>Güle Güle Sakaryasporum

Mayıs 11, 2009, 6:59 pm | Futbol, ozhano, Sakaryaspor kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>

En kısa zamanda o şaşalı günlerine dönmen dileğiyle. Konuşacak, söyleyecek çok şey var ama artık bir anlamı yok.

Reklamlar

Güle Güle Sakaryasporum

Mayıs 11, 2009, 6:59 pm | Futbol, ozhano, Sakaryaspor kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

En kısa zamanda o şaşalı günlerine dönmen dileğiyle. Konuşacak, söyleyecek çok şey var ama artık bir anlamı yok.

>Son Şut Kurbanları

Mayıs 11, 2009, 10:42 am | Boston Celtics, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>1 basket çok şeyi değiştirebilir. 1 maç kazandırır, 1 seriyi aldırır, 1 şampiyonluğa götürür. Dün geceki maçın sn saniyesinde Glen Davis’in ellerinden çıkan o şut basket olunca Boston-Orlando serisinin tüm seyri değişti. O şut girmese seri 3-1’e gelecek ve muhtemelen 7. maça uzamadan bitecekti. Belki de Hidayet’in şanssızlığıdır bu, izleyenler bilirler Divac’ın tokatlayıp Horry’nin üçlükle bitirdiği pozisyonu. O basket seriyi 3-1 olacakken, Lakers’a getirip Kings’in onlarca yıllık şampiyonluk özlemini gidermeye en çok yaklaştığı noktadan uçuruma yuvarlandığı noktaydı. Hidayet için belki de bir dejavu, Orlando için özgüvene önemli bir darbe.

Orlando Magic şu ana kadar play-offta oynadığı 10 maçın 4’ünü kaybetti. Bu 4 maçın 3’ü ise, dün gecekiyle birlikte, son saniye basketleriyle kaydı ellerden. 1 maçı Hidayet’in savunduğu Iguodala alırken, 1 maçı Lewis’in adamı Young koparmıştı. Son darbeyi vuran yine Lewis’in adamı Glen Davis oldu. Maç sonu röportajında “Oradaydım ve bekliyordum, şutu atmak için hazırdım. Her gün çalışıyorum, çok çalışıyorum, kazanmak için her şeyi yaparım, şutu sokacağımı da biliyordum.” diyen Davis’in inanmışlığı hepimizi çok etkiledi. Kendi adıma helal olsun demek istiyorum. Geçen sene Garnett tarafından dövmekten beter edilen, aşağılanan, ağlatılan bu adam bugün takımını ipten alabiliyorsa her türlü övgüyü hak ediyordur.

4. maç son dakikasına kadar dengede gitti. Maçın başında Orlando, sonunda Boston biraz palazlansa da dengeyi bozamadılar. Orlando yine Rondo’nun şutunu riske etti, Allen ve Pierce’a baskılı savunma yaptı. Pierce bu sefer daha agresif ve akılcı oynadı ilk yarı boyunca ve bu seride ilk kez Hidayet’e karşı bariz üstünlük kurmayı başardı. Ancak onu durduran yine Hidayet’in zekası oldu. Hidayet’in her penetresinde her kaçışında ona yetişemeyip faulleri alınca ikinci devre son derece verimsiz oynadı. Allen devamlı değişen savunmacıları nedeniyle çok yoruldu kaçmaya çalışırken. Perde sonrası adam değişmelerde son derece başarılıydı Orlando savunması, pek fazla mis-match denilen eşleşme sorunu yaşamadılar. Boston tarafı ise savunmada yine Howard ve Lewis’e pek çözüm üretemezken Hidayet’i yakın alıp, top aldığında ilk adımına yardıma adam çıkartıp tıpkı Sixers serisinde DiLeo’nun yaptırdığı gibi bozdular. Redick’i top aldığında sert savundular, belki onlar da beklemiyorlardı ama Redick’in pas atabildiğini görünce biraz dengeleri bozulsa da faul problemine girerek Redick yine kendi kendini yaktı. Lee maç sonu enerji kattı Magic’e ama kaçırdığı 2 boş şutla maçın son saniyelere kalmasına neden olanlardan biri oldu. Rondo’yu Alston oyunda olduğu sürece iyi savundu, kolay pas atmasına izin vermedi ama aynı yetkinliği hücumda gösteremedi. Belki biraz daha isabetli oynasa maçı kazanan taraf Orlando olacaktı. Maç sonunda hem Boston hem de Orlandolu oyuncular bir çok atıştan faydalanamayınca düğümü çözmek son saniyeye kaldı. Glen Davis ise kötü oynadığı 3. maç sonrasında şüphesiz bu maçın “X” faktörü, İskender’i oldu. Maç boyu kaçırdığı 5 serbest atış ile takımını sıkıntıya sokan genç forvet, son şutta Magic savunmasının ona saygı göstermemesini feci fatura etti.

