herkes ona popocuklarıyla gülerler. İkincisi ise eğer takımlar anlaşırlarsa Aziz Yıldırım Özer Hurmacı’ya sözleşme imzalatmak için Ankara’ya ya da Sezer Öztürk içinse Manisa’ya gidecek mi? Sizce gider mi?

Bu arada Yıldırım Demirören ne yapar bu transferden sonra. Hepimizin de düşünebileceği gibi Fenerbahçeli eski ya da sözleşmesi biten bir futbolcuyu almaya çalışır. Bu şu an için ya Marco ya da Tuncay olacaktır. Alır almaz bilemem ama muhakkak bu işe girişecektir acısını azaltmak için. Demirören’e bu konuda Beşiktaş taraftarı gibi seslenelim o zaman:

” Yıldırım Demirören Yeeeeteeerrrr”

İyi ki Galatasaraylıyım. Bizimkiler vatoz gibi denizin dibinde sessiz sessiz bekliyorlar. Sağlam çarpacaklar, yakındır.

Aziz Yıldırım:"Tükürdüğümü Yalamam"

Haziran 12, 2009, 11:33 pm | Fenerbahçe, Futbol, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Aslında bu konu hakkında artık tek bir şey yazmak istemiyorum ama illaki birşeyler oluyor ve yazma ihtiyacı hissediyorum. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım gece saat 22.30 civarları özel uçağıyla Mehmet Topuz’a sözleşme imzalatmak için Kayseri’ye gitmiş. Aziz Yıldırım bu zaman kadar Türkiye’de kimleri transfer etmedi ki? Say say bitmez ama şimdiye kadar ben Aziz Yıldırım’ın sözleşme imzalatmak için hiçbir futbolcunun ayağına gittiğini sanmıyorum. Bu bir ilk oluyor. Normalde yönetimdeki ikinci adamlar biri ikisi gider sözleşmeyi imzalatır ve İstanbul’da başkan ile bir imza şovu yapılır olay biter ki bazen o bile olmazdı. Fakat bu sefer olay farklı oldu. Bunun altındaki en önemli sebep bana göre, Yıldırım’ın egosunu tatmin etmek istemesi, Demirören’e “Allllll sana Topuz” deme hayalini gerçekleştirmek için işi sıkı tutması ve buna müteakip yularları bizzat eline almasıdır. Zaten şu aralar Topuz ikna olmuş ve sözleşmeyi imzalamış. Fakat 5 milyon euro+1 futbolcu değil 7.5 milyon euro+1 futbolcuymuş. Eder mi etmez mi yorumlayana göre değişir. Aziz Yıldırım öyledir böyledir ama böyle işlerde şakaya gelecek bir yapıya sahip değildir. Bununla ilgili önceki yazımda dediğim gibi eğer Yıldırım “Topuz ya Fener’in ya da Kayseri’ye ait olacak” demişse o olay hakkında bana göre fazla yorum şansı kalmamıştır. Ama başta da dediğim gibi futbolcunun ayağına sözleşme imzalatmaya gitmek Aziz Yıldırım’ın yapacağı bir hareket değildi bana göre ve eğer Demirören ile bu futbolcu için savaşa girişmese kesinlikle böyle bir hareket yapmazdı. Diğer taraftan bir de Mehmet Topuz’u düşünüyorum da eminim Kaka R. Madrid’e transfer olunca onun kadar koltukları kabarmamıştır. “Aziz Yıldırım’ı ayağıma getirdim ne büyük futbolcuymuşum ben” diyordur muhakkak. Şimdi iki merakım var: Birincisi M. Topuz’un İstanbul’da yapacağı basın toplantısında diyeceklerinin ne olacağı. Bana göre diyeceği en mantıklı ve herkes tarafından kabul edilebilecek laf: “Kalbim her zaman Beşiktaş’ın ama ayaklarım 3 seneliğine Fener’e ait”. Eğer gidip “Ben çocukken Fenerliydim sonradan beni zorla Beşiktaşlı yaptılar.” veya “Zorla bana o formayı giydirdiler” gibilerinden laflar ederse herkes ona popocuklarıyla gülerler. İkincisi ise eğer takımlar anlaşırlarsa Aziz Yıldırım Özer Hurmacı’ya sözleşme imzalatmak için Ankara’ya ya da Sezer Öztürk içinse Manisa’ya gidecek mi? Sizce gider mi?

Bu arada Yıldırım Demirören ne yapar bu transferden sonra. Hepimizin de düşünebileceği gibi Fenerbahçeli eski ya da sözleşmesi biten bir futbolcuyu almaya çalışır. Bu şu an için ya Marco ya da Tuncay olacaktır. Alır almaz bilemem ama muhakkak bu işe girişecektir acısını azaltmak için. Demirören’e bu konuda Beşiktaş taraftarı gibi seslenelim o zaman:

” Yıldırım Demirören Yeeeeteeerrrr”

İyi ki Galatasaraylıyım. Bizimkiler vatoz gibi denizin dibinde sessiz sessiz bekliyorlar. Sağlam çarpacaklar, yakındır.

>Nelson’ı Ne Yapmak Gerek!?!

Haziran 12, 2009, 2:08 pm | NBA, Orlando Magic, ozhano kategorisinde yayınlandı | 11 Yorum

>

Çok iyi bir basketbol seyircisi değilim ama az çok da anlıyoruz bir şeylerden. Bu sabah Orlando maçında Nelson’ı izledim. Ya bu adamdan nefret ettim ben. Bir iyi iş yapıyor arkasından ortalığı batırıyor. Dediğim gibi ben fazla anlamam bu NBA işlerinden ama Jameer Nelson’un finalin dördüncü maçında kritik zamanlarda yaptığı çok büyük hatalar sonrasında ona aşağıdakilerden hangisini yapmak gerektiği konusunda tam bir sonuca varamadık. O yüzden çoktan seçmeli olarak size sormalım dedik:

a. Çarmığa Germek lazım.

b. Kazığa Oturtmak lazım.

c. Tırnaklarını çekmek lazım.

d. İğdiş etmek lazım.

e. Hepsi

Nelson’ı Ne Yapmak Gerek!?!

Haziran 12, 2009, 2:08 pm | NBA, Orlando Magic, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çok iyi bir basketbol seyircisi değilim ama az çok da anlıyoruz bir şeylerden. Bu sabah Orlando maçında Nelson’ı izledim. Ya bu adamdan nefret ettim ben. Bir iyi iş yapıyor arkasından ortalığı batırıyor. Dediğim gibi ben fazla anlamam bu NBA işlerinden ama Jameer Nelson’un finalin dördüncü maçında kritik zamanlarda yaptığı çok büyük hatalar sonrasında ona aşağıdakilerden hangisini yapmak gerektiği konusunda tam bir sonuca varamadık. O yüzden çoktan seçmeli olarak size sormalım dedik:

a. Çarmığa Germek lazım.

b. Kazığa Oturtmak lazım.

c. Tırnaklarını çekmek lazım.

d. İğdiş etmek lazım.

e. Hepsi

>Usta, Balıkçı ve Nick’in Lanetli Ruhu

Haziran 12, 2009, 7:16 am | LA Lakers, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 13 Yorum

>

4. maç, sonu birbirinden çok farklı 2 farklı perdenin sahneye konulması gibiydi. 1.perdenin kahramanı Van Gundy’nin Magic’i iken 2. perdenin kahramanı Jackson’ın Lakers’ı ve tabii ki bu sezon nerde olduğunu merak etiğimiz Derek Fisher oldu.

1.perde

3. maç yazısından sonra blogta ve NBAKolik’teki en önemli tartışma Magic’in %63 şut yüzdesiyle maç kazanması üzerineydi. Neredeyse herkes Magic bu kadar iyi şut atarken bile maçı son saniyelerde Lakers’ın kötü hücumuyla kazanabiliyorsa burada bir sorun var dedi. Bu denilenlere benim yorumlardaki cevabım da Lakers’ın üstün hücum ribaundu performansı ile Kobe’nin ilk yarıdaki üstün oyunu oldu. Magic böyle şut atamazsa maç kazanamaz bir daha yaklaşımının aslında çok da açıklayıcı ve doyurucu olmadığını gösteren bir maç oldu 4. maç bu açıdan. Maç kazanmak için illa iyi şut atmak gerekmediği, penetrelerin, savunma ribauntlarının, rakip boyalı alanda agresif olmanın ama en önemlisi dengeli savunma yapmanın maç kazandırabileceğini gördük.

Van Gundy soyunma odasında maç önü konuşmasında şu sözleri söylerken onun ne kadar iyi bir analizci ve koç olduğunu tekrar gördük “Siz oyununuzu oynayın, hücum ribaundu vermeyin, potanızın hakimi olun”. Basketbol çok basit bir oyun ve basit oynayan kazanıyor. 3. maçta kenardan Alston’a bağırırken Koç Van Gundy ağzından şu sözler dökülüyordu “Solid and Simple!” düzeltilmiş Türkçe çevirisiyle “Garanti ve basit oyna”. Riske girmeye, mucizevi hareketler yapıp inanılmaz basketler atmaya gerek yok. Doğru yerde pas ver, doğru yerde şut at, yanlış eşleşmeleri kullan, topu dolaştır. Belki de bu yüzden Hidayet Van Gundy’nin 1 numaralı adamı, belki de bu yüzden Hidayet bu takımın en çok göze batan adamı. Üşenmeden pas yapıp boş adamı, en uygun şutu aramayı Avrupa’da yetişmiş olması ve zihniyetle yoğrularak NBA’e adım atmış olmasıyla çok iyi biliyor ve yapabiliyor. O yüzden fark yaratıyor. Belki çok atletik, çok kuvvetli, inanılmaz bir skorer ve harika bir savunmacı değil ama basketbolu basit oynamayı becerebilmesi onu bir anda en ön plana taşıyor.