Skor 94-93 ve maçın bitimine yaklaşık 10 saniye var. Maçı izlerken kendi adıma mola alan Boston’da Rivers’ın Pierce üzerinden bir hızlı hücum çizeceğini, basket bulamazlarsa kalan sürede bir kez daha hücum edip beraberliği yakalamak için faul yapacaklarını düşünmüştüm. Ama tıpkı 2. maçta olduğu gibi Koç Rivers bir kez daha ne kadar kaliteli bir isim olduğunu göstererek beni de Orlando Magic’i de şaşırttı. Süreyi sonuna kadar kullandılar, son topu Pierce’a verdiler, şuta kalkan Pierce’ı Howard çok iyi kapadı, Lewis de ona yardıma koşuyordu, ben tamam bitti bu iş derken Pierce topu Davis’e indirdi ki, asıl o an Orlando’nun işi bitti. Rivers’ın bu seti çizdiğini, Davis’in ihmal edileceğini düşündüğünü maç sonu öğrendik. Herkes Pierce ya da Allen derken, O müthiş bir maç geçiren Davis’e verdi bütün sorumluluğu. Kaçırsa “İyi savunma yaptı Magic, Davis üzerinden oynamaya mecbur kaldık, O da elinden geleni yaptı” diyerek savunacaktı oyuncusunu belki de. Ama “Glen beni kendimden geçirdi, işi bitirdi!” diyerek ne kadar mutlu olduğunu anlattı maç sonunda.

Stan Van Gundy maç sonu demecinde “Oyuncularım tamamen benim istediğim savunmayı yaptılar son topta. Yanlış yapan biri varsa o da benim.” dedi. Oyuncularını savunması ve tüm sorumluluğu üzerine alması onun karakterinin ansıması tıpkı maç öncesi son antrenmanda taktik tahtasına yazdığı şu cümle gibi: Sixers 3. maç sonunda 2-1 öndeydi, seriyi 4-2 biz kazandık. Bugün biz 2-1 öndeyiz, benzer bir şeye izin verecek miyiz?

Bu seri koçların kapışması şeklinde geçiyor, her maç ayrı bir taktiğe her maçayrı bir stratejiye şahit oluyoruz. Dün Magic’in elinde olan saha avantajı bugün Celtics’in elinde ve hiç kimse 5. maçı kesin Celtics alacak diyemiyor bugün. İşte bu da basketbolun güzelliği. Maç anlatımı ve yorumlarıyla ilgili tek söz söylemedim gördüğünüz üzere, çünkü Kaan Kural yapmıyordu ve basketbolseverler her iki takıma da hakkını veren (yanılmıyorsam) Çolakoğlu ile çok rahattı.

2.maç yazısında söylediğim aşağıdaki sözlerin ne kadar yerinde olduğunu ispatlayan bir cümle ile yazıyı kapatalım. O cümle şuydu:

“Van Gundy mutlaka savunma çözümleri üretecektir Boston’a karşı. Çünkü bir şekilde Orlando Boston’a 90-100 sayı arası yense de yenilse de atacaktır ama yediği sayı serinin gidişatını belli edecektir.”

3. maçta Celtics açılan farkı azaltıyor ve hemen molayı alan Van Gundy oyuncularına bir kaç kez şu cümleyi söylüyor.

“It’s all about the defence!”

Not: Bu yazı NBAKolik için yazılmıştır.

Son Şut Kurbanları

Mayıs 11, 2009, 10:42 am | Boston Celtics, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

1 basket çok şeyi değiştirebilir. 1 maç kazandırır, 1 seriyi aldırır, 1 şampiyonluğa götürür. Dün geceki maçın sn saniyesinde Glen Davis’in ellerinden çıkan o şut basket olunca Boston-Orlando serisinin tüm seyri değişti. O şut girmese seri 3-1’e gelecek ve muhtemelen 7. maça uzamadan bitecekti. Belki de Hidayet’in şanssızlığıdır bu, izleyenler bilirler Divac’ın tokatlayıp Horry’nin üçlükle bitirdiği pozisyonu. O basket seriyi 3-1 olacakken, Lakers’a getirip Kings’in onlarca yıllık şampiyonluk özlemini gidermeye en çok yaklaştığı noktadan uçuruma yuvarlandığı noktaydı. Hidayet için belki de bir dejavu, Orlando için özgüvene önemli bir darbe.

Orlando Magic şu ana kadar play-offta oynadığı 10 maçın 4’ünü kaybetti. Bu 4 maçın 3’ü ise, dün gecekiyle birlikte, son saniye basketleriyle kaydı ellerden. 1 maçı Hidayet’in savunduğu Iguodala alırken, 1 maçı Lewis’in adamı Young koparmıştı. Son darbeyi vuran yine Lewis’in adamı Glen Davis oldu. Maç sonu röportajında “Oradaydım ve bekliyordum, şutu atmak için hazırdım. Her gün çalışıyorum, çok çalışıyorum, kazanmak için her şeyi yaparım, şutu sokacağımı da biliyordum.” diyen Davis’in inanmışlığı hepimizi çok etkiledi. Kendi adıma helal olsun demek istiyorum. Geçen sene Garnett tarafından dövmekten beter edilen, aşağılanan, ağlatılan bu adam bugün takımını ipten alabiliyorsa her türlü övgüyü hak ediyordur.

4. maç son dakikasına kadar dengede gitti. Maçın başında Orlando, sonunda Boston biraz palazlansa da dengeyi bozamadılar. Orlando yine Rondo’nun şutunu riske etti, Allen ve Pierce’a baskılı savunma yaptı. Pierce bu sefer daha agresif ve akılcı oynadı ilk yarı boyunca ve bu seride ilk kez Hidayet’e karşı bariz üstünlük kurmayı başardı. Ancak onu durduran yine Hidayet’in zekası oldu. Hidayet’in her penetresinde her kaçışında ona yetişemeyip faulleri alınca ikinci devre son derece verimsiz oynadı. Allen devamlı değişen savunmacıları nedeniyle çok yoruldu kaçmaya çalışırken. Perde sonrası adam değişmelerde son derece başarılıydı Orlando savunması, pek fazla mis-match denilen eşleşme sorunu yaşamadılar. Boston tarafı ise savunmada yine Howard ve Lewis’e pek çözüm üretemezken Hidayet’i yakın alıp, top aldığında ilk adımına yardıma adam çıkartıp tıpkı Sixers serisinde DiLeo’nun yaptırdığı gibi bozdular. Redick’i top aldığında sert savundular, belki onlar da beklemiyorlardı ama Redick’in pas atabildiğini görünce biraz dengeleri bozulsa da faul problemine girerek Redick yine kendi kendini yaktı. Lee maç sonu enerji kattı Magic’e ama kaçırdığı 2 boş şutla maçın son saniyelere kalmasına neden olanlardan biri oldu. Rondo’yu Alston oyunda olduğu sürece iyi savundu, kolay pas atmasına izin vermedi ama aynı yetkinliği hücumda gösteremedi. Belki biraz daha isabetli oynasa maçı kazanan taraf Orlando olacaktı. Maç sonunda hem Boston hem de Orlandolu oyuncular bir çok atıştan faydalanamayınca düğümü çözmek son saniyeye kaldı. Glen Davis ise kötü oynadığı 3. maç sonrasında şüphesiz bu maçın “X” faktörü, İskender’i oldu. Maç boyu kaçırdığı 5 serbest atış ile takımını sıkıntıya sokan genç forvet, son şutta Magic savunmasının ona saygı göstermemesini feci fatura etti.