3. maç yazısında Jackson’ın savunma planını değiştirmesi gerektiğinden yoksa bu adam riske etme işinin başına dert açacağından bahsetmiştik. Ama Jackson Howard yoğun savunma stratejisinde değişikliğe gitmeyi tercih etmedi. Bu ona hem yığınla faul problemine girmiş oyuncu ve oyun planının bozulması hem de bomboş atışlar bulmuş Lee ve Alston olarak geri döndü. Alston herkesin beklediği gibi berbat oynamadı, rezalet şut atmadı, ilk devrenin sonunda takımının 2. skoreriydi. Lee boş şutlarını sokamayınca ilk çeyrekte bu Lakers’ın oyuna tutunmasını sağlayan faktör oldu apaçık. Ama Bynum’un zerre oyun zekası olmadığı ve basketbolu yeni yeni öğrenmeye başlıyor olmasının yanında Hidayet’in zekası, Howard’ın diğer maçlar aksine her iki pota altındaki agresifliği Jackson’ın değiştirmediği savunması ona pahalıya patladı. Devre arasında soyunma odasında söylediği “Bir şeyleri yanlış yapıyoruz” sözleri aslında durumu gayet iyi açıklıyordu. Lakers yedekleri kayıp, savunması berbattı ilk devrede. Howard tek başına Lakers kadar ribaunt almış, Lakers pozisyon yaratamamış sadece 5 asistte kalmışlardı.

2.perde

Jackson o soruyu sorduktan sonra devamında neler konuştu, oyuncularına neler söyledi duymak isterdim. Lakers öyle bir giriş yaptı ki 3. çeyreğe Magic hamle bile yapamadı onların art arda gelen yumruklarına. Arıza adı gibi bela oldu Magic’e. İlk devre ne Hidayet’i savunabilmiş ne de hücum edebilmişti, ama 3. çeyrekte sanki yeniden programlanmış bir terminatör gibi çıktı sahaya. Attığı sayılardan daha önemli olan belki de Hidayet’e 4. faulünü aldırıp onu kenara göndermesiydi.

3. çeyrekte yağmur gibi yağarken Lakers Magic’in şemsiyesi yırtıldı adeta Hidayet’in kenara gelmesiyle. Bütün sezon boyunca Hidayet’in yokluğunda sorumluluk alan, oyun kuran, bir şeyler üreten adam Johnson Nelson’a feda edildiği için başka alternatif de kalmamıştı. Ne yazık ki Hidayetsiz Magic sudan çıkmış balık gibiydi. Klasikleşen hep böyle oynayamazlar, böyle atamazlar totemini bu kez Lakers için düşündü herkes ki öyle de oldu son çeyrekte ve geriden gelip öne geçen takım bu kez Orlando oldu.

4. çeyrekte akıllı ve yavaş hücum etmek isterken Lakers Hidayet’in geri dönüşüyle kafaca ilk yarıdaki oyuna dönen Magic biraz daha üretken, biraz daha toparlanmış görüntüsüyle maçı almaya niyetlendi. Pietrus’un ve Hidayet’in hem savunma hem de hücum çabaları hele hele Hidayet’in son 5 sayısı maçı da getirmişti zaten Magic’e, ama 2. perdenin yazarı Jackson basit hatalardan doğan ufak şansları öylesine iyi değerlendirip oyuncularına ne kadar güvendiğini öylesine güzel gösterdi ki o 9 yüzüğü nasıl kazandığını bir kez daha anladık. Son topta Fisher’ı tercih etmesi, Magic’in savunma stratejisini öngörüsü kendisine takılan “Zen Master” lakabının ne kadar doğru bir seçim olduğunun ispatıydı.

1.perdede analiz yeteneğiyle övdüğümüz Van Gundy’nin maç içi hamleler ve maç sonu oynatmak konusunda, rakibi hatta ustası Jackson’dan ne kadar geride olduğunu da görmüş olduk. Anlamsız Nelson tercihi, bütün uzatmayı onunla oynaması, Hidayet’e alternatif olabilecek set çizememesi ve B planlarının eksikliği ile defterindeki alternatif plan sayısı z’ye kadar giden Jackson’ı bu maçta geçmesi mümkün değildi. Maç önü konuşmasında “En önemli maç bu maç, her şeyiniz vermenizi, elinizden gelen her şeyi yapmanızı istiyorum!” diye uyarırken takımı aslında ne kadar baskı altında olduğunu da gözler önüne seriyordu bir taraftan. Seri başlamadan önce vermiş olduğu demeçte Jackson’la ilgili olarak “Phil Jackson ile beni ve kariyerlerimizi kıyasladığınızda benim oynadığım Playoff maçı sayısından fazla playoff serisi kazandığını görürsünüz. Kıyasladığımızda ben onun yanında bölgesel bir ligde göreve yeni gelmiş çaylak bir antrenör gibi kalıyorum.” demişti. Bu maç gerçekten bunu hissetti ve birebir yaşadı Van Gundy.

Jackson ilk devredeki savunma şeklini fazla değiştirmeden ufak ayarlamalar yaptı. Odom’lu 5’inde zaman zaman Ariza yerine Hidayet’e Odom’u vermesi, Kobe Bryant’ı Lewis’le eşleştirip agresif savunmasında top almasını engellemesi maç içi ufak farkları oluşturdu. Maç almak için bunlar da yeter dediğimiz yazının ilk bölümündeki cümleyi bu sefer uygulayan Lakers oldu açıkçası. İyi şut atamadılar ama geri kalan her şeyi çok iyi yapıp biraz hücum ribauntlarını da zorlayınca fark ortaya çıktı.

Cavs eşleşmesinde “Sinir harbini daha önce yaşamış olanlar kazanır” diyip Lebron ve arkadaşlrının tecrübesizliğinden dem vurmuştuk. Bu sefer aynı cümleyi Orlando Magic için kullanmakta sakınca yok. Jackson, Kobe, Fisher ve arkadaşlarının Final tecrübesi bu sefer fazlasıyla ağır bastı Magic tarafına. Sinirlerini aldırmış bir resim veren bu üçlü ve görevlerini bıkmadan, vazgeçmeden yapan diğer Lakers oyuncularını da kutlamak gerek. Artık şampiyon gibiler, 5. maçı Lakers alsa da bu güvenle yüzük onlara daha yakın. Usta Koç, uzun zamandır oltasına balık vurmayan ama bugün en büyük balığı tutan balkçı ve tabii ki zor dakikaların adamı bu yoldan ilk kez geçmiyorlar.

Perde Kapanırken

Oyunun sonunda söylenecek 2 söz var Magic açısından. Birincisi Lewis’in ve Lee’nin kayıp olduğu bu gecede Hidayet’in bu resitaline, Howard’ın bu savunma azmine yazık oldu. 2. maç gibi oldu aynen ve arkadaşları Hidayet’i onurlandıramadılar. İkincisi ise serbest atışların Magic tarihindeki kapkaranlık lekesi. Nick Anderson’ın kaçan serbest atışları gözümün önüne geldi, 4. çeyrekte Hidayet ve Howard her kaçırdıklarında. Son pozisyonda Howard bir tane bile sokamayarak adeta Nick Anderson ile kader arkadaşlığına soyundu. Yüzük belki de bir serbest atış kadar yakındı Magic’e ama bu takımın en önemli iki adamı Nick Anderson’ın ruhuna teslim oldular.

Ne olursa olsun basketbolseverler için muhteşem bir şölen oluyor NBA finalleri. 2 uzatmalı, son saniyelere kalan maçlarla dolu harika bir seri. Lebron – Kobe kapışması istiyordu herkes. Artık Lebron’ı hatırlayan bile yok neredeyse, hatırlayanlar ise iyi ki olmamış diyor, hiç değilse tek kişik şovlar değil de basketbol izliyoruz.

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler.

Usta, Balıkçı ve Nick’in Lanetli Ruhu

Haziran 12, 2009, 7:16 am | LA Lakers, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

4. maç, sonu birbirinden çok farklı 2 farklı perdenin sahneye konulması gibiydi. 1.perdenin kahramanı Van Gundy’nin Magic’i iken 2. perdenin kahramanı Jackson’ın Lakers’ı ve tabii ki bu sezon nerde olduğunu merak etiğimiz Derek Fisher oldu.

1.perde

3. maç yazısından sonra blogta ve NBAKolik’teki en önemli tartışma Magic’in %63 şut yüzdesiyle maç kazanması üzerineydi. Neredeyse herkes Magic bu kadar iyi şut atarken bile maçı son saniyelerde Lakers’ın kötü hücumuyla kazanabiliyorsa burada bir sorun var dedi. Bu denilenlere benim yorumlardaki cevabım da Lakers’ın üstün hücum ribaundu performansı ile Kobe’nin ilk yarıdaki üstün oyunu oldu. Magic böyle şut atamazsa maç kazanamaz bir daha yaklaşımının aslında çok da açıklayıcı ve doyurucu olmadığını gösteren bir maç oldu 4. maç bu açıdan. Maç kazanmak için illa iyi şut atmak gerekmediği, penetrelerin, savunma ribauntlarının, rakip boyalı alanda agresif olmanın ama en önemlisi dengeli savunma yapmanın maç kazandırabileceğini gördük.