Skor 94-93 ve maçın bitimine yaklaşık 10 saniye var. Maçı izlerken kendi adıma mola alan Boston’da Rivers’ın Pierce üzerinden bir hızlı hücum çizeceğini, basket bulamazlarsa kalan sürede bir kez daha hücum edip beraberliği yakalamak için faul yapacaklarını düşünmüştüm. Ama tıpkı 2. maçta olduğu gibi Koç Rivers bir kez daha ne kadar kaliteli bir isim olduğunu göstererek beni de Orlando Magic’i de şaşırttı. Süreyi sonuna kadar kullandılar, son topu Pierce’a verdiler, şuta kalkan Pierce’ı Howard çok iyi kapadı, Lewis de ona yardıma koşuyordu, ben tamam bitti bu iş derken Pierce topu Davis’e indirdi ki, asıl o an Orlando’nun işi bitti. Rivers’ın bu seti çizdiğini, Davis’in ihmal edileceğini düşündüğünü maç sonu öğrendik. Herkes Pierce ya da Allen derken, O müthiş bir maç geçiren Davis’e verdi bütün sorumluluğu. Kaçırsa “İyi savunma yaptı Magic, Davis üzerinden oynamaya mecbur kaldık, O da elinden geleni yaptı” diyerek savunacaktı oyuncusunu belki de. Ama “Glen beni kendimden geçirdi, işi bitirdi!” diyerek ne kadar mutlu olduğunu anlattı maç sonunda.

Stan Van Gundy maç sonu demecinde “Oyuncularım tamamen benim istediğim savunmayı yaptılar son topta. Yanlış yapan biri varsa o da benim.” dedi. Oyuncularını savunması ve tüm sorumluluğu üzerine alması onun karakterinin ansıması tıpkı maç öncesi son antrenmanda taktik tahtasına yazdığı şu cümle gibi: Sixers 3. maç sonunda 2-1 öndeydi, seriyi 4-2 biz kazandık. Bugün biz 2-1 öndeyiz, benzer bir şeye izin verecek miyiz?

Bu seri koçların kapışması şeklinde geçiyor, her maç ayrı bir taktiğe her maçayrı bir stratejiye şahit oluyoruz. Dün Magic’in elinde olan saha avantajı bugün Celtics’in elinde ve hiç kimse 5. maçı kesin Celtics alacak diyemiyor bugün. İşte bu da basketbolun güzelliği. Maç anlatımı ve yorumlarıyla ilgili tek söz söylemedim gördüğünüz üzere, çünkü Kaan Kural yapmıyordu ve basketbolseverler her iki takıma da hakkını veren (yanılmıyorsam) Çolakoğlu ile çok rahattı.

2.maç yazısında söylediğim aşağıdaki sözlerin ne kadar yerinde olduğunu ispatlayan bir cümle ile yazıyı kapatalım. O cümle şuydu:

“Van Gundy mutlaka savunma çözümleri üretecektir Boston’a karşı. Çünkü bir şekilde Orlando Boston’a 90-100 sayı arası yense de yenilse de atacaktır ama yediği sayı serinin gidişatını belli edecektir.”

3. maçta Celtics açılan farkı azaltıyor ve hemen molayı alan Van Gundy oyuncularına bir kaç kez şu cümleyi söylüyor.

“It’s all about the defence!”

Not: Bu yazı NBAKolik için yazılmıştır.

>Futbolun İlahları – Messi mi Ronaldo mu?