Van Gundy soyunma odasında maç önü konuşmasında şu sözleri söylerken onun ne kadar iyi bir analizci ve koç olduğunu tekrar gördük “Siz oyununuzu oynayın, hücum ribaundu vermeyin, potanızın hakimi olun”. Basketbol çok basit bir oyun ve basit oynayan kazanıyor. 3. maçta kenardan Alston’a bağırırken Koç Van Gundy ağzından şu sözler dökülüyordu “Solid and Simple!” düzeltilmiş Türkçe çevirisiyle “Garanti ve basit oyna”. Riske girmeye, mucizevi hareketler yapıp inanılmaz basketler atmaya gerek yok. Doğru yerde pas ver, doğru yerde şut at, yanlış eşleşmeleri kullan, topu dolaştır. Belki de bu yüzden Hidayet Van Gundy’nin 1 numaralı adamı, belki de bu yüzden Hidayet bu takımın en çok göze batan adamı. Üşenmeden pas yapıp boş adamı, en uygun şutu aramayı Avrupa’da yetişmiş olması ve zihniyetle yoğrularak NBA’e adım atmış olmasıyla çok iyi biliyor ve yapabiliyor. O yüzden fark yaratıyor. Belki çok atletik, çok kuvvetli, inanılmaz bir skorer ve harika bir savunmacı değil ama basketbolu basit oynamayı becerebilmesi onu bir anda en ön plana taşıyor.

3. maç yazısında Jackson’ın savunma planını değiştirmesi gerektiğinden yoksa bu adam riske etme işinin başına dert açacağından bahsetmiştik. Ama Jackson Howard yoğun savunma stratejisinde değişikliğe gitmeyi tercih etmedi. Bu ona hem yığınla faul problemine girmiş oyuncu ve oyun planının bozulması hem de bomboş atışlar bulmuş Lee ve Alston olarak geri döndü. Alston herkesin beklediği gibi berbat oynamadı, rezalet şut atmadı, ilk devrenin sonunda takımının 2. skoreriydi. Lee boş şutlarını sokamayınca ilk çeyrekte bu Lakers’ın oyuna tutunmasını sağlayan faktör oldu apaçık. Ama Bynum’un zerre oyun zekası olmadığı ve basketbolu yeni yeni öğrenmeye başlıyor olmasının yanında Hidayet’in zekası, Howard’ın diğer maçlar aksine her iki pota altındaki agresifliği Jackson’ın değiştirmediği savunması ona pahalıya patladı. Devre arasında soyunma odasında söylediği “Bir şeyleri yanlış yapıyoruz” sözleri aslında durumu gayet iyi açıklıyordu. Lakers yedekleri kayıp, savunması berbattı ilk devrede. Howard tek başına Lakers kadar ribaunt almış, Lakers pozisyon yaratamamış sadece 5 asistte kalmışlardı.

2.perde

Jackson o soruyu sorduktan sonra devamında neler konuştu, oyuncularına neler söyledi duymak isterdim. Lakers öyle bir giriş yaptı ki 3. çeyreğe Magic hamle bile yapamadı onların art arda gelen yumruklarına. Arıza adı gibi bela oldu Magic’e. İlk devre ne Hidayet’i savunabilmiş ne de hücum edebilmişti, ama 3. çeyrekte sanki yeniden programlanmış bir terminatör gibi çıktı sahaya. Attığı sayılardan daha önemli olan belki de Hidayet’e 4. faulünü aldırıp onu kenara göndermesiydi.

3. çeyrekte yağmur gibi yağarken Lakers Magic’in şemsiyesi yırtıldı adeta Hidayet’in kenara gelmesiyle. Bütün sezon boyunca Hidayet’in yokluğunda sorumluluk alan, oyun kuran, bir şeyler üreten adam Johnson Nelson’a feda edildiği için başka alternatif de kalmamıştı. Ne yazık ki Hidayetsiz Magic sudan çıkmış balık gibiydi. Klasikleşen hep böyle oynayamazlar, böyle atamazlar totemini bu kez Lakers için düşündü herkes ki öyle de oldu son çeyrekte ve geriden gelip öne geçen takım bu kez Orlando oldu.

4. çeyrekte akıllı ve yavaş hücum etmek isterken Lakers Hidayet’in geri dönüşüyle kafaca ilk yarıdaki oyuna dönen Magic biraz daha üretken, biraz daha toparlanmış görüntüsüyle maçı almaya niyetlendi. Pietrus’un ve Hidayet’in hem savunma hem de hücum çabaları hele hele Hidayet’in son 5 sayısı maçı da getirmişti zaten Magic’e, ama 2. perdenin yazarı Jackson basit hatalardan doğan ufak şansları öylesine iyi değerlendirip oyuncularına ne kadar güvendiğini öylesine güzel gösterdi ki o 9 yüzüğü nasıl kazandığını bir kez daha anladık. Son topta Fisher’ı tercih etmesi, Magic’in savunma stratejisini öngörüsü kendisine takılan “Zen Master” lakabının ne kadar doğru bir seçim olduğunun ispatıydı.

1.perdede analiz yeteneğiyle övdüğümüz Van Gundy’nin maç içi hamleler ve maç sonu oynatmak konusunda, rakibi hatta ustası Jackson’dan ne kadar geride olduğunu da görmüş olduk. Anlamsız Nelson tercihi, bütün uzatmayı onunla oynaması, Hidayet’e alternatif olabilecek set çizememesi ve B planlarının eksikliği ile defterindeki alternatif plan sayısı z’ye kadar giden Jackson’ı bu maçta geçmesi mümkün değildi. Maç önü konuşmasında “En önemli maç bu maç, her şeyiniz vermenizi, elinizden gelen her şeyi yapmanızı istiyorum!” diye uyarırken takımı aslında ne kadar baskı altında olduğunu da gözler önüne seriyordu bir taraftan. Seri başlamadan önce vermiş olduğu demeçte Jackson’la ilgili olarak “Phil Jackson ile beni ve kariyerlerimizi kıyasladığınızda benim oynadığım Playoff maçı sayısından fazla playoff serisi kazandığını görürsünüz. Kıyasladığımızda ben onun yanında bölgesel bir ligde göreve yeni gelmiş çaylak bir antrenör gibi kalıyorum.” demişti. Bu maç gerçekten bunu hissetti ve birebir yaşadı Van Gundy.

Jackson ilk devredeki savunma şeklini fazla değiştirmeden ufak ayarlamalar yaptı. Odom’lu 5’inde zaman zaman Ariza yerine Hidayet’e Odom’u vermesi, Kobe Bryant’ı Lewis’le eşleştirip agresif savunmasında top almasını engellemesi maç içi ufak farkları oluşturdu. Maç almak için bunlar da yeter dediğimiz yazının ilk bölümündeki cümleyi bu sefer uygulayan Lakers oldu açıkçası. İyi şut atamadılar ama geri kalan her şeyi çok iyi yapıp biraz hücum ribauntlarını da zorlayınca fark ortaya çıktı.

Cavs eşleşmesinde “Sinir harbini daha önce yaşamış olanlar kazanır” diyip Lebron ve arkadaşlrının tecrübesizliğinden dem vurmuştuk. Bu sefer aynı cümleyi Orlando Magic için kullanmakta sakınca yok. Jackson, Kobe, Fisher ve arkadaşlarının Final tecrübesi bu sefer fazlasıyla ağır bastı Magic tarafına. Sinirlerini aldırmış bir resim veren bu üçlü ve görevlerini bıkmadan, vazgeçmeden yapan diğer Lakers oyuncularını da kutlamak gerek. Artık şampiyon gibiler, 5. maçı Lakers alsa da bu güvenle yüzük onlara daha yakın. Usta Koç, uzun zamandır oltasına balık vurmayan ama bugün en büyük balığı tutan balkçı ve tabii ki zor dakikaların adamı bu yoldan ilk kez geçmiyorlar.

Perde Kapanırken

Oyunun sonunda söylenecek 2 söz var Magic açısından. Birincisi Lewis’in ve Lee’nin kayıp olduğu bu gecede Hidayet’in bu resitaline, Howard’ın bu savunma azmine yazık oldu. 2. maç gibi oldu aynen ve arkadaşları Hidayet’i onurlandıramadılar. İkincisi ise serbest atışların Magic tarihindeki kapkaranlık lekesi. Nick Anderson’ın kaçan serbest atışları gözümün önüne geldi, 4. çeyrekte Hidayet ve Howard her kaçırdıklarında. Son pozisyonda Howard bir tane bile sokamayarak adeta Nick Anderson ile kader arkadaşlığına soyundu. Yüzük belki de bir serbest atış kadar yakındı Magic’e ama bu takımın en önemli iki adamı Nick Anderson’ın ruhuna teslim oldular.

Ne olursa olsun basketbolseverler için muhteşem bir şölen oluyor NBA finalleri. 2 uzatmalı, son saniyelere kalan maçlarla dolu harika bir seri. Lebron – Kobe kapışması istiyordu herkes. Artık Lebron’ı hatırlayan bile yok neredeyse, hatırlayanlar ise iyi ki olmamış diyor, hiç değilse tek kişik şovlar değil de basketbol izliyoruz.

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler.

>Hatırlatma Amaçlı

Haziran 11, 2009, 4:39 pm | Basketbol, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

> TBL Final Serisi 4. Maçı: F. Ülker-Efes Pilsen Saat 20.00 Spormax ve Skyturk ortak yayın

Orlando Magic-LA Lakers 4. maçı: Saat 04.00 NTV’de.

Hatırlatma Amaçlı

Haziran 11, 2009, 4:39 pm | Basketbol, ozhano, tv kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

TBL Final Serisi 4. Maçı: F. Ülker-Efes Pilsen Saat 20.00 Spormax ve Skyturk ortak yayın

Orlando Magic-LA Lakers 4. maçı: Saat 04.00 NTV’de.