Mayıs 11, 2009, 8:49 am | EPL, Futbol, La Liga, ozhano kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Çocukluk zamanlarım. Temelden başlamıştım futbol sahasının çimlerine basmaya. Hayatta futboldan başka bir şey düşünmüyordum. Tabiî ki bunda babamla birlikte gittiğim Sakaryaspor maçlarının etkisi oldukça fazlaydı. Yine gittiğim bir Sakaryaspor maçı sonrası Galatasaray taraftarı olmuştum. Maçları daha dikkatli izlemeye başlamıştım ondan sonra. Tanju, Prekazi, Kaptan Cüneyt, Sarı Semih, Deli Yusuf, Muhammet ve tabiî ki Simoviç benim için çok önemli oldu. Hatta şimdi, o zamanki hallerimi düşündüğümde hayatımda bunlardan başka hiçbirşeyin olmadığını rahatça söyleyebilirim. Onlar için şiir yazıp bu şiir karşılığında futbol topu hediye edilmesi de hayatımdaki en önemli anılardan biriydi. Başka da yazmadım zaten. Kısacası benim ilahlarımdı o çim sahada. O zamanlar büyüyünce ne olacaksın sorularına futbolcu ama Tanju gibi golcü, Cüneyt gibi efendi dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bu sırada yıllar geçip gidiyordu. Türkiye’nin kabuğunu kırıp dünyaya açıldığı zamanlardan sonra benim için tek bir idol oluştu: Zubizaretta. Ne kaleciydi. Yine bir gün dolmuşta babamla giderken o yaşımda babamla futbol muhabbeti yapıyordum Hayrettin’e sallıyordum hatırladığım kadarıyla. Bu muhabbet ilgisini çekmişti yolculuk edenlerden birini ve bana dönüp sen olsan kimi alırdın dediğinde tek isim çıktı dudaklarımdan: Zubizeretta. Adam yığıldı kaldı tabiî ki cevabımdan sonra bu velet nerden biliyor Zubi’yi diye. Yıllar geçti, yeşil çimlerdeki ilahlarım sürekli değişti. Zaten popüler sistemin en önemli gereği de bu değil mi? Günümüzde çoğumuzun ilah deyince bu sektörde iki isim aklına gelir: Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi. Ama hangisi? Benim derdim bir numara kim? Futbol sahasına çıktığında topu ayağına aldığında hangisi daha çok heyecanlandırıyor insanı? Ama sadece kriter bu ve bu tip şeyler. Kişilik, özel hayat vs. tamamen devre dışı.
Ronaldo tam bir futbol sihirbazı, futbol topu ile konuşup ona istediği gibi hükmeden bir futbolcu. Topu ayağına alınca sahayı dikine kullanan, fazla takım futboluna takılmayan ama buna rağmen “Allahı var oynuyor” dedirten bir adam. Top ayağına her geldiğinde kesin bir şeyler yapacak diyor insan içinden ya da acaba ne yapacak diye merakla bekliyor. Tam anlamıyla bencil, bomboş poziyondaki arkadaşına gollük pası vermeyip pozisyon harcama potansiyeli çok yüksek. Manu’da zaman zaman tüm takım geriye yaslanıp ileriye doğru şişirilen toplarda eğer topu kontrolüne alabilirse yarım gol denebilir ki nitekim son Şampiyonlar Ligi maçında bunu çok açık gördük. Duran toplardaki vuruş stili zaten artık bir ekol. Hakemi aldatmaya yönelik hareketlere zaman zaman girebiliyor. Rakip oyuncuları sinirlendiren bir futbol stiline sahip. Nasıl sinirlenmesinler ki zaten? Daha çok şeyler eklenebilir ama kısacası tek başına maçı alabilme potansiyeline sahip dünyadaki bana göre tek isim.
Gelelim Messi’ye. Hızına, sprinter özelliğine, defans bloğunu delici özelliğine diyecek yok. Ama tek başına değil takımla birlikte olunca zevkli oluyor onu izlemesi. Yani kötü bir Barcelona’da iyi bir Messi olması çok zor. Duran top özellikleri Ronaldo’ya göre daha kısıtlı ama bencillikten eser yok. Kendi gol atmaktansa ilk etapta asist yapmayı düşünen bir futbolcu. Kısa adımlarla koşması ona çalım atması için çok yardımcı oluyor. Sevecen, rakipler tarafından da sevilen, hakemi aldatma olaylarıyla uzaktan yakından alakası olmayan kısacası temiz bir sicile sahip. Top ayağına ceza sahası dışında geldiğinde aklıma gelen tek şey koştura koştura defansı delmeye çalışacağı; yani beklenmedik anlarda beklenmedik hareketleri Ronaldo’ya nazaran daha az olan bir futbolcu. Dünyada rakip sahayı en iyi şekilde kullanan, kendini ölü alanlara atıp verilen ara paslarında ters kademelerden sarkıp çok gol atan bir ileri uç elemanı. Kısacası Barca iyi, Messi iyi; Barca kötü Messi sahada fazla yok. Takımdan bağımsız hareket edemiyor.