>Los Galacticos – Kaka – Ronaldo

Haziran 11, 2009, 2:56 pm | Futbol, La Liga kategorisinde yayınlandı | 4 Yorum

>Beckham Madrid havalimanına ayak bastığı andan itibaren onun ve karısının peşinden ayrılmayan basın ordusu hem takım arkadaşlarını hem de bir süre sonra taraftarları çok rahatsız etmişti. O dönem kontratını uzatır mı uzatmaz mı diye konuşulurken Amerika davası çıkınca Capello onu rafa kaldırmış, takımdan fazla konuşulan isim yine Beckham olmuştu.

Los Galacticos’un birinci oluşturulması çok da verimli olmamış, bir süre sonra yıldızlar teker teker takımdan kopmuş ya da gönderilmişti. Perez’in bu ikinci Galacticos açılımının 1. ayağı Kaka oldu. 2. ayağı bir kaç saat önce Ronaldo olarak şekillendi. 3. ayak olarak da Villa’dan söz ediliyor. Gelen Kaka ve Ronaldo’nun ücretlerini mevcut yıldızlarla kıyasladığımızda en az 2 kat bir fark ortaya çıkıyor. Kaka’nın özel hayatını ve kişiliğini gayet iyi biliyoruz; sakin, dindar ve uyumlu. Ama sıra Ronaldo’ya gelince iş değişiyor. Bir çoğumuzun bir senede aldığı gömlekten fazla sayıda ve çok büyük bir hızda sevgili değiştiriyor. Seks alemleri düzenlediği basına sızıyor. İçtiğinde tozuttuğu biliniyor. Ukalalığını, hız ve araba tutkusunu dünya alem biliyor. Sahadaki oyun karakteri asla paylaşmak ve çoğaltmak üzerine değil tam aksine bitirmek ve tek başına büyümek üzerine. Şampiyonlar Ligi finalinde Rooney’nin nasıl çıldırdığını hatırlarsınız herhalde. Spor muhabirlerinden çok magazin muhabirlerinin objektifinden yansıyor resimleri sütunlara. Ve artık Real’in en çok kazanan adamı Ronaldo.

Bu şartlar altında ve “İngiltere’de bunları yapan adam İspanya’da neler yapmaz!” denilirken, hatta ve hatta Akdeniz insanı İspanyolların İngilizler gibi rahat adamlar olmadığı, Ronaldo’nun skandallarını kaldıramayacağı akıllara düşmezken, Real nasıl verecek ödenen paraların hakkını. Hele bir de üstüste 2 maç verilsin, ya da Barcelona’ya kaybedilsin o Euroların her centini burnundan getirmez mi Real seyircisi Perez’in? Çok büyük paralara çok büyük bir bomba aldı kucağına Perez, üstelik bombanın pimi çekili. Ya rakiplerin üzerine atamadan elinde patlatırsa?

Los Galacticos – Kaka – Ronaldo

Haziran 11, 2009, 2:56 pm | Futbol, La Liga kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Beckham Madrid havalimanına ayak bastığı andan itibaren onun ve karısının peşinden ayrılmayan basın ordusu hem takım arkadaşlarını hem de bir süre sonra taraftarları çok rahatsız etmişti. O dönem kontratını uzatır mı uzatmaz mı diye konuşulurken Amerika davası çıkınca Capello onu rafa kaldırmış, takımdan fazla konuşulan isim yine Beckham olmuştu.

Los Galacticos’un birinci oluşturulması çok da verimli olmamış, bir süre sonra yıldızlar teker teker takımdan kopmuş ya da gönderilmişti. Perez’in bu ikinci Galacticos açılımının 1. ayağı Kaka oldu. 2. ayağı bir kaç saat önce Ronaldo olarak şekillendi. 3. ayak olarak da Villa’dan söz ediliyor. Gelen Kaka ve Ronaldo’nun ücretlerini mevcut yıldızlarla kıyasladığımızda en az 2 kat bir fark ortaya çıkıyor. Kaka’nın özel hayatını ve kişiliğini gayet iyi biliyoruz; sakin, dindar ve uyumlu. Ama sıra Ronaldo’ya gelince iş değişiyor. Bir çoğumuzun bir senede aldığı gömlekten fazla sayıda ve çok büyük bir hızda sevgili değiştiriyor. Seks alemleri düzenlediği basına sızıyor. İçtiğinde tozuttuğu biliniyor. Ukalalığını, hız ve araba tutkusunu dünya alem biliyor. Sahadaki oyun karakteri asla paylaşmak ve çoğaltmak üzerine değil tam aksine bitirmek ve tek başına büyümek üzerine. Şampiyonlar Ligi finalinde Rooney’nin nasıl çıldırdığını hatırlarsınız herhalde. Spor muhabirlerinden çok magazin muhabirlerinin objektifinden yansıyor resimleri sütunlara. Ve artık Real’in en çok kazanan adamı Ronaldo.

Bu şartlar altında ve “İngiltere’de bunları yapan adam İspanya’da neler yapmaz!” denilirken, hatta ve hatta Akdeniz insanı İspanyolların İngilizler gibi rahat adamlar olmadığı, Ronaldo’nun skandallarını kaldıramayacağı akıllara düşmezken, Real nasıl verecek ödenen paraların hakkını. Hele bir de üstüste 2 maç verilsin, ya da Barcelona’ya kaybedilsin o Euroların her centini burnundan getirmez mi Real seyircisi Perez’in? Çok büyük paralara çok büyük bir bomba aldı kucağına Perez, üstelik bombanın pimi çekili. Ya rakiplerin üzerine atamadan elinde patlatırsa?

>Gerard Houllier ve Hamdi Arıkan

Haziran 11, 2009, 2:50 pm | Bundesliga, Futbol, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

> Bir ara adı Galatasaray ile anılan Gerard Houllier Köln ile anlaşmış. Geçirdiği hastalıktan sonra kendi kariyerini tekrar üst seviyelere çıkarmak için Bundesliga’yı uygun görmüş. İnşallah istediği gibi olur. Hem ona hem de Köln’e hayırlı olsun.
Ben bu adamı Türkiye’de matematik deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan duayen “Prof. Dr. Hamdi Arıkan”a benzetiyorum. Hamdi Arıkan 1940 yılında doğmuş olup kalp rahatsızlığı sonrası bir süre üniversitelerde ders vermeye ara vermişti. Ben de ondan ders alma şansına nail olabilen insanlardan biri olup 99 yılında üniversite lisans 1. sınıfta iken dersinde “Kosinüs” derken yığılıp kalmış ve paldır küldür hastaneye yetiştirmiştik onu. Hayatımda o kahrolası depremden sonra en kötü andı. Çünkü kendisinin tüm öğrencileri tarafından sevildiği aşikardı. (Dersine katılan ya da kitaplarını okuyanlar çok iyi bilirler ki hocamızın en çok kullandığı kelime “aşikar”dır. Fakat hiç bir zaman ben onun “aşikar olarak problemin çözümü bu şekilde elde edilir” dediği hiç bir problemin çözümünü anlamamışımdır :D) Aynı Hamdi Hocamız’da olduğu gibi Houllier de saha kenarında yığılıp kalırsa hiç şaşırmam. Çok dikkat etmesi gerek kendisine. Neyse hem Hamdi Hocamıza hem de Houllier’e Allah uzun ömür versin. Her ikisinin de hem futbola hem de matematiğe verecek çok şeyi var.

Gerard Houllier ve Hamdi Arıkan

Haziran 11, 2009, 2:50 pm | Bundesliga, Futbol, Hayat, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir ara adı Galatasaray ile anılan Gerard Houllier Köln ile anlaşmış. Geçirdiği hastalıktan sonra kendi kariyerini tekrar üst seviyelere çıkarmak için Bundesliga’yı uygun görmüş. İnşallah istediği gibi olur. Hem ona hem de Köln’e hayırlı olsun.
Ben bu adamı Türkiye’de matematik deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan duayen “Prof. Dr. Hamdi Arıkan”a benzetiyorum. Hamdi Arıkan 1940 yılında doğmuş olup kalp rahatsızlığı sonrası bir süre üniversitelerde ders vermeye ara vermişti. Ben de ondan ders alma şansına nail olabilen insanlardan biri olup 99 yılında üniversite lisans 1. sınıfta iken dersinde “Kosinüs” derken yığılıp kalmış ve paldır küldür hastaneye yetiştirmiştik onu. Hayatımda o kahrolası depremden sonra en kötü andı. Çünkü kendisinin tüm öğrencileri tarafından sevildiği aşikardı. (Dersine katılan ya da kitaplarını okuyanlar çok iyi bilirler ki hocamızın en çok kullandığı kelime “aşikar”dır. Fakat hiç bir zaman ben onun “aşikar olarak problemin çözümü bu şekilde elde edilir” dediği hiç bir problemin çözümünü anlamamışımdır :D) Aynı Hamdi Hocamız’da olduğu gibi Houllier de saha kenarında yığılıp kalırsa hiç şaşırmam. Çok dikkat etmesi gerek kendisine. Neyse hem Hamdi Hocamıza hem de Houllier’e Allah uzun ömür versin. Her ikisinin de hem futbola hem de matematiğe verecek çok şeyi var.

>Sınırı Yok mu Bunların?

Haziran 10, 2009, 11:49 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

>

Bir gazete ve aynı gün içinde dört transfer haberi. Arkasından da akla gelen iki soru:
“Bedavaya mı verecekler?”
“Galatasaray’ın transfer bütçesi ne kadar?”
Bu arada Jovanovic’i de alacakmışsız ama Allah’tan kulübü “Nayır Nolamaz” demiş.

Sınırı Yok mu Bunların?

Haziran 10, 2009, 11:49 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, Transfer kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir gazete ve aynı gün içinde dört transfer haberi. Arkasından da akla gelen iki soru:
“Bedavaya mı verecekler?”
“Galatasaray’ın transfer bütçesi ne kadar?”
Bu arada Jovanovic’i de alacakmışsız ama Allah’tan kulübü “Nayır Nolamaz” demiş.

>Sucuklu Yumurta

Haziran 10, 2009, 9:04 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | 5 Yorum

>Güya 4,5’ta yediğim yemekten sonra 1 saat masa tenisi ve 1 saat halı saha maçı yapacak ve gece bir şey yemeyecektim. Ama gözüm döndü akşam içim ezilince, uykum açıldı, yerimden zıpkın gibi fırlayıp dolaptan kaptığım gibi tık tık tık dilimledim sucukları, kırdım 2 yumurtayı üstüne, bandıra bandıra, delicesine yedim sıcak sıcak. Şöyle bi içim kavrulmadı, hararet basmadı değil ama özlemişiz be kardeşim. O buram buram kokusunu, sızan yağını, yumurtanın beyazıyla bütünleştiği ve hafifçe kızardığı kenarlarını görünce, hele hele ekmeğimi bandırıp, ekmekten yumurtanın sarısı damlarken o lokmanın bir cenahına bir de sucuğun yağı ilişmişken kendimden geçtim, eridim, bittim yemeye doyamadım. Seviyorum be!

Sucuklu Yumurta

Haziran 10, 2009, 9:04 pm | Hayat kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Güya 4,5’ta yediğim yemekten sonra 1 saat masa tenisi ve 1 saat halı saha maçı yapacak ve gece bir şey yemeyecektim. Ama gözüm döndü akşam içim ezilince, uykum açıldı, yerimden zıpkın gibi fırlayıp dolaptan kaptığım gibi tık tık tık dilimledim sucukları, kırdım 2 yumurtayı üstüne, bandıra bandıra, delicesine yedim sıcak sıcak. Şöyle bi içim kavrulmadı, hararet basmadı değil ama özlemişiz be kardeşim. O buram buram kokusunu, sızan yağını, yumurtanın beyazıyla bütünleştiği ve hafifçe kızardığı kenarlarını görünce, hele hele ekmeğimi bandırıp, ekmekten yumurtanın sarısı damlarken o lokmanın bir cenahına bir de sucuğun yağı ilişmişken kendimden geçtim, eridim, bittim yemeye doyamadım. Seviyorum be!

>Ünilig, Yönetim Yanlışları ve Sakarya’nın Macerası

Haziran 10, 2009, 3:15 pm | Korumalı Futbol, Tatankalar kategorisinde yayınlandı | 3 Yorum

>

Üniversiteler Ligi’nde bir değişiklik olmadı ve yine Ankara takımlarının liderliğinde ve şampiyonluğunda sona eren bir Lig yaşandı. Daha önceki yazılarda hep Üniversiteler Ligi’nin sisteminin yanlış olduğundan, bu sistemle ne doğru düzgün oyuncu yetişebileceğinden ne de Üniversite kulüplerinin kurumsallaşabileceğinden bahsettik. Bu sezonki sonuç, önceki seneler gibi aynı senaryonun tekrar filme çekilmesi oldu. Ve hepimiz sıkıldık, hepimiz bunaldık.

NFLTr’de bu yıl başladığım yazarlığımın yanı sıra, hatta ve aslında Sakarya Üniversitesi Korumalı Futbol Kulübü’nün Başkanlığını yürütüyorum. 2007’de göreve geldiğim günle bugün arasında 2 kez TBSF federasyonu değişti. Sporcu-öğrenci arkadaşlarımın kafasındaki kendimizle ilgili soru işaretlerinin çoğunu halletmişken, halen büyük bir kısmının aklında Federasyon ve sporun geleceği ile ilgili bir yığın soru ve şüphe var. Yavaş yavaş hem bunları hem de yaşadıklarımızı paylaşmak istiyorum sizlerle.

2 sezondur farklı federasyonlar görevde olmasına karşın Üniversiteler Ligi başlamadan 1 hafta öncesine kadar lig nasıl tertip edilecek, kim hangi grupta, seri başı var mıdır, gruplar kaçarlı olacak, kaç maç yapılacak vs. vs. soruları cevap bulmuyor. Tertip edilen resmi bir ligin başlamasına üç gün kala bunlar belli olursa, ne doğru düzgün o lige katılacak takım ne de o ligi götürecek ekip, ekipman, yan faktörleri tamamlayabilirsin.

Öncelikli sorun hem Sakarya’da hem diğer illerde muhtemelen maç yapacak sahadır. Liglerin başlama tarihi, katılacak takımlar lig başlamadan en az 1 ay önce belli olmadıkça, Korumalı Futbol’da saha sıkıntısı kanayan bir yara olarak kalacaktır. Üniversitelerin açılış tarihleri birbirine çok yakın olduğuna göre, ligin başlama tarihi de yaz aylarında kriterleri ile belirlenmelidir. Katılım için konulan başvuru tarihinde kriterleri sağlayan takımlar hesaba katılıp fikstür ve organizasyon taslağı kolaylıkla belirlenebilir. Taslak Üniversitelere gönderilir ve konulan belli cevap süresi sonunda gelen – gelmeyen cevaplara göre kesinleşir. Örneğin Lig Ekim 20’de başlayacaksa bu işler 20 Eylül’de kesinleşmiş, son bulmuş olur. Ona göre Gençlik Spor Müdürlükleri, Belediyeler ve Üniversite Yönetimleri ile masaya oturulur, sahalar aylar öncesinden bağlanır. Bu iki seneyi hatırlayalım örneğin. İlk maçımız geçen sene Bilgi Üniversitesi ile, Lig Cumartesi başlayacak, maç tarihi ancak Pazartesi kesinleşti, biz yırtınarak şehir dışındaki bir sahayı Perşembe günü koparabildik. O da benim Gençlik Spor İl Müdürü ile 13 senelik bir dostluğum olması sayesinde olabildi ancak. Bu sezon 2. hafta fikstürü sezon başı ilan edilip sonra Kurban Bayramı diye ötelendi. Ben 2 maç Üniversite’den 1001 zorlukla aldığım ve bakımını büyüklerimizin ılımlı yaklaşımı sonucu ertelettiğim sahada dediğim tarihte 1.maçımı yapamadım, 2. maçımda da mağlup olunca bir anda “Bunun için mi verdik sorusuna” muhatap kalabilecek bir hale geldim. Halbuki maçları zamanında ve hazırken yapsam belki de 2 galibiyetle gruptan çıkan benim ekibim olacaktı. Düzensiz ve eksik bir organizasyon geçen sene çeyrek final yapan takımı bir anda o iş tesadüf mü? sorusuyla karşı karşıya bıraktı ki kökeninde Saha sıkıntısının verdiği stres ve son güne kadar saha ayarlayıp onu oynanabilir getirmeye çalışan oyuncuların yıpranmışlığı ve üzerlerindeki baskı yatar.

Pahalı bir spor olan Korumalı Futbol’u devam ettirebilmek, iyi bir yerlere getirebilmek ve bu kültürü yerleştirebilmek için en elzem ihtiyaç mutlaka ve mutlaka malzeme. 2007’de elinde sağlam 22 shoulder pad ve 18 kask olan takımı bu sezon sonu itibariyle Kulüpler Ligi’ne katılabilecek duruma getirdik. Ancak 2 senedir çektiklerimi bir ben bir de Allah biliyor. Eşime, evime, aileme ayıramadığım zamanı hep Korumalı Futbola ve kulübe ayırmak, her anı “Takımı nasıl daha iyi bir konuma getiririz?” diye düşünerek geçirmek, para peşinde koşmak, defalarca reddedilmek, antrenmanı ayrı deplasmanı ayrı maçı ayrı oyuncuların ruh halini, derslerini ayrı düşünmek, kurum içi sorunlarla ve bürokratik engellerle savaşmak herkesin katlanacağı şeyler değil. Oyuncularım zaman zaman soruyorlar bana “Neden Hocam, neden bu kadar parçalıyorsunuz kendinizi?” diye. Net bir cevabı yok aslında, aşk var, tutku var içinde, paylaşmak var ama kesin şudur diyemiyorum. Onları sahada görmek çok mutlu ediyor beni. Malzemeleri, formaları, topları tam olarak çıkıyorlar ya sahaya bir an zaman duruyor benim için.

Fazla uzatmadan özetleyelim malzeme ve para mevzusunu. 2 seneyi aşkın süredir hediyelik eşya satmaktan, bağış toplamaya, sponsorluk görüşmelerinden, takvim yaptırmaya envayi çeşit yol denedik para bulabilmek için. Hem alın terimizle kazandık parayı hem de sonunda bir sponsor bulabildik ama sponsor benim ortaokul ve liseden çok sevdiğim bir dostum. Formaları yaptırdık ama bunu yapan da bizim okuldan Ankara’da yaşayan bir işadamı arkadaş. Bu mudur yani Korumalı Futbol’un gelişimi, ilerlemesi? Bu mudur Balkanlar’a yayılıyoruz, tabana iniyoruz? Bir kişi bir şeye ihtiyacınız var mı diye aramadı 2 senedir Federasyon yetkili kurullarından (Fatih Gökova ve Metin Bey’i hariç tutuyorum). Arandığımız zaman sorulan soru şu : Maça çıkıyor musunuz, sahanızı ayarladınız mı? Bu mudur bir sporu federe etmek, yönetmek. Bu adamlar neler yapıyorlar, nereden malzeme bulup çıkıyorlar maçlara, paraları var mı, sahayı nasıl ayarladılar, deplasmana nasıl gidecekler diye kimse sormuyor. Çoğu Üniversite takımı bizim gibi SKS’ye bağlı (ki bu sene Rektörlüğe bağlanmayı başardık) ve öğrenci kulübü konumunda. Üniversite’den alınan maddi destek sıfıra yakın, ancak kampus içi ihtiyaçlar karşılanabiliyor, onlar da kısıtlı oluyor. Peki bu şartlar altında bu kadar Üniversite takımı nasıl var oluyor ve bu lig yürüyor? Bunun adı mucize başka bir şey değil.