Yukarıdaki verileri FOOTLAB Programına verip analizini istediğimde bana şu ismi verdi:

Sonuç: 1. Tanju 2. Zubi 3. Kosecki (Ne oynardı ama) 4.Hagi 5. Cristiano RONALDO

Gerçekten çok farklı. Farklı bir gezegenden bana göre. Şayet onun oynadığı futbolsa bunca futbolcu ne oynuyor ya da bunca futbolcu futbol oynuyorsa Ronaldo’nun oynadığı ne? Yok yok kesin Superman’in gezegeninden bana göre. Bilim adamlarının bir incelemesi gerek denebilecek bir futbolcu. Onun oyununa, kusura bakmasın kimse, Messi bile yaklaşamıyor.
Yazımı sevgili blog partnerime bir mesajla bitireyim:
Futbol eğer sonuç oyunuysa Messi’nin Ronaldo’ya yetişmesi için daha çok fırın ekmek yemesi gerek. Tamam çok iyi ama en iyi değil. Ünlü bir Türk büyüğünün dediği gibi: “Risultato Importante”
Editsel Hareket-1
Bu yazıyı yazdığımda açıkçası Cenky’nin hazırladığı ve size sunduğu anket hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ankette hangi blog yazarının kimi desteklediği belli değil görünüyor ama ben yine de yazımı bloga koymak istedim. Ankette ise şu anda Messi önde görünüyor ve bana göre bu durum sırf Ronaldo’nun iticiliğinden, karakter durumundan vb. gibi kişilik özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu, yapılan yorumlardan da açıkça anlaşılıyor. Hele GS taraftarı Lincoln’e bile artık tahammül edemezken Ronaldo’ya hiç edemez. Açıkçası ben anket yapsam “Hangisi şu anda takımından ayrılsa daha büyük yıkım olur, eksikliği daha çok hissedilir?” diye sorardım. Bu arada GS taraftarı Ronaldo’ya tahammül edemezdi lafımı geri alıyorum. Abartmaya da gerek yok 🙂

Editsel Hareket-2

Çobansalata blogumuza yeni bir transferimiz daha oldu. Sevgili Volkanbk3’e mutfağımıza hoşgeldin diyor ve ondan da değişik tadlarda salatalar bekliyoruz. Buyur bakalım tezgahın başına…
Saygılar…

Futbolun İlahları – Messi mi Ronaldo mu?