Anlatacak aslında çok şey var ama şimdilik bu kadarla yetinelim. Gözüken o ki Üniversite takımlarına bakış açısı değişmedikçe ve Korumalı Futbol’un tanıtımı için ciddi atılımlar yapılmadıkça her sene aynı sıkıntılarla boğuşacağız.

İlk defa buradan açıklamış olalım; Sakarya Üniversitesi Spor Kulübü altında branş olarak Korumalı Futbol’u açtık ve gelecek sene bir aksilik olmazsa Kulüpler Ligi’nde de mücadele etmek için başvurularımızı yapacağız. Sakarya, Kocaeli veya yakın illerde ikamet eden Futbol tutkunlarını antrenmanlarımızın başlamasıyla birlikte Sakarya Üniversitesi’ne bekliyoruz. Mezunlarımız, halen Üniversite takımında oynayanlarımız ve bu işe gönül vermişlerle iyi bir çaylak sezonu geçirmek istiyoruz Kulüpler Ligi’nde.

İlerleyen yazılarda görüşmek üzere…

Bilgi için: http://www.afkulubu.sakarya.edu.tr/

Ünilig, Yönetim Yanlışları ve Sakarya’nın Macerası

Haziran 10, 2009, 3:15 pm | Korumalı Futbol, Tatankalar kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Üniversiteler Ligi’nde bir değişiklik olmadı ve yine Ankara takımlarının liderliğinde ve şampiyonluğunda sona eren bir Lig yaşandı. Daha önceki yazılarda hep Üniversiteler Ligi’nin sisteminin yanlış olduğundan, bu sistemle ne doğru düzgün oyuncu yetişebileceğinden ne de Üniversite kulüplerinin kurumsallaşabileceğinden bahsettik. Bu sezonki sonuç, önceki seneler gibi aynı senaryonun tekrar filme çekilmesi oldu. Ve hepimiz sıkıldık, hepimiz bunaldık.

NFLTr’de bu yıl başladığım yazarlığımın yanı sıra, hatta ve aslında Sakarya Üniversitesi Korumalı Futbol Kulübü’nün Başkanlığını yürütüyorum. 2007’de göreve geldiğim günle bugün arasında 2 kez TBSF federasyonu değişti. Sporcu-öğrenci arkadaşlarımın kafasındaki kendimizle ilgili soru işaretlerinin çoğunu halletmişken, halen büyük bir kısmının aklında Federasyon ve sporun geleceği ile ilgili bir yığın soru ve şüphe var. Yavaş yavaş hem bunları hem de yaşadıklarımızı paylaşmak istiyorum sizlerle.

2 sezondur farklı federasyonlar görevde olmasına karşın Üniversiteler Ligi başlamadan 1 hafta öncesine kadar lig nasıl tertip edilecek, kim hangi grupta, seri başı var mıdır, gruplar kaçarlı olacak, kaç maç yapılacak vs. vs. soruları cevap bulmuyor. Tertip edilen resmi bir ligin başlamasına üç gün kala bunlar belli olursa, ne doğru düzgün o lige katılacak takım ne de o ligi götürecek ekip, ekipman, yan faktörleri tamamlayabilirsin.

Öncelikli sorun hem Sakarya’da hem diğer illerde muhtemelen maç yapacak sahadır. Liglerin başlama tarihi, katılacak takımlar lig başlamadan en az 1 ay önce belli olmadıkça, Korumalı Futbol’da saha sıkıntısı kanayan bir yara olarak kalacaktır. Üniversitelerin açılış tarihleri birbirine çok yakın olduğuna göre, ligin başlama tarihi de yaz aylarında kriterleri ile belirlenmelidir. Katılım için konulan başvuru tarihinde kriterleri sağlayan takımlar hesaba katılıp fikstür ve organizasyon taslağı kolaylıkla belirlenebilir. Taslak Üniversitelere gönderilir ve konulan belli cevap süresi sonunda gelen – gelmeyen cevaplara göre kesinleşir. Örneğin Lig Ekim 20’de başlayacaksa bu işler 20 Eylül’de kesinleşmiş, son bulmuş olur. Ona göre Gençlik Spor Müdürlükleri, Belediyeler ve Üniversite Yönetimleri ile masaya oturulur, sahalar aylar öncesinden bağlanır. Bu iki seneyi hatırlayalım örneğin. İlk maçımız geçen sene Bilgi Üniversitesi ile, Lig Cumartesi başlayacak, maç tarihi ancak Pazartesi kesinleşti, biz yırtınarak şehir dışındaki bir sahayı Perşembe günü koparabildik. O da benim Gençlik Spor İl Müdürü ile 13 senelik bir dostluğum olması sayesinde olabildi ancak. Bu sezon 2. hafta fikstürü sezon başı ilan edilip sonra Kurban Bayramı diye ötelendi. Ben 2 maç Üniversite’den 1001 zorlukla aldığım ve bakımını büyüklerimizin ılımlı yaklaşımı sonucu ertelettiğim sahada dediğim tarihte 1.maçımı yapamadım, 2. maçımda da mağlup olunca bir anda “Bunun için mi verdik sorusuna” muhatap kalabilecek bir hale geldim. Halbuki maçları zamanında ve hazırken yapsam belki de 2 galibiyetle gruptan çıkan benim ekibim olacaktı. Düzensiz ve eksik bir organizasyon geçen sene çeyrek final yapan takımı bir anda o iş tesadüf mü? sorusuyla karşı karşıya bıraktı ki kökeninde Saha sıkıntısının verdiği stres ve son güne kadar saha ayarlayıp onu oynanabilir getirmeye çalışan oyuncuların yıpranmışlığı ve üzerlerindeki baskı yatar.

Pahalı bir spor olan Korumalı Futbol’u devam ettirebilmek, iyi bir yerlere getirebilmek ve bu kültürü yerleştirebilmek için en elzem ihtiyaç mutlaka ve mutlaka malzeme. 2007’de elinde sağlam 22 shoulder pad ve 18 kask olan takımı bu sezon sonu itibariyle Kulüpler Ligi’ne katılabilecek duruma getirdik. Ancak 2 senedir çektiklerimi bir ben bir de Allah biliyor. Eşime, evime, aileme ayıramadığım zamanı hep Korumalı Futbola ve kulübe ayırmak, her anı “Takımı nasıl daha iyi bir konuma getiririz?” diye düşünerek geçirmek, para peşinde koşmak, defalarca reddedilmek, antrenmanı ayrı deplasmanı ayrı maçı ayrı oyuncuların ruh halini, derslerini ayrı düşünmek, kurum içi sorunlarla ve bürokratik engellerle savaşmak herkesin katlanacağı şeyler değil. Oyuncularım zaman zaman soruyorlar bana “Neden Hocam, neden bu kadar parçalıyorsunuz kendinizi?” diye. Net bir cevabı yok aslında, aşk var, tutku var içinde, paylaşmak var ama kesin şudur diyemiyorum. Onları sahada görmek çok mutlu ediyor beni. Malzemeleri, formaları, topları tam olarak çıkıyorlar ya sahaya bir an zaman duruyor benim için.

Fazla uzatmadan özetleyelim malzeme ve para mevzusunu. 2 seneyi aşkın süredir hediyelik eşya satmaktan, bağış toplamaya, sponsorluk görüşmelerinden, takvim yaptırmaya envayi çeşit yol denedik para bulabilmek için. Hem alın terimizle kazandık parayı hem de sonunda bir sponsor bulabildik ama sponsor benim ortaokul ve liseden çok sevdiğim bir dostum. Formaları yaptırdık ama bunu yapan da bizim okuldan Ankara’da yaşayan bir işadamı arkadaş. Bu mudur yani Korumalı Futbol’un gelişimi, ilerlemesi? Bu mudur Balkanlar’a yayılıyoruz, tabana iniyoruz? Bir kişi bir şeye ihtiyacınız var mı diye aramadı 2 senedir Federasyon yetkili kurullarından (Fatih Gökova ve Metin Bey’i hariç tutuyorum). Arandığımız zaman sorulan soru şu : Maça çıkıyor musunuz, sahanızı ayarladınız mı? Bu mudur bir sporu federe etmek, yönetmek. Bu adamlar neler yapıyorlar, nereden malzeme bulup çıkıyorlar maçlara, paraları var mı, sahayı nasıl ayarladılar, deplasmana nasıl gidecekler diye kimse sormuyor. Çoğu Üniversite takımı bizim gibi SKS’ye bağlı (ki bu sene Rektörlüğe bağlanmayı başardık) ve öğrenci kulübü konumunda. Üniversite’den alınan maddi destek sıfıra yakın, ancak kampus içi ihtiyaçlar karşılanabiliyor, onlar da kısıtlı oluyor. Peki bu şartlar altında bu kadar Üniversite takımı nasıl var oluyor ve bu lig yürüyor? Bunun adı mucize başka bir şey değil.

Anlatacak aslında çok şey var ama şimdilik bu kadarla yetinelim. Gözüken o ki Üniversite takımlarına bakış açısı değişmedikçe ve Korumalı Futbol’un tanıtımı için ciddi atılımlar yapılmadıkça her sene aynı sıkıntılarla boğuşacağız.

İlk defa buradan açıklamış olalım; Sakarya Üniversitesi Spor Kulübü altında branş olarak Korumalı Futbol’u açtık ve gelecek sene bir aksilik olmazsa Kulüpler Ligi’nde de mücadele etmek için başvurularımızı yapacağız. Sakarya, Kocaeli veya yakın illerde ikamet eden Futbol tutkunlarını antrenmanlarımızın başlamasıyla birlikte Sakarya Üniversitesi’ne bekliyoruz. Mezunlarımız, halen Üniversite takımında oynayanlarımız ve bu işe gönül vermişlerle iyi bir çaylak sezonu geçirmek istiyoruz Kulüpler Ligi’nde.

İlerleyen yazılarda görüşmek üzere…

Bilgi için: http://www.afkulubu.sakarya.edu.tr/

>Orlando Magic Salvation

Haziran 10, 2009, 10:10 am | LA Lakers, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | 17 Yorum

>

Van Gundy’den sağlam birer fırça yedikleri belli olan Alston ve Howard bu maçın kazanılmasındaki en büyük etkenler oldular. Hep Alston’ın soktuğu 1 ekstra şut, attığı 1 fazla sayı Orlando’ya maç kazandırır derken dün akşamki gibi bir senaryodan bahsediyorduk aslında. Big Three 60-70 sayı arası bir katkıyı yaparken onlara ekstra sayılarla destek verecek, topu elinde bulduğunda ona bomba muamelesi yapmayacak 4. ve 5. lere ihtiyacı vardı Orlando’nun. Cavs serisi 5. maçını hatırlayalım, Alston’ın 26 sayıyla herkesi şok ettiği maçı. Bir anda rakibin dengesi bozuluyor Alston üretim yapınca. Riske edilen adam isabetli oynarsa mecburen ödün vermek durumunda kalıyor rakip sert ve yardımlaşmalı savunmadan. Aslında basketbol ne kadar basit bir oyun.

İlk yazıda Kobe’yi durdurmanın yolu olarak boyalı alanın köşelerinde onu bekleyen uzunlar formülünün işe yarayacağından bahsetmiştik. Howard – Gortat zaman zaman da Battie’nin değişkenler olarak kullanıldığı bu formül 2. maçta Kobe’yi yavaşlatmıştı. Ancak o formül denenirken çoğunlukla Redick’in sahada olduğunu da unutmamak gerek. Savunma yönü hep aksayan, çok kolay geçilen bir adam Redick, Kobe ile zaten eşleşmiyor ama perdelerde onu Kobe üzerinde bırakmaya çalışarak çok ekmek yediğini de Koca Phil’in yadsımamak gerekir. Neyse konumuza dönelim. 3. maçta bu uygulamayı özellikle Gortat oyundayken hücum kapasitesi çok sınırlandığı için Van Gundy daha kısıtlı tutarak onun yerine daha akılcı bir Kobe-stopper bulmuş. Adamı Kobe’ninyanlara gitmesini engellemek amacıyla Howard ya da o an oyunda olan uzun her kimse onun bulunduğu tarafın tersine doğru ayak çıkartarak Kobe’yi içeri uzuna doğru sürdü her fırsatını bulduğunda. Bu pozisyonlarda Kobe iyi perde yakalamışsa cezayı kesti, perde kötüyse dengesiz şut atmak durumunda kaldı. Bu sırada Kobe’ye doğru 3. adamlar tarafından uzatılan ellerin de hakkını vermek gerek. Gerçi bu savunma gayet riskli, doğru yapılmadığı her pozisyonda Gasol ya da Odom’la sayı buldu Lakers. Fakat genel olarak bakarsak ilk çeyrekteki muazzam şut performansını bir kenara koyalım Kobe 14’te 3 atmış bu stratejiye karşı 3 çeyrekte. İçeri girmeye zorlandıkça şuta mecbur kalıp dengesiz şutlara ya da fadeaway tarzı girişimlere başvurması onu hem fiziken hem de kafa olarak çok yordu, ötesinde sinirlendirdi. Ve eğer Kobe sinirliyse, dengesi bozulduysa Lakers geri kalan adamlarıyla Orlando’dan ne yaparsa yapsın maç alamaz.

Özet; Orlando’nun Kobe’nin sinirlenmesine, Lakers’ın Kobe’nin sakinliğine ihtiyacı var yüzük için.

Bu playofflarda hep Hidayet’ten bahsedildi, öve öve bitiremedik, bitiremediler. Haklıyız, haklılar. Ancak gözden kaçan bir konu Hidayet’e bunları yapma yetkisi ve iznini veren adamın Van Gundy olduğu. Brian Hill zamanında Hidayet bunları yaptığı anda kenara alınıyor, birçok kez azar sınırında konuşmalara maruz kalıyordu. Bu takım Van Gundy’nin takımı ve bu takımda Hidayet dışında da çok iyi oyuncular var. Dün gece Hidayet’i kilitlediğinde Lakers o adamlar sahne aldılar ve maçı getirdiler. SVG’nin Pietrus tercihini çok eleştirmişti Mehmet, başlarda haklı gibi gözüküyordu belki ama her oyuncunun uygun bir rolü vardır takıma ve o rolün kostümünü giyene kadar birkaç kıyafet değiştirmesi gerekebilir. Sonunda Pietrus’u nasıl ve ne zaman kullanacağını buldu SVG. Hem savunması hem de cesareti ile Pietrus bu playofflarda Magic’in kesinlikle “x” faktörü.

Van Gundy’nin Nelson’ı o ağır sakatlıktan sonra oynatıyor olması çok eleştiriliyor, en şiddetli eleştirenlerden biri de benim ama gözden kaçırdığımız bir nokta var.Nelson’ın final serisinde oynaması kararını 1. maç sabahı otelde arkadaşları oybirliği alıp Van Gundy’e bildirmişler. Bu noktada oyuncularının özgür iradelerini kullanmalarına izin veriyor aslında Van Gundy. Ama itiraf etmek gerekir ki Nelson’ı şu iki maçtır, ki benim de istediğim bu, Alston’ı veya Hidayet’i dinlendiren adam olarak bir nevi Johnson’ın görevinde kullanması daha doğru bir tercih oldu. Hem psikolojik olarak sakatlık korkusu hem de antrenmansızlık Fisher (maçın başında iyi şut atsa da devamlılığının kalmadığını bir kez daha gördük) karşısında bile Nelson’ı zor durumlarda bırakırken Farmar’ın onu nasıl rezil ettiğini anlatmak bile istemiyorum, herkes gördü. Johnson’ın sertliği ve yırtıcılığı bir kayıp kuşkusuz, Nelson’ın o ağır sakatlıktan dönüşü her ne kadar moral aşılasa da takıma.

Kobe’yi savunmayı öğrenip, egolarından sıyrılmış Howard, kendini büyük ölçüde frenleyen Alston, Hidayet gibi bir sorumluluk alma makinesi, Lewis gibi bir şutör, Pietrus, Lee gibi artı faktörlerle sahaya her şeyini vermeye çalışan bir Magic’in, bu kafada oynarlarsa diğer 2 iç saha maçını da vereceğini düşünmüyorum. En zoru bu maçtı, 3-0 olur mu sorusu kemirirken insanın beynini, bu kararlı duruşu göstermek herkese gereken cevabı vermek demek.

İlk yarıdaki muhteşem %75’lik şut yüzdesi ve ilk Final galibiyetiyle bu takım Orlando tarihinin en iyi takımı olarak bir kez daha tarihe geçti ve bizler de zevkle tanık olduk.

Yazıyı Van Gundy’nin şu güzel sözüyle bitirelim:

“Just play your game, make our ball movement”

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…

Orlando Magic Salvation

Haziran 10, 2009, 10:10 am | LA Lakers, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Van Gundy’den sağlam birer fırça yedikleri belli olan Alston ve Howard bu maçın kazanılmasındaki en büyük etkenler oldular. Hep Alston’ın soktuğu 1 ekstra şut, attığı 1 fazla sayı Orlando’ya maç kazandırır derken dün akşamki gibi bir senaryodan bahsediyorduk aslında. Big Three 60-70 sayı arası bir katkıyı yaparken onlara ekstra sayılarla destek verecek, topu elinde bulduğunda ona bomba muamelesi yapmayacak 4. ve 5. lere ihtiyacı vardı Orlando’nun. Cavs serisi 5. maçını hatırlayalım, Alston’ın 26 sayıyla herkesi şok ettiği maçı. Bir anda rakibin dengesi bozuluyor Alston üretim yapınca. Riske edilen adam isabetli oynarsa mecburen ödün vermek durumunda kalıyor rakip sert ve yardımlaşmalı savunmadan. Aslında basketbol ne kadar basit bir oyun.

İlk yazıda Kobe’yi durdurmanın yolu olarak boyalı alanın köşelerinde onu bekleyen uzunlar formülünün işe yarayacağından bahsetmiştik. Howard – Gortat zaman zaman da Battie’nin değişkenler olarak kullanıldığı bu formül 2. maçta Kobe’yi yavaşlatmıştı. Ancak o formül denenirken çoğunlukla Redick’in sahada olduğunu da unutmamak gerek. Savunma yönü hep aksayan, çok kolay geçilen bir adam Redick, Kobe ile zaten eşleşmiyor ama perdelerde onu Kobe üzerinde bırakmaya çalışarak çok ekmek yediğini de Koca Phil’in yadsımamak gerekir. Neyse konumuza dönelim. 3. maçta bu uygulamayı özellikle Gortat oyundayken hücum kapasitesi çok sınırlandığı için Van Gundy daha kısıtlı tutarak onun yerine daha akılcı bir Kobe-stopper bulmuş. Adamı Kobe’ninyanlara gitmesini engellemek amacıyla Howard ya da o an oyunda olan uzun her kimse onun bulunduğu tarafın tersine doğru ayak çıkartarak Kobe’yi içeri uzuna doğru sürdü her fırsatını bulduğunda. Bu pozisyonlarda Kobe iyi perde yakalamışsa cezayı kesti, perde kötüyse dengesiz şut atmak durumunda kaldı. Bu sırada Kobe’ye doğru 3. adamlar tarafından uzatılan ellerin de hakkını vermek gerek. Gerçi bu savunma gayet riskli, doğru yapılmadığı her pozisyonda Gasol ya da Odom’la sayı buldu Lakers. Fakat genel olarak bakarsak ilk çeyrekteki muazzam şut performansını bir kenara koyalım Kobe 14’te 3 atmış bu stratejiye karşı 3 çeyrekte. İçeri girmeye zorlandıkça şuta mecbur kalıp dengesiz şutlara ya da fadeaway tarzı girişimlere başvurması onu hem fiziken hem de kafa olarak çok yordu, ötesinde sinirlendirdi. Ve eğer Kobe sinirliyse, dengesi bozulduysa Lakers geri kalan adamlarıyla Orlando’dan ne yaparsa yapsın maç alamaz.