Mayıs 11, 2009, 8:49 am | EPL, Futbol, La Liga, ozhano kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum

Çocukluk zamanlarım. Temelden başlamıştım futbol sahasının çimlerine basmaya. Hayatta futboldan başka bir şey düşünmüyordum. Tabiî ki bunda babamla birlikte gittiğim Sakaryaspor maçlarının etkisi oldukça fazlaydı. Yine gittiğim bir Sakaryaspor maçı sonrası Galatasaray taraftarı olmuştum. Maçları daha dikkatli izlemeye başlamıştım ondan sonra. Tanju, Prekazi, Kaptan Cüneyt, Sarı Semih, Deli Yusuf, Muhammet ve tabiî ki Simoviç benim için çok önemli oldu. Hatta şimdi, o zamanki hallerimi düşündüğümde hayatımda bunlardan başka hiçbirşeyin olmadığını rahatça söyleyebilirim. Onlar için şiir yazıp bu şiir karşılığında futbol topu hediye edilmesi de hayatımdaki en önemli anılardan biriydi. Başka da yazmadım zaten. Kısacası benim ilahlarımdı o çim sahada. O zamanlar büyüyünce ne olacaksın sorularına futbolcu ama Tanju gibi golcü, Cüneyt gibi efendi dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bu sırada yıllar geçip gidiyordu. Türkiye’nin kabuğunu kırıp dünyaya açıldığı zamanlardan sonra benim için tek bir idol oluştu: Zubizaretta. Ne kaleciydi. Yine bir gün dolmuşta babamla giderken o yaşımda babamla futbol muhabbeti yapıyordum Hayrettin’e sallıyordum hatırladığım kadarıyla. Bu muhabbet ilgisini çekmişti yolculuk edenlerden birini ve bana dönüp sen olsan kimi alırdın dediğinde tek isim çıktı dudaklarımdan: Zubizeretta. Adam yığıldı kaldı tabiî ki cevabımdan sonra bu velet nerden biliyor Zubi’yi diye. Yıllar geçti, yeşil çimlerdeki ilahlarım sürekli değişti. Zaten popüler sistemin en önemli gereği de bu değil mi? Günümüzde çoğumuzun ilah deyince bu sektörde iki isim aklına gelir: Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi. Ama hangisi? Benim derdim bir numara kim? Futbol sahasına çıktığında topu ayağına aldığında hangisi daha çok heyecanlandırıyor insanı? Ama sadece kriter bu ve bu tip şeyler. Kişilik, özel hayat vs. tamamen devre dışı.
Ronaldo tam bir futbol sihirbazı, futbol topu ile konuşup ona istediği gibi hükmeden bir futbolcu. Topu ayağına alınca sahayı dikine kullanan, fazla takım futboluna takılmayan ama buna rağmen “Allahı var oynuyor” dedirten bir adam. Top ayağına her geldiğinde kesin bir şeyler yapacak diyor insan içinden ya da acaba ne yapacak diye merakla bekliyor. Tam anlamıyla bencil, bomboş poziyondaki arkadaşına gollük pası vermeyip pozisyon harcama potansiyeli çok yüksek. Manu’da zaman zaman tüm takım geriye yaslanıp ileriye doğru şişirilen toplarda eğer topu kontrolüne alabilirse yarım gol denebilir ki nitekim son Şampiyonlar Ligi maçında bunu çok açık gördük. Duran toplardaki vuruş stili zaten artık bir ekol. Hakemi aldatmaya yönelik hareketlere zaman zaman girebiliyor. Rakip oyuncuları sinirlendiren bir futbol stiline sahip. Nasıl sinirlenmesinler ki zaten? Daha çok şeyler eklenebilir ama kısacası tek başına maçı alabilme potansiyeline sahip dünyadaki bana göre tek isim.
Gelelim Messi’ye. Hızına, sprinter özelliğine, defans bloğunu delici özelliğine diyecek yok. Ama tek başına değil takımla birlikte olunca zevkli oluyor onu izlemesi. Yani kötü bir Barcelona’da iyi bir Messi olması çok zor. Duran top özellikleri Ronaldo’ya göre daha kısıtlı ama bencillikten eser yok. Kendi gol atmaktansa ilk etapta asist yapmayı düşünen bir futbolcu. Kısa adımlarla koşması ona çalım atması için çok yardımcı oluyor. Sevecen, rakipler tarafından da sevilen, hakemi aldatma olaylarıyla uzaktan yakından alakası olmayan kısacası temiz bir sicile sahip. Top ayağına ceza sahası dışında geldiğinde aklıma gelen tek şey koştura koştura defansı delmeye çalışacağı; yani beklenmedik anlarda beklenmedik hareketleri Ronaldo’ya nazaran daha az olan bir futbolcu. Dünyada rakip sahayı en iyi şekilde kullanan, kendini ölü alanlara atıp verilen ara paslarında ters kademelerden sarkıp çok gol atan bir ileri uç elemanı. Kısacası Barca iyi, Messi iyi; Barca kötü Messi sahada fazla yok. Takımdan bağımsız hareket edemiyor.