Özet; Orlando’nun Kobe’nin sinirlenmesine, Lakers’ın Kobe’nin sakinliğine ihtiyacı var yüzük için.

Bu playofflarda hep Hidayet’ten bahsedildi, öve öve bitiremedik, bitiremediler. Haklıyız, haklılar. Ancak gözden kaçan bir konu Hidayet’e bunları yapma yetkisi ve iznini veren adamın Van Gundy olduğu. Brian Hill zamanında Hidayet bunları yaptığı anda kenara alınıyor, birçok kez azar sınırında konuşmalara maruz kalıyordu. Bu takım Van Gundy’nin takımı ve bu takımda Hidayet dışında da çok iyi oyuncular var. Dün gece Hidayet’i kilitlediğinde Lakers o adamlar sahne aldılar ve maçı getirdiler. SVG’nin Pietrus tercihini çok eleştirmişti Mehmet, başlarda haklı gibi gözüküyordu belki ama her oyuncunun uygun bir rolü vardır takıma ve o rolün kostümünü giyene kadar birkaç kıyafet değiştirmesi gerekebilir. Sonunda Pietrus’u nasıl ve ne zaman kullanacağını buldu SVG. Hem savunması hem de cesareti ile Pietrus bu playofflarda Magic’in kesinlikle “x” faktörü.

Van Gundy’nin Nelson’ı o ağır sakatlıktan sonra oynatıyor olması çok eleştiriliyor, en şiddetli eleştirenlerden biri de benim ama gözden kaçırdığımız bir nokta var.Nelson’ın final serisinde oynaması kararını 1. maç sabahı otelde arkadaşları oybirliği alıp Van Gundy’e bildirmişler. Bu noktada oyuncularının özgür iradelerini kullanmalarına izin veriyor aslında Van Gundy. Ama itiraf etmek gerekir ki Nelson’ı şu iki maçtır, ki benim de istediğim bu, Alston’ı veya Hidayet’i dinlendiren adam olarak bir nevi Johnson’ın görevinde kullanması daha doğru bir tercih oldu. Hem psikolojik olarak sakatlık korkusu hem de antrenmansızlık Fisher (maçın başında iyi şut atsa da devamlılığının kalmadığını bir kez daha gördük) karşısında bile Nelson’ı zor durumlarda bırakırken Farmar’ın onu nasıl rezil ettiğini anlatmak bile istemiyorum, herkes gördü. Johnson’ın sertliği ve yırtıcılığı bir kayıp kuşkusuz, Nelson’ın o ağır sakatlıktan dönüşü her ne kadar moral aşılasa da takıma.

Kobe’yi savunmayı öğrenip, egolarından sıyrılmış Howard, kendini büyük ölçüde frenleyen Alston, Hidayet gibi bir sorumluluk alma makinesi, Lewis gibi bir şutör, Pietrus, Lee gibi artı faktörlerle sahaya her şeyini vermeye çalışan bir Magic’in, bu kafada oynarlarsa diğer 2 iç saha maçını da vereceğini düşünmüyorum. En zoru bu maçtı, 3-0 olur mu sorusu kemirirken insanın beynini, bu kararlı duruşu göstermek herkese gereken cevabı vermek demek.

İlk yarıdaki muhteşem %75’lik şut yüzdesi ve ilk Final galibiyetiyle bu takım Orlando tarihinin en iyi takımı olarak bir kez daha tarihe geçti ve bizler de zevkle tanık olduk.

Yazıyı Van Gundy’nin şu güzel sözüyle bitirelim:

“Just play your game, make our ball movement”

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…

>Arda’ya Göre Sezonun En İyi On Biri ve Taraftara Mesaj

Haziran 9, 2009, 11:41 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

>

Arda katıldığı bir programda kendisine göre geçen sezonun en iyi onbirini yaptı:

1. Rüştü
2. Bilica
3. Lugano
4. Hakan Balta
5. Gökhan Gönül ya da Abdurrahman Dereli
6. Fabian Ernst
7. Yusuf Şimşek
8. Ayhan
9. Alex De Souza
10. Baros
11. Bobo
Teknik Direktör: Arda Turan 🙂

Ve taraftara önemli mesaj:
“Allah beni Türkiye’de Galatasaray’dan başka bir takımda oynamayı nasip etmesin. Taraftarımızdan tek isteğim, beni bu formadan soğutmasınlar. Bazı abilerimin başına gelenler, onların yaşadıklarını yaşayabileceğim hissi beni çok korkutuyor.”

Eğer ” Kafayı dinlemek istediğim zaman doğrudan Florya’ya gidiyorum.” diyecek kadar bu takıma aşık olan Arda bile “Beni bu takımdan koparırsa ancak taraftar koparır.” diyorsa taraftar olarak bizim de özeleştiri yapmamızın zamanı geldi demektir. Acaba yönetimimizde olan Vefasızlık sendromu taraftar olarak bize de mi bulaştı? Bize onca mutluluğu yaşatan, attıkları goller, yaptıkları asistler geceleri rüyamıza giren, sevdalısı olduğumuz, odalarımıza koca koca posterlerini astığımız oyuncularımızı bir kalemde sildik mi acaba? Gerçekten de bazen yüklendikçe yükleniyoruz özellikle bu takımın mihenk taşlarına. Onların da insan olduğunu, bizler gibi etten kemikten olduğunu ya da bizim yaptıklarımızın veya ettiğimiz tezahüratların onları nasıl etkilediğini unutuyoruz. Ben kendi namıma hem Hasan Şaş’tan hem de Ümit Karan’dan özür diliyorum. Büyük ihtimalle gelecek sezon bizimle olmayacaklar. Kendilerine Galatasaray’ımıza verdikleri hizmetlerden dolayı çok teşekkür ediyorum. Geçen sezon yaşanılanlar onların yüreklerinde hep bir sızı olarak kalacaktır. En azından giderayak onlara küçük bir organizasyon yapmak çok güzel olurdu. Biz yapamasak bile yönetimimizin bunu düşünmesi gerek. Hem yanlış yaptık hem de ayıp ettik çok fazla…

Arda’ya Göre Sezonun En İyi On Biri ve Taraftara Mesaj

Haziran 9, 2009, 11:41 pm | Futbol, Galatasaray, ozhano, TSL kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arda katıldığı bir programda kendisine göre geçen sezonun en iyi onbirini yaptı:

1. Rüştü
2. Bilica
3. Lugano
4. Hakan Balta
5. Gökhan Gönül ya da Abdurrahman Dereli
6. Fabian Ernst
7. Yusuf Şimşek
8. Ayhan
9. Alex De Souza
10. Baros
11. Bobo
Teknik Direktör: Arda Turan 🙂

Ve taraftara önemli mesaj:
“Allah beni Türkiye’de Galatasaray’dan başka bir takımda oynamayı nasip etmesin. Taraftarımızdan tek isteğim, beni bu formadan soğutmasınlar. Bazı abilerimin başına gelenler, onların yaşadıklarını yaşayabileceğim hissi beni çok korkutuyor.”

Eğer ” Kafayı dinlemek istediğim zaman doğrudan Florya’ya gidiyorum.” diyecek kadar bu takıma aşık olan Arda bile “Beni bu takımdan koparırsa ancak taraftar koparır.” diyorsa taraftar olarak bizim de özeleştiri yapmamızın zamanı geldi demektir. Acaba yönetimimizde olan Vefasızlık sendromu taraftar olarak bize de mi bulaştı? Bize onca mutluluğu yaşatan, attıkları goller, yaptıkları asistler geceleri rüyamıza giren, sevdalısı olduğumuz, odalarımıza koca koca posterlerini astığımız oyuncularımızı bir kalemde sildik mi acaba? Gerçekten de bazen yüklendikçe yükleniyoruz özellikle bu takımın mihenk taşlarına. Onların da insan olduğunu, bizler gibi etten kemikten olduğunu ya da bizim yaptıklarımızın veya ettiğimiz tezahüratların onları nasıl etkilediğini unutuyoruz. Ben kendi namıma hem Hasan Şaş’tan hem de Ümit Karan’dan özür diliyorum. Büyük ihtimalle gelecek sezon bizimle olmayacaklar. Kendilerine Galatasaray’ımıza verdikleri hizmetlerden dolayı çok teşekkür ediyorum. Geçen sezon yaşanılanlar onların yüreklerinde hep bir sızı olarak kalacaktır. En azından giderayak onlara küçük bir organizasyon yapmak çok güzel olurdu. Biz yapamasak bile yönetimimizin bunu düşünmesi gerek. Hem yanlış yaptık hem de ayıp ettik çok fazla…

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.