Yukarıdaki verileri FOOTLAB Programına verip analizini istediğimde bana şu ismi verdi:

Sonuç: 1. Tanju 2. Zubi 3. Kosecki (Ne oynardı ama) 4.Hagi 5. Cristiano RONALDO

Gerçekten çok farklı. Farklı bir gezegenden bana göre. Şayet onun oynadığı futbolsa bunca futbolcu ne oynuyor ya da bunca futbolcu futbol oynuyorsa Ronaldo’nun oynadığı ne? Yok yok kesin Superman’in gezegeninden bana göre. Bilim adamlarının bir incelemesi gerek denebilecek bir futbolcu. Onun oyununa, kusura bakmasın kimse, Messi bile yaklaşamıyor.
Yazımı sevgili blog partnerime bir mesajla bitireyim:
Futbol eğer sonuç oyunuysa Messi’nin Ronaldo’ya yetişmesi için daha çok fırın ekmek yemesi gerek. Tamam çok iyi ama en iyi değil. Ünlü bir Türk büyüğünün dediği gibi: “Risultato Importante”
Editsel Hareket-1
Bu yazıyı yazdığımda açıkçası Cenky’nin hazırladığı ve size sunduğu anket hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ankette hangi blog yazarının kimi desteklediği belli değil görünüyor ama ben yine de yazımı bloga koymak istedim. Ankette ise şu anda Messi önde görünüyor ve bana göre bu durum sırf Ronaldo’nun iticiliğinden, karakter durumundan vb. gibi kişilik özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu, yapılan yorumlardan da açıkça anlaşılıyor. Hele GS taraftarı Lincoln’e bile artık tahammül edemezken Ronaldo’ya hiç edemez. Açıkçası ben anket yapsam “Hangisi şu anda takımından ayrılsa daha büyük yıkım olur, eksikliği daha çok hissedilir?” diye sorardım. Bu arada GS taraftarı Ronaldo’ya tahammül edemezdi lafımı geri alıyorum. Abartmaya da gerek yok 🙂

Editsel Hareket-2

Çobansalata blogumuza yeni bir transferimiz daha oldu. Sevgili Volkanbk3’e mutfağımıza hoşgeldin diyor ve ondan da değişik tadlarda salatalar bekliyoruz. Buyur bakalım tezgahın başına…
Saygılar…

>Orlando – Boston Internet Yayını

Mayıs 11, 2009, 12:04 am | Boston Celtics, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

>4. maç internet üzerinden veetle.com web sitesinden izlenebilir. Ancak öncelikle Veetle TV yazılımını yüklemek gerek. 1 Mbit bağlantılar zaman zaman donma yaşayabilirler ancak üzeri bağlantılar çok rahat izleyebilirler.

İşte yayın adresi şurada, yazılım da burada. İyi seyirler ve eğlenceler.

Orlando – Boston Internet Yayını

Mayıs 11, 2009, 12:04 am | Boston Celtics, NBA, Orlando Magic kategorisinde yayınlandı | Yorum bırakın

4. maç internet üzerinden veetle.com web sitesinden izlenebilir. Ancak öncelikle Veetle TV yazılımını yüklemek gerek. 1 Mbit bağlantılar zaman zaman donma yaşayabilirler ancak üzeri bağlantılar çok rahat izleyebilirler.

İşte yayın adresi şurada, yazılım da burada. İyi seyirler ve eğlenceler.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.
Entries ve yorumlar feeds.